10 Mayıs 2011 Salı

tefriş

dün akşam saatlerinde koltuklar ve çift kişilik yatağın da teşrif etmesiyle ev, biraz daha eve benzemeye başladı. bir tencere yaprak sarması ve çeşitli böreklerle gelen annemin de bunda payı şüphesiz ki çok büyük. buzdolabının katlarında türlü besinler var, çekmeceler ise yemeğe dönüştürülebilecek hammaddeyle dolu ama benim aklımı en çok meşgul eden şey, duvarlara hangi fotoğrafları koyacağım. yatağımın karşısındaki duvarı olimpos kalesinden çektiğim ve photoshop'da oynadığım halde çok sevdiğim pencere fotoğrafıyla kaplayacağım. gece yatmadan önce eminim ki bana bir şeyler fısıldayacak ve rüyalarımı, kaptan eudemos'un güvertesine taşıyacaktır. antik zamanda bir gemici olduğumu ve olimpos'a sandığımdan çok daha önce geldiğimi söyleyecektir. bir önceki hayatlarımı aramak istiyorum ve bunun da yolu doğru izleri takip etmekten geçiyor. o yüzden ev tefrişi önemli. 

kareli zemine kareli koltuklar fazla geldi, geometri festivali yaşanıyor evde. koltuklara düz bir örtü alırsam bu bıktıran geometriyi biraz sakinleştirebilirim. alamazsam da zamanla, karelerle yaşayan yarı akıllı bir meczuba dönüşürüm. karelerden planlar çıkarır, onları aklımdan birleştiririm. grid sistemin üzerinde yaşar ve hep olmak istediğim gibi başka bir mimar olurum. uzun bir masanın etrafında saatlerce çalıştıktan sonra dünya geneli yarışmalara katılırım.

artık bir şeyleri bilmem lazım. yetenekli miyim değil miyim? içimdeki ateş yalancı bir esinti mi yoksa takip ettikçe harlanıp beni bir yerlere taşıyacak güçlü bir nefes mi? bir şeyleri başarabilecek kudrete sahip miyim, yoksa hayatımın sonuna kadar başkasından farkı olmayan bir yeşillik mi? iki farklı insan var sanki bedenimde, iyiyle kötünün kadim savaşı gibi çatışıyorlar her geçen gün. beceriksizin teki miyim, yoksa doğru şartlarda iz bırakacak bir insan mıym? bunları bilmek için uğraşmaya ve okumaya devam edeceğim. yeteneklerinin farkında olmadan ölen insanlardan olmak istemiyorum. neye yeteneğim olduğunu bilmem gerekiyor sadece.

eve internet bağlatıp bağlatmamak konusunda ise her gün fikrim değişiyor. internet beni bazen bir budalaya çeviriyor. şartlandırılmış maymunlar gibi belli periyotlarda belli düğmelere basıyorum. kendimden geçiyorum ve kendime geldiğimde gecenin bir yarısı olmuş oluyor. bir sonraki gün daha az uyurken de, melekelerim zarar görüyor. fakat bununla birlikte, yeni bir ipucunu uzak bir sitede bulabiliyor,  bir fotoğrafta kaybolabiliyorum. tamam, ofiste internet var ama iş ve başka odalarda çalışanlar da var. aklıma gelen birçok şey, ben yazmaya başlayamadan geri gidiyor. sürekli açık autocad penceresi, beni sorumluluğun dikenli değneğiyle dürtüyor. bana maaş veren bir ofiste de aklım tüm iplerini koparamıyor. bir de içtikten sonra yazmanın büyüsünü özlediğimden, interneti o yüzden istiyorum. interneti başka insanlarla değil kendimle tanışmak için kullanıyorum. sosyal medya şarampolden yuvarlansın.

ne tuhaf, aylar önce işe girmek-girmemek üzerine fikir yürütüyordum. işe girdim, barınma problemi üzerine düşündüm. otel günlüklerim beş ayı doldurdu, ev aramanın çilesini çekerken, küçük bir kelebeğin kanatları beni evin önüne götürdü. eve çıktım, eşyalar geldi. ilk yemeğimi yedim, ilk yağmuru karşıladım. şimdi de duvara gelecek posteri düşünüyorum. sanırım bu olacak, beni binlerce yıllık kapılardan geçirecek. sabahlara kadar kaptan eudemos'un güvertesinde maceradan maceraya koşacağım. 


9 Mayıs 2011 Pazartesi

ekstra gün

ev taşıyacağım bahanesiyle koparttığım cumartesi izni o kadar fazla geldi ki, haftada altı gün terbiye edilen naçizane bedenim ne yapacağını şaşırdı.

cumartesi akşam üstü ayağımda top ile karşı kaleye doğru hücuma kalkmışken, önümdeki çocuklar kızıldeniz gibi ikiye ayrılıyor ve son hızla kendilerine gelen yüz kiloluk bedene saygı duruşunda bulunuyordu. çocuklar, çıralı'nın amatör takımında hafta sonu antremanına gelmiş ve sonra da bana, babama ve dayıma meydan okumuşlardı. iki ton tavuk yediğimden olsa gerek hasırdan kalkacak durumda değildim; uzanmak ve denemeler'i okumak istiyordum. gün boyu denize girip duraklamadan yüz kulaç, suyun altında atmış saniye, balığı on dört saniye takip gibi saçma sapan performans denemeleri yaptığım için bitkindim fakat küçük çocukların beni gözlerine kestirmesine katlanamazdım. renkli göz yaşar ve  tek pas sadık bizden oldu, beşe beş maça başladık. küçüklerdi, yaşar'a kaç doğumlu olduğunu sordum ve 2001 yanıtını alınca, yaşar'ın insandan çok araba olduğuna kanaat getirdim. 2001'de meydana gelen tek şey şahin değil mi lan? rakip takımın saçlarını enseden uzatmış forveti ismail, sağ kanadımızı hallaç pamuğu gibi attı ve dayımın koruduğu kaleyi gol manyağı yaptı. çocuklar bacağım kadar olduğundan ikili mücadelelere girmekten çekiniyordum, bana çarpıp da geri sektikten sonra yere yapışan çocuklar vardı fakat tüm arsızlıklarıyla bacak arası atmaya çalışıyorlardı. hadi ben neyse, babama da bacak arası yapıp geçen çocuk sabrımı taşırdı, tişörtümü ve sandaletlerimi çıkardım. bir devi uyandırmışlardı ve olacakların farkında değillerdi.

yalınayağın dönüşü!

maç bittiğinde üstüm başım toz içindeydi fakat 20-15 yenmiştik. topu yere düşürmeden, küçük çocukların üzerinden aşıra aşıra karşı kaleye kadar koştuktan sonra bir koçbaşı gibi topla birlikte kaleden içeri girmiş ve koşmaya devam etmiştim. yerli forrest gump gibiydim ve o hızla denize bile koşabilirdim. "batan güneşin en yakıştğı on yer" listesinde yıllardır ilk beşte yer alan çıralı'nın brokolivari ağaçları bile beni selamlarcasına yerlere eğilmeye başlamıştı. hayat güzeldi, ingiltere'den gelen dayımla karşılıklı bira içerken, eski günlerden konuşuyorduk. gökyüzünden nestle yağacağını söyleyip beni saatlerce ağzım açık bir şekilde havaya baktıran kendisiydi, aynı numarayı onun oğluna yapmaya çalışsam da veliaht prens benden çok daha zeki olduğundan yutmamıştı. "it's impossible" deyip başından savmıştı. türkçesi kırık, ingilizcesi ise şahaneydi.

volkanik kumların üzerinde uzanmaya başlamamdan yaklaşık yarım saat sonra, bir süredir hiçbir şey düşünmediğimi fark ettim. beynim, kulaklarımdan akıp gitmişti sanki. ruhum, beni terk etmiş ve çıralı sahilinde bir beden bırakmıştı. aklım bomboş, zihnim ise tertemizdi. ne bir cümle, ne de kelime. beynimin herhangi bir köşesinde tek bir virgül bile kalmamıştı. yanlışlıkla ermiş gibiydim, sağa sola bakındıktan sonra tekrar gözlerimi kapadım. herhanbir dil öğrenmemiş boş bir levhaydım, güneş bacaklarımı hafiften yakıyordu. ileride, dayım ve babam balık tutuyordu. bir saat önce tuttukları kefalin arkası gelmemiş, sadece arsız bir balon balığı oltaya takılmıştı. gelen balon balığına hakaret ettikten sonra onu geri göndermiştim. 

bilgisayarın karşısında gerilen boynum sonunda gevşemiş, bir yere varmayan düşüncelerim ise uzaklara gitmişti. bir şeyleri yazıya dökmek ya da yazıları içime dökmek aklıma gelmiyordu, güneşten parlayan kayaların yanında şuursuz bir mutluluk içindeydim. öncesi ya da sonrası yoktu. ardımda kalan yılların toplamı, düşünmeye değmeyecek kadar kısaydı; önümde uzanan yılların da bunlardan farkı olmayacaktı. 

hiçbir şey düşünmemenin verdiği hafiflikle yerimden doğruldum, terlemiştim. nereden geldiği belli olmayan bir arzunun esiri olarak denize doğru koştum, henüz ısınmamış akdeniz beni kendime getirecek ve beynime eski işlevini kazandıracaktı. 


                      

5 Mayıs 2011 Perşembe

eskici

hava birdenbire kapandı. ışık kadar hızlı olmayı beceremeyen ses, şimşekten birkaç saniye sonra geldi. saniyede aldığı 340 metrelik mesafe, ışıkla boy ölçüşmesine yetmedi. bazen ışığın fazla hızlı olduğunu ve bunun pek bir işe yaramadığını düşünüyorum, en azından küçük odamda ışığın o kadar hızlı olmasına gerek yok, iki adımlık mesafe zaten. ses bile bir saniyede onlarca kez duvarlardan sekiyor, ışığı düşünmek bile istemiyorum.

yağmur hafiften bastırmaya başladı, mesai bitti ve jeff buckley'in sesine karışan gök gürültüsü kahveyle birlikte ruhuma iyi geldi. dream brother diyor, ben de düşlüyorum işte. parmaklarım klavyenin üzerinde kaymasına rağmen beynimin hızına yetişemiyor. şimşek ve gök gürültüsü arasındaki ilişki, beynim ve parmaklarım arasında da var. aynı yolun yolcusu değiller fakat birbirleri olmadan da yapamıyorlar. neyi ne kadar düşünmesi gerektiğini kestiremeyen ham bir beynim var, o kadar yıl okuduktan sonra az işlenmiş bir beyinle kurtulduğum için şanslıyım. herhangi bir siyasi görüşüm yok, bir davayı ölümüne de savunmuyorum. hayal kurmaya inanıyorum, hayal kurmayı uzun süre önce bırakmış siyasilere değil. takım elbise giyen adamlar bana içten pazarlıklı geliyor, kravatlarının desenine bakarken ne söylediklerini bilmiyorum. kravat nedir ve ilk kim bulmuştur? bunu bulup da nasıl yaygın hale getirmiştir? geçmiş, gelecekten daha fazla bilinmeyen içerir. bin sene önce benim şimdi bulunduğum yerde birisi var mıydı? sesin, ışıktan sonra gelmesini fark etmiş miydi? bunu fark etse bile birisine bahsetmiş miydi? benden bin sene sonra, yine buralarda birisi olacak ve bir mayıs akşamı gök birden kapanacak mı? nasıl da bilmiyorum. klavye ve mouse ile dünyaya bağlanıyorum, kablosuz mouse'a hala inanmıyorum. bir şeyleri şarj ederken mutsuz, bir şeylerin şarjı ben bir şeyler yaparken bittiğinde mağdur oluyorum.

gök gürültüsü yüksek sesle mırıldanmaya devam ediyor. kimseler yok, neredeler bilmem. bugün iş baskısına dayanamayıp ağlayan iş arkadaşım, işi bırakmayı düşündüğünü söyledi. birdenbire ağlayan insanlar familyasından, hemen yelkenleri suyan indirengillerden. ona, bundan sonra gireceği işin muhtemelen daha da kötü olacağını ve paniğe kapılmamasını söyledim. dünya'nın sonu değildi, işler bir şekilde yetişirdi. yetişmezse de dünyanın ekseni yerinden oynamazdı. kellesi gidecek saray mimarı değilim sonuçta, evimin kirasını karşılayıp ocakta tavuk yaptıktan sonra keyifle ıslık çalacak bir ölümlüyüm. tanrısal bir tarafım yok ve uçamıyorum. 

eğer uçsaydım işe de gelmezdim, sırtımda kanatlar varken çalışamazdım. koltuğun sırtına batardı güzelim kanatlar, kepeklenir ve yağlanırdı. taburede de akşama kadar çizim yapamazdım. pencereyi açar açmaz göğe yükselir, acıkınca da tavukların üzerine inerdim. kanadım varsa pençem de olurdu, tavukları yükseklerdeki kayalara götürdükten sonra da onları nasıl daha lezzetli hale getireceğimi düşünürdüm. yolmak gerekiyor sanırım. belki de en iyisi marketten henüz çıkmış birisinin üzerine inmek. hazır yolunmuş ve paketlenmiş bir sürü tavuk, kuşbaşı belki de meze.

fakat kanatlarım yok, her yere yürüyerek gidiyorum. ehliyetim de yok. bu gidişle de olmayacak. bir otomotiv bandında durup da araçları izleyen yorgun mühendisler şahidim olsun ki, araba sürmeye dair içimde en ufak bir istek yok. başka bir gerçeklik düzlemine geçerken direksiyon başında olursam, hayatım tanrının öngördüğü kadar uzun olmayabilir. refüje girip havada takla atarken bile kanatlarım olsaydı nasıl olurdu diye düşünürüm. 

öldükten sonra başka bir hayatın içine doğacaksam da, bu mümkünse 1950'lerde olsun. tamam geride kaldığını biliyorum ama dokunmatik ekranların sağıma soluma bulaştığı bir zamanda yaşamak istemiyorum. atm'lerin ekranına başparmağımla basarken ve dijital sesi dinlerken bile kendimden geçecek kadar mutsuz oluyorum, bari bir sonraki hayatımda her şey manuel olsun. kas gücüyle çalışsın, laftan anlayan bir atım ve onurumu taşıyan bir kılıcım olsun.

yağmur azalmaya karar verirse ofisten çıkıp otelime gideceğim, fantastik diyarlarda geçen game of thrones'in üçüncü bölümünü izleyeceğim. azalmaya karar vermezse de yapacak başka bir şey olmaduğından yine ofisten çıkıp otele gideceğim. kaderim ofisten çıkıp otele gitmek olarak gözükünce, yağmurun yoğunluğu buna etki etmiyor, edemiyor. 

şu yatağı ve bilgisayarı getirseydim, evime gülücüklerimle giderdim fakat acele etmediğimden, 37 ekran televizyonun en büyük teknolojik alet olduğu odama gitmem gerekiyor. uzun bir uyku beni kendime getirecektir. yarın cuma, tanrılar cumartesi çalışmayacağımı söylüyor.



ilk öğlen yemeği

biraz önce evimde yediğim ilk öğlen yemeği, isa'nın son akşam yemeği kadar popüler olmayacak belki ama ileride bir gün, geri dönüp gülümseyerek hatırlayacağım. sandalye ve salkım domates vardı fakat masa yoktu. giderken dört tane tavuk budu, ekmek ve yoğurt aldım. artık dışarının berbat yemeklerinden yemeyecektim, hele ki iki gün önce beş lira verdiğim mercimek çorbası aromalı kaynar su beni iyice çileden çıkarmıştı. tövbemi şehrin en işlek caddesine yazmış ve trafik polislerini peşime takmıştım. artık dışarıda yemek denemeyecektim, pilav yapacaktım. büyük seçim olsun mu gibi sorulara cevap vermek yerine, domates soslu spagettiye girişecektim. 

perşembeleri pazar da kuruluyormuş sitenin hemen yanında, tezgahların yanından küçük şeylerle mutlu olmanın en büyük mutluluk olduğunu düşünerek geçtim. daha fazla küçük şey bulmalı ve mutsuzluğa geniş alanlar bırakmamalıydım. alan savunmasını geliştirmeli, gerekirse de adam adama savunma ile onu kitlemeliydim. basketboldan öğrendiklerimi hayatta, okulda öğrendiklerimi de evimde kullanabilirdim.

üçlü ocağın en solunu gazladım ve annemin donattığı tezgahın ucundan yağ şişesini aldım. tava ve cam kapağı üstteki dolaptaydı, baharatlar ise onun bir yanındakinde. her şey çevremdeydi ve corian tezgah hemen önümde uzanıyordu. tavuklar cehennem ateşinde kavrulurken salkım domatesleri dörde ayırdım, küçük ve acı biber turşusuna varana kadar, annem anahtar teslim mutfak yapmıştı. tavuklar pişerken domatesleri bitirdim, yoğurdu yarıladım. zamanlama özürlüsü gibi sadece tavukla finali yapıp ilk yemeğin ilk bulaşığını da yıkadım. öğleden sonra dönen güneş kahverengi perdelerden süzülüp damalı zeminin üzerinde türlü ışık oyunları yaratırken, iki odalı evin iki odasında da dolaştım. posterler nereye gelecekti, çıktılarını nasıl alacaktım, hangi fotoğrafları kullanmalıydım? mimar olduğunun farkında olmayan bir mimar gibi kafamda yerleşimi yaptım. televizyon salonda, bilgisayar ise yatak odasında mı olmalıydı? televizyonda bir yandan maç izlerken bir yandan da yazı yazmam gerekebilirdi, o yüzden ikisi aynı odada olmalıydı. yatak odası sadece yatmak için kullanılmalıydı. boş evi aklımdan doldurdum, çift kişiliğim için çift kişilik yatağım hafta sonu gelecekti, oturma grubunu da bizimkiler ayarlamıştı.

evden çıktım ve yıllar sonra ilk defa, aynı filmlerdeki gibi keyifle ıslık çaldım.


square gold

some days are all mondays

yıllar önce yazıp mailime yolladığım yazıları buldum ve sanki başkası yazmış gibi ne var ne yoksa okudum. ben o yazıyı yazarken doğan çocuğun şimdi bir sınıfta okumayı sökmüş olmasını dileyerek birkaç alıntı yapmam lazım. bu blogun talihsiz yazarı bugünlere bir anda gelmedi, kendimi bildim bileli canımı bir şeylere sıkar ve bunu düzeltmeye çalışmak yerine onunla yaşamaya alışırım. yazının büyüsü, ben yeni evime gidip ilk yemeğimi yapmadan önce beni yakaladı ve bir başka zamandan, istanbul'da eve çıktıktan sonra yazdığım ilk yazıdan seslendi. yeni eşyalar almıştık, bir yandan mezuniyet balosu telaşı vardı, masraflar çoktu fakat keyifliydik. işte 2007'nin haziranından birkaç cümle:

"bu yazıyı kendi odamdan ikeadan aldığım büyük beyaz masamın hemen üzerinden yazıyorum. güzel evimizde yalnızım. arkamda çift kişilik yatağım, raflarda kitap ve dergilerim, her tarafta yeni alınmış güzel eşyalar var."

o eşyalar iki sene sonra başıma bela olacak ve yok pahasına ikinci el eşya satan adamlara gidecekti. 2009'un ağustosunda çevremi sarmış eşyalardan nefret edecek ve bir sırt çantasına sığmayacak her şeyin gereksiz olduğunu savunacaktım. antalya'ya bir sırt çantasıyla döndükten tam iki sene sonra, bu sefer yine eşyalarla haşır neşirim. yeniden eve çıktım ve buzdolabı bile aldım. hafta sonu da yatak ve oturma grubu getireceğim. yazıların sırası karışık, birisinde de büyük ikramiye çıktığı takdirde yapacaklarımı yazmışım:

"tek başıma eve çıkmak, slr makine almak, okulu bırakmayıp hemen bitirmek için kasmamak..."

zamanla bunların hepsi gerçekleşti hem de herhangi bir ikramiye kazanmadan. eve tek başıma çıktım, slr makinem var ve okulu hemen bitiremedim, altı sene sürdü. "Neyse bu kadar salakça hayal kurmak zaman kaybı" deyip kendime kızdıktan sonra, salı jürisi için bir şeyler yapmak için arkadaşıma gitmişim. o arkadaşımla iki sene sonra eve çıkmıştım, 1.5 sene sonra da o daha fazla istanbul'da kalmak istemediğini söyleyip memleketine dönmüştü ve istanbul, tek başıma bir evde kalmak için çok fazla gelmişti.

"Bugünlük bu kadar olsun kendimi çok iyi hissetmiyorum. dün taksime çıkınca, kendimi okul ve yurta ne kadar hapsettiğimi anladım. hayat taksim'deydi. her yerdeydi. bir punk'ın converse'indeydi. ayrıca istiklal'ın ortasında bi converse gördüm. bağımsız. öteki teki yok. siyah ve çok eskiydi. sanırım çektiğim en iyi on fotoğraftan biri."

diye yazıyı sonlandırırken word dosyasına çektiğim fotoğrafı da iliştirmiş, ah ne de iyi yapmışım.


4 Mayıs 2011 Çarşamba

sarhoş atlar zamanı

dün gece biraz fazla içtim sanırım, gözlerimi açtığımda saat dokuzdu ve ofiste değildim. yatakta betonarme kafayla uyuyor ve hatırlamaya çalışıyordum. sahneler her zamanki gibi kesik kesikti, bağlantılar kayıptı. yavaşça kalktım, aynaya baktım ve bir yere çarpmamış olduğuma sevindim. çünkü yıllar önce çok içtiğim bir gecenin ertesinde aynaya baktığımda gördüğüm manzara, aynada karşılaşmak istediğim türden bir şey değildi. alnımdan akan kan kurumuş ve yüzümün yarısını kaplamıştı. bir yerlere çarpmıştım fakat kısa süreli hafızam hiçbir şey söylememişti. dün ne yaptığımı bilemem ama bundan on sene öncesini anlatabilirim. o yüzden tüm mecralardaki tek formatım günlük tutmak üzerine oluyor, çünkü hatırlamıyorum.

kalkıp işe geldim ve düzelmeyi bekliyorum. tuborg'la başlayan gece efes'le bitince, masanın üzerinde duran cam vazoyu da bira içmek için kullanınca bunlar olur da 5d mark ii'yle fotoğraf çekmenin tadını nasıl anlatırım bilmiyorum. l serisinden kırmızı halkalı 24-105'in takılı olduğu ağır bir abiydi, fotoğraf çekmenin nasıl olması gerektiğini deklanşöre her bastığında söylüyordu. bira kutularının küçük bir piramiti andırdığı odada tüm görkemiyle arzı endam ediyordu. onu sevdim, parmaklarımı üzerinde gezdirip "günün birinde" dedim; "günün birinde yeniden karşılaşacağız"

ülke gündemi bu sefer de internet yasaklarıyla çalkalanıyor. iran ve çin gibi ülkelerle kapışmak için bunlar şarttı, kurumların başındakiler ellerinden geleni yapıyor. namussuz olmamamız için uğraşıyorlar da allah belalarını versin be, tüm vücutları cılk yaralarla kaplansın, helak olsunlar. beddua etmekten başka yol bırakmıyorlar. bir önceki yüzyılın kafasıyla ülkenin başına geçer ve yeterince yandaş toplayıp yaratırsan bunlar da sırayla gerçekleşir. dur bakalım daha kişisel özgürlüklere ne kadar saldıracaklar kuduz köpekler gibi. biraz yükselmek için en dibe inmek lazım, 2011 de her geçen gün biraz daha irtifa kaybetmekle geçiyor. dünyanın en güzel ülkesinde, en çağdışı kafaların hükümranlığında idare ediyoruz. bakalım bu idare, nereye kadar devam edecek. kaybedecek ne varsa kaybedelim.

kahve yapmak için mutfağa gitmem gerekiyor fakat o gücü kendimde bulamıyorum. sarhoş bir atın gördüğü düşüm sanki, her zamanki gibi: çalışamıyorum.


3 Mayıs 2011 Salı

evcil

- onur bey siz misiniz?
- misiniz'i ayırdığınız için teşekkür ederim, evet benim.
- dolabı getirdik de, sitenin önündeyiz
- tamam beş dakikaya geliyorum, de'yi ayırdığınız için de bir kez daha teşekkür ederim.

beko'dan gelen yetkililer birkaç saat önce arayıp ne küçük ne de büyük buzdolabıyla birlikte mikrodalga fırını getirdiklerini söylediler. buzdolabına dair birkaç şey biliyorum fakat mikrodalga ile ilgili hiçbir tecrübem olmamıştı. güvendiğim bir teknoloji de değildi, durduk yere ortalığı savaş alanına çevirmesinden çekiniyordum. dolabı köşeye koydular, garanti belgelerini verdiler ve iki kişiden sanıyorum ki biraz daha akıllı olanı bana mikrodalga fırını nasıl kullanmam gerektiğini anlattı. plastik tabağa koyup öyle çalıştırmalıymışım mıydı, yoksa zinhar plastik ya da cam kullanma mıydı, neydi lan! metali yaklaştırmamam gerektiğini vücuduma dövme yaptırdım, sanıyorum toprak güveç en güvenli seçenek olacak. mikrodalga teknolojisine dair hiçbir şey bilmediğini çaktırmadan, "ben bunları zaten biliyorum" bakışıyla adamı dinledim. onlar gittikten sonra da mikrodalgayı fişten çektim. kullanma kılavuzunda "üçüncü derecede, kümes hayvanı pişirin" gibi şeyler yazıyordu. kümes hayvanlarını şöyle bir gözden geçirdim. tavuk, horoz ve hindi vardı sanırım. askerde yeterince yediğim için hindiyi bırakmıştım, portakallı ördek de yapacak değildim. buzdolabının kapağını açtım ve içinde uzanmış bir sürü bira şişesini görür gibi olup gülümsedim. sonunda bir buzdolabıyla aynı evde yaşayacaktım, içinde annemin yaptığı bir sürü yemeği sırayla mikrodalgada ısıttıktan sonra da televizyonun karşısında yemeğimi yiyecektim. buzdolabının üzerinde kendi çektiğim fotoğraflar olacaktı, belki de birkaç bilimkurguya dair tasarım. boş evde ayakkabılarımla yürüdüm, dolapları açıp kapadım, patates kızartması yapabilecek olmamın insanın içini gıdıklayan belirsiz farkındalığıyla da evden çıktım. çift kişilik yatak ve çekyat çetesi de hafta sonuna kadar hazır olacaktı, ondan sonra otel ile ilişiğimi kesip evde yaşamaya başlayacaktım.

evden çıkıp ofise geri dönerken işlerin sonunda hafiften yoluna girmeye başladığını ve hayatın, ben onun için planlar yaparken başıma gelen şeyler olduğunu lennon'un ruhuna rahmet okuyarak bir kez daha anladım. artık evcil bir hayvandım ve istersem mikrodalgada harika şeyler yapabilirdim.



2 Mayıs 2011 Pazartesi

happy in may

mayıs, yıllardır bana rengini bile tarif edebileceğim bir mutluluk veriyor. yarı saydam bir turkuazdan bahsediyorum, denizde ya da denizin kenarında yıllarını geçirdikten sonra keskin kenarlarını yitirmiş camlara benziyor. her şey yavaştan yoluna girerken, ne kendimin önceki haftalardaki halini anlayabiliyorum ne de benden geriye kalan diğer şeyleri. şimdi iyiyim, geçen haftanın şimdisinde ise tam anlamıyla berbattım. çok mutlu olmak gibi anlamsız isteklerim yok, çünkü "çok" benim nefret ettiğim bir sıfat coşturan. bir cümlenin herhangi bir yerinde "çok" varsa o cümleye olan inancım da, o çoklukla aynı oranda azalır. seni özledim ne kadar güzelken, seni çok özledim sakattır, sakatattır. 

çok mutlu ya da çok mutsuz olmak gibi beklentilerim yok, herhangi bir şeyde en iyisi olmak gibi hastalıklı hırslara da sahip değilim. idare edeyim yeter, zaten elli sene sonra olmayacağım bir dünya'da inan bana yardırmak istemiyorum. yüzümü dökmek, sevinç taklaları atmak, kalabalığa hitap etmek ya da halkımı selamlamak da  tercih ettiğim seçenekler değil. fazla darlanmadan bu dünya'daki zamanımı geçireyim yeter, bir sonraki hayatımda kim olursam olayım. yine de kraliyet ailesine mensup sinir hastası bir dük olup günaşırı sürek avına çıkmak isterdim. 

neden böyle darmadağınık peki yazılar? çünkü bu benim tarzım mı? hayır, sadece sabah başladığım yazı türlü badirelerden geçiyor ve saat üçe yaklaşırken daha yeni üçüncü paragrafa geçmiş olmanın şaşkınlığıyla neyden bahsedeceğimi pek kestiremiyorum. yazıya başlarken mutluydum, zangoçlar ve pelerinli şansölyeler biliyor ya şimdi de mutluyum. neden peki? hakkım var mı mutlu olmaya? var tabi lan, elli kağıt zam almakla birlikte henüz çıktığım evi çok sevdim. dayım ingiltere'den birkaç saat önce geldi, buzdolabı aldım ve artık sarhoşken de yazı yazabileceğim. penceremden güzel ağaçlar ve çiçekler görünüyor, merdiven adı verilen düşey sirkülasyon madrabazlığıyla uğraşmayacağım, yemek yapıp bunu yedikten sonra huzurlu timsahlar gibi uyuyayacağım ve kablotv sayesinde nba izleyeceğim günaşırı. daha ne olsun? haydari yapabilme özgürlüğünü yeniden kazandım.

evin fotoğraflarını ve tim burton esintileri taşıyan zeminini de bir ara koyarım. tuborger; gerçek zamanlı bir zaman yolcusunun sıradan hayatı ve tüm detayları!