14 Mayıs 2026 Perşembe

olgunluk çağı

günün menüsünde balık, salata ve içecek vardı. mekana girdim, bir mit ajanı gibi masalarda kimlerin oturduğuna baktım. oturacağım masanın etrafında tanıdık olsaydı yemekten vazgeçecektim, insanlarla gün içinde yeterince ve çoğu zaman haddinden fazla konuşuyordum, bir de yağdan gözü patlamış balığımla bakışırken onları dinleyemezdim. tek bir masa boştu, tanıdık yoktu, yaz kış takım elbise giyen bankacılar da diğer her tarafı doldurmuştu. 

birkaç ay önce kapanan meyhanenin baş garsonu ruşen abi'yle göz temasını kurdum. artık gündüzleri ve alkolsüz bir mekanda çalışıyordu, gecenin köründe son bir duble için aşırı kibarlaşan sarhoşlara hizmet etmek zorunda değildi. herkes cehennem gibi ayıktı, sabah çalışmışlar ve öğleden sonra yine çalışacaklardı. aynısından beş kere daha yapınca, hafta sonu iki günle ödüllendirileceklerdi. bu uzun zamandır böyleydi, altı günden beşe düşmesi bile mucizeydi ve bu mucize herkese vurmamıştı. ruşen abi ile konuşmadan anlaştık. altıncı hissi inanılmaz gelişmişti. birkaç el hareketiyle altı çeşit meze, rakının boyu ve cinsi, ara sıcaklar, karidesin sebzeli mi yoksa sadece tereyağlı mı olacağını anlayan bu adam için öğlen menüsü çocuk oyuncağıydı. 

balık ve salata aynı zamanda geldi, ruşen abi menüde yer alan içeceği unutmuştu. bankacılar sürekli bir şey istiyordu, 80'lerin sonunda new york borsasından fırlamış o broker'ların binlerce kez fotokopisi çekildikten sonra beti benzi atmış versiyonları gibilerdi. ceketler sandalyenin arkasında, kravatlar ise güveçteki karidesi her an öpecekmiş gibi tetikte. kravat iğneleri de yoktu. kravat iğnesini en son lisedeyken, bond çantayla okula gelen bir herifte görmüştüm. yaşıtımız değildi de, sanki kamu hizmetiyle cezalandırılan müflis bir iş adamıydı. bir dönem okula gelip gitmek zorundaymış gibi altın tokalı deri çantasıyla, kravat iğnesiyle ve altın çerçeveli gözlüğüyle ortalıkta dolaşırdı. 

içeceğimi unuttuklarını söylemedim, yeni aldığım ve bu sefer peşine düşmekte kararlı olduğum bazı planlar vardı. zayıflamam ve daha sağlıklı olmam gerekiyordu. hafta sonu kampında, ufak bir tepeye tırmanırken sanki kuyruğuma kum dolu teneke bağlamışlar gibi patinaj atmıştım. tepe büyüyüp dağ olmuş ve zirvesini göstermeyen bir canavara dönüşmüştü. iki senedir dağ yürüyüşlerini bırakmıştım, hareketi azaltmış ve çok fazla maç izlemiştim. sonunda kendimi bıktırmayı başarmıştım. öğlen oynanacak liverpool-chelsea maçı bile umurumda değildi, kampta, çamların arasında ve medeniyetten yeterince uzaktaydım. cuma akşamından gelmiştik, iki gece geçirecektik. ya yetmezse diye yedi erkeğe yüz bira, on kilo et, kanat, ciğer, kırk ekmek, dev bir sac, otuz yumurta ve dört paket mantarla üç kalıp peynir almıştık. olası bir felakette, dengeli beslenerek üç ay hayatta kalabilirdik. bir pikap, bir de büyükçe hafif ticari ağzına kadar erzak doluydu. sanki aç kabilelere insani yardım götürürken kaybolan birleşmiş milletler konvoyuyduk. hepimizin keyfi öyle yerindeydi ki, genç kızlar gibi kıkırdıyorduk. şarkılar, türküler, yolluk olsun diye alınan fakat toplam hesaba dahil olmayan biralarla akşam olmadan yerimize varmıştık.

önce çadırları kurduk, bira dolaplarını büyükten küçüğe piramit yaptık. firavunlar ve piramitleri inşa eden ustalar gibiydik. herkes bir işin ucundan tutuyor, birbirine laf sokuyor ve kahkahalarla ormanın kadim sakinlerinin huzurunu kaçırıyordu. ilk akşamın yemeği, türksat uydusu kadar büyükçe bir çanakta yaptığımız sac kavurma oldu. orman, orman olalı böyle bir ziyafet görmemişti. oralarda dolaşan iki üç ayı olsa, onlar bile tok kalkardı masadan fakat ayılar pek uğramazdı o taraflara. 

saatler su gibi aktı gitti, pazar öğlene doğru evlere dağıldık. tütsülenmiş ve kutsanmıştık. bira kutularını eritebilsek ufak çaplı bir roket yapardık ama zaman kalmamıştı. 

pazartesi sabahı, sanki kırk bin yıl öncesinde tek derdi ateş ve et olan bir neandertal değilmiş gibi kalktım işe geldim. bir süre içmeyecek ve temiz beslenecektim. sabah erken kalkıp yürüyüş yapacak, ara öğünde çiğ badem zıkkımlanacaktım. son bir senede yaptıklarım beni ufak bir rampada su kaynatan eski ford kamyonlara çevirmişti.

yeterince bira içmiştim. o yüzden menüde balık, salata görünce bunun iyi başlangıç olacağını düşündüm. ruşen abi, menüde yer alan içeceğimi getirse bile zaten içmeyecektim. belki de bunu bile hissetmişti. birkaç gün sonra yazacağım yazıda ondan bahsedeceğimi ve yazının sonunda, her şeyin bir açıklaması olduğunu dehşet içinde fark edeceğimi çoktan biliyordu. artık gazlı içecek yoktu, iki ayda on kilo verecektim. 

kahrolası plan buydu.



7 Mayıs 2026 Perşembe

hafif ticari, fil ve elektrikli katamaran

filli olması kaydıyla iki, normal olursa üç birasına oynadığımız okeyi kaybedince; kendimizi her zamanki yerimizde, ufak bir tekel bayinin tavanlara kadar içki dolu raflarının arasında bulduk. kaybedenler, kazananlara ki bunlar kars vilayetinde doğmuş beden eğitimi öğretmenleridir, carlsberg'in yeni çıkardığı siyah kutulu, yüksek alkollü elephant birasından ikişer tane aldı. sonra sanayide dükkanı olan arkadaşımızın hafif ticarisine atlayıp bu biraları içecek bir yer aradık. limanın sonu karanlıklara gömülmüştü, polisler bizi bulamaz ve ellerinde tablet ile kimliklerimizi sorgulayamazlardı. onlar da biz de bıkmıştık aynı şeyleri yaşamaktan, iş çıkışı deniz manzarasına karşı birer bira içip evlerimize olaysız dağılmanın bile tadı kaçmıştı. 

o yüzden limanın ucu güvenliydi, hava ise mayıstan beklenmeyecek denli soğuktu. uzatmaları oynayan bir kırlangıç fırtınası vardı sanki, hafif ticarinin kaloriferini kökleyip açma halkalarına işinin ehli kürekçiler gibi asıldık. ilk yudum, ciğerimizin yangınına tam zamanında yetişti ve isabetli bir atış yaptı. arabanın ışıklarını kapattık. karanlık bir denizin kıyısına değil de düz dünyanın kenarına gelmiştik sanki. ilerlesek düşecektik ama biz ilerleyip düşmeyelim diye tel örgüler çekilmişti. tel örgüler, iki dünyayı birbirinden ayıran bir bıçak gibi muntazam çekilmişti. telin diğer tarafıyla, bizim tarafın pek bir alakası yoktu. fiziksel mesafe taş çatlasın yirmi metreyken, sınıfsal mesafe yıldızlar arasıydı. ışık yılı ile ancak ölçülürdü, metreler yetmezdi.

telin diğer tarafında cıncık gibi parlayan bir katamaran vardı, demirlemişti ve salon kısmında müreffeh insanlar hoşça vakit geçiriyordu. katamaranın yelken direği yoktu, acaba bakım için sökmüşler midir diye etrafı kolaçan ettim, direksizdi. en az yirmi dört metrelik bir bebekti bu, dev dizel motorlarıyla rüzgara minnet etmeyen bir motoryattı belki de. arabadan inip tel boyunca, elimde filli birayla yürüdüm. bir zamanlar teknelerle, denizcilikle, okyanus aşırı yolculuklarla, bunu başarmış insanlarla epey ilgilendiğimden sektöre uzak değildim ama çift gövdesinin üzerinde bir kuğu gibi yükselen bu katamarandan daha önce görmemiştim. teknenin kıçında yazan ismi okudum, internette aratınca bunun elektrikli bir katamaran olduğunu ve yüksek verimli güneş panellerinden sağlanan enerjiyle sınırsız menzile sahip olduğunu öğrendim. sahibi, hamann construction'un başkanı gregg hamann'mış. gregg, bu sene başında suya indirilmiş seksen feet'lik katamaranında kaliteli bir şarap içerken, seksen feet ve bir tel örgü ötesinde, elimde kara kutulu bir birayla ben vardım. aynı anda aynı yerdeydik gregg ile. onun büyük dedesi, 1890 yılında illinois'te ilk şirketini kurarken benim büyük dedelerime dair tek bir iz bile yoktu. kafaları karışık bir şekilde nereye göç edeceklerini sabah tartışıp öğleden sonra unutuyor, boş veriyor ve kahvede kağıt oynuyorlardı muhtemelen. kaybeden, kazanana ne alıyordu acaba o zaman? fil diye bir hayvanın varlığından bihaber, sarı sıcak günlerde, kısa ömürlerinde, 136 sene sonra ne olacağını zerre tahayyül etmeden yaşanmış ve çoktan bitmiş hayatlar. 

gregg'in dedesi charles h. hamann'ın 1900'lere on sene kalmışken kurduğu şirket, torununun torununa 24 metrelik bir katamaran aldırmıştı ve gregg'in röportajına bakılırsa bu ilk tekneleri değildi:

Yeni yatını, “macera teknesi” olarak konumlandırdığını, yazları Akdeniz’de, kışları ise Kızıldeniz’de geçireceğini belirten Hamann, “Bunun ötesinde, daha uzaklara, Hint Okyanusu’na gitmeyi umuyorum. Daha büyük bir tekne almamın bir nedeni de dünyanın çok uzak bölgelerine seyahat etmek istemem ve bu da bunu gerçekleştirecek platform olmalı” dedi.

Torunlarını da yatta ağırlamayı planlayan Hamann, tıpkı kendi çocuklarının ailenin önceki yatında olduğu gibi, onların da denizdeki hayatla iç içe büyümesini umuyor. Bu çok kuşaklı vizyonu yansıtan Gloriamaris, özel bir çocuk odası, flybridge jakuzisi ve genç aile üyelerini tüplü dalışla tanıştırmak için özel imkanlarla donatıldı.

Teknenin inşasında karbon ayak izinin azaltılmasını da göz önünde bulundurduklarını belirten Hamann, “Hayatımın çoğunu suda geçirdim ve seyir, balıkçılık veya dalışla ilgili beni her zaman rahatsız eden şeylerden biri de karbon ayak izidir” dedi.

karanlığa saplanmış bir kılıç gibi rüzgarda hafiften sallanıp röportajın tamamını okudum, karbon ayak izimden şimdiye kadar rahatsız olmamıştım, hayatımın çoğunu karada, çalışarak geçirmiştim. okul sıralarında oturduğum onca yıldan sonra, şimdi de oturarak çalışıyordum. ekrana eğilmekten bir jumbo karides gibi olmuştum, okyanuslarla olan ilişkim bu kadardı. diplerde dolaşan, kendi elektriğiyle kavrulan fener balıkları benden iyi durumdaydı, geçen ay elektriğe üç bin lira ödemiştim. hayatta kalmanın maliyetleri her geçen gün artıyordu. torunlarıma pek bir şey bırakamayacaktım. 136 sene sonra ise benden geriye sadece bu kelimeler kalacaktı. 

yüksek alkollü ve filli bira kanıma karışmıştı, katamaranı biraz daha izleyip arabaya geri döndüm. üşümüştüm. dizel motorlu hafif ticariyi çalıştırdık. ikinci birasını bitiren, bu teknedekiler bizim kadar mutlu değildir diye bir hipotez savurdu ortaya. hafif ticarinin açılmayan camının ardından katamarana son kez baktım. mutlu görünüyorlardı. özel şefleri sanki o akşam için en az kendisi kadar özel bir şey pişirmişti. karbon ayak izinden pek şikayet ediyormuş gibi görünmüyorlardı. 

akşam yemeği yememiştik, iki biranın verdiği yetkiyle beyin söğüş de yapan bir kebapçıya sığındık. kendi beynimiz yetmezmiş gibi takviye söyledik, hepimiz şimdilik hayattaydık, hafta sonu kampa gideceğimiz için teknedekilerden bile mutluyduk. eti, yayladaki kasabımızdan sipariş etmiştik, kim ne getirecek planlamıştık, hanımlardan izinleri koparmıştık. 

karbon ayak izlerimiz bizim peşimizden, nereye gitsek geliyordu. gregg'in büyük dedeleri de, benim büyük dedelerim gibi çoktan toprağın altında, olanlardan bihaber yatıpduruyordu.