29 Temmuz 2026 Çarşamba

ikame günler

temmuzlar hep çok uzun sürer; bir sürü şey olur, doğacaklar doğar, ölecekler ölür, yaşayacaklar ise bir süre daha yaşamaya devam ederler. iki sene önce bugün, dedemin öldüğünü öğrenmiştik. bu benim beklediğim, kendimi hazırladığım ve sonrasını gördüğüm ilk ölümdü. ölüm ile yaşam arasında sert çizgiler yoktu, sanki sfumato tekniğinde yapılmış bir tablo gibiydi; ölüm yaşarken başlamış, yaşam ise öldükten sonra da onu hatırlayanların zihninde devam etmişti. yumuşak bir geçiş, beklenen ve hazırlanan bir son, renklerin duman gibi yok olması ve herkesin bunu kabullenmesi. kompozisyon tamamlanmıştı. 

eksik olan yaşamın ta kendisi. her gün elimizde çıkma bir parça, bu nereye tam oturur diyerek enerji-zaman-para üçgenine hapsolmuş bir fare gibi labirentte dolaşıyoruz, peyniri bulduğumuzda hevesimiz de kaçmış oluyor. cebimizde bir sürü anahtar, cüzdanımızda kartlar, otomatik ödeme talimatı verdiğimiz için pek yüz göz olmadığımız faturalar ile tepeden aşağı yuvarlanıp gidiyoruz. 

artık kavramlar ve nesneler de birbirine karıştı. arabanın anahtarı, kredi kartına benziyor. arabam tamir edilirken kullanmam için verdikleri ikame aracın anahtarını bir saat boyunca aradım, bulamayınca bir de arabaya bakayım dedim. anahtarı, arabanın üzerinde unutma devri kapanmış. anahtar bir yere girecek gibi değil, yassı kara bir taşa benziyor ve arabadan çıkarken onu almayı unutmuşum. koltukla aynı renkte, yükseltisi olmayan bir düzlem. dolayısıyla arabayı kilitlememişim. beni takip eden bir hırsız, iki saat içinde neyim var neyim yok çalabilir. ikame aracın ikamesi için herhangi bir yeri aramam, hakkım olanı almak için on gün boyunca uğraştım, en son sigortacı kadının "pazartesi aksiyon alıyor olacağız" demecinde bilincimi yitirmişim. alıyor olmak. oluyor almak. aksiyon. fraksiyon. tek isteğim bir direksiyondu oysa. sabah oğlumu, annemlere bırakıp akşam da alacağım, hafta sonları beni deniz kenarına götürecek dört teker ve bir direksiyon.

clio hariç herhangi bir araç olur diye not bırakmıştım, bir sabah kapımda 2026 model bir clio buldum. aksiyon alıyor olmak buydu işte, iki el ile bir siki doğrultamamak. arabayı getiren kunduza, "clio hariç hangi mekanik cihazı bıraksanız olur, blender'a bile razıyım" demiştim. "abi" dedi, "bu araçlar yeni geldi. ilk sen bineceksin." kutsal bakireyi aramıyordum, sadece bindiğimde sığacağım bir şey talep etmiştim. yine olmadı, provizyon deyip karttan 10.000 lira çektiler. arabanın başına bir şey gelmezse, onu geri yatırıyorlarmış. ilk sabahtan yılmıştım, bu modern dünya bana göre değildi ama arabayla notere gidip değer kaybı davası için avukata vekalet vermem gerekiyordu. kapıyı açtım ve arabaya girerken tam eğilemediğimden kafamın yanıyla arabanın kasasına girdim. kafamdan vurulmuş gibiydim, canım yanıyordu ve en yeni clio'ya 43 yıldır beni bir gün bile bırakmamış bedenimle sığamıyordum. koltuğu en geriye çektim, direksiyonun yüksekliğini arttırdım, provizyonuma halel gelecek olmasa kapıları da sökecektim ama vazgeçtim. 

asıl aracım bir haftaya tamir edilirmiş, parçalar gelmiş, usta hazır, eksper tamammış. aksiyonlarını sabah erkenden almışlar da işe öyle başlamışlar sanki, gözlerindeki kıvılcımı sevdim. noter ise ölmek üzereydi, noter olmak için onlarca yıl bekledikten sonra, bunun o kadar da beklemeye değer bir şey olmadığını kendisine bile itiraf edememenin baskısını hissediyordu.

derli toplu bir şeyler yazayım diye öğlen arası başladığım bu yazı, kaçak yapı yapan bir adamın "peki mimar bey, bana ekonomik olması şartıyla nasıl bir çözüm önerirsiniz?" diye sabrımı sınaması, kız öğrenci yurdu yapan başka birinin emsal hesabından kaçmak için gördüğü her yere bebek bakım ünitesi yazması ve 3 metre olması gereken taş duvarın 50 santimde bitmesini benden başka kimsenin görmemesiyle yine zıvanadan çıktı. 

son tahlilde kısa bir özet geçmek isterdim ama aksiyon alamıyorum, provizyonum şimdiden ekstreme yansıdı, iki hafta önce kocaya kaçan stajyer staja devam etme kararı aldı, annem sürekli "kiraz ye oğlum, enfes kiraz var" deyip önüme bir tabak daha kiraz koyuyor, oğlum için şık bir yaz oluyor; iki gün basket, iki gün de futbol kursuna gidiyor. ona nasıl basketbol oynayacağını öğreten iki tane basketbol hocası var. ben bütün bunları deneme yanılma ile kendi başıma öğrenmeye çalışmıştım, o yüzden potansiyelimin neye varacağını görme imkanım olmadı ama çocukta ışık var. iki metre falan olursa süper olur, ben de onu tribünden izler ve "hah" derim, "2026 yazı iyi bir yaz olmuştu." 



23 Temmuz 2026 Perşembe

cennetin güneyi

İsa Bey, iki yıllık ayrılıktan sonra bir sabah yakasına çiçeğini iliştirdi ve sultanını beklemeye başladı. vakit sonunda gelmişti. çiçek, yaşayan hiçbir insanın görmediği kadar güzel ve renkliydi. koparılmış gibi değildi, sanki yakada yetişen endemik bir türdü. serin bir esintiyle hafiften yaprakları sallanıyor ve renkleri her seferinde değişiyordu. 

yabani otların dibinden akan su, güneşe ihtiyaç duymadan parlıyor ve otlarla birlikte bir patika oluşturuyordu. içinde yeşeren heyecanıyla, acele etmeden ama yavaş da davranmadan, yalın ayaklarıyla yürümeye başladı. adımları canını acıtmıyordu artık, yerçekiminin ıstırabından kurtulmuştu. önceden bisikletiyle giderdi her yere ama artık sadece süzülür gibi yürüyordu. akşam üstünün pembe turuncu ışıklarında arkadaşlarıyla görüşüyor ve her geçen gün daha da kalabalık olmalarına şaşırıyordu. yaşıtlarından geride kimse kalmamıştı, semt pazarının arkasındaki kahvede gazozuna kağıt oynadığı kim varsa çoktan gelmişti. günlerin adı yoktu, zamanı ölçen bir saat de. saatin asılı olduğu duvar, duvarların üstünde bir tavan da kalmamıştı. sadece biliyorlardı. herkes, neyin ne olduğunu ve nerede olduklarını en derinlerinde hissediyordu. 

patikanın sonuna, ışığın iyice yoğunlaştığı yere vardı. yakasındaki çiçeği düzeltti ve tam 70 yıl boyunca sultanım dediği kadını bekledi. Naime Hanım, tam zamanında, bir temmuz sabahında kocasının yanına geldi. sekiz çocuğun sekizi de onları uğurlamaya gelmiş, torunlarını da getirmişlerdi. elleriyle inşa ettikleri evin avlusunu insanlar doldurmuş, dualarını etmiş ve güzel anılarını paylaşmışlardı. evin, avlunun ve duvar üzerine dizilmiş saksıların her birinde onların izi vardı. gözümü kapatsam onları yine orada, turunç ağacının altında, tulumbanın yanında, yeşil kapının önünde görüyordum. 

bu sefer rengi olmayan bir kapının önünde kavuştular, dedem "hoşgeldin sultanım, yüzünü gören cennetlik" dedi. nenem ise, yine ciddi bir ses tonuyla kocasını şımarmaması konusunda uyardı. aynı patikadan birlikte yürüdüler, eski dostları onları yol boyunca selamladı, çok uzun zaman önce kaybettikleri anneleri ve babalarını, sesini duymayıp yüzünü görmedikleri atalarının izlerini gördüler. her adımları hafifti ve pembe turuncu bir akşam üstü sanki hiç bitmeyecekmiş gibi önlerinde uzanıyordu...

hoşçakal nene, hoşçakal Naime Sultan...




16 Temmuz 2026 Perşembe

tekerrürden ibaret

pazar akşam üstü wimbledon finalini 165 ekran televizyondan izlerken, tribünde 1996 erkekler şampiyonu richard krajicek'i gördüm. onu en son gördüğümde, 1996 yılında ve 37 ekran bir televizyonun karşısındaydım. bir zirai ilaç dükkanında, haftalık 1 milyon liraya çalışıyordum. şimdi olsa gerçekten iyi para. bir ay çalış, yılın geri kalanında dünya'yı gez, wimbledon finaline gidip keten ceket giy, sonra da dünya kupası finali için new york'a uç. fakat 1 milyon lira, 1996 yılında o kadar da çok değildi. kız kaçırdığı için dükkana uğramayan patronun en son kızı otuz yıl önce kaçırmış babası cumartesi uğrar, haftalığımı verdikten sonra dükkana şöyle bir bakardı. diyebileceği hiçbir şey yoktu, oğlu ilçenin zenginlerinden birisinin kızını kaçırıp ortalıktan kaybolmuştu ve kızın babası, her gün dükkanı basıp patronu arıyordu. ben ise bilmediğimi söylüyordum ki gerçekten de o yıllarda çok az şey biliyordum. tenisi günlerdir izlememe rağmen puanlama sistemini anlamamıştım, öğrenebileceğim herhangi bir kaynak da yoktu. o zamanlar öğrenmek şansa bağlıydı, doğru bilgiye ulaşmak yerine inandığın masalları yaymak daha kolay gelirdi.

aradan otuz yıl geçti ve bazı şeyler hiç değişmedi: bir televizyon karşısında wimbledon izlemeye devam ediyorum, insanlar hala kız kaçırıyor, yılın bu zamanları birisi gelip park halindeki arabama çarpıyor ve ben doğum günümü kutluyorum.

geçen hafta, üç tane stajyer geldi. yaz stajı denen modern işkencenin üç kurbanı gibi başladılar. herhangi bir şey öğrenmek niyetinde değillerdi, o yüzden sabahtan akşama kadar telefonlarına baktılar, kıkırdadılar, angarya iş olunca öfleyip pöflediler ve bunlardan kapalı olanı, stajdaki üçüncü gününde kocaya kaçtı. ailesi onun staja gittiğini düşünüyordu, biz ise rahatsızlandığı için gelmediğine inanıyorduk fakat gençler hızlı çıktı, stajın bitmesini bile beklemeden operasyonu tamamladılar. benim 15 yıl sabrettiğim yerde, bir hafta dayanamadılar. kızı en son nikah salonunda görmüşler. haftaya imar müdürlüğünde başlayıp nikah memuruyla finali yapmak, tutmadığı için erkenden final yapan yaz dizilerini anımsattı. diğer iki stajyer ise şimdilik stabil, kocaya kaçma gibi kariyer planları varsa bile stajın bitmesini bekliyorlar. al diplomanı sonra nereye kaçarsan kaç, insanlardaki bu carpe diem aceleciliğini anlamıyorum. hani zaten 3 net yaparak bir bölüm kazanmışsın, 2 yıl okula gidip gelirsen mezun olacaksın, senden tek istenen bir stajcık, onda da bir at hırsızına kaçmak için deli oluyorsun. neyse, yargılamıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. 

meis'te, deniz kenarında bir restorandaydık. yemekler harikaydı, istanbul'dan dostlarım da gelmişti. onları 2000'li yılların başından beri tanıyordum. 2014 yılında, henüz çocuklar yokken, uzun bir ege turuna çıkmış, bolca gülmüş ve yine enfes yemekler ile günümüzü gün etmiştik. 2026 yılında bu sefer 7 kişilik dev bir orkestraydık. meis'i her zaman uzaktan görmüş ama ancak gelebilmiştim. 14 temmuz 2009'da bunu yazmışım mesela:

"berrak bir suyun tuzlu coğrafyasında kaş'tan meis'e yüzmeye karar verdiğimde, annem "yunanlar seni vurur, sakın yüzme" diye bağırdı; kafamı geri çevirmeye bile gerek duymadım. turkuaz bir deniz önümde uzanıyordu, suyun soğukluğunu hissediyordum, yüzmek istiyordum ve rüyada olduğumun farkındaydım. rüyada olduğumu fark ettiğim her an harekete geçerim; uçabileceksem uçarım, başka bir ülkenin sınırlarına yüzebileceksem de yüzerim. denize doğru sakince ilerledim ve ellerimi ileri doğru uzatıp suya atladım. genzimi yakan tuzlu su hissiyatını çok iyi bildiğimden, rüyamda da aynı şey gerçekleşti. dipten ilerlerken kayaların bulanık görüntülerine baktım. su yüzeyine çıkıp, meis adası'na doğru seri kulaçlar ile ilerlerken rüyamın adaya varmadan biteceğini de biliyordum. adanın görüntüsü karşımdaydı, su damlaları çevremde küçük balıklar gibi uçuşuyordu, hava sıcaktı ve antalya'daydım. gözlerimi açtığımda, deli bir yağmur odamın pencerelerini dövüyordu. sabaha karşı olsa gerek, yağmuru dinledim. meis yine ulaşılmayan sevgili gibi kalmıştı denizin öteki ucunda. en uzak sahil gibi olmuştu, rüya krallığının bir köşesinde."

meis'e yüzerek gitmedik, limandan feribot kalkıyormuş, hem daha güvenli hem de daha kısa sürede varabiliyoruz. yarım saat sonra oradaydık. ağzına kadar arabayla dolu olmayan dar sokaklar, rengarenk evler ve başka bir yerde olmanın verdiği o his. bir ara kaybolur gibi olduk ama başaramadık, tek cephesinde yerleşim olan ufacık ada zaten. denizi koklayarak yine bulursun yolunu. eski foça'yı ve cunda'yı anımsattı, her şey eskiden nasıl da oran orantılı, terbiyeli ve estetikmiş. 

akşam olunca restorana oturduk, tanımadığım bir numara ısrarla aramaya başladı. tanıdığım, bildiğim numaraları bile çoğu zaman açmadığımdan, içimden hiç gelmediğinden daha önce hiç görmediğim bu numarayı da açmadım. bizim proje ne oldu, kontrol ettiniz mi diye arayan densizlerden birisi bile olabilirdi. telefonu uçak moduna aldım, o anın tadını çıkarmalıydım. bir sorun varsa da yapacak bir şeyim yoktu, dönüş feribotu gece 11'deydi. yüzerek kaş'a dönemezdim. 

bir sorun varmış. kaş sularına girince telefonuma gelen mesajdan anladım. belediyenin çöp kamyonu, park halindeki aracıma yandan girmiş. arka tampondan başlayıp öne kadar, adeta demir pençeli bir ejderha gibi saldırmış. beni ısrarla arayan ise bunu videoya çekip bana ulaşmaya çalışan dünyanın en kral on adamından biriymiş. videosunu atmış, mis gibi kaydetmiş her şeyi. yoksa, gece yarısı arabanın yanına geldiğinde yaşayacağım şaşkınlığı ve bilinmezliği düşünemiyorum. yıllar önce, çok içtiğim bir gece kafamı duvara çarpıp uyuduktan sonra, sabah aynada dağılmış yüzüme bakarken duyduğum şaşkınlığın bir benzerini yaşardım muhtemelen. aynada gördüğüm kişiyi, arkamda duran bir canavar zannedip arkama bakmıştım. 

gece yarısı 155'i aradım, artık 155'in kullanılmadığını ise birkaç saniye sonra öğrendim. artık bilgi hızlıydı, öğrenmek çocuk oyuncağıydı. 30 sene önce olsa 156-157 diye devam eder ve polise ulaşıncaya kadar denerdim. 112'yi aramak gerekiyormuş. çöp kamyonu çarpıp kaçtığı için kaza yeri tutanağı olmuyormuş, gecenin bir köründe, çocuğu arkadaşıma emanet edip ilçe emniyete gittik. google'ın bize gösterdiği yerde polise dair hiçbir şey yoktu, emniyet başka yere taşınmış. önceden olsa kapı kapı emniyet arar, ilk gördüğüm polisin peşine düşerdim ama teknoloji, bazen yanıltsa da her şeyin tek çözümüydü. tepede konuşlanmış yeni hükümet konağına girdik, orada yeterince polis vardı. durumu anlattık, yarın gelin halledelim, şimdi yapacak bir şey yok dediler. sabah, çöp kamyonunun bağlı olduğu birimin müdürüne ulaştım. kalktı geldi, şoförü arayıp "senin yapacağın işi sikeyim, büyük kamyonla o yola girilmeyecek diye kaç kere söyledim lan" diye haykırdı. geçen sene, yine park halindeyken başka bir arabanın çektiği bordo renkli bir doğan, aradaki halatın kopması nedeniyle kontrolü kaybetmiş ve benim hiçbir şeyden haberi olmayan, kendi halinde kenarda bekleyen arabamın tamponuna çarpmıştı. şimdi yine bir benzeri olmuştu, arabayı kaş'ta bir tekne kaptanından almıştım acaba fuhuş mu yaptırmıştı, tavanında dansöz mü oynatmıştı? neydi bu arabanın başındaki lanet? belki de lanet saydığım, benim için hayırlı olandı. olanda ve olmayanda bir sır vardır diye kendi butik dinimin ilk adımlarını atarak emniyetten çıktım, tutanağı aldım, onu da geçen sene gittiğim servise verdim. 

şimdi, doğum günümde, tekrarlanan şeylerin tüm hayatım boyunca devam ettiğini fark ediyorum. kızlar kocaya kaçıyor, arabama soldan giriyorlar, willy alkol çevirmesine giriyor, dünya kupası finali yine yaklaşıyor ve ben yaşamaya devam ediyorum.



10 Temmuz 2026 Cuma

yolda görüşürüz

temmuzun onunda senin doğum gününü, altı gün sonra da benimkini kutlardık. tam yaz ortasında, balkonda annemin yaptığı piramit pasta, dondurma ve meşrubatla. hediye alıp vermeyi çok sevmezdik, şımarmayı da. büyüdükçe biralarımızı alıp olympos'a kaçtık, gelecekten bahsettik, rotalardan, nerelere gidebileceğimizden. gelecek sandığımız kadar uzun sürmedi ve benim elimde hatırladıkça yeni köşeler keşfettiğim bir geçmiş kaldı. özellikle uykuya dalmadan önce, sanki yine motorun üzerindeymişiz de yayla yolundan kaş'a iniyormuşuz gibi hissediyorum. ortak geçmişimiz sadece bende kaldı, hatırladıklarım belki bağımsız gözlemcilere göre hiç yaşanmadı. belki beynim beni bazı konularda yanıltıyor ve bunu kendisinden bile saklıyor ama artık bir önemi yok. yol bitmiyor, doğum gününde, bir pencere kenarında seni hatırlamaya ve sana dair yazmaya devam ediyorum. 

2009'da, istanbul'dayken de bunu yazmışım:

"ilkokulun beşinci sınıfında, okulun ilk günlerinin birisinde öğretmeni dinliyor ve yaz boyu görmediğim arkadaşların son durumuna büyük bir ilgiyle bakıyorken, sınıfın kapısı birden açıldı. ağlamaktan kafası kızarmış, sümükleri akmış ve yakasını kopartmış sarışın bir çocuk bana doğru hızla koşarak "ben okumak istemiyorum abi, ne olur evimize gidelim, annemi özledim" diyerek sarıldı. mavi önlüklerimiz vardı, ütülü beyaz yakalarımız, cebimizde mendiller. bir ay sonra top oynarken kopması kesin olan kuşaklar hemen belimizdeydi. sarı kafalı küçük kardeş okul nefretiyle ortalığı birbirine katıyor, sınıf arkadaşlarım güldükçe daha da fazla deliriyordu. öğretmenim de sakinleştirmeye başaramayınca, eve mecburen geri götürmeye ve anneme teslim etmeme karar vermiştik.

o kadar sarıydı ki, kaşları bile gözükmüyordu. ağlamaktan derbeder olmuş bir kütleden fazlası değildi. eve götürdüğümde, anneme doğru koşup sarılması ve "ben artık okumayacağım" demesi dün gibiyken, adam 23 yaşına girdi bugün. okumayacağım diyen adam, su gibi akan yıllarda küçük bir kanoya binerek üniversite mezunu oldu. küçük sarı kütle, iyice boy verdi 1.85'lik dalyan gibi delikanlı oldu. ağlamaktan başka bir ses çıkarmayan velet, klasik gitarla başladığı müzik kariyerinde elektro gitarla konserler verir, grup kurar oldu. 3 tekerli bisiklet ile sabahtan akşama kadar bahçede dolaşan çocukcağız, abisini havaalanından arabasıyla almaya gelir oldu. annemin eteklerine tutunup tüm gün ağlayan sümüklü bebe büyüdü de, abisine bira ısmarlar oldu.

işin tuhaf tarafı, üniversite için evden ayrılırken 18 yaşındaydım, kardeşim 14. aradan 8 sene geçti. çocukluktan çıkıp gençliğe girerken, sorumluluk almaya çalışırken, aşırı hızdan ceza yerken, konserlere çıkarken, bizimkilerle tartışıp ergen isyanlarıyla ortalığı yıkarken ben uzaktaydım. ne bileyim, orada değildim. yabancılaşmıştım herkese ve her şeye. şimdi çok geç olmadan, önceliklerimin farkına varmış bulunduğumu hissediyorum. doğduğu gün olan 10 temmuz'da akşam yanında olup, iki tane bira içmek istiyorum. bu senelik imkansız ama, seneye ailecek bir arada olmanın hayalini kuruyorum.

iyi ki doğmuş lan bu çocuk, evde top oynarken kim kaleye geçecekti, boyu kısa diye üzerinden aşırtma attığım da kim ağlayacaktı yoksa?

mies
10.07.2009 15:06"

tam bir sene sonra, 10 temmuz 2010'da ise bununla devam etmişim:


"doğduğu gün olan 10 temmuz'da akşam yanında olup, iki tane bira içmek istiyorum. bu senelik imkansız ama, seneye ailecek bir arada olmanın hayalini kuruyorum."

bir sene sonra aynı gün...

evet, zamanda yolculuk epey isabetli geçmiş ki doğru yerdeyim, ailemin yanındayım ve artık kocaman bir adam olmuş kardeşimin 24. doğum gününde ikişer bira içecek kadar ona yakınım. insan, ailesinden uzak geçirdiği onca seneden sonra geri döndüğünde, yalnız ve bomboş geçen senelerine hayıflanıyor. her ne kadar aileyle yaşamaya alışmak çok kolay olmasa da, bir daha uzaklara gitmeyi pek istemiyor. gidip de yavaşça delirdiğini fark etmeden (bardakları tehdit etmiştim) geçen günlere bir halka daha eklemekten öteye gitmiyor şehirdeki yaşam. o kadar insanın arasında yabanileşiyorsun, rutinin dikenli telleri etrafını sarmışken de zamanla bir ailen olduğunu bile unutuyorsun. haftada bir telefonla konuşurken anımsıyorsun hafiften ama telefonu kapattığın an her şey eskisi gibi oluyor, yüzleri silikleşiyor. sonra anlamsız günlerin birisinde takvime bir bakıyorsun ki, kardeşin olacak hergele bir yaş daha almış, bilerek ağlattığın bebe gözünde tütmüş. bu sene olmadı ama seneye diye söz veriyorsun kendine, bilmem kaçıncı alternatifini çizdiğin projeye dönerken eski günler aklına geliyor, bir ofisin koltuğunda hiç tanımadığın insanlarla haftanın altı günü akşama kadar otururken, kardeşine olan uzaklık canını acıtıyor.

anne ve babalar çocukların genel sorumluluğunu taşırken; küçük kardeşlere asıl şeklini veren abiler oluyor. ister istemez bir rol modeli oluyorsun küçümene, sen ne dinlersen o da dinlemeye başlıyor. ne yapıyorsan, ne oynuyorsan o da çembere dahil olmak için elinden geleni yapıyor. aradaki yaş farkı zamanla azalıyor, 14-18 arasında çok mesafe varken, 23-27'de bu mesafe de kalmıyor. aynı müzikleri dinleyip hayata karşı benzer tepkileri verirken, birbirinin ilk günden itibaren tanıyan iki dost gibi eski günlerden bahsedebiliyorsun. geçen gün "abi hatırlıyor musun, elimdeki kola kutusunu vurmaya çalışırken kafamdan vurmuştun" dedi, gülümsedim. tüm her şeyi tabii ki hatırlıyordum. hatta bundan bahsettiğim entry, iki bine yaklaşan entryler arasında en çok beğenilendi. ikinci sırada yine kendisi vardı. hemen her şeyden konuşabilirken bir arkadaştan da öte oluyor kardeş, aynı eve dönüyorsun. aynı insanlara anne baba diyorsun. birasına pes oynarken, içeriden "oğlum azmayın" diye uyarı geldiğinde aynı anda takmıyorsun.

bazen, yapamadığın şeyleri kardeşinin yaptığını gördüğünde gurur duyuyorsun. bak bu metallica, bu da master of puppets demiştim uzun seneler önce. ilk gitarını alması için de para vermiştim. klasik gitarla başladığı serüveninde, elektrogitarıyla ortalığı inletirken sen de elinde bir birayla çaktırmadan "işte bu benim eserim" diyorsun. fade to black çalıyor en güzelinden, ending credits'le geceyi karşılıyorsun. tüm sevdiğin şarkıları canlı canlı dinlerken de, ilkokul birinci sınıfta "okumak istemiyorum" diye ortalığı birbirine katan sarı çocuğun ne zaman bu kadar büyüdüğüne şaşırıyorsun.

"abi gitme be artık, sana burada iş buluruz"

dünkü bebe bana iş garantisi veriyor, ben de onun hatırına kalmak istiyorum burada. gerçi iş yok, mimarlık faaliyetinden de pek söz edemem. görüşmeye gittiğim bir yer, işini teknikerlerle hallettiğini ve mimarın fazla geleceğini söyledi. hiçbir şey yapmadan ecnebinin over-qualified dediğinden oldum. tüm işler istanbul'da fakat artık ne yalnız yaşamaya hevesim var ne de ailemden uzakta sahipsiz dolaşacak dermanım. mecburen başka iş yapacağım, bunun ne olduğu konusunda şimdilik bir fikrim yok. belki fen işleri falan olur bu, iş konusunda öyle büyük hedeflerim yok. hepsi cehenneme gitsin, hele ki aranılan özellikleri manifesto gibi yayınlayan mimarlık ofisleri. düşüncesi bile katlanılmaz, varlığı bile gereksiz. belki de ailemle kalmak uğruna ilçe belediye başkanlığına adaylığımı koyarım, zerre görüşüm olmadan siyasete atılırım bilmiyorum. ama kardeşim "gitme be abi" diyorsa bir yere gidemem.

işte böyle, bir sene önce istanbul'da kardeşimi özlerken ve tuhaf davranışlar gösterirken (düdüklü tencereyle mutabakata varmıştım), bu sene buradayım. seneye bugün nerede oluruz bilemem, ama iki bira içecek kadar kardeşim yakınımda olsun, annem "oğlum pastayla bira içilmez" diye savaş açsın, babam "bu herifler de iyice büyüdü ha" desin yeter.

iyi ki doğmuş lan bu çocuk, evde bira içerken kim gitar çalacaktı, kim "bu sefer seni gerrard bile kurtaramayacak" deyip bana meydan okuyacaktı yoksa?

mies
10.07.2010 15:54"

2011'de ise olympos antik kentinin koyu gölgesinde, sadece bizim bildiğimiz kuytulara kaçmışız. binbir zorlukla aldığım 300mm tamron lensim ile fotoğraflar çekmişim. turkuaz yusufçuklar, uzun bacaklı ve nokta gövdeli örümcekler, incir ağacının yapraklarına vuran güneş, sessizce akan su... son doğum günümüzü öyle kutlamışız. en fazla aidiyet hissettiğimiz yerde, ağaçların arasında kaybolmuş antik kentimizde.

ve bunun üzerinden 15 sene geçmiş. 5475 gün. ne çok ve ne az. gözlerimi kapatınca o ormana geri dönmek birkaç saniyemi bile almıyor. ormanın kokusunu, taşın soğuğunu ve suyun sesini hatırlıyorum.  dalları, ışığı, patikaları ve yıkılmış duvarları. ormanın kendi halindeki sakinlerini, herkes gittikten sonraki sessizliği, hayat ağacının işlendiği lahdi, ölüm ve yaşam döngüsünü...

öyle işte, iyi ki doğdun çagi. yolda görüşürüz...