6 Şubat 2026 Cuma

4 Şubat 2026 Çarşamba

aniden çalan telefon

az önce, kablosunu sökmeyi unuttuğum için masa telefonum haykırarak çaldı. ne zaman çalacağı ve kimin aradığı belli olmadığı için en nefret ettiğim cihazlar listesinin zirvesini yazıcılarla birlikte paylaşan bu zımbırtıyı tedirginlikle açtım. açmasam olmazdı, diğer telefonlar çalmaya başlardı ve yerimden kalkmak zorunda kalırdım. ahizeyi kaldırır kaldırmaz, adamın birisi "valuuuvv" diye bağırdı. sessizlik yemini eden tüm keşişleri, izbe mezarlarından kaldıracak kadar güçlü bir sesi vardı. telefon açmak yerine evinin penceresinden bağırsa bile onu duyardım. 

"evet" dedim. kimseye efendim diyecek değilim bu saatten sonra; kimsenin önünde düğmelerimi iliklemeyeceğim, diz çökmeyeceğim, ellerimi bir karasinekmiş gibi menfaat uğruna kavuşturup yüzümde erimek üzere olan bir gülümsemeyle beklemeyeceğim. bir şövalye gibi yaşayacak ve öyle öleceğim, kılıcım mezar taşım olacak. kıblem ise doğru tarafta kalma çabam. karşı taraftan ikinci saldırıyı beklerken aklıma before sunrise'den bir pasaj geldi:

"eğer bir tanrı varsa, hiçbirimizin içinde olmazdı. ne sende ne de bende... Sadece aramızdaki o küçük boşlukta. eğer bu dünyada herhangi bir sihir varsa, bu birini anlamaya çalışmakta, bir şeyi paylaşmakta olmalı. biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkansız ama kimin umurunda ki? cevap, çabanın kendisinde olmalı."

hattın diğer ucundaki yüksek hırıltı, önce kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. karşı tarafta dünkü halim bile olsa tanımamazlıktan gelirdim, o yüzden sesini çıkaramadığımı söyledim. adını soyadını söyledi, onu tanımama derecem beş katına çıkmıştı. bu isimde başka bir insanla ömrüm boyunca karşılaşmamıştım. tekrar "evet" dedim. bu bir soruya cevap değildi, "bariyeri kaldırdım sen devam et, karlı dağlara kadar durma dayı" demekti. avukata bahçe yapmak için izni nereden alacağını sordu. hibe mi ne alacakmış, ama bunun planda gösterilmesi gerekiyormuş. yüce tanrım, başkasına bahçe yapmak için bile beni arıyorlardı. "bahçe senin üzerine değilse bunun hibesini alamazsın, bahçe sahibi başvuracak" dedim. bahçe sahibinin kendisi olduğunu söyledi. "avukat kim?" dedim, o da sanki insan değil de derin bir kuyuymuş gibi cevap verdi "avukat kim?" diye.

kuyunun ağzından aşağı baktım, kendi yansımamı göreceğimi düşünüyordum ama sadece bir telefonun bakır kablosunu gördüm. ses gerçekti ama kelimelerle arası pek iyi değildi. "avukat değil avukatu" dedi. yirmi sekiz sene sigara içtikten sonra bir sabah bunu bırakmaya karar vermişti ve o sabah muhtemelen bu sabahtı. "avokado" dedim, "avukatu" dedi. ortak lisanda anlaşmamıza ramak kalmıştı. önce tarım görüşü alacağını, hibe başvurusunu sonra yapacağını söyledim. benlik bir şey yoktu, ben sadece hafta sonları ikişerden dört avokadoyu limon ve tuzla eziyor gerisini boşveriyordum. bu nerede nasıl yetişir, hibesi nereden bulunur bilmiyordum. telefonu kapattım, kablosunu söktüm ve pencereyi açtım. aşağı atlayıp koşmak istedim, kadı kaçıran yağmurlarından sonra güneş açmış ve her tarafı parlatmıştı. kırk yıl sonra ortaya çıkan şelalelere kadar durmak istemiyordum ama pencereden atlarsam sakat kalabilirdim. artık kemiklerim gevremişti, esnekliğimi yitirmiştim. gençliğin akıcılığı vücudumu terk etmeye başlamıştı. 

neyse dedim, öyle atlamayayım da öğlen olunca bir yürüyüşe çıkayım. belki sadece mavi ve tonlarını çekeceğim bir foto-serüven yaparım belki de bir turunç ağacının kendisine bile yetmeyen gölgesinde oturup denizi izlerim. sonuçta yeni atanmış bir şövalyeyim, daha zırh ve kılıç dengesini bile ayarlayamadım. atım yok, her yere yürüyerek gidiyorum ve bütün bunları anlatmak için mutlaka geri dönüyorum.



3 Şubat 2026 Salı

onca kötülük varken

belki de hep savaşta gibi 
hiçbir yerde durmak istemiyor 
dünyaya bedel eşsiz ruhum 
dünyayı bilmek istemiyor...

mor ve ötesi'nin sanki 90'ların sonunda yazıp da kırk kilitli bir kasada yıllarca sakladıktan sonra özgürlüğüne kavuşturduğu şarkısı dünyaya bedel, isabetini her geçen gün daha arttırıyor. dünya, her gün bir öncekinden kötüye giderken; son okuduklarım, çocuklara yapılanlar, bu kadar zengin ve güçlü insanın hiçbir ahlaki eşik tanımadan, sınır gözetmeden artık kötülüğü bile geride bırakacak şeyleri gözlerini kırpmadan, tekrar tekrar yapmaları beni darmadağın etti. bir çocuğa yapılan kötülüğün intikamı olmuyor, o yara hep açık kalıyor. o zengin ve güçlü puştları, ağızlarından salya akarken bir adaya koyup diri diri yaksam bile adalet yerine gelmez, içim soğumaz. inandığınız, inanmadığınız, ritüelleriniz, ölümsüzlük arayışınız, bitmek bilmez iştahınız cehennemin dibine gitsin derdim de siz o cehennemi dünyaya getirdiniz, o yüzden artık dünyayı bilmek istemiyorum. sevdiklerimi bu dünyanın kötülüklerinden korumak, bu dünyaya şahit olmaktan daha önemli. görmek istediğim şehirlerin en güzel yerlerinde, bu iştahı tıkanmazların aşağılık ziyafetleri durmak bilmeden devam ediyor. artık hayalini bile kurmadığım teknelerin en büyüklerinde yine bu insanlar, gasp ettikleri hayatların canlarına okuyorlar. yorulmuyorlar, doymuyorlar, bırakmıyorlar. bu nasıl bir ihtiras, yıkım, kötülük anlayamıyorum. 

orta sınıf ahlakıyla doğmuş, büyümüş ve öyle de ölecek birisiyim. vergimi gün geçmeden öderim, adli sicilim temizdir. yere çöp atmam, atılmışları toplar bir poşete koyarım. bir dalı kırmam, ateş yakacaksam yere düşmüşlerden toplarım. milyonlarca çiçek olsa önümde, bir tanesine bile isteyerek basmam. bir kuşun güzelliğine kapılıp giderim, rüzgarı koltuğunun altına alan martıların nasıl da süzüldüğüne her zaman hayret ederim. japon balığımız vardı birkaç sene evvel, yan yatmaya başlayınca ne iyi gelir diye araştırmış ve sindirim sorunlarından dolayı bunun olabileceğini okumuştum. pazara gidip hayatımda ilk defa ıspanak almış, küçük parçalara ayırıp kuruttuktan sonra da balığın güvertesini düzeltmeyi başarmıştım. ilk muhabbet kuşumuz çapkın'ın kaçtığı gün içimi yakan ateşi hala hatırlarım ki üzerinden otuz yıldan fazla geçti. hep iyi  kalmak, kimseye zarar vermemek istedim. bana zarar verecekler de uzak olsun, yolları yolumla kesişmesin istedim. 

ama şu noktada, elimde imkan olsa bu işlerin kıyısında köşesinde kim varsa o adaya balık istifi doldururum. ateş iyice harlansın diye de kız çocuklarına hayatı zindan eden, yaşama haklarını elinden alan afganları da üste dizerim. o kuru pezevenkler çıra gibi tutuşur ve alttaki kaymak tabakayı, kaliteli yağlarla domuz gibi şişmişleri de iyice bir yakar. o ateş, dünya döndükçe devam eder, dumanları göğe yükselir ve herkese ibret olur. büyük bir şenlik ateşi gibi, o is kokusu büyük hava akımlarına karışıp gezegenin her noktasına ulaşır. her kim savunmasız bir canlıya zarar verecek olsa o is kokusu, cezanın kesinliğini hatırlatır.

kimse bu kadar zengin olmamalı, kimse bu kadar fakir olmamalı. kimse tıka basa doymamalı, kimse aç yatmamalı. yaşayacağımız, bu ölümsüzlük peşinde kan plazması zıkkımlanan dümbükler hariç, en fazla yüz sene, onu da kıyamete kadar lanetlemeye gerek yok. 

medeniyetin geldiği nokta utanç verici, toplu bir yok oluşu bizden daha fazla hak eden başka kavim olmamıştı. sinirim geçmek bilmiyor, öğlen arası gidip gabor'a sığır etli yaş mama aldım da ancak biraz kendime geldim. bir alana bir bedava kampanyası varmış, bir paketi açıp bordürün üzerine uzun bir hat gibi serdim. diğerini de cebime tıkıp mesaiye döndüm.