7 Nisan 2011 Perşembe

let there be light

elimde patlamış mısır

chelsea-man u maçına beş dakika kala, marketten aldığım patlamış mısır ve bir litre kola ile otelden içeriye hızlıca girdim. uzun zamandır almayı istediğim fakat türlü talihsizlikler nedeniyle bir türlü erişemediğim superstar lto'mu da uzak bir outlet mağazasında sonunda bulmanın keyfi ve haklı gururuyla odaya girer girmez televizyonu açtım. böyle güzel bir gün ancak iyi bir maçla taçlandırılırdı ve şampiyonlar ligi çeyrek finali, böyle bir taç olmak için yeterince iyiydi.


bir bardak kola koyup patlamış mısır paketini açtım, beyaz çizgili mavi adidas kutusunu başucuma koydum. alışkanlığımdır, yeni ayakkabı aldığım zaman onu şımartır ve birlikte atılacağımız serüvenler öncesi onu kutsarım. starı açtım ve 37 ekranın her santimetrekaresini etkisi altına alan tek bir renk gördüm: siyah. uydu, şifreye girmişti. bundan önceki şampiyonlar liginde şifre girmeyen kanal, güzel bir nisan akşamını bir kez daha cehenneme çevirmişti. tüm planlarım elimde patlamıştı ve her şey anlamını yitirmişti. içimdeki tüm maç isteme izleğiyle yatağımda oturmuştum ve giyotin pencereyi açıp gökyüzüne doğru orospu çocukları diye haykırmak istiyordum. bin kanallı bir uydu vardı ve bir tanesi bile maç vermiyordu. 

baştan sonra doğru giderken, 664. kanalda blues söyleyen siyahi bir adam buldum. yaptığı işten aldığı keyif, 37 ekrandan ve berbat bir çekimden bile belli oluyordu. son düğmesine kadar iliklediği bir gömleği vardı ve heme arkasında newport jazz festival yazıyordu. kader, benden chelsea-man u maçını almış fakat muddy waters'ı getirmişti. patlamış mısır ve kola ile jazz festivali izledim, hep yaşamak istediğim 1960'ların amerika'sındaki insanlara baktım, ayaklarıyla tempo tutan güneş gözlüklü, kısa saçlı ve adının betty olduğunu tahmin ettiğim bir kıza aşık oldum. neredeydi acaba şimdi? yaşıyorsa, yetmişlerinde olsa gerekti; konserden sonra bir motosiklet kazasında öldüyse de hala yirmilerindeydi.

muddy waters konserini bitirirken, ben de başucumda yeni ayakkabılarım ile uykuya daldım. çocukken olduğum kadar mutlu değildim ama yine de idare ederdim.


6 Nisan 2011 Çarşamba

olympos in black





kaleiçi



nefes al nefes ver

nefes egzersizleri yapıp hayatta kalmaya çalışarak saati biraz daha ileriye aldım. eski maillerime baktım, rastgele bir tanesini seçip bundan altı sene önce bir kabileyi öldürecek kadar imla hatası yapan bir insan olduğumu anladım. hemen her şey hatalı, noktalamadan sonra boşluk olmadığından halay çekermiş gibi gözüken cümleler. umarım bundan altı sene sonra da, bugünlerde yazdıklarım için kendimle alay etmem. tüm yazdıklarımı ibret olsun diye british museum'da sergiletir, kadeş antlaşmasının bile daha anlaşılır olduğunu kanıtlarım. neyi ne kadar demek istediğim bile belli değil. eskiden yaptığım modelleri buldum, o zamanlar dünya'nın en iyisi olduğunu falan düşünüyormuşum heralde, maillerde geçen ifadeler tüylerimi ürpertti. şimdi bir hiç olduğumun bilincindeyim ve akşam olmasını bekliyorum.


beyin ölümüm biraz sonra gerçekleşecek. sağ alt köşedeki saatin üzerine ara sıra tıklayıp önümde uzanan günlere bakacağım. otuz gün süren bir ayın altıncı günündeyim, tanrı bu sürede evreni yaratmıştı fakat ben, tüm dana çobanlığımla bir çizimi bitiremedim. isteksizliğimin onda biri tanrıda olsaydı, şu an dağlar bile daha proje aşamasındaydı bırak insanı, kurbağayı ve bukalemunu. organik seriye başlayamazdı. fakat iyi ki bana çekmemiş, yoksa terayağlı iskenderin yeryüzüne inmesi bile bundan binlerce yıl sonrasına denk gelirdi. kuyuya kuzuyu sarkıtıp büryan kebabı yapan ruh hastası ustaların esamesi bile okunmazdı bugünlerde. enli şişleri bıçak kıymasıyla kaplayıp uzun bir mangalın üzerine dizen eli öpülesi adana kebabı efendilerine dair tek bir ize bile rastlanmazdı.

neyse ki önemli görevlerde olanlar sorumluluktan kaçmamış da nispeten iyi bir dünya'da yaşıyoruz. diğer türler işinde gücündeyken, bir tek insanlıktan pislik yapanlar çıkıyor; onu da bir şekilde idare ediyoruz. zaten gelecek planlarımda, insanlık ve medeniyet yok. keçi yetiştirmek isteyen banka müdürleri gazetelere demeç versin, benim gelecekteki hedefim keçi olmak. birisini yetiştirmek ya da eğitmek istemiyorum. kimliğimdeki medeni durumuma: bekar, türüme de: keçi yazdırana kadar hukuk mücadelem devam edecek. bir dağ keçisi olup kayaların üzerinde ömür tüketmek, beyaz bir ekranın önünde çalışmaya çalışıp başarılı olamadıktan sonra deli dumrullar gibi saçmalamaktan deha evla.


altı yedi sene önce çizdiğim şeylere bakıyorum da, o zamanlar her şeyin daha iyi olacağına dair net umutlar görüyorum. şimdiye bakınca da, olabilecek en iyi durumun bu olacağını ve bunun da yeterince iyi olmadığını, en azından bana hitap etmediğini, bu belirsiz ruh hali ve mallıkla daha nereye kadar idare edebileceğimi düşünüyorum. şu halimden bir sıyrılsam başka şeyler de yazmak istiyorum ama bir türlü olmuyor.



benim olmayan saatlerim

iki kaşımın arasındaki ağrı, yerini yadırgadığından olsa gerek kafamın çevresinde yarım tur attıktan sonra omurilik soğanımın olduğu yere yerleşti. ya da can sıkıntısı ve memnuniyetsizlik kronikleştiğinden, artık omurilik bayrağı devraldı. ekrana gözlerimi kısarak bakıyorum, çizgiler biraz daha anlaşılabilir geliyor o zaman. renkli taramaların birbirine girdiği bildiğin autocad projesi, hayatımın geri kalanında görmesem bir an olsun düşünmeyeceklerimden.

yün eğiren kör kadınların ülkesi fas'ı gördüğüm dünkü rüyam kotayı doldurduğundan olsa gerek, bu gece gücünü gerçek hayatın sevimsizliğinden alan kesik planlar gördüm. öğle vakti bir terasta okey oynuyorduk, üçlü yeşil okeydi ve açtığım ilk beş taşta hem gösterge hem de okey vardı fakat saat ikiyi biraz geçtiğinden ofise dönmem gerekiyordu. oyunu bitiremeden kalktım ve antalya trafiğinin belirsizliğinde otobüs beklerken de uyandım. hayal kırıklığıyla uyanmamı, dün akşam marketten aldığım üçgen peynirleri ekmeğe sürerek dengelemeye çalıştım. o sırada açık televizyonda, dün akşamki maçların sonuçları vardı. yener dediğim inter, evinde schalke'ye 5-2 yenilmişti, gassaray'ın durumu felaketti ve seyircisiz maç vardı bir yerlerde. yönetmelik gereği alınan kararlar müteakip maçlarda uygulanacaktı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı.

sekiz buçuğa beş kala otelden elimde üçgen peynirli ekmekle çıktım, ofise gitmek istemiyordum. üzerinde çalıştığım proje taban dalıyordu baldırlarıma, bir beş yıldızlı otelin herhangi bir noktasıyla uğraşabilecek gücü kendimde bulamıyordum. bir yandan köşe odalarının modellemesi, bunların autocad çizimi, sonra bodrum kattaki spa ve sauna saçmalıklarının yerleşimini, fin hamamının modellemesi derken, patron zincirleme iş tamlaması sokmuştu giderayak. üst üste yığılmış sorumluluklar da yanına yaklaşılmayacak denli kötü kokuyordu. etrafında dolaşmak bile zordu. eğer iş odaklı bir insan olsaydım, elimi karasinek gibi ovuşturdaktan sonra bunlara kafa göz dalardım fakat quantum evrenindeki küçük parçaların anlık hareketleri, benim tembel bir göt olmama neden olmuş. inanmadığım herhangi bir işte resmen çuvallıyor ve zamana oynuyorum. bazen ofisin zemininde can çekişiyor bazen de ölü taklidi yapıyorum. bir klonum olsa, işleri ona devrettikten sonra ben dolaşsam derken; kendimin bir klon olabileceğini ve orijinalimin şu anda dolaştığını düşündükçe moralimi bozuyorum. klonların bence morali bozulmamalı, işleyen demir gibi ışıldamalı. mesaiye kalmalı, bir sonraki güne iş bırakmamalı.

şimdi de paslanan kollarımla yazı yazmaya çalışırken gıcırdıyorum. ses, eklemlemlerimden değil dişlerimden geliyor. bu otel zulmünden nasıl kurtulacağımı merak ediyorum. bu bitse, deri mağazası; o bitse başka bir otel... kesinlikle yapmak istediğim işler bunlar değilken, ben saatlerimi buraya zimmetliyorum. trajik.


5 Nisan 2011 Salı

yün eğiren kör kadınlar

merdivenlerle inilen taş bir avluda, ayakta dikilip hızlı ellerle yün eğiren ve bembeyaz iplikler yapan kör kadınların arasında dolaşıyordum. kuzey afrika'da bir yerdi; dar sokaklar ve duvara gömülü küçük pencereler vardı. duvarlar eğriydi ve herkes sokaktaydı. gölgeleri yok etmeye çalışan sarı sıcaklar, taş avlulardan ve hemen avlunun tepesindeki incir ağacının yapraklarının arasından geçiyordu. kör bir kadının yüzündeki huzurlu gülümsemeye baktım, kör olan bendim sanki. evet, eminim ki kör olan bendim çünkü gözlerim sonuna kadar kapalıydı. rüya görüyordum. kuzey afrika ya da güney amerika'da bir yerdeydim, elvis presley içinde aloha geçen bir şarkı söylüyordu. tek bir yol, sahil boyunca uzanıyor ve dar sokakların arasında kayboluyordu. imgeler ve mekanlar o kadar net ki, incir ağacının altında duran insanların fotoğrafını çekip fotoğrafa baktığımı ve fotoğrafın hafiften karanlık çıktığını bile hatırlıyorum. tarih öncesinden kalan çok büyük bir çukurda dolaşırken, oraya bizden çok önce gelen bir ekibin taşa kazıdığı nota baktıktan sonra uyandım. bizim tehlikede olduğumuzu söylüyorlardı sanki. haki renkli çarşaflar aniden çıkan rüzgarda uçuşurken rüya krallığını terk edip, sıradan hayatıma kaldığım yerden devam ettim.

2011'in antalya'sında bir gün daha. hava hafif bulutlu, vakit biraz erken. giyotin pencerelerimden içeriye gün ışığı sızmıyor çünkü doğu, otelin arka tarafında bir yerde kalmış. güneş, ancak öğleden sonraları odanın içinde dolaşıp küçük pembe çiçekleri olan antipatik nevresimin üzerinde dolaşmaya başlıyor. fakat hiçbir öğleden sonrasında odamda değilim. hafiften ağrıyan bir boynumun taşıdığı 3 numara tıraşlı kafam hep ofiste oluyor o saatte. yazı yazmıyorsam bir elim mouse'ta, sırayla pencere açıp kapatıyorum. patron biraz önce geldi ve spa çizimlerinin acil olduğunu söyledi. spa,  thai masajı ve hidromasaj odalarını azıcık tarif etti. ben hayatımda spa görmedim, thai masajına dair aklımda en ufak bir fikir bile yok. hidromasaj, su ile ilgili olabilir. fakat bunu çizim ile nasıl ifade edeceğim konusunda, en az senin kadar bilgiliyim okur. hafiften tebessüm edip yazıya devam etme, kollarını göğsünde kavuşturduktan sonra azıcık dışarıya bak. nasıl? insanlar var değil mi sokaklarda? bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar, dolmuşlar onları bir yerden bir yere götürüyor. arabalar ve kornaları, şoförler ve sabırsızlıkları her yerde.

medeniyetin çuvallamaktan fazlası olmadığını sık sık düşünür oldum. bir spa kolay yetişmiyor bu devirde. tatil diye ağaçevde kalan bir insanım ben, akşama kadar eğreti çakılmış bir çardakta uzanıp bira içmeye "işte hayat bu" derim. detaylardaki mükemmellik midemi bulandırır, her bir rıhtı ayrı yükseklikte olan merdivenlerden çıkıp tepeden tırnağa ahşap olan odada kalmayı severim. masajdan ve bir başkasının bana dokunması fikrinden bile nefret ederim, hamama üç senede bir gider bedenimi tellaklara teslim ederken bile tedirginlik yetiştiririm. fiziksel temastan ve bağımsız gerçeklikten hoşlanmam. benim aklımı başımdan alan düş kurmaktır, yün eğiren kör kadınların yüzündeki huzurlu tebessümdür. rüya görmeyi, yaşamaktan daha fazla severim. uyumak, benim için en güzel tatildir. 

fakat bir otelde uyumanın bedelini çıkarmak için gündüzleri geldiğim işimde, ara sıra can sıkan detaylar gelir. birisi thai masajından bahseder ve bunu benim çizmem gerektiğini söyledikten sonra geri gider. bu birisi genelde patron olur ve işleri başlarından aşkın familyasının stresli üyelerindendir. çok para kazanır, az öderler. zaman, onlar için biraz daha hızlı akar ve işlerin yetişmeyeceğinden ve paralarını alamayacaklarından korkarlar. korku, onları daha mantıksız yapar. 

sonsuza kadar yazabileceğimin farkındalığını burada bırakıp, spa'nın nasıl çizilmesi gerektiğine bakmam lazım. malum, kurduğum düş başına değil, ofiste kaldığım gün başına para alıyorum. yün eğiren kör kadınların ertesinde, tüm gerçekliğimle bir koltuğu işgal ediyorum.


4 Nisan 2011 Pazartesi

kronik

iki üç gün önce şikayet ettiğim konular, eve gidip gelmekle ve bir saklama kabı dolusu yaprak sarmasını ofisin buzdolabına zula etmekle azalmadı. bu, sürekli tekrar eden bir sancı gibi oldu artık, aklımın köşesindeki yerini her geçen dün daha da fazla arttırıyor. yer kaplıyor. rahatsız ediyor. öyle ki yazmak bile vicdan azabına benzer şeyleri tetikliyor. sanki ödevim varken başka işlerle oyalanıyormuşum gibi hissediyorum. başka ne işle ilgilenirsem ilgileneyim, iş bazında geldiğim noktadan memnun değilim fakat bunu yapmak zorunda hissediyorum kendimi. işi gücü bırakıp interrail ile avrupa'yı gezmek, daha önceki yaşlarımdan birisinin yapması gereken bir serüvendi fakat o da yapmadı. muhtemelen 24 yaşımın da başında bir bela vardı ve 22'nin de. öyle belirsizlik ki, yazamadığımı bile bile, çizim dosyasına geri dönmemek için bu ekranda kalmayı tercih ediyorum. yazmaya devam edersem üçüncü paragrafta kendime geleceğimi ve cümlelerimin bir bütünlük oluşturacağını kestirebiliyorum fakat dwg'de bu olmuyor. zoom in zoom out yapıyor ve kapı doğramasından vaziyet planına kadar değişen ölçekte renkli çizgilere siyah beyaz bir ruh hali ile bakıyorum. bugünü başarıyla atlatsam bile yarın var ve görünüşe göre yarınlar pek bitmeyecek. tek bir tatil gününün ardından geleceğim yer yine burası ya da burasına benzer bir yer olacak. geçen gün böyle-şöyle ve öylenin duyduğum en aptal trio olduğunu düşünmüştüm fakat burası-şurası ve orasının da aşağı kalır bir yanı yok. yoldayken, deniz kenarındayken, koyu gölgelerin altında kalan patikalardan tepeye tırmanırken aklıma gelen güzel şeyler, bilgisayar başında oturup bir sorumluluğun tehditkar bakışları altındayken teker teker kayboluyor. göz göre göre kayboluyor hem de. elim kolum bağlı, oturduğum yerden kaçamak yapmaya çalışıyorum. kesik başlı cümlelerim, kurbanlık koyunlar gibi sağa sola bilinçsiz tekmeler atıyor. içim biraz daha sıkılıyor. şizofren yanımı biraz ehlilleştirip eğitim verdikten sonra, bütün işleri ikinci kişiliğime yaptırmak istiyorum. gerekirse bir üçüncü daha yaratırım, kesitleri o halleder. hafta sonları da dördüncü kişiliğimi alır ve kahveye okey oynamaya giderim. hesabına oynarız, kaybeden ve kazanan ben olurum. 

şimdi de öyleyim, kaybeden ve kazanan her halükarda ben oluyorum. para kazanırken huzurumu kaybediyorum; pazartesileri yok olmaya çalışırken de tüm mevcudiyetimle ofiste yer işgal ediyorum. mouse çıtırtıları, bulutlu bir hava, uzaktan gelen çocuk sesleri, yanımda ağzına kadar ölçü dolu bir rölöve, ne zaman içtiğimi bilmediğim bir kahvenin mor desenli kupası ve boğazımı saran bir sıcaklık. sanki ölmüşüm de mezar diye beni buraya gömmüşler. tüm isteksizliğim ve bıkkınlığımla, sadece çalışmamak için yazı yazıyorum. alan parson's project'in "old and wise"ını dinlerken, bir şeylerin ben olmadan da devam ettiğini, başka bir yerlerde yolculukların olduğunu, bir okyanus kenarını, bir çadırı, yağmur esnasını, gelidonya feneri'ni ve hayatın, insanlardan uzakta daha anlamlı devam ettiğini biliyorum.

sen bana sabır ve katlanabilme kudreti ver ulu zeus. dayanma katsayımı arttır, korozyona uğratma. 




2 Nisan 2011 Cumartesi

eylemsizlik momenti

patron, dün akşam üstü elinde planlarla gelmiş ve rölövesi alınmış bir mekana acil modellemeler yapılması gerektiğini ve adamların beklediğini söylemişti. dairesel esintiler taşıyan çirkin bir odaydı ve acelesi vardı. taam dedim. acelesi olan işlerden her zaman tiksinmişimdir. ne kadar acele, ne kadar ölümcül?

dün akşam üstüden beri daha tek adım atabilmiş değilim. proje başlarında böyle oluyor, en az bir gün taze çekilmiş dana kıyma gibi bekliyor ve işle ilgili olmayan ne varsa onunla ilgileniyorum. autocad ve cinema 4d, araç çubuğunda emrime nazır bekliyorlar fakat pek oralı olmuyorum. proje aklımın bir köşesinde çöp gibi dururken de ilgilendiğim herhangi başka bir şey beni rahatsız ediyor. atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. yerine getirmem gereken bir sorumluluğun gölgesinde, daha yeni bitirdiğim başka bir görselin bıkkınlığında da bana kalan, can sıkıntısı oluyor. iş yapmak değil iş yetiştirmek oldu artık çalışmanın adı. sürekli arkamdan atlılar kovalıyormuş gibi hissediyorum, bu da zamanla daha az önemsemek gibi sonuçlar ortaya çıkarıyor. hepsini yetiştirsem de bir sonraki aşamada kendimi yine, yeni, yeniden bir yetiştirmece-kovalamaca sahnesinde buluyorum. bir durup da bakamamak da zamanla göz yorgunluğuna, sırt ve omuz ağrısına, boyunda tutulma ve daha yaşım az olduğu için sonradan ortaya çıkacak türlü dertlere sebebiyet veriyor. günde en az on saatten, haftada atmış saat bir yerde oturup ekrana bakmanın ödülü, tabii ki sağlık fışkıran yanaklar ve ışıldayan saçlar olmayacak. günde on saat zeytinyağlı avokado salatası yeyip sağlıklı yaşam yürüyüşü yapsaydım bile bu benim için sağlıklı olmazdı. vücut avokadoya karşı bir savunma geliştirirdi ve kalbim, tempolu yürüyüşlerden usandığını ilk fırsatta belli ederdi. durum şu ki, günün yarısında yapılan hiçbir şey faydalı değildir; kısa vadede hırpalar, uzun vadede sikertir. yaşlı  mimarların hepsi, çapraşık ve eğri büğrü heriflerdir.

şimdi de cumartesi sabahındayım işte. zaman, kavanozdaki bal gibi akmak gibi bilmiyor. üç saat geçse de evime gitsem, akşamında da televizyon izlerken panpa'yı koklasam diyorum. zarfa sığan bir aylık bedelimi de almışım, bazen her şeyin bedelinin ince uzun bir zarfa sığmasından ve bu sırada sızlayan omzumdan nefret ediyorum. yapacak başka bir şey de yok, her şeyin sonunda varılan nokta bundan çok da farklı olamazdı. ben yine iyiyim, fazla karışanım görüşenim, sürekli çalan telefonum ve sinsi iş arkadaşlarım yok. yalnız çalışıyorum ve pencere kenarından gökyüzünü görebiliyorum. gömlek giymek zorunda olmadığım gibi, tamamen saçma kombinasyonlar da deneyebiliyorum. xxl enine çizgili mavi lacivert bir bluz, altında beyaz çizgili siyah bir adidas tişört ile montaj gibi duruyorum yine. 

öylesine duruyorum, segment seçip bunları 3d evreninde sağa sola hareket ettirmek, modelleme kısmını bitirdikten sonra her bir köşeye malzeme vermek, tavana spot koymak, çözünürlüğü belirledikten sonra render almaya başlamak istemiyorum. elim bir türlü gitmiyor, önceki projelerle birbirine karışıyor her şey. başka bir iş yapmak da pek istemiyorum, köşeye sıkıştım sanki. bunu sorgulamadığım takdirde her şey yoluna girecekken ve sonunda bir işim olduğu için şükredecekken, ben sol omzumda ara sıra nükseden bir sızının tedirginliğinde, hafiften ağrıyan bir boynun üzerinde, bıkmış bir beyinin yönetiminde eve gitmeyi bekliyorum.

hava kapalı, rüzgarlı ve yağmurlu. palmiye ağaçlarının çizgisel yaprakları ofisin camına epey yaklaşıyor. henüz bitirdiğim kahvenin hemen çaprazında, ne müzik dinlemek istiyorum ne de herhangi bir sitede herhangi bir eylemde bulunmak. parmaklarım hareket ederken, vücudumun geride kalanını eylemsizlik tanrısına kurban ediyorum.


1 Nisan 2011 Cuma

başucumda kırmızılar

son gördüğüm paramparça olmuş köpekler ve kırmızı tuborg'un yeni kutuları oldu. başıma sert bir darbe almış gibiydim. kulaklarımdan sızan kan boynumu takip ediyor ve oradan yastığıma bulaşıyordu. tavanda eski bir vantilatör ve dışarıdan gelen belli belirsiz sesler; başka odalarda kalan başka insanlar. gözlerimi açmak istesem de başaramadım, kanlar içinde kalan bir köpekle göz göze gelip sonsuz bir uykuya daldım. 

üç saat öncesi...

ayın son gününe geldiğim halde cumaya varamamış olmamın şaşkınlığını taşıyan metabolizmam, kendisini kırmızı tuborg içmeye şartlandırınca ve otele dönerken girdiğim ilk markette de kırmızı tuborg'un yeni ve daha güzel ambalajını görünce, martı uğurlamak farz oldu. maaşı almıştım ve bunu ıslatmalıydım. parayı değil katlanabilmeyi, her gün aynı şeyleri yapabilmeyi, bir koltuğun üzerinde akşamı getirebilmeyi ve içimde yanan her şeye karşın sakinliğimi muhafaza edebilmeyi kutlamalıydım. içimde yine bir şeyler yükseliyordu, bu dünya'da barınamıyordum.  bir şeyler benim için bir kademe daha zor oluyordu ve bu, cesaretimi kırıyordu. sürprizlerle karşılaşmamak için çevremdeki her şeyi aynılaştırıyordum. aynı siteler, aynı yollar ve aynı bira.

üç kırmızıyı dolaptan çıkarırken, bu sefer üç kırmızının yetmeyeceğini hissettim. hava henüz aydınlıktı ve koca dünya'da yapacak başka hiçbir şeyim kalmamıştı. hiçbir şey için istek duymuyordum, bir şeyler okuyacak kadar ruh dinginliğine sahip değildim; belki bir film, belki de sadece müzik. üç kırmızıyı koltuğumun altına sıkıştırıp dördüncü süvariyi de dolaptan söktüm aldım. benim kıymetlilerimdi. önceden de öyleydi, bundan sonra da öyle olacaktı. istanbul'daki odam ve kırmızı tuborg duvarım aklıma geldi. eşyalardan nasıl kurtulacağımı bilemeyip çıldırdığım ağustos dışında ev iyiydi. koyu stor perdeler ışığı keser ve karanlığı diplere kadar yayardı. 

bir kırmızıyı yolda yürürken açtım. mekanlarda oturan insanlar, arabalar ve karşıdan karşıya geçen köpekler ile sıradan bir andı. daha önceden binlerce kez tekrarlandığı, mekanın kapısında bekleyen adamın "bunu daha önce de görmüştüm" bakışlarından belliydi. ilk yudumların soğukluğu, içimde yükselen volkanik dağı biraz sakinleştirdi. güneşin yatay ışıkları, yüksek binaların arasından geçip kırmızı kutunun ağzında parladı. bir elimde bira poşeti, diğerinde de bira; maaşımı henüz almış olmanın anlamsızlığı ve askerlikten kurtulmuş olmanın özgürlüğünde, her zamanki gibi, izleyeni çileden çıkartan yavaş adımlarla otelime doğru yürüyüyordum. yapacak hiçbir şey yoktu, beynimi ofisten çıkarken çekmeyece koymuş gibiydim. derin nefesler alan denize bakarak birkaç yudum daha içtim. willy olsaydı dışarıda içerdik ve sonra bir uçurumdan aşağıya işerdik. fakat willy ortalıkta yoktu, içtikten sonra arayabilirdim. sonsuza kadar bira içebileceğime pek inanmasam da willy'nin bunu rahatlıkla yapacağını, son birayı içtikten sonra bile açık petrol istasyonunda bir bira daha arayacağını düşündüm. ankara'da bir damacana bira içtikten sonra bile tek yaptığı bir bira daha bulmak için petrol ofisi'ne girmek olmuştu.

otele girdim, aynı merdivenleri bir kez daha çıktım. ikinci değil üçüncü katta kalıyordum ve bunun farkına daha önce varmamıştım. odaya girip giyotin pencereleri sonuna kadar açtım. akşam üstleri çıkan hafif esinti, eski perdeleri hafiften havalandırdı. ahşap doğramaların boyası çatlamıştı, yerdeki halıfleks ise ben lisede okuyup da isteksiz adımlarla dersaneye giderken döşenmişti. tuhaf, o gün dersaneye gitmeyip birkaç soru daha çözmesem, her şey tamamen farklı olurdu ve şu anda ne antalya'da olurdum ne de bir otel odasının yalnız akşam üstlerini elimde bira ile karşılardım. 

ilk birayı yürürken bitirdiğimden, ikinciye başlamak otel odasını buldu. akşama doğru görüşeceğimiz ev sahibi, evi başkasının tuttuğunu söylemişti markete girmeden önce. bekar olduğumu duyunca, muhtemelen önüne gelen ilk evli aileye evi verdi. tehlikeli ve namussuzdum, ne yapacağımı bilmediğim akşamlar bira da içiyordum.

amores perros'u izlemenin güzel bir fikir olacağını düşünüp gülümsedim. sonunda düşünmeye başlamıştım ve ofisteki çekmecede olan şey beynim değildi demek ki. daha önce izlemiş miydim? bazı sahneler çok tanıdık gelse de izlememiştim. yine bir yerlerde sızmadan önce mi karşılaşmıştım acaba? geçmişe dair bildiklerim yazdıklarımla sınırlı. yazdıklarım da bildiklerimle sınırlı. bloga başlayalı yedi buçuk ay olmuş desem, hadi oradan dersin değil mi? ben üç ay falan geçmiş zannediyordum fakat, 2011'e gireli üç ay oldu. 2011, insanlığın bir önceki seneye göre daha fazla çuvalladığı ve benim de daha az umursamaya başladığım kötü bir yıl oluyor. belki de asal sayıdır, ondan böyle yapıyordur.

paramparça köpeklere bakarken dördüncü kırmızımı da bitirdim. ayağa kalkınca ne durumda olduğumu görecektim. dört biradan sonra tuvalete giden bir süperkahramanım ben; mesaneman! ayağa kalkmamla tavanın bana yaklaşması bir oldu; hızlı içmiş ve hızlı sonuç almıştım. saatin kaç olduğunun önemi yoktu, zaten cuma da değildi. cuma, yarın olacaktı ve bir sonraki gün yeniden eve gidecektim. pazartesi sabah ise yeniden dönecektim. düzenli bir işim ve oldukça çişim vardı. yaşıtlarımın ne yaptığı pek umrumda değildi, ben de böyle bir insan olmuştum sonuçta. 

rüyamda kendimi gördüm. siyah montum ve siyah kapüşonlu bluzum vardı, saçlarım hafiften uzayıp laf anlamadığı için berbat gözüküyordum. ev arıyor ve bulamıyordum. paramparça köpekler, halimi hatrımı soruyordu. kırmızı tuborglar ise yeni üniformaları içinde, başucumda nöbet tutuyordu.