şu anda cinnet eşiğindeyim ve o kadar sinirliyim ki monitöre kafa attıktan sonra defolup gitmekten başka isteğim yok. sikeyim mimarlık kisvesi altında ne kadar yapılan motif varsa. sadeleşmek istedikçe işler kunilleniyor, alçı tavandaki oryantal motiflere bakarak kusma isteğimi bastırıyorum. bitmiyor ulan, azalmıyor bile. akşamlarım bile anlamsız oluyor gün boyu uğraştığım bu sikimsonik işler nedeniyle. yapmaya çalışıyorum, biraz yapıyorum fakat beş dakika sonra sesimi çıkarmadan isyan ediyorum. ne zamana kadar böyle sürecek esteban, ne zamana kadar daha köşeye sıkışacağım? sabretmekten başka çare yok şimdilik, eve geri dönemem. uzak doğuya giderim ama "olmadı" deyip eve dönemem. belki ay sonunda alacağım para ve aklımı kaybedene kadar yemek yemek beni sakinleştirir, belki de üzerindeki atatürk olan renkliler beni sağlamından uyuşturur. fakat şimdi sinirliyim, autocad merkez ofisini bombalayacak kadar sinirliyim. yaptınız da iyi bok yediniz değil mi!
12 Ocak 2011 Çarşamba
11 Ocak 2011 Salı
black arc
bu kendi halinde işe gidip gelen, fakat zamanla yapmak istediği şeylerden uzaklaşmaya başladığını fark eden genç bir mimarın, gücün karanlık tarafına geçişinin yavaş bir hikayesi olacak. iyiliğin sonuçsuz kalması ve kötülüğün çok hızlı sonuçlar vermesini yavaştan kabullenen ve dönüşeceği adamı az çok aynada görebilen birisinin adım adım geçirdiği evrimin bir kaydını tutacağım. belgesel niteliğinde; gerçek olmayan hiçbir şey cümlelerde geçmeyecek. gerçek hayat, gerçek insanlar ve gerçek mekanlar. hayattaki seçimlerin her zaman iyi olmayacağının gerçek zamanlı bir kesiti. başta doğru gelenlerin zamanla berbatlaşması ve kötüye yakınsayan bir evrende, iyilerin hiçbir zaman kazanamayacağının tek bir hayat üzerindeki etkisi. bu blogun ana teması, tam olarak bundan sonrası.7 Ocak 2011 Cuma
giyotin
"bütün bunların ehemmiyeti nedir?" diye sordu, uyku tutmadığı için daha fazla yatakta debelenmemeye karar vermiş ve bir bardak su içmek için aynanın önündeki suya uzanmıştı. saçı ve sakalı birbirine girmişken aynadaki yansımasına baktı, bardağa suyu doldurup kendisine kadeh kaldırdı. içkiyi de diğer tüm her şeyi bıraktığı gibi bıraktığından kadeh kaldırmasının sağlığına artık bir zararı olmuyordu.
rüzgarın ıslık çala çala giyotin tipi pencerelerin kenarlarından odanın içine sızdığı bir ocak gecesinde elinde kadehiyle pencerenin kenarında dikildi. ayakları bir ölünün ayaklarından biraz daha ılıktı belki, terliği odanın diğer köşesinde olduğundan parmakları biraz daha soğuyacaktı. soğusundu. günün birinde bir leğeni olursa içine sıcak su doldurur ve tüm bu soğukları nötrlerdi. lacivert, büyük ve bir köşesi ateşin büyüsüyle eğilmiş bir leğen düşündü bu seferde. otelin önündeki palmiye ağacının dalları birbirine çarparken, düşünmenin insana özgü bir hastalık olduğunu ve elinde olsa bir daha düşünmeyeceğini düşündü. kelimeleri birbirine çarpmaya başlamıştı, deniz karadelik gibi tüm ışığı yutuyordu. bir yudum suyu ağzında gezdirdi, bu meretin tadını da hiç sevmemişti. iki mol hidrojen bir mol de oksijen miydi neydi, aralarındaki bağlar ne derece önemliydi? aklından geçen her şey eski günlerden kalma birer yankı gibiydi, eksik ve sonsuz. giyotin pencerenin ahşap doğramasına baktı, en azından yirmi senelik olduğuna bahse girerdi fakat bahse gireceği kimse yoktu çevresinde. oteli gece bekleyen onsekiz yaşındaki çocuk bu saatlerde deri koltukta uyuyor olmalıydı. bir otelin sorumluluğunu almak için az mıydı onsekiz yıl yaşamış olmak? yirmisekiz yaşındaki adam, son on senede ne yaptığını hızlıca gözden geçirdi. pek bir şey yoktu ve geçmişte yaptıkları, onu saatler sonra bir ofise gitmek zorunda bırakacaktı.
bardağın yarısına anca gelip yatağına geri döndü, ayakları üşümüştü. çorapla yatmayı düşündü fakat çoraplar da yedigen odanın uzak bir kenarındaydı. hiçbir duvarının birbirine paralel olmadığı lanetli bir geometride yaklaşık bir aydır yaşıyordu ve buraya alışmıştı. başka otele yahut aynı otelin başka odasına geçmek istemiyordu. az gösteren televizyonu, daha da az akan musluğu ve giyotin pencereleriyle mutluydu.
6 Ocak 2011 Perşembe
mimar
çatının kenarına doğru ağır adımlarla yürüyen 27, üzerinde gezilebilen teras çatı detayının, üzerinde gezilemeyen teras çatı detayına oranla daha karmaşık olduğunu ve bu karmaşanın tek sorumlusunun sadece insanlık olduğunu düşündü. ait olduğu kavimden nefret ediyor; bir sonraki hayatında, havalar ısındığı zaman sıcak bölgelere göç etmekten başka derdi olmayan göçmen kuş olmak için tanrıyla çetin pazarlıklara oturuyordu. insan olmak ve “bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunu her seferinde sormak artık yorgunluktan başka bir şey vermiyordu. gözlerinin altında mor halkalar olan plan harekât subayları gibi her hareketini planlamak zorunda kalmaktan ve üzerine bastığı döşemenin tüm detaylarını kendisini boşluğa bırakmadan birkaç dakika öncesinde dahi düşünmekten nefret ediyordu.
kuşların birkaç dalla yapabildiğini binlerce yapı malzemesiyle yapmaya çalışmanın, her on senede bir yeni akım bulup bunu hastalıklı bir virüs gibi tüm dünyaya bulaştırmanın, bundan bıkıp yerine yenisini koyma çabasının, aynı anlamsız döngüyü nesiller boyunca devam ettirmenin de mantığı yoktu. teras çatıda yürümeye devam etti. betonarme döşemenin, su geçirmez membranın, şapın, yapıştırma harcının da gereği yoktu. kendisini boşluğa bıraktıktan sonra yere çarpana kadar geçecek sürede cam cepheyi, alüminyum doğramayı, spider cam taşıyıcıları, asma tavanları, ölü beyaz ışıkları ve ışıkların altında gömlekleriyle çalışanları, parlak graniti ve sert zeminde takırdayan tüm topukları göreceğine emindi.
“böyle olsun istemezdim”
başkasının şık, modern, elit diye niteleyebileceği fakat kendisi için moloz yığınından farksız binanın parapetine çıkıp ayakta dikildi. boşluk, yapılmış ve yapılacak olan her şeyden daha güzel ve sadeydi. toprak, tüm radyejeneral temellerden daha sağlamdı. ağaç, tüm istinat duvarlarından daha güçlüydü. doğada zaten var olanlar gün geçtikçe azalırken, insanlara yeni hayat vaat edecek kadar küstahlaşan projeler mantar gibi çoğalıyordu. parapetin kenarında öylesine beklerken ellerini açıp gözlerini kapattı. düşüş birkaç saniye sürecekti. “bu neden böyle ve gerçekten böyle olmalı mı?” soruları az sonra son bulacaktı. her insanı ayrı bir bina olarak görüp; suratlarını bu binanın cephesi, ruhlarını ise planı olarak kabul etmesi gibi tuhaf huyları da sonsuza kadar gidecekti. tanıştığı insanların planını çizip onları sistem detaylarına kadar çözmesi daha fazla yalnızlaşmasına ve vahşileşmesine sebep olmuştu. kilim desenli çirkin apartmanlardan farkı yoktu kimsenin, birkaç değişiklik dışında tüm planlar aynıydı. sonradan yapılan tadilat projeleri bile kimsede işe yaramadığından olsa gerek, artık şaşırmıyordu. hayata şaşı baksa bile şaşırmıyordu uzun zamandır.
genç adam, boşluğun lezzetine iyice varabilmek için parapetin üzerinde biraz daha bekledi. insanlar daha hızlı hareket etsin diye yapılan arabalar dakikada bir metre hızla anca ilerlerken binlerce yıllık medeniyetlerin vardığı nokta: korna sesi ve sabrı taşmış sürücülerden fazlası değildi.
“her şey birdenbire olmalı”
sevdiği şairlerden aklında kalanları mırıldandı, yazar olmak ve kimsenin karışamadığı bir dünyanın tanrısı olmak isterdi. istediğini istediği zaman öldürebilmek, isteyeni göçmen bir kuşa çevirebilmek ve yaşanmış tüm hikayelere mutlu son yazmak isterdi. çıplak ayaklarının hemen önünde uzanan boşluğa baktı, biraz sonra ilk ve son defa kablosuz bungee jumping yapacak ve gözlerini tekrar açtığında güneye doğru v şeklinde uçan bir kuş sürüsünün lideri olarak bulacaktı. tek yapması gereken ileriye doğru bir adım atıp boşluğu kutsamak ve kendisine ikinci bir fırsat tanımaktı. çıldırmış insanların arasından uzaklaşıp gökyüzüne ait olacak, bulutların üzerinde serbest uçuş yapacaktı. özünü ararken kendini kaybeden insanlık departmanından istifasını vermeye sadece saniyeler vardı. ayaklarına baktı ve hafifçe gülümseyerek kendini boşluğa bıraktı.
“her şey nasıl başladıysa öyle biter”
üzerinde gezilmeyen teras çatı detayı geride kalmıştı. titizlikle uygulanmış giydirme cepheye ve camın hemen arkasındaki taşıyıcılara dikkat ederek düşmeye devam etti. yüksek bir plazaydı, büyük bir inşaat şirketinin merkez ofisiydi. kablolar yerden, havalandırma ise tavandan geçiyor; insanları medeniyetin tüm ıvır zıvırıyla kuşatıyordu. mutsuzlukları yüzlerinden okunan insanlarla düşüş boyunca yüz yüze geliyor ve onların yüzündeki ani şaşkınlığın keyfini çıkarıyordu. zemine yaklaştıkça hızı arttı, kravatını çıkarmayı unuttuğu için kendisine son bir kez kızdı. artık kravat ya da ütülenmek zorunda olan kumaşlar olmayacaktı. pazar akşamı ya da pazartesi sabahı yerine, tüm takvimler cumayı gösterecekti. 7. katın yanından geçerken, hemen cam cephenin arkasında dikilip kahvesini içen 27 yaşındaki top sakallı adamla göz göze geldi. eğer terastan atlayan kendisiyse, kahvesini içip soran gözlerle alüminyum cephe sistemini inceleyen ve lacivert kravatını gevşetmiş adam kimdi? eğer kahvesini içip zamana oynayan adam kendisiyse, göçmen kuş olma hevesiyle çatıdan atlayan manyak kimdi? elinde kahve olan 27, önünden hızla geçip giden kendisine bakıp son hızını hesaplamaya çalıştı. “bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” diye fizik hocasına sorduğu sorular sonunda yanıtını bulmuştu fakat yere düşenin mi yoksa içeride kalıp canını sıkanın mı gerçek olduğunu bilemedi. belki de her şey, karargâh binasındaki ofiste komutanlarının olmamasını fırsat bilip bir şeyler uyduran askerin işiydi.
martın ortalarında bir günde, boş bir sayfaya bakan asker, boşluğun her şey demek olduğunu ve onu istediği gibi şekillendirebileceğini fark edip yazmaya koyuldu. getirdiği ve başkalarından aldığı tüm kitaplar bitmişken, değişmeyen tek şey boşluğun gücüydü. boş bir sayfa olduğu sürece yazdıkça yazıyor, hayalindeki her şeyi çiziyordu. komutanlarından asker arkadaşlarına kadar herkesi birer bina gibi kabul edip plan-kesit ve cephelerini çıkarıyor ve insanları kayıt altına alıyordu.
askerliği boş sayfalara bir şeyler eklemekle geçerken, arada sırada girdiği depresyonlardan da boşluğun sessizliğiyle çıkıyordu. ne yapsa dolmuyordu sayfalar, binlerce kelime yahut çizgi bile okyanusta damladan öteye gidemiyordu.
subay lojmanlarının uygulama projelerinde gördüğü “üzerinde gezilebilen teras çatı detayı” ibaresi bile onu bir şeyler yazmak konusunda cesaretlendiriyor ve insan olmanın gereklerini “neden böyle?” diye sorarak yerine getiriyordu. komutanın çekmecesinden yürüttüğü kahve ve dolmakalem ile kendi çapında tarih yazıcılığı yapıyor ve cevabını kimsenin bilmediği sorular sorarak şafak sayıyordu.
...
isteksizlik heykeli
iki buçuk saattir koltuğun üzerinde oturuyor ve çizimlere bakıyorum, beş tane kesiti bitirmiş olmam bir şeyi değiştirmiyor çünkü daha fazlası var ve hep olacak. deri ceketlerin asıldığı tuhaf işlemeli dolaplar var, tavanda ışıktan bir ejderha var, varaklı ayna ve çiziminde bulunmak istemediğim bir sürü gudiklik var. elimden geleni yapmaya çalışsam da dikkatim çabuk dağılıyor, ya pencereden dışarı bakarken ya da başka bir sitede dolaşırken kendime geldiğimde ilerleyen tek şey zaman oluyor. saat bir kez daha 12'ye yaklaşıyor. dün olduğu ve yarın da olacağı gibi.
problemin autocad ile ilgili olduğunu sanmıyorum, başka programlarda da aynı performansı verdiğim bir gerçek. çalışkanlık dürtümü kaybettim sadece, sanki binlerce sene çalıştıktan sonra eleğimi duvara asmış gibiyim. bundan sonrası için tek beklentim yazmak, fantastik dünyaların her köşesini detaylandırabilecek kadar hayal kurup sadece ilgimi çeken şeyler üzerine ömrümü vakfetmek. sıradan işleri yapanlar pek hatırlanmaz fakat tolkien'i her gün bir sürü insan minnetle anıyor. keza ursula k.leguin ve onun ölümsüz "yerdeniz büyücüsü", douglas adams, robert jordan ve "zaman çarkı". beni şu sonlu dünyada en fazla cezbeden şey de, daha önce kimsenin aklına gelmeyen şeylerden bir evren yaratabilme kabiliyeti. elfler, orklar, krallar ve ismi olan kılıçlar. aklımı odaklayabildiğim ve isteksizliğimi yenebildiğim yegane konu tanrısal bir güçle yeni bir şeyleri uydurabilme olasılığı. o yüzden kesiti, planı ya da içine girmekten bile tiksineceğim bir deri mağazasının cephesiyle tamamen zaman kaybettiğimi düşünüyorum. kendimi beş sene sonra değil, beş ay bile sonra burada oturuyor düşünmüyorum. bunun kendi ofisimi açma isteğiyle alakası da yok, bir de işverenin saçmasapan istekleriyle uğraşamazdım. daha fazla kazanmak gibi bir beklentim de yok, sadece nereye kadar gidebileceğimi ve hayal gücümün sınırlarını merak ediyorum. bir sonraki paragrafta herhangi bir zamandan herhangi bir kesit aktarabilecekken, işim olan şeyi neden bu kadar dışladığımı bilmiyorum.5 Ocak 2011 Çarşamba
sakin ol şampiyon
öyle bir yazı yazma isteğiyle boğuşuyorum ki birazdan ağzımdan burnumdan kan gelse şaşırmayacağım. bunu tetiklediği için oval plana, bunun kesitlerine ve görünüşe giren ceketlere ne kadar teşekkür etsem azdır. bir çizgi bana on cümle kazandırıyor fakat bu on cümleyi temize çekemiyorum. her saat, motivasyonum yarıya düşüyor ve kendimi yeniden şarj etmek için resmen cebelleşiyorum. akşam olsa da bitse gibi bir durum yok, başıma kalmış bir projeden beni ancak şık bir göktaşı kurtarabilir. hafta sonu gelmese de olur, nasıl olsa dönüp dolaşacağımız yer burası olacak. aralık ve ocağın 31 çekmesi, maaşa olan uzaklığımı maksimuma çekse de günler bir şekilde geçiyor, kendimi kısa çeken şubatın hayaliyle avutuyorum. askerde de şubatı sevmiştim, dört pazarteside bitirmiş ve marta geçmiştik. şimdi ise ocağın beşindeyim, adana kebabının bulgur işgalinden kurtuluşunun bilmem kaçıncı senesindeyim. kutlamalara ofisten katılıyor ve autocad'ten bildiğin nefret ediyorum. kafam karıncalanıyor, projeye yaklaşıp uzaklaşmaktan midem bulanıyor. hayvanlar gibi yazmak ve dünya'nın öteki ucundan çıkmak istesem de kendimi sakinleştiriyorum. bana ödemeyi kelimeler üzerinden değil çizgiler üzerinden yapıyorlar ve para birkaç sorunu halletmekte epey işe yarıyor. kalacak yer - yiyecek yemek gibi ilkel insan ihtiyaçlarını sene 2011'de karşılamak için haftanın altı günü buradayım ve buraya alışmaya çalışıyorum.
4 Ocak 2011 Salı
bir yerden tanıdık?
her şeyin kırmızı tuborg'u anımsattığı zamanlar vardır. bu bazen kırmızı bir çizmenin suda yansıması, bazen kızıla çalan bir gün batışı bazen de dalın üzerine umarsız uzanan bir leopar olur. daha önce kırmızı tuborg içilen herhangi bir durum hemen bitmez, ecnebinin present perfect tense dediği şey de budur. bir kez içersin ve hayatının geri kalanında aklına gelen bir sürü detayın olur. bu çalışırken, yoldayken, sıkılırken, at üstünde batıya sürerken ya da bir deve kervanının başındayken gerçekleşir. bir yudum biranın ne zaman aklına geleceğini bilemezsin, hele söz konusu kırmızı tuborg ise tahayyül bile edemezsin. hafızana attığın her güzel anı, soğuk bir öğleden sonrasında sana geri gelirken "dünyanın sonu değil ya" deyip işe dönersin.3 Ocak 2011 Pazartesi
bazı pazarlar izinli olabiliyoruz
mimarların sıkıntılarını anlatan bir blog'tan bir yazının başlığı bu, sanki cinnet geçirip tüm ailesini doğrayan manyak babanın haberini okur gibi okudum. gözlerim dehşetle açıldı, sonra kısıldı, pencereden dışarı bakıp kaleköy'ü düşündüm ve bilgisayara geri baktım. yazı yine oradaydı ve adam gece 03.00'te çıktığını bile iddia ediyordu.
oysa dün tam olarak bu saatlerde, trafiği bırak arabanın bile olmadığı bir deniz köyü olan kaleköy'de, gri bulutların arasından sızan turuncu ışığa bakıp deniz kenarında bira içiyordum. yanımda sevgilim ve kardeşim vardı, köydeki tek ses iskeleye çarpan dalga sesleriydi. zaman geride kalmıştı ve hepimiz asırlık zeytin ağaçlarının kuru gövdelerinden birer parça gibiydik. kaleköy özlemim kaleköy'deyken bile pek dinmiyor, dar bir geçitten aşağıya bakarken yine bu diyardan ayrı kalacağımı biliyorum. ki bir gün geçti ve ayrıyım, hayatımın en azından bir senesini geçirmek için can attığım bu yere üç saat mesafede olmak, oraya yeniden gitmem için uzun bir süre daha beklemem gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. burada konuşmak ve yazmak yerine orada susmak istiyorum. bir zeytin ağacının, bir kral mezarının yanında onlar gibi durmaktan başka kariyer planım yok.
2010'dan çıkış biraz habersiz oldu, perşembe akşam üstü patron gelip zarf içinde maaşı verdi. uzun zaman sonra kazandığım ilk para olduğundan sevinçle karşıladım ve sevgilimi karşılamak için istedim. sonra olaylar hızla gelişti ve cuma'yı da tatil ettik. küçük işletmelerin güzelliği işte, tatil lafı patronun iki dudağı arasında. para ve üç günlük tatille, antalya'ya varmak üzere olan sevgiliyle, olimpos ve plansızlıkla hayatımın en güzel perşembelerinden biriydi. otogara varmanın, bir uçağın istanbul'a varmasından uzun sürmesi bile canımı sıkmadı; başka bir otogarın peronunda vedalaştığım sevgilim oradaydı ve beni arıyordu.
geri kalan muhteşem üç günü yazmak, beni yapmak zorunda olduğum işten (allahın belası kesitler başladı) alıkoyacağından ve bu alıkoymak başıma türlü belalar açacağından istemeyerek de olsa yazıya burada bir son vermek lazım. yaşadığım her şey beni memuriyete ve iki günün tatil olduğu güzel coğrafyalara yaklaştırdığı gibi, yazıp fotoğraf çekmenin ne kadar hayati olduğunu anlamama da yardımcı oluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







