az önce, kablosunu sökmeyi unuttuğum için masa telefonum haykırarak çaldı. ne zaman çalacağı ve kimin aradığı belli olmadığı için en nefret ettiğim cihazlar listesinin zirvesini yazıcılarla birlikte paylaşan bu zımbırtıyı tedirginlikle açtım. açmasam olmazdı, diğer telefonlar çalmaya başlardı ve yerimden kalkmak zorunda kalırdım. ahizeyi kaldırır kaldırmaz, adamın birisi "valuuuvv" diye bağırdı. sessizlik yemini eden tüm keşişleri, izbe mezarlarından kaldıracak kadar güçlü bir sesi vardı. telefon açmak yerine evinin penceresinden bağırsa bile onu duyardım.
"evet" dedim. kimseye efendim diyecek değilim bu saatten sonra; kimsenin önünde düğmelerimi iliklemeyeceğim, diz çökmeyeceğim, ellerimi bir karasinekmiş gibi menfaat uğruna kavuşturup yüzümde erimek üzere olan bir gülümsemeyle beklemeyeceğim. bir şövalye gibi yaşayacak ve öyle öleceğim, kılıcım mezar taşım olacak. kıblem ise doğru tarafta kalma çabam. karşı taraftan ikinci saldırıyı beklerken aklıma before sunrise'den bir pasaj geldi:
"eğer bir tanrı varsa, hiçbirimizin içinde olmazdı. ne sende ne de bende... Sadece aramızdaki o küçük boşlukta. eğer bu dünyada herhangi bir sihir varsa, bu birini anlamaya çalışmakta, bir şeyi paylaşmakta olmalı. biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkansız ama kimin umurunda ki? cevap, çabanın kendisinde olmalı."
hattın diğer ucundaki yüksek hırıltı, önce kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. karşı tarafta dünkü halim bile olsa tanımamazlıktan gelirdim, o yüzden sesini çıkaramadığımı söyledim. adını soyadını söyledi, onu tanımama derecem beş katına çıkmıştı. bu isimde başka bir insanla ömrüm boyunca karşılaşmamıştım. tekrar "evet" dedim. bu bir soruya cevap değildi, "bariyeri kaldırdım sen devam et, karlı dağlara kadar durma dayı" demekti. avukata bahçe yapmak için izni nereden alacağını sordu. hibe mi ne alacakmış, ama bunun planda gösterilmesi gerekiyormuş. yüce tanrım, başkasına bahçe yapmak için bile beni arıyorlardı. "bahçe senin üzerine değilse bunun hibesini alamazsın, bahçe sahibi başvuracak" dedim. bahçe sahibinin kendisi olduğunu söyledi. "avukat kim?" dedim, o da sanki insan değil de derin bir kuyuymuş gibi cevap verdi "avukat kim?" diye.
kuyunun ağzından aşağı baktım, kendi yansımamı göreceğimi düşünüyordum ama sadece bir telefonun bakır kablosunu gördüm. ses gerçekti ama kelimelerle arası pek iyi değildi. "avukat değil avukatu" dedi. yirmi sekiz sene sigara içtikten sonra bir sabah bunu bırakmaya karar vermişti ve o sabah muhtemelen bu sabahtı. "avokado" dedim, "avukatu" dedi. ortak lisanda anlaşmamıza ramak kalmıştı. önce tarım görüşü alacağını, hibe başvurusunu sonra yapacağını söyledim. benlik bir şey yoktu, ben sadece hafta sonları ikişerden dört avokadoyu limon ve tuzla eziyor gerisini boşveriyordum. bu nerede nasıl yetişir, hibesi nereden bulunur bilmiyordum. telefonu kapattım, kablosunu söktüm ve pencereyi açtım. aşağı atlayıp koşmak istedim, kadı kaçıran yağmurlarından sonra güneş açmış ve her tarafı parlatmıştı. kırk yıl sonra ortaya çıkan şelalelere kadar durmak istemiyordum ama pencereden atlarsam sakat kalabilirdim. artık kemiklerim gevremişti, esnekliğimi yitirmiştim. gençliğin akıcılığı vücudumu terk etmeye başlamıştı.
neyse dedim, öyle atlamayayım da öğlen olunca bir yürüyüşe çıkayım. belki sadece mavi ve tonlarını çekeceğim bir foto-serüven yaparım belki de bir turunç ağacının kendisine bile yetmeyen gölgesinde oturup denizi izlerim. sonuçta yeni atanmış bir şövalyeyim, daha zırh ve kılıç dengesini bile ayarlayamadım. atım yok, her yere yürüyerek gidiyorum ve bütün bunları anlatmak için mutlaka geri dönüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder