30 Aralık 2025 Salı
22 Aralık 2025 Pazartesi
aynadaki adam
"bu sabah tıraş olmak için banyoya girdiğimde, aynadaki yansımam çoktan yerini almıştı. biraz yaşlı gördüm, hafiften kiloluydu. bir gün tıraş olmak için aynaya baktığımda 43 yaşında bir amca göreceğimden endişe ettim. küçük bir kız çocuğu, kapıya vurup "baba hadi çıksana artık, daha okula bırakacaksın beni" derse problem olmaz da, hala çift kişilik dağınık yatağımın boş tarafında kitaplar varsa içimde bir şeyler kopup gider...
bugünkü diyalog, zaman üzerine geçti. iki gün önce haftanın son günüyken, bu sabah nasıl olur da haftanın ilk günü, iğrenç bir pazartesi sabahı olur diye aynadaki adama sordum. zamanda ilerlemem gerekirken, her pazartesi sabahı ölüp her cuma akşamı diriliyorum. miladi takvimin yanlış tasarlandığını, yeni yıl hazırlıkları arasında aceleye geldiğini söyledi. buna çok fazla takmamam gerektiğini, yıllardır her pazartesi, ölmek isteyen bir insan görmekten bıktığını ekledi..."
22 aralık 2008. istanbul.
ve bu satırların yazarı artık 43 yaşında bir amca. öncelikle 26 yaşındaki halime, amca senin babandır, ağzını topla demek istiyorum. küçük ite bak, oradan havlayıp durmuş. ulan ben senin ne haltlar yediğini, kırmızı tuborg kutularından piramit yapıp salonun ortasına diktiğini, okulu uzatıp da evdekilere yüksek lisansa başladığın yalanını söylediğini bilmiyorum muyum? neyse ki barış yanlısı bir adamım, yeni cephe açmaya gerek yok. kehanet isabetinde ise evlere şenlik durumum devam ediyor. çocuğun cinsiyetini yüzde elli ihtimalde bile tutturamamışım. bir de bu bahtsızlıkla bahis falan oynuyor, tüm camiayı kendime güldürüyorum. cumartesi üst olur, brighton gol atar, karşı taraf da buna karşılık verir, maç kontrolden çıkar kehanetim maçın 0-0 bitmesi ile bir şenliğe dönüştü. sanki benim bu seçeneklere bahis oynadığımı az önce haber alan futbolcular, sürekli geri pas verip top çevirerek maçın başladığı gibi bitmesini bekledi. doksan dakikalık bir komedi filmiydi ve sonunda ben öldüm. bazı takımları, ligleri ve ülkeleri kara listeye alma zamanım geldi de geçiyor.
43 yaşındaki bir amca olarak, en uzun gecenin sabahında epey zor uyandım. hava yağmurluydu, çift kişilik yatak can pazarı gibiydi. boş yer yoktu, yorgan üzeri star wars battaniyesi ile ancak ısınabilmiştik. klima havayı kurutuyor ve hastalığa davetiye çıkarıyordu. elektrikli battaniyede ise kendimi tost makinesine son kez basılmış bir dürüm gibi hissediyordum, sıcaklık beni delirtiyordu.
artık tıraş olmadığımdan, aynada fazla zaman geçirmiyordum. soğuk suyla yüzümü yıkadım, çocuğu okula bırakmıyordum, servis bunu hallediyordu. eve kira vermekten ve aileme yalan söylemekten de kurtulmuştum. salonun ortasında kırmızı tuborg piramiti de yoktu, dolapta bir tane kalmıştı. önceden ertesi güne tek bir birayı bile canlı bırakmazken, şimdi haftasını dolduran biralar oluyordu. zaman geçip gidiyordu, on yedi sene sonrasına bir şeyler sallamaktan ise çekiniyordum.
şaka maka atmış yaşında olacağım, belki bir sallanan koltuk ayarlarım verandaya. kucağımda star wars battaniyesi ve bir de kedi. gabor'un soyundan huysuz mu huysuz, negatif, yaşama duyduğu soğukluğuyla çevredeki tüm fareleri donduran muhteşem bir kedim olur. ne zaman okuyacağımı bilmediğim ama almaya devam ettiğim kitaplarımı işte o zaman okurum. kedi, kış güneşinde huzurla uyuklar. ben bir sayfa daha çeviririm ve on yedi yıl sonrasını, yetmiş yedi yaşında olduğum evreni pek de aklıma getirmeden uyuklarım kedinin peşinden.
aynadaki adamlarım da çok ses çıkarmadıkları müddetçe, o pencereden dünyayı izleyebilir.
19 Aralık 2025 Cuma
hatıralar geçidi
bildiklerimin ve unuttuklarımın çok büyük bir kısmını, tuvaletteyken okuduklarım oluşturuyor. alafranga tuvaletin icadından beri okunabilecek ne varsa okudum. internet yokken gazeteyle bile girmişliğim oldu, dev sayfalarla dövüşür ve ekonomi sayfaları hariç her şeyi hatmederdim. biraz da ekonomi okusaydım şimdi daha iyi durumda olabilir miydim? sanmam. bazı şeylerin okumakla ya da çabalamakla alakası yokmuş, bağlantılar ve doğru yerde insanlar işin yüzde doksan dokuzunu oluşturuyormuş. en ufak kamu kurumunda bile böyle, doğru adamı bul, onun gönlünü hoş et ve halılar önünde serilsin. diğer türlü sadece kendi çabanla dişlerini, tırnaklarını paramparça edersin de yine refaha eremezsin. altta olanı ez, üstte olanı yala, her zaman kulağın delik olsun, duyduklarını silaha dönüştür, ellerini nerede kavuşturacağını ve dilini ne zaman dışarı çıkaracağını bil ve kapılar sonuna dek açılsın. ben bunlardan biri olmadım, odaya başkan girdiğinde sanki fırlatma koltuğu aktif hale gelmiş gibi zıplayarak kalkan iş arkadaşlarıma sadece acı bir tebessümle bakıyorum. yerimden kalkmıyorum, kimseye eğilmiyorum ve kimseden hiçbir şey ummuyorum. kazancakis'in mezar taşının geçici görevlendirme ile hayata gelmiş haliyim. onlara karşı olduğumu biliyorlar, bunu bilmelerini istiyorum. bunu her seferinde yeniden hatırlatıyorum. muktedirler korkak insanlar, etraflarındaki yalaka çemberinden çıkmak istemiyorlar. durgun, tehlikesiz lagünlerinde tüm hayatlarını geçirmek istiyorlar. dünya kurulalı böyle, güce tapan insanların cesetleri asırlar boyunca üst üste binmiş ve iktidar sahiplerine cennetten bir köşe oluşturmuş. bir mercan atolü adeta, imkanlar çeşitli, su berrak, balık desen binbir çeşit. ben ise onlardan biri değilim, atolün hemen dışındaki çetin okyanusta çarpışıyorum. ölene kadar bu böyle devam edecek, artık güzergah belli. ağaç yaşken eğilirmiş, ben kollarımı açtım rüzgarın tadını çıkarıyorum.
peki buraya nereden geldim? nedir aslanım güneşli bir aralık sabahı sanki çok da sistem karşıtıymışsın gibi sana böyle tiratlar attıran şey?
sabah yine tuvaletin tepesine tünemişken bir şeyler okuyordum, artık gazete almıyorum, martin eden'i de başucumda bırakmıştım. telefondaydım. birisi fatih terim'in evinin videosunu koymuştu, boğaziçi köprüsünü görüyordu, eve hayretler etmişti.
o eve ben de hayretler etmiştim... 2008 yılının kasım ayında, çalıştığım mimarlık ofisi o villanın yenilemesini yapıyordu. ben de sabahtan akşama tüm duvarları ölçüyor, deftere yazıyor sonra da onları bilgisayara aktarıyordum. ara sıra manzaraya bakıyordum, boğaz sırtlarında bir şeydi, ev gibi değildi. bahçeye havuz, bodruma sinema salonu yapılacaktı, çatı katı evin genç kızının isteğine göre düzenlenecekti. bir hafta sonu, milano'ya mobilya bakmaya gideceklerdi. 200 m2 salonu vardı, ev tepeden tırnağa yenilenecekti. bir yandan uzayan okulumu bitirmeye çalışıyor, bir yandan ev arkadaşım memleketine döndüğü için tek başıma kira ödüyor, diğer yandan da işe gelip gidiyordum. milyonlarca dolarlık bir villada tüm günümü geçirdikten sonra da belediye otobüsüyle eve dönüyordum. bakınca komik, yaşayınca zor, üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra da ufak tefek anı işte.
birkaç hafta sonra, berbat bir cadı replikası olan patrona dayanamayıp "işimden soğuttunuz" dedikten sonra istifa etmiştim. çalıştığım dönemin parasını bile almadan, ertesi gün aradıklarında "alın o para da sizin olun" diye gururlu bir karabaş gibi başım dik, karnım aç. işte o akşam yazdığım bir entry'den kuple (büyük bir kısmını kurtarmışım entry'lerin, böyle denk geldikçe, müdavimlere meze gibi vereceğim):
menopoza gireli yıllar olmuş buruşuk suratlı kadından da ölesiye tiksiniyor ve bilgisayarın saniyelerine bakıp duruyordum bir an önce akşam 7 olsun diye. eve geldiğim zaman, hemen uyumak yerine geç saatlere kadar oturmaya çalışıyor ve işe gidiş süremi bir anlamda uzatıyordum. çerçeveli gözlükleri olan ve meymenetsiz suratından kötülük akan modern zaman cadılarının birisinden, ne çizmem gerektiğini saat başı öğrenmem açıkçası sabrımı zorluyordu. ay sonuna kadar çalışır sonra da çekip giderim diye düşünürken, bugün ayın daha 13'ü olması, geri kalan 17 günün geçmeyeceğini de hissettirmişti.
akşama doğru 6 suları...
buruşuk menopoz yanımda projeyi anlatıp duruyor. aynı şeyleri bin kere yüksek sesle tekrar ediyor. "şimdi tam zamanıdır" deyip kadına dönüyorum
"mesleğimden soğuttunuz" diyorum. o her şeye hükmeden kadın birden duraklıyor. masamın üzerinden cüzdanımı ve telefonumu alıyorum. autocad ekranı hala açık. ayağa kalkıyorum. hareketlerim gayet soğukkanlı ve net. çalışan arkadaşlara "iyi akşamlar" diyorum. kadın bir şeyler gevelemeye çalışıyor, yamuk ağzına daha fazla bakmak istemediğimden, bu işe para için bile katlanmayacağımı söylüyorum.
ve 17 gün geçmez derken, 17 uzun sene geçmiş. tarabya sırtlarındaki ev hayatta, ben hayattayım, fatih terim hayatta, o yaşlı cadıdan ise haber yok. oradan istifa etmeyip devam etsem de, hiçbir şey olmayacaktı. 25 yaşındaki mies'e aferin aslanım diyor ve kamu-iş federasyonunun "tükeniyoruz, geçinemiyoruz" temalı "19 aralık'ta iş bırakıyoruz" eylemine destek oluyoruz.
direne direne kazanacağımız yok da bari tarafımız belli olsun.
16 Aralık 2025 Salı
maddi manevi
"hepinizin payına birkaç metrekare yer düşecek; o da toprağın altında. konut ya da ticari değil, parseliniz ufak ve derin olacak, oradan bir daha çıkamayacaksınız. koca dağları kesip mermer diye satan adam bile şu an o küçük yerde, başında bir mermer ile yatıyor. daha fazlası yok, daha fazlasını bu dünyada bırakıp gitti. istese de yiyemez onca serveti."
yaşlı bir müteahhitti, sanırım yeni umreden gelmişti ama bu dünyaya olan iştahı azalmış gibi görünmüyordu. gördüğü her boş alana inşaat dikmek istiyor, parselin suyunu çıkarıyordu. hiç kimseye güveni yoktu, tüm dünyanın onu kandırmak istediğini düşünüyordu. çok zengindi ama fakirliği bir pelerin gibi giyiyor ve o pelerinle görünmez oluyordu. ayakkabısı, pantolonu ve hatta arabası; kazandığı onca paraya dair en ufak bir ipucu bile vermiyordu. sadece kazanmaya devam etmek istiyordu, akıllı telefonu olsa ara sıra banka hesabına girip faiz haram diye vadesiz hesabını parmaklarıyla sevdiğini düşünürdüm ama tuşlu, kapaklı eski bir telefon kullanıyordu. uzun sakallarımdan ve çok az konuştuğumdan dolayı beni dini bütün bir müslüman zannediyordu, yukardaki söylevimi verdikten sonra ise bundan emin oldu. odadaki diğer insanlara hayretle dönüp "siz, bu adamın maneviyatından yeterince faydalanmıyorsunuz; bu adam bir pınar, bu adam her şeyi görmüş ve size anlatmak için geri dönmüş" dedi. sonra sandalyeye çöktü, düşüncelere daldı, yürüyeceği yolun artık ne kadar kısa olduğunu fark etmiş gibiydi. müsaade isteyip kalktı, geride bıraktığı boşluğu pek büyük değildi, başkaları tarafından hemen dolduruldu.
ben de tüm ermişliğimle herkese çay ısmarladım. hayat pahalı çay ise bedavaydı. çaycının suratı ise yine "zıkkım için" diye bağırıyordu. ondan çay isteyenleri zerre sevmiyordu. çayını kendi alanlara da bayılmıyordu. bir şeyleri sevmeyi uzun zaman önce bırakmış gibiydi, kimselere anlatmadığı bir trajediyi elbisesi yapmıştı sanki. herkes hemen hemen aynı günü yaşasa da, trajedilerin renkleri ve boyutları farklıydı. uzay boşluğunda sürüklenen kamu binası, sanki üzerine fazla düşünülmemiş bir nuh'un gemisiydi. her cinsten mahlukat yoktu fakat aynı mahlukatın farklı cinsleri her odayı doldurmuştu. bol deri pantolon giyenlere bile rastlıyor ve her seferinde dehşete düşüyordum. belden aşağısını çöpe atmış da yanında gezdiriyormuş gibi görünüyorlardı. leopar, zebra ve engerek desenli pantolonlar, kırmızı kadife takımlar, dev tokalı cadı şapkaları... mürettebat mücadeleyi çoktan bırakmıştı, sadece ayın 15'inde hafiften canlanıyordu. o canlanma evresi ise öğleni bulmuyordu, maaşın ışıklarını görüyorduk ve sonra da önümüzden hızla geçip giderken de ıslığını duyuyorduk. kalın kaşe etekler, bu rüzgardan havalanmıyordu. hep diğer ayı bekliyorduk, enflasyon farkını, zam olasılığını, vergi diliminden çıkmayı...
daha önce milyonlarca kez sahnelenmiş bir oyunu, bir de biz ortaya koyuyorduk. herkes nasılsa biz de öyle olmuştuk ve zamanı gelince de aynı minik parsellerimize sırt üstü uzanacaktık. mermer ocağının sahibi iş adamlarına ne kadar mermer düşmüşse, bize de o kadar kesip biçeceklerdi. önceyi ve sonrayı görüyordum, bunun maneviyatla bir ilgisi yoktu, sadece iki karış yükselip bakmak yeterliydi.
yeni bir din kurmak istemiyordum, tarikatım olsun istemezdim, belki bir kitap yazardım ama o da kitleleri uyandırmak ve doğru yola iletmek için olmazdı. yazdığım bir şeyi, bir kitap rafında diğer kitapların, çok sevdiğim yazarların arasında görme fikrini seviyordum. oğuz atay'ın öldüğü yaşta, bir devlet dairesinde, inşaat ruhsatları ve mimari projeler arasında, maddi ve manevi dünyaların kavşağındaki kırmızı ışıklarda bekleyip duruyordum işte.
4 Aralık 2025 Perşembe
yorgun bir zihnin sayıklamaları
1 Aralık 2025 Pazartesi
on beş sene sonra
1 aralık 2010'da, hayattaki on bininci günümü kendi çapımda, yine bu blogta kutlamıştım. o zamanlar yirmi yedi ile yirmi sekiz arasında bir noktada, askerlik sonrası boşlukta ve yeni başlayacağım bir işin arifesindeydim. o günün üzerinden beş binden fazla gün geçmiş. vay canına, bir de zaman geçmez derler.
dün, bir şarap fabrikasının restoran kısmındaydık. bir gün önceden yağan kar, uzaktaki dağların zirvesine zar zor tutunmuştu. hava soğuk ve berraktı ama restoranın içi ılıktı, süslenmiş bir çam ağacı girişi ışıl ışıl aydınlatıyordu. üç aileydik, masaları birleştirmiş ve yemekler gelene kadar da şaraba başlamıştık. on beş sene önce hiçbirisini tanımıyordum ve masanın yarısı hayatta bile değildi. likya arkeo serisinden bir şarabı, sanki şaraptan çok anlıyormuş gibi önce koklayıp sonra içtim. iyi şaraptan anladığımı söyleyemem ama daha önceden çok kötü şarap içmişliğim olmuştu ve arkeo, onlardan biri değildi. vişne suyu gibi akıyordu namussuz. yeni arkadaşlarımın en yenisi bile beş senelikti. hepsi evli, çocuklu ve kredi borçluydu. bir şekilde tekeri döndürüyor, hafta sonu da imkan yaratıyorduk. müreffeh amerikan aileleri gibi değildik tabii ama buna da şükürdü, bir gün düzlüğe çıkacaktık. tam düzlüğe çıktığımızda bir bakacaktık ki, yirmi bin gün geride kalmış. çocuklar büyümüş, yuvadan uçmuş ve en mutlu günlerimizin geçmişte bir yerde, belki de şarap içtiğimiz o kasım sonunda bir günde kaldığını fark etmişiz.
on bininci günümde, geleceğin belirsizliği öyle yoğunmuş ki; bir yayınevi yazdıklarımı bastırmak isterken, ben saçma sapan bir ofise artık düzenli bir işim olsun diye başlamaya karar vermişim. nerede kalacağım, nerede yemek yiyeceğim ve diğer sene nerede olacağım belli değilmiş. sanki kervan yolda düzülür deyip yola çıkmışım da düzülen ben olmuşum gibi geçen anlamsız zamanlar. ne oldu o otel konseptleri, lüks mağazalar, antalya'nın en lüks sitesinde bir villa projesi? küçük bir otel odasında kalırken, villanın galeri boşluğunun kaldığım odadan büyük olduğunu gördüğümde vazgeçmiştim aslında ama eyleme geçmek biraz zaman aldı.
durağan bir yolcuyum, sanki ben sabit kaldım da dünya ayaklarımın altından kayıp gitti ve başka bir şeye evrildi. bir masanın etrafında, aşırı ince gövdeli kadehi kalın parmaklarımla tutmaya çalışırken de aradan geçen onca zamanı düşündüm. oğlum, minik suratlım masanın diğer tarafındaydı. onu izlediğimi bilmiyordu, kendi halinde köftesini yiyordu. bir süre sonra ona baktığımı hissetti, kafasını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.
hah dedim, işte onca yolun, acının, kararların, çıkmazların ve geçen binlerce günün anlamı bu. her şey, o anda orada olmamız ve birbirimize gülmemiz için var olmuştu ve bunu fark etmiştim. geçmiş ve gelecek, atomik saatin tiktakları arasında salınıp duruyordu...





