27 Ocak 2026 Salı

müteselsil

yeni ektirdiği saçlarıyla dağıtıma çıkmış kargocunun aracında, son ses "koca yaşlı şişko dünya" çalıyordu. ufku çevreleyen dağlardaki karların soğuğu, şehir merkezine şafaktan önce gelip yerleşmiş ve caddelerde turlamaya başlamıştı. soğuğa alışkın ruslar sahilde aerobik yapıyordu, içlerinden birisi sırt dekolteli ve tüm vücudunu kaplayan bir tayt giymişti. sıkı bir tempo tutturmuş ve o soğukta bile terlemeyi başarmıştı. kargocu, minibüsünün yarısını kaldırıma çıkardı ve rüzgarda sallanan cılız otlar gibi görünen saçlarıyla paketleri kucakladı. koca yaşlı dünyaya bir küfür savurdu, kafası üşüyordu. yeni ektirdiği beş bin saç telinin dipleri donmak üzereymiş gibi hissetti. parayı bulursa beş daha ektirecekti, kargo işini bırakacaktı ve sabahları geç kalkacaktı. zenginler her ne yapıyorsa, o da aynısını yapacaktı. çalışmanın bu kadar işe yaramadığı bir dönem daha hatırlamıyordu. tek canı vardı ve bu, başına bela olmuştu. 

imar mevzuatında yapılan değişiklikler ile ilgili bir seminer için şehir merkezine inmiştim; yapılan değişikliklerin bir işe yaramayacağını daha o değişiklikler yapılmadan önce biliyordum, o yüzden rahattım. köpük bardakta çay, öğlen ne yiyeceğini düşünen yüzlerce teknik personel, sahnede işinin uzmanı bir kadın, ısıtılıp cehenneme çevrilmiş bir salon... her şey her zamanki gibiydi. belki not alırız diye sert kapaklı bir dosya ve tükenmez kalem vermişlerdi, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri ve büyülü bölgeye az sonra girecek ve zeytin ağacını merkeze alan tek katlı bir taş ev daha çizecektim. bu evi daha önce de çizmiştim, yıllar boyu toplantılarda çizdiğim evlerden ege'de bir kooperatif çıkardı. biri diğerinin önünü kapatmayan, yamaca ustaca yerleşmiş ve içinde kendi halinde insanların yaşadığı zeytin grisi taşlardan örülü evler. uzun sürmüş bir rüyanın, sürekli tekrarlanan yansımaları gibi. o evi ellerimle örmeden bitmeyecekti bu rüyalar, yağmurlu bir günde ağacı gören penceremden bakıp yazı yazarken de her şeyi yeniden hatırlayacaktım. ekili saçlar, terli sırtlar, sırlı terler, koca yaşlı şişko dünyanın alelade bir sabahında bir kavşakta, birbirlerinin yanından geçip giden insanlar...

zeytin gören taş evin planını bitirip üç boyutlu çizimine geçerken ilk mola verildi, sahnedeki hoca kendisine ölü gözlerle bakıp uyumamaya çalışan bir sürü insan görmekten belli ki bunalmıştı. hadi dedi, bir çay kahve içip kendimize gelelim. salonun sıcağı insanların üzerine zebani gibi çökmüştü ve cehennem kapıları on dakikalığına serin fuayeye açılmıştı. burdur belediyesi'nde çevre mühendisi olduğunu söyleyen birisi cinnet geçirmek üzereydi. burdur'da çevre olduğunu düşünmediğimden, bunun mühendisini dikkatle inceledim. 18 yaşındaki hallerimizin yaptığı okul tercihleri, bambaşka hikayelere dönüşmüştü. ben araba tasarımcısı olmak için genetiği bırakıp mimarlık okumuş ve sek sek sekerek kendimi bir konferans salonunun üçüncü sırasında, tekrar tekrar gösterilmekten feri sönmüş sunumların önünde bulmuştum. başka birisi, insanların kirlettiği dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çevre mühendisi olmuş ve belki de bunun yükseğini bile yapmıştı. gözlerinde, insanlara olan tiksintiyi görüyordum. insanları ortadan kaldırırsa, çevrenin de kendiliğinden birkaç senede düzeleceğini düşünüyor ama bunu toplu yıkım destekçisi gibi görünmemek için dile getirmiyordu. çevre mühendislerinin dünya'yı kurtarması mümkündü fakat başlarda epey şiddet gerektiriyordu. burdur'da çevre mühendisi olmasının sebebi de buydu belki; kimsenin canına okumadan, kendi halinde çalışıp emekli olduktan sonra, zeytin gören başka bir taş evde yaşlanıp el işleriyle zamanı doldurmak. kimseyi yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı yargılayacak değilim, kendimi de yeterince yargıladıktan sonra beraat ettirdim. ne bu dünyada, ne de öbüründe kimseye bu fırsatı vermeyeceğim. 

sıcak su kazanının önünde uzun bir kuyruk vardı, penguenler birbirlerine iyice sokulmuşlar ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. kuyruğun yarısı bitmeden, kazandaki su bitti. irice bir penguen huzursuzca kıpırdandı. sıra tam kendisine geldiğinde su bitmişti, kaynar su kazanını kulaklarından yakalayıp biraz öne eğse de işe yaramamıştı. bardağın anca çeyreği kaynar suyla doldu, bir çay kaşığının yarısıyla kötülerin en kötüsü kahveyi ekledi. kahvenin kötülüğünü kırsın diye bir kavanoza süt tozu koymuşlardı, onu da karıştırıp sıradan çıktı. tam o anda, bilinmez diyarlardan gelen bir kadın elinde iki sıcak su dolu çaydanlıkla ortaya çıktı ve boş kazanı kaynar sularla besledi. penguen hem iri hem de şanssızdı. orada olmaktan zerre hoşnut değildi, diğerleri çaktırmadan ona gülüyormuş gibi hissetti. avuçları ve saç dipleri terledi. sıcak su fışkırtan bir silahla diğerlerini haşlamak ve haşlanmış etlerin arasında ağzına kadar doldurduğu bardağıyla kahve keyfi yapmak istedi. makina mühendisliği okumuştu, akışkanlar mekaniğini az çok hatırlıyordu. o boş kazanı bir savaş makinasına çevirmesi bir gününü almazdı. herkes 18 yaşındaki halinin seçtiği bölümlerin bedelini oracıkta elden ödüyor gibiydi. sahte çakıllar ve sahte palmiyeler ile düzenlenen kat bahçesi, her şeyden daha gerçek görünüyordu. 

bir köşeye geçip karışık orman meyveli bitki çayımı içerken teneffüs sona erdi. kimse içeri girmek istemiyordu, okuldan kaçar gibi kaçmak ve akşama kadar itlik serserilik yapmak isteyenlerden iki futbol takımı çıkardı. koca koca adamlar, kesimden kaçan danalar gibi inat ediyor, ayak sürüyordu. iri penguenin öfkesi geçmemişti, sıcak su kazananını gözüne kestirmişti. çevre mühendisi ise ortalıkta yoktu, muhtemelen bir sigara yakmak için binanın dışına çıkmış ve soğuk havaya aldırmadan sigarasını tellendirmişti. insanlar olmasa sigaraya da başlamazdım, hepsinin sebebi bu istilacı tür diye düşündü. rüzgar, sigarasının yarısını içmişti ama sorun değildi. 

aradan sonra seminer tüm hızıyla, tüm yavaşlığıyla, gözlerdeki ölü bakışlar ve öğlen ne yemek çıkacak sorularıyla devam etti. ben, taş evin çizimlerini bitirip kitaplığı nereye koyacağıma karar verdim. ruslar, sabah sporunu bitirip buz dolu küvete girmek için evlerine döndü, kargocu öğleden önce dağıtması gereken tüm paketleri dağıtıp ısıtmayan güneşin altında bir sigara yaktı, çevre mühendisi olası bir kar fırtınasında yolda kalmamak için erkenden ayrılıp kuzeye gitti, makine mühendisi ise en önden yer kapıp bardağını silme doldurdu. 

hafif uykumdan uyanır gibi kafamı kaldırıp sahnedeki hocaya baktım, içinde müteselsil geçen bir cümle okuyordu. yönetmelikler değişmiş, güncellenmiş ve çağın gereklerine uygun hale getirilmişti. buna inanıyor ve başkalarını da inandırmaya uğraşıyordu. kadın bir peygamber gibiydi ama ümmet çoktan uykuya dalmıştı. müteselsil nedir diye sözlüğe baktım, anlamı yazının başlığına uygun gelince de tam 28 gün sonra yeni bir blog yazısını yazıp uzay boşluğuna yolladım.

müteselsil: zincirleme, art arda, arkası kesilmeden...