30 Aralık 2025 Salı

yeni ufuklar

2025'e benzer ufuklar ile başlamış ve bildiğim sularda bir sene boyunca, aynı hatta çalışan dolmuşçular gibi volta atmışım. hem yola bak, hem kolunu arkaya uzatıp paraları topla, hem para üstünü denkleştir hem de gelenle gidenle uğraş derken bir çok şey yarım yamalak kaldı. hedefi belirlemediğim için hedeften şaşmış bile değilim ve bu amaçsızlık, beni yılın sonunda eksi hesaplı bir bakiyeye, aldığım kilolara, ağrıyan dizlere ve artık seyretmekten zerre keyif almadığım bir sürü maçın 1-1 biten hayaletleriyle dolu bir mezarlığa götürdü. gol olsun diye o kadar çok bekledim ki, bu süreler başkasına derme çatma bir ömür olur. gol oldu mu? hayır. bahis zaten şeytanın ustalık eseriydi ama şeytan durmadı, yeni dokunuşlarla bunu daha da mükemmelleştirdi. aynı anda her yerdeydi, her şeye müdahale ediyordu. sahada ayak basmadık yer bırakmıyordu; bir bakıyordum kale çizgisinde inanılmaz bir şut çıkarıyor sonra da son saniyede beraberlik golünü atıyordu. bu sene gösterdiği performans ile ballon d'or alması işten bile değildi ve bu şeytan neredeyse ölümsüzdü. milyonlarca insan onu her gün, her gece öldürmeye çalışıyor ama başaramıyordu. fight club'taki gibi, tyler durden'i öldürmek için yapılması gereken son şey tyler durden'e kurşun sıkmaktı. şeytan olduğu yerde kalmaya devam edecekti fakat artık ben orada olmayacaktım. her zaman her yerdeydi, bunu biliyordum ama orada ve o anda olmamayı başaracak kadar da irade sahibiyim. yeni bir meydan okumak için yıl sonunu bekliyordum. aralığın başında falan başlayınca olmuyor bazı şeyler. 


bologna-cremonese maçının beraberlikle girilen son otuz dakikasına, afrika kupasına giden futbolcularından dolayı formu düşen tüm takımlara, orta sahadaki hazırlık paslarına, geriden oyun kuranlara, ayağı düzgün kalecilere, oyunu okuyan defanslara, tek çalım denemeyen ve garanti pastan başkasına cesaret edemeyen on numaralara, maldini kadar savunma yapmaktan gol atmayı unutan tüm forvetlere, çizgiye inmek yerine kendini koruyan tüm kanatlara, duran top organizasyonuna kafa yoran tüm yardımcı antrenörlere, yayıncı kuruluşlara, yozlaşmış hakemlere ve milimetrelik ofsayt çizgilerine lanet olsun. hepsi, tek bir bütünün, tek bir şeytanın organlarını dönüşmüş. maç skorlarını takip ettiğim uygulamayı bile sildim, ömürlük almıştım ve ölmeden kurtuldum. maç izlediğim o uzun saatleri ise yavaştan yeni şeylerle dolduracağım. belki hikayesi güçlü tek kişilik playstation oyunlarına kapılırım, elimde balta, sırtımda ip ile kendi halindeki canavarların peşine düşerim. onları öğrenmeye çalışırım. oyunlardaki şeytanlar kolay, yaralanıp ölebiliyorlar, onları geçip yola devam edebiliyorsun ama esas şeytan asla yenilmiyor, uyumuyor ve arkasını dönmüyor. her zaman karşında, hazır ve cazip. kazanamayacağımı anladım ve bunu anlamak çok geç olmadı. ısrar etmeye gerek yok, bu ölümlü hiçbir insanın başaramayacağı hileli bir oyun, kainatın en büyük yalanı. 


2026'da daha fazla hareket ve meydan okuma istiyorum, baharın erken günlerinde yüzmeye gidip uzun yürüyüşler yapabilirim. spor salonlarının protein tozu içmiş erkek teriyle tütsülü atmosferlerinden hoşlanmıyorum, bu saatten sonra six pack yapacak halim de yok. daha temiz besleneceğim, daha az içeceğim ve daha çok okuyacağım. haftada bir okey oynamaya gidiyordum, orada bile kazanamadığımı, mevcut zekamın bu iş için yeterli olmadığını anlayınca bıraktım. oyunu takip edemiyordum, çıkan taşları bekliyordum ve gece, başkalarına bira almakla taçlanıyordu. artık parayı elimde tutmanın zamanı geldi, harcamanın bir sonu yok. yatırım enstrümanlarına dalacak da değilim, belki de henüz tanışmadığım gerçek şeytan oralarda yaşıyordur. iblislerin kapısını kapatmanın zamanı geldi. 


büyük kararlar yerine küçük adımlarla devam edeceğim, bir film geceyi kapatmama yardımcı olacak. diğer türlü üç maçı birbirine bağlıyordum. sosyal medya belasından da yakamı kurtardım gibi, bir tek bu blog kaldı. onu da kaptanın seyir defteri gibi görüyorum, bir sakıncası yok. başka bir yerde hesabım yok, buna hevesim ve zamanım da kalmadı. okuyacak çok fazla kitap birikti, dizi izlemeyi de özledim. hırsımı körüklemek, kazanmak ya da kaybetmekle bir şeyleri tetiklemek istemiyorum. kazanmak da önemli değil, her yaz yeni bir ülkeye gideyim bu bana yetecektir.


2026 yazında barcelona'yı görmek istiyorum, mimarlıktaki ilk sunumum la sagrada familia ve gaudi üzerineydi. bundan 22 yıl önceydi. the alan parsons project'in gaudi albümünü, galatasaray'daki bir sahaftan zar zor bulmuş ve günlerce dinlemiştim. müziğin mimari suretinde kaybolmuş ve yeni girdiğim bir evreni tanımaya çalışmıştım. o günleri, önümde uzanan yolların çeşitliliğini ve bunu seçebilme özgürlüğünü özlüyorum. bir otobüs yolculuğunda akıp giden yolu izlerken hayal kurmayı, bunu müzikle kaynaştırmayı, mola yerlerinin aitsizliğini ve bir yerlere varmayı...


yeni seneden beklentilerim yok, kendimden beklentilerim daha fazla. miladi takvim ya da sümer takvimi fark etmez; insan hep kendi şeytanlarıyla, zayıflıklarıyla, hırslarıyla ve sandıklarıyla yüzleşiyor. bunun üstesinden geleceğimi, seneye bu zamanlar daha sağlıklı, daha zayıf ve daha yol kat etmiş olacağımı biliyorum. kendime gül bahçesi vaat ediyorum, çok berbat zamanlarda yine kendimi benzer yöntemlerle kurtarmıştım. epeydir meydan da okumuyordum, tekrar zırhı kuşanıp güneşte parlayan mızrağımla bir savaşı daha kazanmanın ilk adımlarındayım. 


yolumuz açık olsun. herkese kendi savaşında güç diliyorum, iyi seneler!



22 Aralık 2025 Pazartesi

aynadaki adam

 "bu sabah tıraş olmak için banyoya girdiğimde, aynadaki yansımam çoktan yerini almıştı. biraz yaşlı gördüm, hafiften kiloluydu. bir gün tıraş olmak için aynaya baktığımda 43 yaşında bir amca göreceğimden endişe ettim. küçük bir kız çocuğu, kapıya vurup "baba hadi çıksana artık, daha okula bırakacaksın beni" derse problem olmaz da, hala çift kişilik dağınık yatağımın boş tarafında kitaplar varsa içimde bir şeyler kopup gider...

bugünkü diyalog, zaman üzerine geçti. iki gün önce haftanın son günüyken, bu sabah nasıl olur da haftanın ilk günü, iğrenç bir pazartesi sabahı olur diye aynadaki adama sordum. zamanda ilerlemem gerekirken, her pazartesi sabahı ölüp her cuma akşamı diriliyorum. miladi takvimin yanlış tasarlandığını, yeni yıl hazırlıkları arasında aceleye geldiğini söyledi. buna çok fazla takmamam gerektiğini, yıllardır her pazartesi, ölmek isteyen bir insan görmekten bıktığını ekledi..."

22 aralık 2008. istanbul.

ve bu satırların yazarı artık 43 yaşında bir amca. öncelikle 26 yaşındaki halime, amca senin babandır, ağzını topla demek istiyorum. küçük ite bak, oradan havlayıp durmuş. ulan ben senin ne haltlar yediğini, kırmızı tuborg kutularından piramit yapıp salonun ortasına diktiğini, okulu uzatıp da evdekilere yüksek lisansa başladığın yalanını söylediğini bilmiyorum muyum? neyse ki barış yanlısı bir adamım, yeni cephe açmaya gerek yok. kehanet isabetinde ise evlere şenlik durumum devam ediyor. çocuğun cinsiyetini yüzde elli ihtimalde bile tutturamamışım. bir de bu bahtsızlıkla bahis falan oynuyor, tüm camiayı kendime güldürüyorum. cumartesi üst olur, brighton gol atar, karşı taraf da buna karşılık verir, maç kontrolden çıkar kehanetim maçın 0-0 bitmesi ile bir şenliğe dönüştü. sanki benim bu seçeneklere bahis oynadığımı az önce haber alan futbolcular, sürekli geri pas verip top çevirerek maçın başladığı gibi bitmesini bekledi. doksan dakikalık bir komedi filmiydi ve sonunda ben öldüm. bazı takımları, ligleri ve ülkeleri kara listeye alma zamanım geldi de geçiyor.

43 yaşındaki bir amca olarak, en uzun gecenin sabahında epey zor uyandım. hava yağmurluydu, çift kişilik yatak can pazarı gibiydi. boş yer yoktu, yorgan üzeri star wars battaniyesi ile ancak ısınabilmiştik. klima havayı kurutuyor ve hastalığa davetiye çıkarıyordu. elektrikli battaniyede ise kendimi tost makinesine son kez basılmış bir dürüm gibi hissediyordum, sıcaklık beni delirtiyordu. 

artık tıraş olmadığımdan, aynada fazla zaman geçirmiyordum. soğuk suyla yüzümü yıkadım, çocuğu okula bırakmıyordum, servis bunu hallediyordu. eve kira vermekten ve aileme yalan söylemekten de kurtulmuştum. salonun ortasında kırmızı tuborg piramiti de yoktu, dolapta bir tane kalmıştı. önceden ertesi güne tek bir birayı bile canlı bırakmazken, şimdi haftasını dolduran biralar oluyordu. zaman geçip gidiyordu, on yedi sene sonrasına bir şeyler sallamaktan ise çekiniyordum.

şaka maka atmış yaşında olacağım, belki bir sallanan koltuk ayarlarım verandaya. kucağımda star wars battaniyesi ve bir de kedi. gabor'un soyundan huysuz mu huysuz, negatif, yaşama duyduğu soğukluğuyla çevredeki tüm fareleri donduran muhteşem bir kedim olur. ne zaman okuyacağımı bilmediğim ama almaya devam ettiğim kitaplarımı işte o zaman okurum. kedi, kış güneşinde huzurla uyuklar. ben bir sayfa daha çeviririm ve on yedi yıl sonrasını, yetmiş yedi yaşında olduğum evreni pek de aklıma getirmeden uyuklarım kedinin peşinden.

aynadaki adamlarım da çok ses çıkarmadıkları müddetçe, o pencereden dünyayı izleyebilir. 



19 Aralık 2025 Cuma

hatıralar geçidi

bildiklerimin ve unuttuklarımın çok büyük bir kısmını, tuvaletteyken okuduklarım oluşturuyor. alafranga tuvaletin icadından beri okunabilecek ne varsa okudum. internet yokken gazeteyle bile girmişliğim oldu, dev sayfalarla dövüşür ve ekonomi sayfaları hariç her şeyi hatmederdim. biraz da ekonomi okusaydım şimdi daha iyi durumda olabilir miydim? sanmam. bazı şeylerin okumakla ya da çabalamakla alakası yokmuş, bağlantılar ve doğru yerde insanlar işin yüzde doksan dokuzunu oluşturuyormuş. en ufak kamu kurumunda bile böyle, doğru adamı bul, onun gönlünü hoş et ve halılar önünde serilsin. diğer türlü sadece kendi çabanla dişlerini, tırnaklarını paramparça edersin de yine refaha eremezsin. altta olanı ez, üstte olanı yala, her zaman kulağın delik olsun, duyduklarını silaha dönüştür, ellerini nerede kavuşturacağını ve dilini ne zaman dışarı çıkaracağını bil ve kapılar sonuna dek açılsın. ben bunlardan biri olmadım, odaya başkan girdiğinde sanki fırlatma koltuğu aktif hale gelmiş gibi zıplayarak kalkan iş arkadaşlarıma sadece acı bir tebessümle bakıyorum. yerimden kalkmıyorum, kimseye eğilmiyorum ve kimseden hiçbir şey ummuyorum. kazancakis'in mezar taşının geçici görevlendirme ile hayata gelmiş haliyim. onlara karşı olduğumu biliyorlar, bunu bilmelerini istiyorum. bunu her seferinde yeniden hatırlatıyorum. muktedirler korkak insanlar, etraflarındaki yalaka çemberinden çıkmak istemiyorlar. durgun, tehlikesiz lagünlerinde tüm hayatlarını geçirmek istiyorlar. dünya kurulalı böyle, güce tapan insanların cesetleri asırlar boyunca üst üste binmiş ve iktidar sahiplerine cennetten bir köşe oluşturmuş. bir mercan atolü adeta, imkanlar çeşitli, su berrak, balık desen binbir çeşit. ben ise onlardan biri değilim, atolün hemen dışındaki çetin okyanusta çarpışıyorum. ölene kadar bu böyle devam edecek, artık güzergah belli. ağaç yaşken eğilirmiş, ben kollarımı açtım rüzgarın tadını çıkarıyorum. 

peki buraya nereden geldim? nedir aslanım güneşli bir aralık sabahı sanki çok da sistem karşıtıymışsın gibi sana böyle tiratlar attıran şey? 

sabah yine tuvaletin tepesine tünemişken bir şeyler okuyordum, artık gazete almıyorum, martin eden'i de başucumda bırakmıştım. telefondaydım. birisi fatih terim'in evinin videosunu koymuştu, boğaziçi köprüsünü görüyordu, eve hayretler etmişti. 

o eve ben de hayretler etmiştim... 2008 yılının kasım ayında, çalıştığım mimarlık ofisi o villanın yenilemesini yapıyordu. ben de sabahtan akşama tüm duvarları ölçüyor, deftere yazıyor sonra da onları bilgisayara aktarıyordum. ara sıra manzaraya bakıyordum, boğaz sırtlarında bir şeydi, ev gibi değildi. bahçeye havuz, bodruma sinema salonu yapılacaktı, çatı katı evin genç kızının isteğine göre düzenlenecekti. bir hafta sonu, milano'ya mobilya bakmaya gideceklerdi. 200 m2 salonu vardı, ev tepeden tırnağa yenilenecekti. bir yandan uzayan okulumu bitirmeye çalışıyor, bir yandan ev arkadaşım memleketine döndüğü için tek başıma kira ödüyor, diğer yandan da işe gelip gidiyordum. milyonlarca dolarlık bir villada tüm günümü geçirdikten sonra da belediye otobüsüyle eve dönüyordum. bakınca komik, yaşayınca zor, üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra da ufak tefek anı işte. 

birkaç hafta sonra, berbat bir cadı replikası olan patrona dayanamayıp "işimden soğuttunuz" dedikten sonra istifa etmiştim. çalıştığım dönemin parasını bile almadan, ertesi gün aradıklarında "alın o para da sizin olun" diye gururlu bir karabaş gibi başım dik, karnım aç. işte o akşam yazdığım bir entry'den kuple (büyük bir kısmını kurtarmışım entry'lerin, böyle denk geldikçe, müdavimlere meze gibi vereceğim):

menopoza gireli yıllar olmuş buruşuk suratlı kadından da ölesiye tiksiniyor ve bilgisayarın saniyelerine bakıp duruyordum bir an önce akşam 7 olsun diye. eve geldiğim zaman, hemen uyumak yerine geç saatlere kadar oturmaya çalışıyor ve işe gidiş süremi bir anlamda uzatıyordum. çerçeveli gözlükleri olan ve meymenetsiz suratından kötülük akan modern zaman cadılarının birisinden, ne çizmem gerektiğini saat başı öğrenmem açıkçası sabrımı zorluyordu. ay sonuna kadar çalışır sonra da çekip giderim diye düşünürken, bugün ayın daha 13'ü olması, geri kalan 17 günün geçmeyeceğini de hissettirmişti.

akşama doğru 6 suları...

buruşuk menopoz yanımda projeyi anlatıp duruyor. aynı şeyleri bin kere yüksek sesle tekrar ediyor. "şimdi tam zamanıdır" deyip kadına dönüyorum

"mesleğimden soğuttunuz" diyorum. o her şeye hükmeden kadın birden duraklıyor. masamın üzerinden cüzdanımı ve telefonumu alıyorum. autocad ekranı hala açık. ayağa kalkıyorum. hareketlerim gayet soğukkanlı ve net. çalışan arkadaşlara "iyi akşamlar" diyorum. kadın bir şeyler gevelemeye çalışıyor, yamuk ağzına daha fazla bakmak istemediğimden, bu işe para için bile katlanmayacağımı söylüyorum.

ve 17 gün geçmez derken, 17 uzun sene geçmiş. tarabya sırtlarındaki ev hayatta, ben hayattayım, fatih terim hayatta, o yaşlı cadıdan ise haber yok. oradan istifa etmeyip devam etsem de, hiçbir şey olmayacaktı. 25 yaşındaki mies'e aferin aslanım diyor ve kamu-iş federasyonunun "tükeniyoruz, geçinemiyoruz" temalı "19 aralık'ta iş bırakıyoruz" eylemine destek oluyoruz.

direne direne kazanacağımız yok da bari tarafımız belli olsun.



16 Aralık 2025 Salı

maddi manevi

 "hepinizin payına birkaç metrekare yer düşecek; o da toprağın altında. konut ya da ticari değil, parseliniz ufak ve derin olacak, oradan bir daha çıkamayacaksınız. koca dağları kesip mermer diye satan adam bile şu an o küçük yerde, başında bir mermer ile yatıyor. daha fazlası yok, daha fazlasını bu dünyada bırakıp gitti. istese de yiyemez onca serveti."

yaşlı bir müteahhitti, sanırım yeni umreden gelmişti ama bu dünyaya olan iştahı azalmış gibi görünmüyordu. gördüğü her boş alana inşaat dikmek istiyor, parselin suyunu çıkarıyordu. hiç kimseye güveni yoktu, tüm dünyanın onu kandırmak istediğini düşünüyordu. çok zengindi ama fakirliği bir pelerin gibi giyiyor ve o pelerinle görünmez oluyordu. ayakkabısı, pantolonu ve hatta arabası; kazandığı onca paraya dair en ufak bir ipucu bile vermiyordu. sadece kazanmaya devam etmek istiyordu, akıllı telefonu olsa ara sıra banka hesabına girip faiz haram diye vadesiz hesabını parmaklarıyla sevdiğini düşünürdüm ama tuşlu, kapaklı eski bir telefon kullanıyordu. uzun sakallarımdan ve çok az konuştuğumdan dolayı beni dini bütün bir müslüman zannediyordu, yukardaki söylevimi verdikten sonra ise bundan emin oldu. odadaki diğer insanlara hayretle dönüp "siz, bu adamın maneviyatından yeterince faydalanmıyorsunuz; bu adam bir pınar, bu adam her şeyi görmüş ve size anlatmak için geri dönmüş" dedi. sonra sandalyeye çöktü, düşüncelere daldı, yürüyeceği yolun artık ne kadar kısa olduğunu fark etmiş gibiydi. müsaade isteyip kalktı, geride bıraktığı boşluğu pek büyük değildi, başkaları tarafından hemen dolduruldu.

ben de tüm ermişliğimle herkese çay ısmarladım. hayat pahalı çay ise bedavaydı. çaycının suratı ise yine "zıkkım için" diye bağırıyordu. ondan çay isteyenleri zerre sevmiyordu. çayını kendi alanlara da bayılmıyordu. bir şeyleri sevmeyi uzun zaman önce bırakmış gibiydi, kimselere anlatmadığı bir trajediyi elbisesi yapmıştı sanki. herkes hemen hemen aynı günü yaşasa da, trajedilerin renkleri ve boyutları farklıydı. uzay boşluğunda sürüklenen kamu binası, sanki üzerine fazla düşünülmemiş bir nuh'un gemisiydi. her cinsten mahlukat yoktu fakat aynı mahlukatın farklı cinsleri her odayı doldurmuştu. bol deri pantolon giyenlere bile rastlıyor ve her seferinde dehşete düşüyordum. belden aşağısını çöpe atmış da yanında gezdiriyormuş gibi görünüyorlardı. leopar, zebra ve engerek desenli pantolonlar, kırmızı kadife takımlar, dev tokalı cadı şapkaları... mürettebat mücadeleyi çoktan bırakmıştı, sadece ayın 15'inde hafiften canlanıyordu. o canlanma evresi ise öğleni bulmuyordu, maaşın ışıklarını görüyorduk ve sonra da önümüzden hızla geçip giderken de ıslığını duyuyorduk. kalın kaşe etekler, bu rüzgardan havalanmıyordu. hep diğer ayı bekliyorduk, enflasyon farkını, zam olasılığını, vergi diliminden çıkmayı...

daha önce milyonlarca kez sahnelenmiş bir oyunu, bir de biz ortaya koyuyorduk. herkes nasılsa biz de öyle olmuştuk ve zamanı gelince de aynı minik parsellerimize sırt üstü uzanacaktık. mermer ocağının sahibi iş adamlarına ne kadar mermer düşmüşse, bize de o kadar kesip biçeceklerdi. önceyi ve sonrayı görüyordum, bunun maneviyatla bir ilgisi yoktu, sadece iki karış yükselip bakmak yeterliydi. 

yeni bir din kurmak istemiyordum, tarikatım olsun istemezdim, belki bir kitap yazardım ama o da kitleleri uyandırmak ve doğru yola iletmek için olmazdı. yazdığım bir şeyi, bir kitap rafında diğer kitapların, çok sevdiğim yazarların arasında görme fikrini seviyordum. oğuz atay'ın öldüğü yaşta, bir devlet dairesinde, inşaat ruhsatları ve mimari projeler arasında, maddi ve manevi dünyaların kavşağındaki kırmızı ışıklarda bekleyip duruyordum işte. 




4 Aralık 2025 Perşembe

yorgun bir zihnin sayıklamaları

o saatlerde okulda olması gereken bir çocuk, yemek vitrininden itinayla seçtiğim birkaç çeşit yemeği masama getirdi. restoranın neredeyse yarısı doluydu; içerdekileri, sokaktan geçenleri, yolun karşısındaki dükkanların sahiplerini tanıyordum. ufak bir yerde bu kadar uzun süre yaşayınca insanları, önceleri ve sonralarıyla, oraya nasıl geldikleriyle biliyordum artık. berberim, öğle arası için çocuğunu okuldan motoruyla almış ve dükkanına gidiyordu. yan masada, yeryüzünün en üçkağıtçı müteahhitlerinden birisi vardı; adam o kadar şirazesinden çıkmıştı ki, mevcut adı ve soyadıyla devam edemeyip mahkeme kararıyla kendisine gıcır gıcır bir ad-soyad takımı diktirmişti. bunları biliyordum çünkü isim değişikliği ruhsatını dahi ben yazmıştım. bıyıkları da kestirmiş, şahken şahbaz olmuştu. dolandıracağı yeni kurbanların hasreti ve iştahıyla yemeğine yumulmuştu. onun varlığına bile tahammül edemediğimden, yemeğimi hızla bitirip kendimi sokağa attım. nereye gideceğimi bilmiyordum ama isminin birincisi, parkların efendisi ve yaşayan her şeye olan nefretiyle kalbimi kazanmış gabor'u görmeye gidebilirdim. ona her geçen gün daha da bağlanıyordum; özellikle yazısını yazıp fotoğrafını da çektikten sonra kadim köprüleri kurmuştum. o köprülerin altından ne kadar yıl akarsa aksın, gabor müstesna bir yerde hep benimle olacaktı. parktaki köşelerine dahi yeni isimler koymuştum. ferforje kemerli bir girişi vardı parkın, orası kemeraltı'ydı. kimseye görünmemek için saklandığı bitkiler ise çalıdibi'ydi. yıkık bir kolonun üstünde sfenks gibi akşamı karşıladığı bölge ise brütüstü'yü. brüt betondan yarım kalmış bir platformu vardı, akşam yemeklerini de orada yerdi. işten çıkınca hemen markete uğrar, ona sığırlı yaş mama alırım. 34.90 lira. geçen gün indirime girip 22.90'a düşmüştü ama fiyat önemli değil. gabiçko, iştahla yalayıp yutsun benim için yeter. 

yeni adı ve soyadıyla yeni kurbanlarını bekleyen heriften hızlıca kaçıp parka yürüdüm, gabor bazen orada olmazdı. nerede olduğunu da kimseler bilmezdi. sırı dökülmüş bir aynanın arkasından tüm dünyayı huzursuz gözlerle izler, iyi bir güneş yakalarsa da o ışıkta uyurdu. bütün bu huysuzluğuna rağmen, beni severdi. ona zarar vermeyeceğimi bilir ve gbçko diye seslendiğimde yanıma gelirdi. kendisini sevdirmekten hoşlanmazdı, bacaklarıma da dolanmazdı. ideal mesafeyi her zaman milimetrik olarak ayarlayan bir bilimkedisiydi. 

fakat bu öğlen, çalıdibi mevkisinin güney yamacında yarı açık gözlerle şekerleme yapıyordu. sessiz harflerini ünledim, kafayı kaldırıp bana baktı ve yaklaştı. aç olabilirdi, burada bekle gabiş deyip hemen markete girdim, üçtür sığırlı mama alıyordum, belki bıkmış olabilirdi. o yüzden tavuklu aldım. brütüstü'nde beni bekliyordu. patilerini birleştirmiş ve kuyruğunu da altına almıştı. yemeği görünce sevindiğini hissettim, gabirello benim aklımı esir almıştı ve ona hizmet etmekten inanılmaz bir haz alan finansal köleye çevirmişti. paketi açtım, mamayı sanki bir adana kebap sunarmış gibi uzunlamasına serdim önüne. iştahla yemeye başladı, minik pembe dili ve hırıltısı her zamanki gibi dünyalar tatlısıydı. hiç miyavladığını duymamıştım, bir sıkıntısı varsa onu veterinere götürürdüm. yalnız bir kediydi, kimseden hiçbir beklentisi yoktu, fırtınalı yağmurlu gecelerde bile ertesi güne ulaşmasını bilen usta bir kaptandı ama yine de karşılıksız seviliyordu. ona zarar vermeyi aklından geçireni bile duvara çivilerdim, onu korurdum, onu korumak için vücudumu siper etmekten bir an olsun şüpheye düşmezdim.

gabiçko'yu parkta bırakıp aynı yerleri bininci kez turladım; zulkarneyn isimli tekne kızağın üzerinde okyanusa döneceği günü bekliyordu, dört yavru kediden oluşan dik kuyruklar çetesi yine teknelerin arasında oynuyordu, kötü granül kahveyi yetmiş liraya satan kahveci sinek avlıyordu. balıkçı tekneleri sanki el ele bilinmez bir oyun oynuyordu suyun üstünde, ahenkleri yerindeydi. dünyanın bu kısmı, 4 aralık 2025'te tıngır mıngır sallanıyordu. dünün aynısı, yarının benzeriydi...




1 Aralık 2025 Pazartesi

on beş sene sonra

1 aralık 2010'da, hayattaki on bininci günümü kendi çapımda, yine bu blogta kutlamıştım. o zamanlar yirmi yedi ile yirmi sekiz arasında bir noktada, askerlik sonrası boşlukta ve yeni başlayacağım bir işin arifesindeydim. o günün üzerinden beş binden fazla gün geçmiş. vay canına, bir de zaman geçmez derler. 

dün, bir şarap fabrikasının restoran kısmındaydık. bir gün önceden yağan kar, uzaktaki dağların zirvesine zar zor tutunmuştu. hava soğuk ve berraktı ama restoranın içi ılıktı, süslenmiş bir çam ağacı girişi ışıl ışıl aydınlatıyordu. üç aileydik, masaları birleştirmiş ve yemekler gelene kadar da şaraba başlamıştık. on beş sene önce hiçbirisini tanımıyordum ve masanın yarısı hayatta bile değildi. likya arkeo serisinden bir şarabı, sanki şaraptan çok anlıyormuş gibi önce koklayıp sonra içtim. iyi şaraptan anladığımı söyleyemem ama daha önceden çok kötü şarap içmişliğim olmuştu ve arkeo, onlardan biri değildi. vişne suyu gibi akıyordu namussuz. yeni arkadaşlarımın en yenisi bile beş senelikti. hepsi evli, çocuklu ve kredi borçluydu. bir şekilde tekeri döndürüyor, hafta sonu da imkan yaratıyorduk. müreffeh amerikan aileleri gibi değildik tabii ama buna da şükürdü, bir gün düzlüğe çıkacaktık. tam düzlüğe çıktığımızda bir bakacaktık ki, yirmi bin gün geride kalmış. çocuklar büyümüş, yuvadan uçmuş ve en mutlu günlerimizin geçmişte bir yerde, belki de şarap içtiğimiz o kasım sonunda bir günde  kaldığını fark etmişiz. 

on bininci günümde, geleceğin belirsizliği öyle yoğunmuş ki; bir yayınevi yazdıklarımı bastırmak isterken, ben saçma sapan bir ofise artık düzenli bir işim olsun diye başlamaya karar vermişim. nerede kalacağım, nerede yemek yiyeceğim ve diğer sene nerede olacağım belli değilmiş. sanki kervan yolda düzülür deyip yola çıkmışım da düzülen ben olmuşum gibi geçen anlamsız zamanlar. ne oldu o otel konseptleri, lüks mağazalar, antalya'nın en lüks sitesinde bir villa projesi? küçük bir otel odasında kalırken, villanın galeri boşluğunun kaldığım odadan büyük olduğunu gördüğümde vazgeçmiştim aslında ama eyleme geçmek biraz zaman aldı.

durağan bir yolcuyum, sanki ben sabit kaldım da dünya ayaklarımın altından kayıp gitti ve başka bir şeye evrildi. bir masanın etrafında, aşırı ince gövdeli kadehi kalın parmaklarımla tutmaya çalışırken de aradan geçen onca zamanı düşündüm. oğlum, minik suratlım masanın diğer tarafındaydı. onu izlediğimi bilmiyordu, kendi halinde köftesini yiyordu. bir süre sonra ona baktığımı hissetti, kafasını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.

hah dedim, işte onca yolun, acının, kararların, çıkmazların ve geçen binlerce günün anlamı bu. her şey, o anda orada olmamız ve birbirimize gülmemiz için var olmuştu ve bunu fark etmiştim. geçmiş ve gelecek, atomik saatin tiktakları arasında salınıp duruyordu...