5 Ağustos 2024 Pazartesi

adana'da bir öğlen vakti

İsa Bey, bir cumartesi günü dükkanı erkenden kapatıp avlusunda rakı içmeyi çok sevdiği evine doğru bisikletiyle yola çıktı.

cumartesi çalışmayı pek sevmezdi, üstünde tek bir turunç ağacı olan ufak bahçesinin yanına masasını kurar, radyosunu açar ve çiçeğini de hiç eksik etmezdi. geleni gideni olur, her birini sofraya çağırırdı. kimisi afiyet olsun der müsaade ister, kimisi de boğma rakının cazibesine kapılıp iştirak ederdi. yeni yıkanmış avlunun serinliğinde hafif bir müzik dolaşır ve sokaktan gelen seslere karışırdı. o ev, avlu ve kapının yanındaki ahşap oymalı ayna hep vardı. herkesin çocukluğu ve hatta çocuklarının çocukluğu bile o duvarlarda iz bırakmıştı. köşesini kırdığım cam, elimden kayıp çenemi dağıtan tulumbanın kolu, kafamı çarptığım kapı doğraması, ayağımın takıldığı eşik... hepsi oradaydı.

mavi bisikletiyle mahalleyi boydan boya geçti, yola henüz çadırlar kurulmamıştı fakat yine de her yer kalabalıktı. çocuklar, evin dış duvarını kale yapmış ve kadınlar kaldırıma sandalye atmıştı. evlerin içi çok sıcaktı, girilecek gibi değildi. temmuzun sonunda bir günde, herkes nemden yapış yapış olmuştu ama kıvrımlı gidonu olan ağır bisikleti nispeten serinlik veriyordu. dış kapıdan içeri girdi, geldiğini haber vermek için bisikletin zilini çaldı. sultanım dediği eşinden ses çıkmadı, bir yerlerde dua ediyor olmalıydı. tulumbadan çektiği su ile avluyu yıkadı, ahşap masasını gölgeye çekti, vazoya çiçeğini koydu ve radyosunu ayarladı. mutfağa gidip boğma rakısını aldı ve bardağına yerleştirdi. akşama kadar çalışmasına gerek yoktu, çocuklar büyümüş ve hepsi çocuk sahibi bile olmuştu. salonun duvarı, 1955'te çektirdikleri evlilik fotoğrafıyla açılıyor ve çocuklarla, torunlarla, torun çocuklarıyla devam ediyordu. görkemli bir ağaç gibi dallanıp budaklanıyordu çerçeveler, herkes gülerek bakıyordu bu yüksek tavanlı mistik salona. müzeyyen senar'ın sesi avluda gezindi, güneş alçaldı ve biri diğerine benzemeyen evlerin ardından kayboldu. 

İsa Bey, başka bir cumartesi günü avlusunda son kez rakısını içti, artık eskisi gibi olmadığını biliyordu. son demlere, son kadehlere ve sonbahara gelmişti. hava yine sıcaktı ama yapraklar uçuşuyordu. çalışmayı uzun zaman önce bırakmıştı, arkadaşlarını sırayla uğurlamıştı. artık kahveye gitmiyor ve kağıt oynarken birbirlerine takılmıyorlardı. pandemiden önceydi son hatıraları, sonra her şey tepetaklak olmaya başladı. trt 2'de pazar sabahları yayınlanan kovboy filmleri bile keyif vermiyordu. televizyon açıktı, john wayne iyi değildi ve vahşi batıda bile işler yolunda gitmiyordu.

ben 25, dedem de 75 iken bir deniz kenarında rakı içmiştik. o zaman "hayat, yaşanmışsa adına ömür derler" diye bir cümle gelmişti aklıma. 4 yaşındaki torunu kavundan bir parça çalıp kaçarken öyle güzel gülmüştü ki, tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı görmüştüm. bir anıdan kesik sahneler gibi, rakının kokusunu ve yakasındaki karanfili hatırlıyorum. yaşlanınca aynı dedem gibi olmak istediğimi, "önce istikbal oğlum" deyişini...

geçen pazartesi sabahı, üç saniyelik bir ses kaydı geldi ilk önce. herkes başka yerlerdeydi, işlere ve gündelik dertlere gömülmüştük. annem, "babamızı kaybettik, başımız sağolsun" diyordu. beklenen bir haberdi, bugün yarın gelecekti, bir süredir zaten gitmişti fakat o son kapıyı arıyordu. evinden ve avlusundan uzakta, teyzemin evinde kalıyordu. tek kişilik bir yatak, karşısında rengarenk çiçekler, artık gitmenin kesin saatinin çok yaklaştığını biliyordu ve bir pazartesi sabahı o son kapının anahtarını buldu, açtı ve gitti.

herkes başka yerlerdeyken, ertesi gün hepimiz adana'daydık. yola çadır kurulmuştu ve sokağın başından mavi bisikletiyle kimse gelmiyordu. avlu doluydu, turunç ağacı meyveye durmuştu. tulumba ve oymalı ayna, yarım asırdır olduğu gibi aynı yerlerinde gelenleri karşılıyordu.

bundan sonrası, dedemin dünyada ve toprağın altında bıraktığı zayıf bedeninin her saniye çözülüp yok olması ki anlatmanın bir kıymeti yok. geride bıraktığı insanlar onun için oradaydı, hep iyi hatırlandı, avlu dolup taştı, birlikte yemekler yendi, birbirlerini onlarca yıldır görmeyenler bile orada gördü. herkesi birleştirdi, kavuşturdu ve yolculuğuna henüz bilmediğim ama hissettiğim bir boyutta devam etti.

belki de ilk gün, öğleden sonra arkadaşları onun için masayı kurmuştur. avluyu başka bir tulumbanın suyuyla yıkayıp mangalı yakmışlardır. vazoda her renk güller, buz gibi suyla demlenmiş rakı, turunç ağacının altında tokuşan kadehin kristal sesi. ilk yudumda zaman ve mekan artık sınır olmaktan çıkmış, müzeyyen senar'ın sesi esinti gibi dolaşmaya başlamıştır. dedemin yakasında çiçek, üstünde bembeyaz bir gömlek.

sanki 1955'te sultanıyla yan yana fotoğraf çektirirken aklından geçenler, 90 yıllık bir hayatın imbikten tek damlaya dönüşüp insanların gözlerini yaşartması gibi. hayat yaşanmışsa adına ömür derlerdi, dedem bir ömrü çok severek ve sevilerek tamamladı. 

hoşçakal doktor, seni hepimiz çok sevdik.

16 Temmuz 2024 Salı

temmuzun ortasında bir gün

"her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" 

-barış bıçakçı. bizim büyük çaresizliğimiz.

sıcak, çok sıcak bir gündü. babam aşağıda bir yerlerde kendisini içeri almayan görevliyle henüz kavga ettiğinden gömleği yırtılmıştı. annem ise tüm yorgunluğuyla yanımdaydı, tavanda pervane var mıydı tam hatırlamıyorum. daha gözlerim açılmamıştı, bir şeyler hissediyor ama sınıflandıramıyordum. babam, kapıdaki canavarı alt etmiş olsa gerek yırtık gömleğiyle gelmişti. ilk oğluna ilk defa bakmıştı.

öğleden sonra çıkıp eve dönmüşüz, o kısımlar bende kayıp. aynı sabah hem dünyaya gelip hem de taburcu olmak, eve dönmek başa çıkabileceğim şeyler değildi ama bizimkiler yanımdaydı. o zamanlar bebekleri soslamak ve terbiyeye yatırmak olağan karşılandığından benim şansıma defne yaprağı gelmiş, sadece süzme yoğurt sürüp üzerimde zeytinyağı gezdirmedikleri kalmış ama sorun değil, hala hayattayım. büyük bir sağlık problemim yok, bir ara karaciğer yağlanmıştı bir hafta maydanoz kemirerek bu sorunun üstesinden geldiğime inandım. fazla tetkik inancı sakatlar, o yüzden bir daha da hastanenin kapısından içeri girmedim. daha iyiyimdir muhtemelen, bir ara spora geri dönerim diyordum ama o ara henüz gelmedi. kesintisiz bir kompartımanın içindeyim, her şey ucu ucuna yetişiyor, birkaç saatlik boşluk bulursam ne ala, bulamazsam da şafak vakti ufka bakıyorum. 

bu sabah da sıcak, çok sıcak bir günün başıydı ama klima sabaha kadar odayı buzluğa çevirmişti. metro marketin balık reyonundakiler gibi diklemesine yatıyorduk, oğlumun avuçları her zamanki gibi gözlerimin üstündeydi. bir gün tek gözümü çıkarmayı başaracak ve işe korsan gibi tek gözünde deri parçasıyla geleceğim. çalışırken asık suratlı mendeburun tekiyim ve bu deri parçası beni tamamlayacaktır. en azından konuşma ısrarına devam edenlere, deri parçasını kaldırır ve oradaki karanlık kuyuyu gösteririm. bak derim, ilgimi çekmeyen konular hakkında söylediğin her şey bu gözün ışığa verdiği tepki kadardır. minik balığım, ben işe gitmeden önce kalktı ve "iyi ki doğdun baba" diye sarıldı. 26 kiloluk ve yaklaşık 8 yaşındaki bir balık, nasıl da tüm evreni bir arada tutuyordu bir kez daha hayret ettim. balık dile geldi ve ne hediye istediğimi sordu. hediyeyi benim ona alacağımı söyledim, bir kırtasiyede mutlaka pokemon kartları olmalıydı. çağlar da çok severdi pokemonu. dişlerimi fırçaladım, avcuma su doldurup anılarımmış gibi yüzüme çarptım. ön dişi bugün yarın düşecekti, sallanıyordu. 

bitirdiğimiz yaşı sayarmışız, o yüzden 41 diyebilirim. bundan sonra hayatın anlamı:42'ye motorsuz, sadece yelken seyriyle gitmeye çalışacağım. rüzgar bazen delirebilir, beni üç gün ileriye atabilir ya da bazen ters bir akıntı rotamdan alıkoyabilir. sorun değil, artık bu yolun kalın urbalı ve yalın ayaklı keşişiyim. kinikler gibi meydanlarda insanlara havlamıyor ve onların her şeyiyle alay etmiyorum. yüklü kervanıyla çölü geçen ve düşlerine inanan rimbaud ya da ormanında öğleden sonra yürüyen thoreau'yum belki. çoğu ölü harika arkadaşlarım var, hayat dolular. rimbaud'un tahta bacağı bile çoğu insandan daha fazla yaşam belirtisi gösteriyor. onlarla yürümeyi seviyorum, çölü geçerken gece yıldızlar öyle yaklaşıyor ki rajaz'ı mırıldanıyorum. zaman ve mekanın sonsuzluğunu, tesadüfleri, karşıma çıktıkları anın ışıltısını seviyorum.

üç gün önce "the reader"ı izledim, homeros'un odysseia'sını okuyordu genç michael, hanna'ya. iki gün önce deniz kenarındaki bir kahvecide raftan rastgele bir kitap seçtim kahve içerken bakınmak için. aynı kahveciye kışın da uğramış ve halil cibran'ın ermiş'iyle karşılaşmıştım. okuduklarım mıh gibi aklıma kazınmıştı. seçtiğim kitap bora ercan'ın odysseys adaları-bir akdeniz yolculuğu oldu, kasadan masaya getirirken hafiften döktüğüm kahve porselen yüzeyde yollar açtı ve ahşap masada sonlandı. yollar birbirine giriyor, kesişiyor ve birleşerek yeni bir rotaya dönüşüyordu.

kitap, kendi çekim alanını oluşturdu ve beni tek lokmada yuttu. gözlerimi açtığımda bir sahil kenarındaydım ve yanımda bir çocuk dama taşıyla oynuyordu. kahvemden bir yudum aldım, dilimin üzerinde beklettim, seçici geçirgen hücre zarımdan geçmesini ve atomlarıma kadar nüfuz etmesini istiyordum. kitapta geçen bir cümle, en sevdiğim filmlerden "eternity and a day"i gösteriyordu.

"... başka bir deyişle, zaman dama taşlarıyla oynayan bir çocuktur, diyen herakleitos'un adalarıdır bütün adalar..."

filmde duyduğum ve üzerine uzun süre düşündüğüm bu cümle, aslında herakleitos'unmuş. onu da tesadüfen girdiğim bir kahvecide, rastgele aldığım bir kitabın ilk sayfalarında gördüm. the reader filminden homeros'a, eternity and a day'den herakleitos'a sanki güçlü bir nehrin üzerindeki kayalardan sekerek geçtim. kahve bitti, kitabı ise aldığım yere geri koydum. artık o kitabın da peşindeydim; sait faik'in dediği gibi "kendi peşimi bile bırakmıştım" ama bulmam gereken kelimeler çoktan bir yerlere yazılmıştı. bir kinik gibi masanın üzerine çıkıp herkesi aşağılamak yerine sakince yürüdüm, zaman dama taşlarıyla oynayacak bir çocuktur ha, vay canına. zamanı sonunda anlamaya yaklaşmıştım.

birkaç saat sonra yine ve yeniden olimpos'taydım, ayaklarım suyun içindeydi ve her biri diğerinden farklı olan taşları inceliyordum. rastgele bir taş seçtim, üzerine bir harita kazınmış gibiydi. yerdeniz büyücüsü'nün haritalarına benziyordu. bir ada ve bu adaya yaklaşan dalgalar, usta bir çizerin dokulu kağıta ince uçlu mürekkepli kalemiyle nakşettiği bir düştü sanki. taşı uzun süre inceledim, tek bir panoramik manzara kesintisiz devam ediyordu. önceden kağıda çizilmiş ve sonra taş bu kağıtla kaplandıktan sonra on bin yıl boyunca olimpos'ta beklemiş gibiydi. taş için kısa, benim için fazla uzun.

taşı aldım, yanımda getirdiğim biraları içtim ve hemen sağda yükselen olimpos kalesi'ne baktım. 24 ve 28 yaşlarında iki kardeşi görene dek gözlerimi ayırmadım. oradalardı, ikisi aynı anda bana kadeh kaldırdı ben de 41 yaşının olgunluğuyla başımı hafifçe eğdim.

10 Temmuz 2024 Çarşamba

these are the days of our lives

94 yazıydı muhtemelen ya da 93. kolumu omzuna atmışım, bileğimde mor benetton saat ve üzerimde o senenin modası aşırı desenli şortla siyah bir atlet. sen de elimi tutmuşsun, arkadaki dağın yanmasına bile yirmi uzun sene var. güneş gözlükleri bizim değil, sahilde çılgın kalabalık yok. ikinci koya giden toprak yolda bir fotoğraf çektirmişiz ki kim çekti hatırlamıyorum. elimi ne de güzel tutmuşsun, oğlumun tuttuğu gibi.

sabah bu fotoğrafı koyduktan sonra, annem aradı. daha güzel bir yerde olduğunu, buna inandığını söyledi. 37 olacakmışsın ama 24'te kalmışsın. zamanı durdurmayı başardın mı yoksa yolculuğun bizim bilmediğimiz virajlı yollarda, okyanus kenarında, dağ geçitlerinde ve belki de ikinci koya giden toprak yolun başka bir yorumunda mı devam ediyor bilemiyorum. bir arabada, teknede ya da yürümekten iyice eskimiş ayakkabılarının üzerinde değilsin. yine gümüş detayları olan bir motosikletin üzerinde olduğuna inanıyorum. görüyorsun, bir süre sonra inanmak ve neye inandığını seçmek, bilmenin ve mevcut gerçeğin çok ötesine geçiyor. neyin ne olduğu umurumda bile değil, viraja girerken zarif bir hamleyle motoru yatırıyorsun ve yola devam ediyorsun. 

37 olmayacaktın, ben de altı gün sonra 41 olmayacağım. 24 ve 28'de zamanı durdurduk, mor benetton saatin saniyesi tek adım bile gitmedi. son doğum gününde, olimpos kalesi'ne tırmanmış ve birkaç bira içerken belirsiz bir gelecek için planlar yapmıştık. kasımın son haftası yine gelecektik. kış güneşinin, vadiyi geçip denize ulaştığı bir kasım öğleden sonrasında oradaydım, uzun bir yolu yürüyerek gelmiş, sahili geçmiş ve kaleye tırmanmıştım. blogun başındaki fotoğraf da o günden kalma. açma halkalarını birbirine kenetleyip taş duvarın arasına sıkıştırmıştım ki eminim şu an bile oradalardır.

37 olduğun alternatif bir evrende bu akşam buluşur, denize bakan iki ağacın altında ikişer içtikten sonra da dertleşirdik. hiçbir değeri olmayan gündelik koşuşturmalar, yalandan mevkiler, insanların bitmeyen uğultusu, işleri, satışları, siparişleri derken de gün biter, belki şansımıza hemen denizin üstünden ay yükselirdi. sonra da eve dönerdik artık hangi evse, pastaya inanmıyoruz, belki annem balık yapardı. dışarda içmemiş gibi davranır, eve gelirken biraz daha alırdık. sonra pes mi oynardık yoksa sen şimdi yatağımın altında olan gitarını mı çalardın bilemem. gümüş detayları olan bir yamaha gitar, gümüş detayları olan bir yamaha motor.

2024'ün on temmuzunda şu an yalnız başımayım; oda kalabalık ve insanların uğultuları bitmiyor ama onlardan epey uzaktayım. az önce hafiften bir yağmur yağdı, on iki senedir buradayım, pencere kenarındaki ahşap masada. pek dışarıya bakmıyorum, işlerin yoğunluğu azalmıyor ama bazen kendime boşluklar yaratabiliyorum. günler aynı geçiyor, işten eve döndüğümde babaaaamm diye bana koşan oğluma sıkı sıkı sarılıyorum. 37 yaşımı pek hatırlamıyorum, geçen seneyi de öyle. 

en sevdiğimiz şarkılardan biri olan these are the days of our lives'ı açıyor ve gitar solosunda o eski günleri hatırlıyorum. 

iyi ki doğdun çagi. yaşamanın başka bir yorumunda yola devam ettiğini biliyorum. bunu bilmesem ikimizi de kaybederdim.




2 Temmuz 2024 Salı

diari d'italia

gevrek bir telli çalgıdan yayılan hareketli italyan ezgisiyle yazıya başlamak ve gitmemişleri, götürmüş de geri getirmiş gibi hissettirmek isterdim ama bunu haddinden fazla yapan var; kontrastı kudurtulmuş görseller, uçuşan yazılar, drone çekimleri, şov haber kameramanına rahmet okutan açılar derken sıra dışı olma çabası sıradanlığın kadim kuyularında çoktan kayboldu. 

önceden pisa kulesini tutmaya çalışır gibi fotoğraf çektiren ve herkes ne yapıyorsa aynısını yapan insanlardan hoşlanmazdım, sonra bu klişeler gezegeninin şaşmaz kullarının belki de en doğrusunu yaptığını, herkesin gittiği yolun en güvenli olduğunu, her şeyden uzaklaşmanın uzun vadede sarp uçurumlara çıktığını fark ettim. uçurumun kenarına geldim, aşağı baktım, kendimi boşluğa bıraksam belki kanatlanacaktım ama çarpmaktan korktum ve geri döndüm. yerçekimi genelde kazanır ve pazarlık sevmez, tanrı da zar atmıyordu en son ama geldiğimiz durum noktada.

geldiğimiz durum nedir abi?

5.5 derecelik eğik kuleyi bir şekilde sırtına, kucağına, kasığına almaya çalışan binlerce insanla pisa meydanındaydık; insanlar bunu bir ibadete çevirmişti. komorlar'dan, namibya'dan, yeşilburun adaları'ndan ve henüz bağımsızlıklarını kazanmadıkları için kendilerine bayrak diktiremeyen talihsiz yörelerden bile bu iş için gelmişlerdi. muhteşem görünüyorlardı. pisa meydanının o sırada dünya'dan kopup uzay boşluğunda sürüklenmesini istedim. bir süre çok mutlu olurduk, dondurma ve sandviç yer, birre içerdik. gevrek telli çalgıdan mamma mia'lı bir şeyler çalanlar olurdu, stoklar tükenene kadar anın tadını çıkarırdık. sonra su ve yiyecek savaşları başlar, komorlar'lı çeteler gaspa çıkardı. insan bir şekilde hayatta kalmanın yolunu ne pahasına olursa olsun bulurdu. bizi kimse öldüremezdi, bir ölür bin dirilirdik.

italya günlüklerine son gün gittiğim pisa'yla başlayarak kurguda bir güzellik yapmaya çalışmıyorum, kurgu masasını epey boşladığımdan ne neredeydi onu hatırlamaya çalışıyorum. yazmanın yüzde doksanı yazma çabası ve sürekliliğidir, hemingway bunun yüzde doksan beş olduğunu iddia etse de peşi sıra yuvarladığı kokteyllerin tesiri altında olabilir. 

hiçbir şeyden emin değilim, net yargılarım yok, kimseye don biçmiyorum ama yine de zevkine hayvan avladığı için hemingway'i artık pek sevmiyorum. o da bana bayılmıyor. bunu düşünmeliydi, bu aslanı da vuruyorum ama bu doğru mudur, eti budu için mi yoksa sadece öldürme arzumu tatmin için mi, neyin peşindesin erny, bir aslanın hayaleti ruhumu huzura mı kavuşturacak diye söylenmeliydi. belki de söylenmiş ve bir gece o tüfeğin tetiğini kendisi için çekmişti. yazmanın beni büyülü olduğuna inandıran tesadüf şu oldu ki, ernest tetiği 2 temmuz 1961'de çekmiş. tam 63 sene önce bugün. oysa bu yazıda ondan bahsedeceğimi bile bilmiyordum, sadece parmaklarım italya'dan kalan imgeleri yazıya çevirmeye çalışıyordu. şimdi ernest, küba'da bir barın en ucunda oturuyor, önünde iki kadeh var, birisini bana doğru kaydırdı. bardağı tuttum, içki biraz sallandı, çalkalandı ve aromaları birbirine karıştı. bana bakmadan konuşmaya başladı, odaklan dedi, ilk güne geri dön. 

ilk gün: venedik. 

uçağın tekerlekleri marco polo havaalanı'nın pistine değene kadar sonunda bunu başardığıma inanmıyordum, sanki tüm dünya bunu daha önce yapmıştı ve geriye bir tek ben kalmış gibiydim. genelde böyle hissederim; herkes okulu bitirdi bir ben kaldım yaz okuluna, herkes işini düzenini kurdu bir ben kaldım daha ne olmak istediğine karar veremeyen, herkes atını tımarladı hanın kapısına bağladı  ben daha at taksitine bile giremedim... bu sanırım çok eskilerden kalma bir defo ya da davranış bozukluğu fakat deşmek ve kazı alanını genişlettikten sonra ortaya çıkan heyulayla uğraşmak istemiyorum. o yüzden psikolojik destek almam gereken zamanlarda bile bunu yapmak yerine etrafından dolaştım. yine bu yaşa iyi geldim, hiçbir gece kafama tüfek dayamadım, iki hap üst üste içmedim, canıma kast etmedim. aferin bana. evren beni yeşil pasaportla ödüllendirdi, git artık gez dolaş dedi. çok uzun yıllar önce, ofisten çıkıp eve yürürken fransız aksanlı bir herif demişti "gezcek sen memleket memleket" diye. sürekli geçmişe gidip gelmek yerine anda kalmanın yollarını mı arasam ne yapsam bilemedim ama aklımda yer etmiş, dur hatta linkini bulmaya çalışayım. sanırım yaptım. 2010'un üzerinden ne çok şeyler geçmiş, marco polo havaalanı'nda oğlumun elini tutuyordum. minik kralım sekiz yaşındayken başlamıştı dünya'yı görmeye. kırmızı adidas'larıyla sürekli koşuyordu, mutlu bir atom gibiydi.

napolitan şoförümüz cennetmekan ernesto karşıladı bizi, bak yine hoş bir tesadüf aynı isim etrafında dolaşan. otobüste nirvana çalıyordu ve venedik'e doğru gidiyorduk. venedik'le ilgili bildiklerim pek dişe dokunur şeyler değildi, mimari proje 4'te tarihi bir yapının önünde bir kültür merkezi çizerken, proje hocam st. marco meydanından esinle birkaç eskiz çizmiş ve o zaman bahsetmişti ama bu yirmi sene önceydi. st. marco'ya ayak basmam biraz zaman aldı. hava gri ve nemliydi, yeni zelanda'nın en zengin adamının 100 metrelik süperyatı ulysses, tarihi binaların önüne demirlemiş ve hidrolik verandasını açmıştı. bana 10, bilemedin 15 metrelik bir tekne yeter; bunu bile muhtemelen alamayacağım ama sorun değil. almış gibi yaparım. hayal etmekle başlayıp yine öyle bitebilir, her şeyi tek hayata sığdırmaya çalışınca tüfekle kafana sıkabiliyorsun. o yüzden paniğe kapılmak yerine venedik'in sokaklarında kaybolmayı tercih ettim. asırlık yağmurlarla yıkanmış cepheler nasıl da güzel eskimişti, ufak tefek meydanlara açılan dar sokaklardan geçtim, birden karşıma çıkan çan kulelerini çok sevdim. en az ilgimi çeken gondollar ve gondola çökmüş turistler oldu. büyükada'da faytona binenleri de sevmezdim zaten. yağmacı tipler gibi gelirlerdi. gondolun ucunda, gondolcunun ağırlığını dengelesin diye demirden bir dükalık şapkası vardı ki aynısını bir hafta sonra eskişehir'in porsuk çayı'nda görünce, yılmaz büyükerşen'in kasketini yapsaydınız bari diye kıkırdadım. yoldayken keyfim yerindeydi, klişe gezegeninden gönderilen elçiler yine çılgınlar gibi aynı fotoğrafları çekinmekten imtina etmiyorlardı ama hiç önemli değildi. yere uzandım, gondolu bekledim. köşede hard rock cafe vardı, zaman kalsa girecektik ama kalmadı. turla gidince sürekli bir yetişme ve yetiştirme telaşı.

kaotik mimarisiyle göz dolduran, rönesansı paralel evrende kendi içine çökerten gebze öğretmenevi'nde başladığım gün venedik'te sona erdi. tüm turu tek yazıya sığdırmaya çalışmak ise hemingway'in "tamam bugünlük bu kadar yeter, daha aslan vurmaya gideceğiz" demesiyle başarısızlığa uğradı. sinirlendiğimi görünce güldü, şaka yapmıştı ki zaten küba'da aslan yoktu. 





14 Haziran 2024 Cuma

babalar ve oğullar

geçen çarşamba öğleden sonra babam aradı ve iyi olup olmadığımı sordu. bu her zaman yaptığı bir şey değildir, o yüzden endişelendim ve kendisinin konuşmasını bekledim. kendisinde bir sıkıntı olmadığını fakat kaza yaptığını, arabanın perte çıktığını söyledi. sesi iyi gelmiyordu, üzüntü ve şok dalgaları birbirine girmişti. sana bir şey olmadıysa, geri kalan hiçbir şey önemli değil dedim. iyi bir şofördü, dikkatliydi ama bir düzlükte sanırım içi geçmiş ve olasılıkların belki de en iyisi gerçekleşmişti. refüje girmiş ve sadece arabaya zarar vermişti. 

diğer olasılıkları düşünmek bile insanın kalbine kara bir gölge gibi oturuyor. kendi rayında tıngır mıngır giden bir hayatın saniyeler içinde nasıl tepetaklak olduğunu ve geride kalan uzun seneleri nasıl yeni bir raya oturttuğunu hepimiz çok iyi bildiğimizden, dağılanın sadece araba olmasına sevinecek haldeydim. 

birkaç saat sonra, servisten beş dakika erken inip yolun kenarında beni beklerken "bir daha seni göremeyeceğimi sandım baba" diye hıçkıra hıçkıra ağlayan oğluma "tamam geldim işte babacım" diye sarılırken, üç kuşağın birbirine geçmiş eşzamanlı hislerini ruhumun derinlerinde, iliklerimde yaşadım. aslında ağlaması gereken bendim, babam birkaç saat önce ciddi bir kaza geçirmişti fakat bundan haberi olmayan oğlum, sadece beş dakika beni beklediği için bana sarılarak, yavru bir güvercin gibi titreyerek ağlıyordu. ona sımsıkı sarıldım, artık sekiz yaşında bir pikaçuydu, her gün sanki biraz daha büyüyor, bazen kafa tutuyor ve genelde bir yavru kaplan gibi sürekli üzerimde uzanıp patileriyle yüzümü okşuyordu.

bağlar çok güçlüydü, koca gemileri iskeleye zımbalayan halatlar gibiydi. ağlaması dindi, sakinleşti ve dondurmasını almak için markete girdik. bazen benim sekiz yaşındaki halimle çok iyi arkadaş olacaklarını, sırt çantaları yerde sürüklenirken kollarını birbirlerinin omuzlarına atacaklarını ve sürekli top oynayacaklarını hayal ediyorum. sakinliği ve hayal gücü bana benziyor, gece yatmadan önce ona anlattığım ve başka hiç kimsenin bilmediği masalları yeni fikirlerle şekillendiriyor, daha önceden anlattığım ufak bir detayı hatırlatıyor ve kurguda tutarlılığı sağlıyor. 

sekiz yaşımda, daha iyi bir gelecek için şehir değiştirmiştik. tüm çevremizden, arkadaşlarımızdan, habitatımızdan kopmuş ve başka bir yerde neredeyse sıfırdan başlamıştık. öyle ki, diğer öğrenciler siyah önlüklüyken ben büyükşehirden geldiğim için mavi önlük giyiyordum. 

tam oğlumun yaşlarında, mavi bir zenciydim teneffüs saatlerinde. kimse benimle oynamak istemiyor, sanki teni mavi bir uzaylıymışım gibi davranıyorlardı. yarım dönem sonra onlar da mavi önlüğe geçince ırkçılık bitmiş ve yeni hayatımıza da nispeten alışmıştık. dört kişilik bir aileydik, aralarında dört yaş olan iki erkek çocuk, biri sarı diğeri kara. yaz mevsimleri çok uzun, günler bitmek bilmez ve oyun bulmak için tüm hayal gücümüzü sonuna kadar kullanırdık. 

daha iyi bir gelecek sonunda geldi mi bilmiyorum ama şehir değiştirmediğimiz bir alternatif evrende, suça bulaşmış ve herkesin hayatını mahvetmiş kriminal halimi bazen düşünüyorum. yüzünde derin bir faça var, gözleri ise hiddetle parlıyor. evdeki eşyaları satıp ne var ne yoksa yemiş, bitirmiş, insanları tüketmiş, sürekli içeri girip çıkan, herkesin illallah çektiği bir canavara dönüşmüş. okumamış, kontrol edilememiş ve bir süre sonra da yitip gitmiş. uzak bir kuzenim böyle bir hayat yaşadı ve sonunda cezaevinde öldü, kalp krizi dediler ama vücudunda ve kafasında darp izleri olduğu söylenegeldi. aile bunun izini bile sürecek gücü kendinde bulamadı.

haftaya bugün italya'da olacağız. oğlum sekiz yaşındayken. belki evde kalıp tablet oynamayı tercih edecek, gün boyu yürümek ya da kendisi için çok bir şey ifade etmeyen tarihi yapılara, sokaklara ve heykellere bakmak yerine ama gördükleri, hissettikleri onu hayatı boyunca yalnız bırakmayacak. belki bir kule ya da kemer, damağına değen bir lezzet, roma olimpiyat stadı ya da çeşmeye sırtı dönükken para atan insanlar, uçak penceresinden gördükleri, havaalanındaki o muazzam kaosta karıncalar gibi yolunu bulanlar, sirkülasyon, işaretler, kulağına gelen bir müzik, organizasyon... yıllar sonra demini alacak ve bir yerde aklına düşecek. 

louise glück'ün dediği gibi: "dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır"

mavi önlüğü ve o yalnızlığı hatırlıyorum, dedemden harçlık alıp eve dönerken yediğim kebabın tadını, atari salonunda son jetonumla yaşadığım kaybetme hissini, arkadaşlarımdan ayrılıp yeni bir yere taşınırken içimde harlanan özlemi, kardeşimle sabahları çizgifilm izlerken yediğimiz petibörün çıtırtısını, sıcak tırnak pideye üçgen peynir sürüp onu yiye yiye yürümeyi, otobüste cam kenarını, tarlaların yanından geçerken benimle birlikte koşarmış gibi görünen dikim hatlarını, annemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu, babamın fedakarlığını, hep çalışmasını ve kardeşimi, onun sarı kafalı çocukluğunu, onun sesini, yaptığı taklitleri, oyunlarımızı, kavgalarımızı, psikolojik harbimizi ve sonrasını, son günlerimizi, motosikletle çıktığımız yolculukları, onu kaybedişimizi, yokluğunun bile varlığın bir boyutuna dönüşmesini. hepsini hatırlıyorum.

çağlar gideli on üç sene oluyor, oğlum geleli de sekiz. ben gelecek ay 41'i dolduruyor ve hayatın anlamı 42'ye doğru yelken açıyorum. on uzun seneden sonra yeşil pasaportu sonunda aldım ve gelecek çarşamba sabahı artık, belki de biraz geç ya da tam zamanında yola çıkıyorum. geride bıraktığım yolu küçümsemiyorum, bazılarının asansörle çıktığı yerlere ben merdiven bile bulamadım bazı zamanlar ama frank sinatra da beni onaylayacaktır, bu benim yolum oldu, oluyor.

şimdi pencere kenarındaki masamda bu yazıyı yazıyorum, oğlum 2. sınıfı bitirdi, karnesini aldı. annem ve babam onu okuldan almaya gitti. uzun yıllar sonra hatırlayacağı şey, onu herkesin çok sevdiği olacak. babalar ve oğulların kadim zinciri, birbirine dolanıklıkları ve eşzamanlı hisleri ise sonsuza dek sürüp gidecek.




30 Aralık 2016 Cuma

seasons

apartmanın bahçe kapısından çıkar çıkmaz gökyüzüne baktım; daha önce hiç beyaz görmediğim tepelere kar yağmış, denizin üzerine ise koyu bulutlar çökmüştü. yağmurun yağacağı benim işe en az on dakika geç kalacağım kadar kesindi. adımlarımı hızlandırırken ani bir kararla kafamı çevirdim, oradalardı. ikinci katın penceresinden bana bakıyorlardı. küçük minişgu, annesinin kucağına yüzü dışarıya dönük şekilde oturmuş ve hafif çekik gözleri ile babasını izliyordu. işe gitmeyip eve geri dönmeyi ve yedi kiloya yaklaşan bu panda yavrusuyla yatakta yuvarlanmayı, boynundaki kokuyu ciğerlerimin en derinine dek depolamayı çok istedim fakat yılın son günüydü, bir gün daha dişimi sıkmalıydım. çalışmaktan ya da çalışmaya çalışmaktan hoşlanmıyordum fakat sorumluluklarım vardı, kafamın estiği gibi davranamaz ve bunun olası bedellerini ödeyemezdim. dört dakika sonra işe geldim ve aylardır neyi hangi sırayla yapıyorsam yine aynısını yaptım. klimayı aç, bilgisayarı aç, autocad dosyasını aç, google chrome'u aç, ne dinlemek istediğine karar ver ve yavaşça hızlan. hızlandıkça yavaşla. bağımsız gözlemciler, senin durduğunu düşünüp hayıflansın.

ülkenin geneline göre berbat geçen ve benim de bir an önce bitmesini istediğim 2016 çok mu kötüydü peki? gerçekten kötü geçen yıllarım oldu ve 2016 onlardan biri değildi. haberlere ve insanlara baktıkça sinirlerim bozuldu, bir şeyleri değiştirmenin neredeyse imkansız olduğunu, kötülerin kötülük yaptıkça güçlendiğini, iyilerin her gün yeni baştan kaybettiğini, haksız yere içeri atıldığını, arsızların ise her dönem başka insanların omuzlarında yükseldiğini gördükçe dişlerimi sıktım fakat 2016 küçük hayatım için iyi bir yıldı.

ocağın ilk günlerinde bir bebeğimiz olacağını öğrendik; küçük canavar, koparmada beta hcg rekoru kırarak "hazır mısınız, ben geliyorum gençler" dedi. sonucu gördüğüm an kalp atışım hızlandı, hafiften panik yaptım ve çok önemli bir sınava girerken olduğu gibi avuçlarım ısındı. karıma baktım, onda da benzer belirtiler vardı. bi saçmaladık, ellerimiz ayaklarımız bizden bağımsız oynadı ve ailelere haber verdik. kardeşim gittikten sonra sonunda birisi gelecekti, zaman akıp geçiyordu. 2011'in bir eylül akşamında veda etmişti, 2012'yi hatırlamıyorum, 2013'te evlenmiştim, 2014'ü hatırlamıyorum, 2015 ise hayal meyal. memurluk insanın köşelerini yontuyor ve diğerlerine benzetiyor fakat daha onlar gibi olmadım tam olarak. cuma namazına gitmiyor, islamın geri kalan ne şartı varsa onları yerine getirmiyorum. muhtemelen arkamdan, içki bile içtiğimi iddia ediyorlardır ki çok güzel içerim. cuma akşamları eve giderken markete muzaffer bir komutan gibi girer ve uzun zamandır yaptığım gibi bira alırım. biranın yanında bir şey atıştırmayı sevmem, biranın yanı değil de biranın arkasından bir bira daha çok güzel gider. hava güzelse balkonda denizi izleyerek içerim, müzik mutlaka olur. mehmet güreli kimse bilmez derken başımı öne eğerim, oasis don't look back in anger derken de geçmişi dudağımın kenarında tebessüm ile yad ederim. bir daha gelmeyecek günlerin hayaletleri masaya doluşur, gelecek günlerin bilinmezliği yelkenlerimi doldurur. gelidonya feneri'nin önünde uzanan adalara doğru pupayelken giden ve adı seasons olan lacivert gövdeli bir teknenin hayalini görürüm. sea sons. mevsimler ya da deniz oğulları. çok uzak olmayan bir geleceğin belli belirsiz yansımaları.

beta hcg, gerçekten orada bir bebek olduğunu mu gösterirdi peki? cumartesi soluğu doktorda aldık, bir kese oluştuğunu söyledi. mercimek tanesi kadar bile değildi ama oradaydı, boşluğunu yaratmıştı. yokluktan varlığa giden meşakkatli yolun ilk basamaklarını çıkmıştı bile, boşluğu vardı. orada tam olarak nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde dokuz ay geçirecek ve biz de hep etrafında olacaktık. 

2016 deli atlar gibi 2017'ye doğru koşarken, biz de her ay doktora gidip milimetrelik değişimleri büyük bir heyecanla takip ettik. susam oldu, nohut oldu, fasülye oldu; bakliyat serisini tamamlaması iki üç ayımızı aldı. kalp atışını dinledik, dördüncü ayda yeni oluşmuş elleri kollarıyla bize breakdans yaptı, bir uzaylı gibiydi ve organik bir kapsülde hızla yeryüzüne yaklaşıyordu. aydan aya olan kontrollerin arasında ise işe gelip gitmeye devam ettim. kimse tam olarak ne iş yaptığını ve yapmadığını bilmiyordu, yazıcıdan çıktı almayı ise beş altı kere denedikten sonra bırakanlar vardı. kahverengi kadifeden takım elbise giyen adamlar oyuncak ayı gibi koridorda dolaşıyor, 1984 yazına damga vuran kazak ve saç kombinasyonuyla 2016'ya ışınlananlar beni her seferinde hayrete düşürüyordu. kamu kurumu değil de kontrolden çıkmış bir tuhafiye dükkanı gibiydik, örgü örenler bile vardı. çoğu zaman benim burada ne işim var diye çay bardaklarına fısıldasam da, cumartesi çalışmadığım ve yıllık izin gibi daha önce karşılaşmadığım bir lüks ile şımartıldığım için kendimi şanslı hissediyordum. bir daha özel sektöre dönemez ya da kendi ofisimi açıp kurnazlar gibi iş kovalayamazdım. çalışmak hayatımın önemsiz bir kısmıydı, otogarda çıkan otobüslere fiş kessem de bunu sorun etmezdim. mimarlıkla hobi düzeyinde ilgilenmeye karar vermiştim ve böylesi herkes için daha iyiydi. dört beş seneye yeşil pasaport bile alabilecektim, işler o kadar tıkırındaydı.

kış bitti, bahar bitti ve hiç bitmeyen bir yaz başladı mayıs ayında. bebeğin cinsiyetini de sanırım üçüncü ayda öğrendik. oğlan olacaktı. onunla pes oynayacak ve gittiğimiz pikniklerde penaltı çekişecektik eski günlerde olduğu gibi. acaba babası, amcası ve dedesi gibi solak, dayısı gibi iki metre mi olacaktı? küçük ve zararsız sorular bunlar, kızım olsaydı da anasından aldığı çekik gözleriyle çin prensesi gibi hayatımın merkezine konacaktı. tatarlıktan gelme huysuzluğuyla herkese kafa tutacak ve bazen sinirinden zıplayacaktı. ben de o daha fazla sinirlenmesin diye içimden gülecek, onu sakinleştirmeye çalışacaktım.

dokuz eylül akşamı denize gittik, hava son dört aydır olduğu gibi yine sıcaktı. dokuz günlük bayram tatiline girmiştik ve benim tahminlerime göre daha bir hafta vardı. bahis kariyerimde olduğu gibi tahminlerim yine tutmadı ve ertesi sabah 04:00'te hastaneye doğru yola çıktık. bebeğimiz 10 eylül'de gelmeye karar vermişti ve 16:00'da viyaklayarak dünyaya geldi, dokuz ay süren yeryüzüne serüven sonunda bitmişti. bir jules verne hikayesi yazmıştı üç buçuk kilo ve elli santim boyuyla. mavi bir takım giydirdik ve ona baktık. ciğerlerindeki suyu sezaryenden dolayı tam atamadığı için doktorlar iki gün kontrol altında tutmamaları gerektiğini söyledi. cumartesiden pazartesiye iki gün yoğun bakım ünitesinde diğer arkadaşlarıyla kaldı ve minişler çetesi dönem başkanlığı yaptı. pazar günü sadece bir kez görebildim, kuvözünün içinde uyuyordu. altı aylıkken doğan parmak çocuklar vardı, zor doğumları ardında bırakan cesuryürekler, yaşama içgüdüsüyle aylardır yoğun bakımda mücadele eden bir direnişçiler ordusu vardı ve benim küçük oğlum da hayata mücadele ederek başlamıştı. yoğun bakım benim derinlerimde bir yerde yaşayan karanlıktı, kardeşimi en son yine bir eylül zamanı yoğun bakımda görmüştüm gittiği gün. o dezenfekte kokusu, o biplemeler, renkler, ışıklar... zaman bir çemberdi ve beni beş sene sonra yine bir yoğun bakım odasına getirip bırakmıştı ama bu sefer hoşçakal demek için değil hoşgeldin demek için.

kerem bey'i ertesi gün yanımıza verdiler, korkulacak bir şey yokmuş. kafasında tüyler olan bir kuş yavrusu gibiydi ve uyuyordu. hafiften gözlerini araladı ve etrafa baktı, annesine sarıldı ve hikaye aslında tam olarak orada başladı. ilk gece üç saatte bir uyanmak için on iki tane alarm kurduk, ne yapacağımızı tam bilemedik ama bir aradaydık. günler birbirini kovaladı, zaman hızla aktı ve dördüncü aya doğru hızla ilerliyoruz. geçen sene bu zamanlar bebekten haberimiz bile yokken, sabah çıkarken anasının kucağında gözleriyle beni takip ediyor, sabaha karşı aramızda yatıyor, sırt üstü yatarken yüz üstü dönüyor ve kolu altında kaldığı için sinirlenip bağırıyor, ona liverpool kadrosunu sayarken gülüyor ve yağmur yağdığı için dışarı çıkarılmadığında ağlıyor. her gün yeni bir özellik yükleniyor ve ben de bu günlerin hayatımın en güzel günleri olduğunun bilinciyle boynunu kokluyorum. beraber köşedeki gece lambasına bakıyoruz gece uyanırsa, delonghi dragon model bir yağlı petek aldık, o kutsal ışığı koruyan ejderha oluyor. havayı kurutmasın diye bir tabağa koyduğumuz su da, ejderhanın yaşadığı göl oluyor. ışık direk gözümüze gelmesin diye turuncu kutularla kapatıyoruz, hah işte onlar da bakır dağları. yatağında yatarken baksın diye astığımız iki küçük kuzu da, kutsal ışığa giderken ejderhanın dikkatini dağıtmak için yanımızda götürdüğümüz kurbanlar. bir odanın köşesinden bile masal çıkıyor, sonra onun kellesinin üstünden hafifçe öpüyorum. bir yıl birlikte bitiyor, nice yıllara oğlum diyorum. önümüzde uzun seneler olsun birlikte olacağımız, seasons adlı teknemizle adaların etrafına demirleyeceğimiz...



16 Mayıs 2014 Cuma

haberin yok

Mesaim başladığında hala evdeydim; üzerimi bile giyinmemiş ve boş gözlerle telefonuma bakıyordum. Sanki, toprağın altında kalan madencilerden biriydim ve kanıma karışan karbonmonoksitin beni o kahrolası bilirkişilerin de canlı yayınlarda utanmadan söylediği gibi tatlı bir ölüme götürmesini bekliyordum. Rüyamda sabaha kadar yüzünü seçemediğim birileriyle dövüşmüş ve büyükçe bir deponun köşesinde onu sıkıştırıp tam da öldürecekken de saatin çalmasından yarım saat önce uyanmıştım. Muhtemelen dövüştüğüm kişi, insan suretine bürünmüş devletti çünkü bir insana duymayacağım bir öfke ile ona doğru koşarken uyanmıştım.

Sabahın ilk saatlerinde durgun bir göl gibi gözüken denize ve birkaç gündür açıkta bekleyen yaklaşık on metrelik yelkenliye bakarken, beni bu iyilerin kaybetmekle kalmayıp öldüğü lanet olası ülkeye bağlayan şeyin ne olduğunu düşündüm. adını hatırlamadığım bir yazar, bir yere aidiyeti oraya ölülerini gömmüş olmakla bağdaştırmıştı fakat Tezer Özlü’nün de dediği gibi burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesiydi. Kıyıda sönümlenen dalgaları izledim, sular biraz çekildiğinden olsa gerek ufak bir kum adası ortaya çıkmış ve martılar sabahı orada karşılamıştı. Martı olsam, uyurken de uçmanın bir yolunu bulurdum. Doğru bir hava akımı yakalar ve gözümü açtığımda nerede olduğumu kestirememenin, çocukluğumdan kalan o tadını anımsardım. Martı olsam, en kötü günümde bile “en azından insan değilim” diye kendimi teselli ederdim.

Denize yüzünü dönmüş koltuğumdan yavaşça kalkıp üstümü giyindikten ve kedi yavrusu gibi yumuk gözlerle uyuyan Ceren’i uyandırmadan öptükten sonra evden çıktım. İşe gitmek istemiyordum; içimde çöken bir ocak vardı ve elimden neredeyse hiçbir şey gelmiyor, elinden bir şey gelebilecekken küstahça açıklamalar yapan pislik siyasetçilere lanetler ediyordum. Her halk, hak ettiği şekilde yönetilirdi belki ama bu kadar kötülerini, vicdansızlarını hak ettiğimizi düşünmüyordum. Hala kurtarabilecekleri madenciler içerideyken, ölenlere cuma hutbesi, ailelerine maaş müjdesi veren yaratıklara, bağlı oldukları inanç sistemine, bunları yaratana, yaratılmasına vesile olanlara küfürler ederek yolun kenarından ilerledim. Hükümet konağına kara gözlerini dikmiş bir sokak köpeği vardı, belli ki olanları duymuş ve intikam almaya karar vermişti. Bayrakların yarıya indirilmesi ve üç günlük yas riyakarlığından daha gerçekti köpeğin kara gözleri. Üç günlük yasın son günündeydik, üç günlük dünyanın da son gününe gelmeyi ve hesaplaşmanın bir an önce başlamasını istedim. Bakanların, patronların, kenelerin hesabını tanrı değil madenciler, döverek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın hesabını da ailesi sormalıydı. Bu çürümüş ülkenin mahkemeleri artık yoktu, muhtemelen de hiç olmamıştı. Yaşı büyütülüp asılan çocuklar, yerin binlerce metre altında ölüme gömülen çocuklar, tecavüz edilen, darp edilen, her gün bu ülkede doğmuş olmanın bedelini yeniden ödeyen çocuklar.

Geçen sene bu zamanlar, gezi parkı olayları başlamamış ve özgürce yaşamak isteyen arkadaşlarımız dövülerek, gaz fişeğiyle, mermiyle, tomayla ve mümkün olan/olmayan tüm imkanlarla henüz öldürülmemişlerdi. şimdi her duruşmalarında devletin başka bir rezilliğini görüyor ve lanet okuyoruz. Öldürüp üzerimizde tepinen, geride kalanlara teselli vermek yerine onları kışkırtan, tüm organlarıyla bizi yok etmeye yemin etmiş bir devlete karşı hayatta kalmaya çalışıyoruz.


Sokak köpeğini geçtikten sonra adımlarım daha da yavaşladı, içimde beni boğan bir ateş yükseliyordu ve ellerim sanki arkadan kelepçeliydi. Aldığım nefes, içimdeki ateşi harlıyordu sadece. Odama girdim, bilgisayarımı açıp telefonuma biraz daha baktım. Bu ülkeden gitsem bile arkamda bırakmaya çalıştıklarım peşimi bırakmayacaktı. Okyanusun ortasındaki bir teknede, katmandu’nun dağlarında, bir yağmurun sırtında ya da bir ormanın en karanlık köşesinde bile olsam, yüreğime kazınmış bu acıyı, bu nefreti ve intikam alma güdüsünü söküp atamayacaktım. Ödeşme planlarıyla ömrümü geçirecek belki de ömrümü bitirecektim…

8 Mayıs 2014 Perşembe

nevriye: bir cinnetin anatomisi

Kocası seneler evvel evden kaçmış fakat bunun farkına aylar sonra varmış Nevriye Hanım’ın iki oğlu vardı. Oğullarından büyüğü astronottu ve pencere kenarından gökyüzünü izleyerek kırk yaşına gelmişti. Kocasının akrabaları başta olmak üzere insanlardan pek hoşlanmayan Nevriye Hanım’ın babadan kalma müstakil evine çok nadir de olsa Amerika’dan mektuplar gelir ve her seferinde, oğlunu sonunda yolculuğa çağırdıklarını düşünüp endişelenirdi. Büyük oğlu hangi işe girse, öğleden sonra istifa edecek kadar onurlu bir çocuktu. Nasa’dan gelecek bir teklifi kabul edeceğini söyleyip dururdu ve sadece, geceleri gökyüzünü kaplayan yıldızların çoktan ölmüş olabileceğini ancak onların ışığın yavaşlığı yüzünden yeni görülebilmesine öfkelenirdi. Işık hızını aşmanın ise mümkün görünmediğini, ancak kara deliklerle bir noktadan girip diğer noktadan, zamanı hiç karıştırmadan çıkılabileceğini mırıldanırdı. Zamandan ve onun dakikada atmış saniyelik yavaşlığından hoşlanmazdı büyük oğlan. Nevriye Hanım ne zaman soyulmuş meyve tabağıyla odasına girse, ışık hızına ulaşsak bile bir insan ömrünün başka galaksiye gitmeye yetmeyeceğini, başka galaksiye kaplumbağa yollamanın ise diğer kültürlerde ağır hakaret olarak görüleceğini savunurdu. Elmalar her geçen saniye paslanırken, tanrının varlığının belki de tek ispatı olan mandalinaları yerdi. Belli bir inancı ya da inançsızlığı yoktu. Küçük kardeşinin ya da babasının nerede olduğunu da hiç merak etmezdi.

Evin küçük oğlu ise liseden sonra okumamış, hatta veli toplantısında söylenenlere bakılırsa, lise esnasında ve liseden önceki dönemde de okumamıştı. Kafası sadece kanunlardaki açıklardan faydalanmaya çalışır, belediyenin üç yıllığına kiraya verdiği büfeleri belli bir komisyonla başkalarına kiralardı. Belediye başkanları ve encümen üyelerini delirtecek kadar utanmaz, paradan para devşirecek kadar kurnazdı küçük oğlan. Askerden geldiği gün, kantinde çalışırken biriktirdiklerinden ikinci el şahin alacak kadar da ticarete yatkındı. Abisine akıl vermeye, büfenin başında durmaya ikna etmeye çalışsa da yıllar içinde boş vermişti. İğne oyasıyla akşamı eden annesi ayrı, gezegenle yıldızla sabahı eden abisi ayrı manyaktı. Kiranın kirasıyla gelen parayı atlara yatırır, kolunun altında gezdirdiği ajandasında atların soyağacını çıkarırdı. Bazı günler seyis vurmak için ilk otobüsle istanbul’a gider birkaç hafta gözükmez, bazı günler de seyislerin onu vurmak için geldiğini söyleyip evin çatı katında saklanırdı. At kaçırmaya çalıştığı için dört ay içeride kalmış, at sahibinin davadan vazgeçmesi üzerine de serbest bırakılmıştı. Çatı katında saklandığı günler kamu ihale kanununu okur, resmi gazeteyi incelerdi. Gazetelerin orta sayfalarındaki ihale ilanlarına mercekle bakar, kendisine yarayacak bir açık var mı diye ince eleyip sık dokurdu. Mahallede top oynayan çocukların arasına karışır, herkesi çalımlayıp gol attıktan sonra topu balkona fırlatırdı. Haftada bir kavgaya karışır, ayda bir de güzelinden dayak yerdi. Hiç sevgilisi olmadığı gibi onu görüp de karşı kaldırımdan yoluna devam etmeyen bir kız da görülmemişti. Bir ortak bulup inşaat şirketi açmak ve yapsatçılıkla köşeyi dönmek istiyordu; atlar eskisi gibi kazandırmıyor, belediyeler de büfe ihalesine çıkmıyordu.

Yıllar önce ekmek almaya gidiyorum diye pijamayla çıkıp bir daha dönmeyen baba ise, merkezi Nevriye olan bir çember çizmiş ve insanın yaşayabileceği en uzak nokta neresiyse, büyük ve az salak oğlunun dünya atlasında orayı işaretledikten sonra evden çıkmıştı. İki oğlanın en iyi özelliklerini alsa bile ortaya çıkan yaratık, bir tam oğlan etmiyordu. Bir şeylerin düzelmesini beklemekten ve küçük oğluyla evin içinde karşılaştığında ense köküne giren ağrıdan bıkmıştı. Belki de tüm hata kendisindeydi, genleri bir sonraki nesle aktarılmamalı ve sülalesinin yedi düvelde atlattığı badireler kendisiyle son bulmalıydı. Bir süre Gürcistan sınır kapısında keşif yaptı, kamyoncularla dost oldu, bir karton sigarayla başladığı kaçakçılık macerasına iki sene sonra kendi kamyonuyla devam etti. Sınırdan her geçişinde yaşadığı tedirginlik, ona yaşadığını hissettiriyor ve Nevriye başta olmak üzere yıllarını heba eden herkesten intikam almak istiyordu. Freni patlayan kamyonun, yokuşun başındaki iki katlı bir evi yıktığını gazetenin üçüncü sayfasında okuduğunda, yeni partiden çıkan malt viskinin de desteğiyle genlerine ve döllerine son vermenin yolunu buldu. Plan basitti, zaten detaylı planı hak etmiyordu evdekiler. büyük oğlu muhtemelen yine zamanın yavaş aktığını savunuyor; küçük olan da at ajandasıyla, belediye ihalelerinin açığını kovalıyordu. Nevriye de, başka kimsede olmayan iğne oyası battaniyesiyle pencere kenarında oturup yokuşa bakıyordu. O yokuştan inen kamyonun imgesi, kaçak viski ile birleşip mutluluktan gözlerini yaktı. Kamyonun kasasına kaç dinamit sığacağını sarhoş kafayla hesaplamaya çalıştı; dinamitlerin yarısı patlasa yine de tüm mahalle, mahalleli ve mahallelinin yaz boyunca çay çekirdek zıkkımlandığı balkonlar havaya uçardı. At ajandasının metal tokası evden dört kilometre ötede bulunduğunda, iğne oyası battaniyenin külleri atmosfere karıştığında kendisi de hayatta olmayacaktı ama ruhu kahkahalarla gülecekti.

Azerbaycan’daki taş ocağına götürülmek üzere istasyona istiflenen vagonlar dolusu dinamitin bir kısmını, üst düzey kaçakçılık içgüdüsü ve doğru kişilere dağıttığı rüşvetlerle kamyonuna yükledikten sonra, bir bahar sabahı pijamayla terk ettiği şehrine doğru yola koyuldu. İki oğul ve bu ejderhaların anası olacak Nevriye’nin aynı anda evde olacağı eşsiz anda frenleri elleriyle kesecek; pencere kenarında oturan karısı yokuşu izler, büyük oğlu yıldızlar arası mesafeleri dert eder ve seyis dayağından kaçan küçük oğlu çatı katında saklanırken de bu aileyi bitirecekti.

Yıllar sonra şehrine döner dönmez, düğün organizasyon şirketinin önüne park ettiği kamyonunun kasasını maytaplarla ve havai fişeklerle süsledi. Soranları da damadın özel isteği bu diyerek geçiştirdi. Kamyoncu kasketinin altına gizlediği yüzü, eski evinin etrafında kolayca keşif yapmayı sağlıyordu. Küçük oğlu horoz dövüştürmeye başlamış, koltuğunun altından at ajandasını çıkardıktan sonra boşalan yere iki horoz sıkıştırmıştı. Çok yakındaki büyük patlamadan sonra, hayvanların çektiği zulüm de bitecekti. Nevriye ve büyük oğlan evden pek çıkmıyor fakat küçük de eve pek girmiyordu.

Horozuna dövüş antrenmanı yaptırmak için başkalarının horozunu çalan küçük oğlanın, dayak yememek için eve kapandığı o mübarek perşembe akşamında, adam kamyonunu kız gibi süsleyip yokuşun başına çekti. Son parti maldan kalan son şişe viskisini açıp saldırı planını bir kez daha gözden geçirdi. Önce, güdümlü havai fişekleriyle eve saldıracak ve ev ahalisi pencereye çıktığında yıllar sonra eve dönen, daha doğrusu eve girmek üzere olan babalarını görecekti. Zamanın yavaşlığından şikayet eden büyük oğlan kamyonun hızına şaşıracak, küçüğü horozu pencereden atmaya çalışacak, Nevriye Hanım da kocasının uzun zamandır evde olmadığını o anda anlayacaktı.

Havalı korna ve boş vitesle yokuşun başından inmeye başlayan kamyon yavaşça hızlanırken, olacaklardan haberi olmayan ahali de evin farklı odalarında farklı hayatlarına devam ediyordu. Küçük oğlan, korna sesini duyduğunda horozu paket lastiğiyle kırbaçlıyor ve ondan bir ölüm makinesi yaratmaya çalışıyordu. Büyük ise tamamen paslanmış elmaların yanındaki teleskopunun merceğini kadife bezle siliyor ve ara sıra dışarıya bakıyordu. Nevriye, havai fişekleri gördüğünde daha önce nasıl oldu da akıl edemediğine şaşırdığı yeni bir deseni işliyordu.


Kamyonun evin bahçesine girmesine birkaç saniye kala, evden çıkarken giydiği pijamasını bu tören için yeniden giyen evin reisi fren sistemine bağladığı ateşleme tesisatını harekete geçirmek için son gücüyle frene bastı. Kamyonun ön camını çıkarttığından, frenin gücüyle kamyonun şoför mahalinden fırlayıp Nevriye’sine, bin yıllık lanetine ve bu aşktan doğan çocuklarına uçmaya başladı. Adam havada, ailesi evde ve tüm mahalleli balkondayken dinamitler birdenbire patladı. Adamla nevriye’nin arasında dövüş horozu kaldı, büyük oğlanı ise kamyondan kopan büyük bir demir parçası ikiye böldü. koltuğunun altında çoğu zaman ajanda, mevsimine göre de hayvan taşıyan ihaleci küçük oğlana da havai fişek rastgeldi. Babadan kalma ev, kaçaktan kalma kamyon ve yedi nesilden bu yana süren lanet de güzel bir bahar akşamı, tüm mahalleli ile birlikte son buldu.


6 Mayıs 2014 Salı

ve düşlere dal


Her sene bir yeri yarım yamalak keşfetmek yerine, aynı yere defalarca dönmek; mekanı tüm mevsimleriyle, günün tüm saatleriyle ve kendimin ayık ya da sarhoş, mutlu ya da mutsuz tüm halleriyle sonsuza kadar mühürlüyor. Belki de o yüzden bilmediğim diyarlara gitmeye çalışmak yerine olimpos’a dönüp her seferinde kaleye tırmanır ve derenin denize her sene başka bir noktadan kavuştuğu o güzelim manzara yerine aslında kendi hayatıma bakarım. Kendimin tüm halleri sahilde mutlu mesut yaşar ve aralarından en zengin olanı, yaşı büyüklere bira, küçük olanlara da dondurma ısmarlarken ben de ayaklarımı sarkıtıp tek kişilik geniş aileme bakarım. Uzağı pek de ayırt edemeyen az astigmat gözlerim, düşlere daldığımda kartal gözü gibi olur. İstediğim kadar yakınlaşıp uzaklaşabilir, bazen kalenin yıkık surlarını ayağımla ittirip göğe yükselirim. Bu dünyanın merhametsiz yerçekimi ivmesi geride kalır, Musa Dağı’nın zirvesine konar ve nemsiz havalarda karşı kıyıları tararım. Bazen Tahtalı’ya çıkan teleferiklere musallat olur, dağın kuzey tarafından aşağıya süzüldükten sonra Çukuryayla’da karların içine gömülmüş kulübenin terasına inerim. Yürüdüğüm yollara, gündüz düşlerimde tepeden bakarım.

Hayal kurmaya ilk başladığım zamanlar, bu uzun yaz tatillerinin öğleden sonralarında kütüphaneden aldığım Jules Verne kitaplarının gölgesinde olurdu, ışığı ve fiziği tam ayarlayamıyordum. Yıldızlar arası seyahatlerimde birden güneş doğuyor ve gözlerim kamaşıyordu. Florida’nin Tampa şehrinden aya fırlatılan merminin içinde seyahat etmesine ediyordum fakat ayın yüzeyinde hareketlerimi ayarlayamıyordum. Okulda öğrettikleri hayat bilgisi, fen bilgisi, ilerleyen yıllarda fizik ve fizik uygulamaları, sürtünmesi önemsenmeyen düzenekler, hunharca paslanmış palangalar hiçbir işime yaramıyordu. Müfredatı Jules Verne hazırlasaydı, belki de şu an kapının yanında emekli olmayı bekleyen evrak dolabıyla akşama kadar bakışmak yerine başka bir yerde olurdum.

Bahane bulmak konusunda, viyana teknik üniversitesi’nden doktoram var. Başıma gelen her şeyin öznesi değil de nesnesi gibi, kadere inanmaktan başka bir yolu olmayan semavi din müptelası gibi davrandığım da oldu fakat yaşım otuzu az biraz geçmişken kötü durumlardan nasıl kurtulacağımı, boynumda kravat varken kambur balinalarla kuzeye nasıl göç edeceğimi, ısrarla çalan telefonları nasıl duymazdan geleceğimi ve insanların arkasından konuşmayı huy edinmiş başka insanları kafaya nasıl takmayacağımı biliyorum. Word, bir önceki cümleye “çok uzun tümce” uyarısı verdi. Tekrar okudum ve pek sıkıntı göremedim, şimdi de uzun tümcenin tüm katarlarının altında yeşil ve dalgalı bir çizgi var, “bir nokta koy bari hayvanadam” diye uyarı verirse, farklı kaydeder çıkarım. Teknoloji hayatımıza çok fazla müdahale etti, şarjım dolmadan evden çıkmaz oldum. Dişlerimi fırçalamayı unuttuğum geceler oldu ama telefonu şarja koymadan uyuduğum görülmedi.

Hayal kurmak karın doyurmuyor, yatacak yer de vermiyor; o yüzden çalışıyor, bedenimin ihtiyaçlarını karşılamanın türkiye’de bilinen en kolay yolu olan memurluktan devam ediyorum. Her zaman tembel bir insandım, çalışarak müreffeh yarınlara ulaşacağımı düşünmedim. Son gece yapabileceğim şeyler için kendime bir hafta eziyet etmedim. Her şeyi tamamlamaya çalışmak yerine, “olduğu kadar artık, canımı alacak değiller” savunmasını geliştirdim. Plan, kesit ve görünüş çizdiysem; maketi de yapmayıverdim. O yüzden yüksek ortalama ile mezun olamadım, olsaydım da pek bir işe yarayacağını düşünmüyorum. İnsanlar, çok büyük yanılgıları mutlak doğrular zannedip hayatlarını mahvediyor. Kesin olan neredeyse hiçbir şey yok Jules Verne’nin muazzam bir yazar olması ve yerçekimi ivmesinin haddinden fazla olması haricinde. 9.8 değil de 4-5 olsa yine de şikayet ederdim. belki de tarihin en başlarında, üşengeç bir peygamber zamanında 26 m/s^2 idi ve göğe yükselip tanrıyla beyin fırtınası yaptığı bir anda, bunu 9.8’e indirdi çetin pazarlıklarla. Bunun böyle olmadığını nereden biliyoruz? Namaz vakitleri de elli imiş, pazarlık sünnettir lafının kökeni de oradan gelirmiş. Tanrı hepimizi çok seviyor, okuyalım diye kitaplar gönderiyor ama yine de Jules verne’i tercih ederim. Kaptan nemo ile kadeh kaldırıp denizler altında yirmi bin fersah’tan dalar; bay fox’un ingiltere’ye döndüğü ve dünya turu’nu 81. günde tamamladığını düşündüğü için kendini eve kapattığı o hayal kırıklığından çıkarım. Karısının adı audi’yi andırırdı, muhtemelen auda. Uşağı da paspartou olsa gerek. Aç kalmışım, susuz kalmışım ama yirmi sene önce okuduğum kitaplar beni hiç terk etmemiş, ne güzel.

En başta da dediğim gibi, yeni bir yeri ya da insanı yarım yamalak keşfetmek yerine hep aynı yere döner ve hep aynı insana, kendime bakarım. Olimpos’un sağda yükselen yıkık kalesi ve bu yıkıntıların üzerine inşa ettiğim benliğim, bildiğim en iyi yerdir. Hariçten gazel okuyacağıma, içeriden bilgi sızdırırım.


5 Mayıs 2014 Pazartesi

here, there and everywhere

Ucuzundan beyaza boyanmış, üç ranza altı dolaplı yurt odasıyla hemen hemen aynı büyüklükte yirmi metrekarelik bir odadayım. Birbirinden dönem olarak haberi olmayan üç masa, pembesi kaçmış eski koltuklar ve yazım hatasıyla süslenmiş birkaç yerel gazete var. Geçerken uğramış gibi gözüken evrak dolabı ise hemen kapının yanında. Arkamı dönünce kaçacakmış gibi fakat onu zorla tutmuyorum, gitmek isterse gitsin. Yerel seçimlerden sonra çalıştığım yer değişti, bilgisayarımı kucakladığım gibi yeni yerime geldim. Bihaber masalardan birisini bana verdiler, üçlü prizin ikisine kasa ve monitörün fişini taktıktan sonra artık internet bağlantısı olmayan çorak bilgisayarımı açtım. Birkaç ufak çizim işi varmış, yeni görevim sadece ve sadece projeymiş. Hayhay dedim, zaten hayhay demeyeli uzun zaman olmuştu. Sessiz kaldım, ellerim çalıştı; ne isterlerse donuk bir gülümsemeyle tamam dedim, hallederiz. İnsanla anlaşabilmek yerine dünyanın tüm kesitlerini bir çırpıda çizmeye hazırım; vatandaşla boğuşmak yerine elimde metreyle tüm çölleri kağıda aktarmaya da hayır demem. Benimle nesneler arasında geçsin her şey, ikinci bir özneyle pek geçinemiyorum çalışırken.

Tüm birimler yeniden yapılanır ve yeni insanlar yeni unvanlar peşinde koşarken ben bir kenara geçip onları izledim. önceden yabaniliğim tuttuğunda dersten kaçar kütüphaneye sığınırdım, Gabriel Garcia Marquez bana Macondo’da geçen tuhaf hikayeler anlatırdı; şimdi ayın 15’inde yatan maaşımla seviyeli birlikteliğimiz olduğundan bir yere kaçmak yerine sessiz kalıp evcil hayvanımmış gibi ruhumu gezdiriyorum.

Geçen hafta kırmızı bir vosvos minibüsün, kırmızı bir deniz bisikletinin elli metre ötesinde, çıralı’da durup yüzünü olimpos’a döndüğü ve benim de şans eseri orada olduğum an, hayatımın birkaç dakikalık özeti gibiydi. Berrak bir şimdinin ortasında dikilirken, aynı anda hem geçmişte hem de gelecekteydim. Kırmızı deniz bisikleti beni 25 eylül 2011’e götürdü; ailecek geçirdiğimiz son gündü, dayım da vardı. biraz açılmış, sonra da deniz bisikletinde bira içmenin ne güzel olacağını düşündükten sonra kardeşimle yakındaki marketten bir poşet bira almaya gitmiştik. Eylülün sonunda, yazdan kalma sıcak bir günde, dayım ve babam pedal basıp annem de öndeki küçük güvertede biraz uzanırken, biz de ayaklarımızı suya daldırmış ve denizin dibini izlemiştik. Herkese yetecek bira vardı, herkese fazla gelecek bir acının varmasına ise iki gün kalmıştı. Felaket yoldaydı fakat biz bilmiyorduk, güneşli pazar öğleden sonralarımız sonsuza kadar devam edecek zannediyorduk. Kaza iki gün sonra oldu, Çağlar beş gün sonra gitti. Diğer pazar günü ise evin önündeki plastik beyaz sandalyelerde oturuyor ve yere, ayaklarımızın ucundaki sonsuz boşluğa bakıyorduk. Yeni bir gerçek, her şeyi yıkarak tek başına dikilmişti. Bitmez sandığım her şey bitmişti.

Çaycı, sadece boş bardakları bulmak için özelleşmiş gözleriyle odanın içinde dolaşırken, radyosu olan yeni iş arkadaşımın masasından da sezen aksu, kaybolan yıllar söylüyor. Kaybolan yıllar benim değil, okulları bitirip askerliği aradan çıkartmam zaten yirmi yedi yılımı aldı. Özel sektör şamarını üç dört sene yedikten sonra sözleşmeli olarak belediyeye girdim iki sene önce. Memurluğumun beşinci ayında kuzeyli bir kızla tanıştım; beyaz tenli, kızıl saçlı ve yeşil gözlü olması yetmiyormuş gibi bir de bu gözler çekikti. İki haftada bir pencere kenarında uyur ve uyanınca da onu görürdüm. Eskişehir sabahları öyle soğuk olurdu ki, insanın iç organları trampet çalardı ama Ceren gülünce ısınırdım, onunsa gözleri kaybolurdu; ben antalya’ya dönmek için otobüse binince bu sefer ağlamaktan gözleri kaybolurdu. Bu gözler gözyaşıyla kaybolmasın artık dedik, 2013’ün ilk ayında nişanlandık. Aynı evde uyanalım, aynı koltukta televizyonun karşısında uyuyakalalım,  pazar akşamları ben otogarları havaya uçurmak istemeyeyim dedik; 2013’ün onuncu ayının beşinci gününde de evlendik. Sözleşmeliler fazla sözleşmesin, saçları başları dağılmasın, otursun oturduğu yerde diyen devlet de beni kadroya aldı. Cumartesi çalışmaktan nefret edip bunu yeterince yazıya döken bir şövalye olarak, memurluk nişanıyla ödüllendirildim. Cumartesileri bir masanın ardında pasif intihar teşebbüsleriyle ölmek yerine, kendimi dağlara vurdum.

Gelidonya Feneri beni kendime getirdi, Akdağ’ın karla kaplı yamaçlarında sonsuz bir beyazlığın sırtında ilerledim. Maden koyunun patikasından devam edip Çıralı sahili’ne soldaki tepeden indim. Kardeşimi nereye gitsem götürdüm, ben nereye gitsem o zaten orada beni bekledi. Hayat dediğin bir nefeslikti, o bu nefesi her şeyden çok istediği yamahasının üzerinde verdi. Zamanda ilerlemek de beni ona hep daha çok yaklaştırdı. Kardeşime dün olduğumdan daha yakın, yarın olacağımdan da daha uzak olduğuma inandım.

Kapı pencere metrajı mı ne varmış, üç günlük işi pazartesinin ilk iki saatinde bitirip kendime büyük beyaz boşluk yarattım; şimdi de on dört ay aradan sonra bu boşluğu kelimelerle doldurmaya çalışıyorum. Yazmaya hiç bu kadar ara vermemiştim, ortaokulun anlatılmaya değmez ve bir başkasınınkinden farklı olması neredeyse imkânsız o günlerinde bile elimin altında bir günlüğüm olmuştu. Lisede devam etmiş, üniversitede bunu hastalık haline getirmiş ve sonrasında da hayatımı yazdıklarım üzerinden şekillendirmeye başlamıştım. Ceren beni, istanbul’da her sabah işe giderken kızıl saçlı bir kıza yazdığım kaside üzerinden bulmuştu ki kızın saçları boyalı, gözleri de lensti, sadece imgesine dizmiştim o satırları. Cumartesi düğününe gittiğim ve yarın yokmuş gibi içtiğim Hasan Ali’yi de dört kişilik minik bir sözlük zirvesinde, yaratılışa saygı çerçevesinde Adem baba’nın meyhanesinde benimle kadeh kaldırırken, bir büyük bitince ellilik söylerken, sonra bir küçük ile son noktayı koyduğumuzu zannedip en sonda da marketten kırmızı tuborg alıp kendimizi yok etmeye çalışırken tanımıştım. İçince iyi içerdim fakat bu adamda, şeytana bile tamam artık içmeyin dedirtecek bir şeyler vardı. Dedirtme kudreti bu herife bahşedilmişti ki tanımamış olmadan bu hayattan geçsem eksik kalırdım.

Kırmızı deniz bisikleti ile tepeden pencereli minibüsün arasında durup da denizi izlerken, yüzünü olimpos’a dönmüş kırmızı vosvosun kapısı yana kaydı ve içinden, sakallarına ak düşmüş esmer bir adam inip bana doğru yürümeye başladı. az astigmat gözlerimi kısıp görüntüyü netleştirmeye çalıştım fakat parlak güneş, adamın yüzünü seçmemi engelledi. Yarım asırlık gibi gözüken adamın elinde iki tane kırmızı kutu, üzerinde de eski bir forma vardı. Yanıma gelince elindeki kutulardan birisini bana uzattı ve yüzümüzü denize dönüp ilk yudumları aldık. Minibüsün çatısındaki paneller biraları iyi soğutmuştu. Ceren’in nerede olduğunu sordum, tepe penceresinin altındaki yatakta uyuduğunu ve uyumayı hala çok sevdiğini ama istersem uyandırabileceğini söyledi. Uyandırmaya kıyamadım, yirmi sene sonra bile orada olduğunu bilmek bana yetti. Yerime öp küçük kızıl saçlarının kenarından dedim, tamam dedi. Biralar bittikten sonra kıyının elli atmış metre açığında kırmızı bir deniz bisikleti gördüm, gözlerimi kısıp üzerindekileri seçmeye çalışırken yirmi sene sonraki halim cebinden gözlüğünü çıkarıp uzattı. Askerde göz muayenesinde gözlerimin bozuk olduğu ortaya çıkmış ve ordunun hesabından kendime bir gözlük almıştım fakat görünüşe bakılırsa üşengeçlikten değiştirememiştim.

Gözlüğü takıp bata çıka ilerleyen kırmızı deniz bisikletine bir kez daha baktım, beş kişilerdi. Babam ve dayım pedal basıyor, annem deniz bisikletinin önünde uzanıyordu. Ben de kardeşimle birlikte ayaklarımı suya sarkıtıp denizin dibini izlerken bira içiyordum.