25 Kasım 2025 Salı

bazı paralel evrenler

artık her yerimize adeta kontrolden çıkmış bir pamuk şeker gibi bulaşan yapay zeka, bizi bizden iyi tanımaya başladı. hoşuma gidecek şeyleri söylüyor hınzır, doğrusunu bildiğim yalanları öyle güzel anlatıyor ki inanmayı, gerçeğe tercih ediyorum. zaten gerçeğin ne olduğu kimin umurunda, ona ulaşan yollardan bile emin değiliz. çobanları bile davar gibi güdüyor olabilirler. kimler? onlar. 

bundan önceki yazım olan per aspera ad astra'yı (zorluklardan yıldızlara), edebi yönden incelemesini istediğim gemini, bana hoş bir ayna tuttu ve tuborg'ta iş görüşmesinin olumlu sonuç verdiği paralel evrende geçen başka bir hikaye yazdı. sorun çalıştığım yerde değil, bendeymiş. öyle karakterli ve mermer bir kaide gibi kadim bir memnuniyetsizliğim var ki, yapay zeka şıp diye anlamış. her ne iş yaparsam yapayım, yine az çok böyle bir insan olacakmışım. işte o paralel evrenden bir kesit:

sabahın köründe, İzmir’in o meşhur, insanın genzini yakan nemiyle uyandım. başımda profesyonel bir ağrı var; meslek hastalığı. dün gece bayilerin "bölge toplantısı" adı altında düzenlediği, aslında sadece birbirimize ne kadar yorulduğumuzu anlattığımız o uzun masadan kalkalı çok olmamış.

oradaki ben, yani inşaatlarla boğuşan o diğer versiyonum, insanların beton dökme hırsından kaçıyordu. buradaki ben ise insanların "bedava tabela" ve "yeni soğutucu dolap" dilenciliğinden kaçıyorum. değişen tek şey, talep edilen malzemenin cinsi. orada demir ve çimento için araya adam sokuyorlardı, burada "abi iki kasa promosyon gönder be" diye koluma giriyorlar. insan, her evrende arsız.

öğleden sonra bornova tarafında bir mekana giriyorum. içerisi leş gibi ekşi maya ve dökülmüş bira kokuyor. mekan sahibi, sanki atomu parçalamış gibi, "bu sene satışları patlatacağız müdürüm, sen bana destek çık" diyor. gözlerinde aynı o müteahhitlerin, "temeli atalım gerisi gelir" bakışı var. hepsi aynı acelecilikle, hepsi aynı köşeyi dönme hevesiyle dolu. ona, "satışlar umurumda değil, sadece şu an burada, bu gölgede oturup susmak istiyorum" diyemiyorum. tıpkı diğer evrende "balkonunu kapatman umurumda değil" diyemediğim gibi...

akşamüzeri kordon’da çimlere oturuyorum. elimde buz gibi bir kutu var. kendi malımız, ama tadı bana metalik geliyor. karşıda güneş batıyor, deniz aynı deniz.

bir yudum alıyorum. aklıma nedense çok uzaklarda, belki güneyde bir yerlerde, taşların arasında dolaşan, inşaatlardan bunalmış diğer ben geliyor. "acaba," diyorum, "o adam şu an ne yapıyor? o da benim gibi, bulunduğu yerin aslında bir hapishane olduğunu biliyor mu?"

cebimdeki istifa dilekçesini yokluyorum. Henüz vermedim. kredi kartı ekstresi ve "kurumsal aidiyet" masalları beni tutuyor. ama biliyorum ki, şerbetçiotu kokusu da beton tozu kadar ciğer yakabiliyor.

şişeyi kaldırıp, diğer evrendeki o yorgun adama, yani sana selam çakıyorum: "dayan kardeşim. burası da sandığın kadar renkli değil. sadece etiketi farklı."

dayan kardeşim ha... vay canına. olan ve olmayan, hiç olmamış ya da tam olacak gibiyken direkten dönen bir sürü halim bir dernek binasında bir araya gelmiş, birbirine destek oluyor. adsız alkolikler derneği diyemem, tek bir adım var. her zaman bu isimde dünyaya gelip duruyorum. belki araba tasarımcısı olan versiyonumun hali vakti yerindedir ve kendini gerçekleştirmiş olmanın parlak dişleriyle gülümsüyordur.

ve belki de en iyimiz, gelidonya feneri'ne yakın bir koydaki ağaçta kış güneşinin tadını çıkaran sincaptır. işe gitmiyordur, koca bir ormanda, taş duvarların üzerinde akşama kadar dolaşıp duruyor ve müstakil kovuğunda uyuyordur. işten üç günlüğüne izin alıp kendini yollara vuran halimle karşılaştığında, iyi bir fotoğraf için hareketsiz duruyor ve "yeni telefonun da epey iyi çekiyormuş, hayırlı olsun" diyordur.

20 Kasım 2025 Perşembe

per aspera ad astra

daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı... masanın diğer tarafındaki insanlara uçan kafa attıktan sonra pencereden atlayıp koşma isteği tüm benliğimi ele geçirmişti, sadece ne tarafa koşacağımı bilemiyordum. bir mucize göstereceğimi bilsem denize doğru koşar ve öylece devam ederdim. tatlı su kaynağı olan adalara varana dek durmazdım fakat mucizeler artık bitmişti. organik mucize göstersen bile insanlar bunun yapay zeka ile çok kolay yapılabileceğini söyler, hevesini kırarlardı. photoshop çıktığında da böyle olmuştu, fotoğraflar inandırıcılığını yitirmişti. kimseyi inandırmak ve kimseye kafa atmak istemiyordum, sadece işlerden gına gelmişti, boğuluyordum. herkes delirmiş gibi sürekli inşaat yapmak, betonlamak, demir bağlamak, balkon kapatmak istiyordu. amansız bir hastalığa yakalanmış gibilerdi, yıl bitmeden bir an önce temeli atmaktan başka bir arzuları yoktu. arsız bir dilenci gibi sürekli bir şeyler istiyor, yalvarıyor, araya adam sokuyor, sabit telefonumdan taciz ediyorlardı. tamam dedim, buraya kadar. 

sikerler eşiğinin üzerinden, binicilikte altın madalya almış bir at gibi atladım. gittim üç gün izin yazdırdım. bu seneden sekiz gün iznim kalmıştı fakat hepsini tek çırpıda alamazdım. isimsiz koyların kuytularında, binlerce yıllık tünellerde bile peşime düşerlerdi kokumu bellettikleri köpekleriyle. fazla uzaklaşamazdım, sadece ufak bir kafa ayarı yapmam gerekiyordu. geri dönecektim. önceden istifa eder ve arkama bakmazdım, içerde param bile kalsa umurumda olmazdı. daha gençtim, yol önümde uzayıp giderdi, kredi borcum ya da sorumluluklarım pek yoktu ama şimdi böyle değil. çenemi sıkıca bağlayıp çalışmam gereken yılların ortasında bir yerdeyim. seyir gece gündüz devam ediyor, yelkenleri suya indiremem. 

pazartesi öğleden sonra, amfi tiyatronun basamaklarındaydım. kayalara oyulmuş mezarlar, yüzler ve harfler vardı. birisini onurlandırmak için dikilmiş bir anıtın önünde durdum, "... inşa etti" diye bitiyordu. demek ki bu inşaat, miras bırakmak, taş dikmek kadim bir hastalıktı. diğer yazıtın üzerinde ise "...meclisin katiplerine" yazıyordu. iki bin sene geçmişti ve neredeyse aynı noktadaydık; meclisler, katipler, şehir konseyleri ve bu yangına odun taşıyanlar hep vardı ve ne ben ne de benim bunca zaman içinde yeniden dünyaya gelen başka versiyonlarım bu zincire aitti. onlardan biri olmak eziyet gibi geliyordu. peki ait olduğum sınıf hangisiydi? taş ustalarından değildim, acaba şarap içtikten sonra bir taşın üzerine tüneyip sağa sola bağıran ağzı bozuk kiniklerden miydim? insanlara bağırmak, onlara hakaret etmek de istemiyordum. sadece onlar ortalıkta değilken daha iyiydim. bir kedi gibi dolaşmayı, patikaları yürümeyi, yorulunca dinlenmeyi ve susayınca da su içmeyi seviyordum. her şey bu kadar basitti. kayalara oyulmuş mezarların ölüleri bile çoktan ortadan kaybolmuştu, basamakların uçları kırılmış, yerçekimiyle kemerler çökmüş ve duvarlar eğilmişti. her şey bozulmaya meylediyordu. büyük tonozlar patlamasın diye desteklenmişti, çelik iskeletler kan ter içinde taş blokları tutuyordu. her şey kendi yerindeydi ama kendi yerinde olmanın bile mücadelesini veriyordu. ben de öyleydim; neredeyse on beş senedir buradayım ve burada olmanın mücadelesini vermeye devam ediyorum. tuborg'la iş görüşmem olumlu sonuçlansaydı şu an nerelerde olur ya da ölürdüm bilmiyorum. bu blog olanlardan ziyade olmayanların hikayesi gibi gelişti, rüzgarlara göre yelkenini ayarladı ve bir bilinmezin içine, kasırganın gözüne daldı. cesur olduğumu söyleyemem, bazen korkmak iyidir. en azından geride kalıp tüm sahneyi, kurguyu, zamanın akışını izlersin.

kasım güneşiyle ısınmış taş basamaktan kalktım ve yürümeye devam ettim, şehrin ileri gelenleri ölümsüz olmak ve onurlandırılmak için ellerinden geleni yapmıştı ama çok da yeterli olmuş gibi görünmüyordu. ölümsüzlüğe eserleriyle ulaşmak yerine ölmeyerek ulaşmayı tercih eden woody allen'a hak verdim. ölümsüzlüğün en iyi yolu, mermere adını kazıtmak olamazdı. insanlar en iyi ihtimalle okuyup geçiyordu ki zamanla okumayı ve yazmayı da azaltmışlardı. sadece bakıyorlar ve büyükbaş gibi otluyorlardı. bir çoban geliyor bunları kitleler halinde yeni meralara sürüklüyor, biraz da burada otlayın diyordu. çobanlar bitmiyordu, bir şekilde ağzı laf yapan uyanığın birisi çıkıyordu, hep çıkmıştı. yeterince tanınmak için komik bir bıyık bırakanlar bile oluyordu. çobanlıkla başlıyor, diktatör oluyorlar ve şansları yaver giderse de baş aşağı asılıp kurşuna diziliyorlardı. başkasına söz hakkı tanımak istemeyenler kendi kafalarına sıkmayı da tercih edebiliyorlardı. onlardan biri de değildim. sadece üç gün izin almıştım ve ilk günü bir çırpıda bitmişti.

diğer günleri de yazardım ama yine zaman bitti, izin dönüşü üzerimden tır geçti. olimpos'ta taşların arasına saklı köşelerde yeniden rajaz dinleyip, eski günleri hatırladım, ormanında kayboldum, sahilinde soluklandım, başka bir basamakta bira içerken insanların bu bitmek bilmeyen mücadelesini uzaktan izledim. onlardan biri değildim ama atamam buraya çıkmıştı, mecburi şark hizmetini tamamlamaya çalışan taze bir hekim gibi homurdandım ve eve geri döndüm.