kütüphaneye, üç hafta önce aldığım bilimkurgu ağırlıklı kitapları iade etmeye giderken etrafıma şöyle bir bakınca fark ettim acı ve çıplak gerçeği: çalışan tek hayvan bizdik. öfkeli bir güruhun sözcüsü ya da temsilcisi olmak istemiyorum, diğer insanlar kendilerini hayvan gibi görmek istemeyip "nerden hayvan oluyoruz müfteri adam, asıl hayvan sensin" diye çıkışabilir, o yüzden cümleyi düzelteyim: "çalışan tek hayvan bendim."
bir fare, çay kenarında kayanın üzerinde güneşleniyor ve yeterince kuruduktan sonra suya tekrar atlıyordu. akıntı onu yirmi metre sürüklüyordu. fare ise akıntının sonundaki başka bir kayaya çıkıyor, duvarın üstünde koşuyor ve tekrar güneşlenme kayasına geliyordu. bir oyun bulmuştu kendisine, devir daim düzeneğini kurmuştu. saati, takvimi, mesaisi ve maaşı yoktu. prim gününden ve emekliliğine ne kadar kaldığından da bihaber gibiydi. kayası, suyu ve güneşi vardı. hepsi onundu, hiçbiri ona ait değildi. suyun yüzünde fare, dibinde ışıldayan balıklar, on metre üstünde rüzgarı koltuğunun altına almış martılar vardı. kapı yarısı kadar bir caretta'nın da yakınlarda olduğunu hissediyordum fakat çok zamanım yoktu.
halk kütüphanesinin sessiz koridorlarından geçip memurun odasına giderken, büyük yazarların duvarda asılı fotoğraflarına baktım. hepsi ne kadar güzel ve ne kadar ölüydü, yazacaklarını yazmış ve ölümsüzlüğü garantilemenin verdiği huzurla kütüphane duvarlarında yerlerini almışlardı. ahmet hamdi tanpınar, yaşar kemal'e kahve içmeye gelmiş; hemingway ise marquez, steinbeck ve twain ile kağıt oynamaya henüz başlamıştı. yeşil çuha asırlıktı, nazım hikmet kapı eşiğinde sigarasını içip hayattayken hasret kaldığı mavi gökyüzünü ve martıları izliyordu.
memur odasındaki memur uyukluyordu, işine pey bayıldığı söylenemezdi. bir gözünü telefondan ayırmadan diğer gözüyle bana bakan iguanaya yavaşça yaklaştım, kitapları verdim. diğer gözünü de zahmet edip bana çevirdi, sonunda iki gözüyle işine sımsıkı sarılmıştı. en son kpss hazırlık kitabı okumuş ve ondan sonra da herhangi bir kitabın kapağını istediği için kaldırmamıştı. onu yargılayacak değildim, insan neyi seviyorsa ondan uzak kalmalıydı. bunu yaşayarak acı bir şekilde öğrenmiştim. mimarlık başta güzel bir fikir gibi gelmişti, şimdi ise projelere bakarken gözlerimi kısıyor ve o parlak çizgilerin beynime saplanmasına engel olmaya çalışıyordum. kütüphaneci olsam belki ben de iguanaya dönecek ve kapı tarafından yaklaşan kitapperverleri tek gözümle karşılayacak, sonra da kısa videolar izlemeye geri dönecektim. kendime garanti veremiyorum, ne mal olduğumu bile tam tartabilmiş değilim. 43 senedir birlikte yaşıyoruz ama bazen aynada gördüğüm kişi, sanki arkamda duran başka bir adammış gibi geliyor. omzumdaki melek desem, meleğe benzemiyor. bir şeyler yazdığı doğru ama bunlar benim günahlarım mı yoksa onun bana biçtikleri mi, belli değil.
yeni kitap alacak zamanım yoktu, kitapların olduğu salona girip rastgele bir kitabın rastgele sayfasından hayatıma bir amaç bile yontabilirdim ama geri dönmem gerekiyordu. daha geniş zamana bıraktım bazı şeyleri, kapı pervazına yaslanmış nazım'dan müsaade istedim. hafiften çekilirken güldü, bir dize fıydırdı dudaklarının arasından, henüz okumadığım ve belki de henüz yazmadığı bir şiirdendi sanki.
gerisin geri geldim masama oturdum; kontrol etmem, onaylamam ve hatalarını bulmam gereken onlarca proje, muntazam bir bando takımı gibi önümde dizilmişti. yaldızlı kıyafetleri vardı, o yüzden gözlerimi kısarak baktım, parlaklığı azalttım. bu çalışmak belasına ne zaman bulaştığımı hatırlayamadım, para için desem maaştan bir hafta sonra o da kalmıyordu. zamanın akışını pencere kenarındaki masamdan, ışıltısını yitirmek üzere olan gözlerle izliyordum.
oturduğum yerden karnını kurutan fareyi, dipteki otların arasında dolaşan balıkları, çalının içindeki kuytusunda öğlen uykusuna yatmış gabor'u, şairlere ilham veren martıları, göçe hazırlanan caretta'ları ve diğer insanları görebiliyordum. insanlar hariç diğerleri özlerinin gereği neyse onu yapıyordu, bunun üzerine düşünmüyor, planlamıyor ve kendilerini zerre dahi zorlamıyorlardı. rüzgarı, suyu ve toprağı biliyorlardı.
biz ise hiçbir halt bilmiyor, bilmemenin verdiği küstahlıkla sürekli yeni binalar yapıyorduk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder