16 Ekim 2024 Çarşamba
pandomimciler
25 Eylül 2024 Çarşamba
masumiyetin altın çağı
20 sene önce, internet bağlantısı olmayan bilgisayarıma kaydettiğim günlüklerin bir kısmını buldum. genç mies, parasız ve bitik bir öğrenciyken loto oynamış. hayalleri gerçekten onun vizyonsuz bir karabaş olduğunu göstermekte. para çıkarsa tatlı yiyecekmiş. ulan ben normalde de tatlı yemem ki, ne düşünüyordum acaba o zamanlar? artık param var, öğlen gidip tatlı ısmarlayacağım kendime. işte 20 sene öncesi...
dün kontrolü biraz da
zorunlu olarak kaybettim ve 50 ytl harcadım. kendimi bu yüzden aşırı suçluyorum
ama 20 ytl ile 1 hafta geçinerek bunu dengeleyebilirim. küçük bi hesap yaparsak
eğer:
bir tane çok karizmatik pulp fiction t-shirt=10
5 klan’da tavlada yenildim, 10 gece hamburger filan yedik. yaklaşık 15 de biraya verdim. onur’da para yoktu. ben de aç gezindiğim günlerin acısını çıkarttım ve canım ne istiyorsa aldım. bundan sonra böyle kontrolsuz çıkış olmaz tabii. ayrıca şu an trilyoner bile olabilirim. büyük ikramiye 3 trilyondu. düşünsene şu anda çıkmış olduğunu ama çıksaydı hissederdim. neyse çıkmış olduğunu görsem hemen sakin olmaya çalışırdım ve kontrol ederdim defalarca sonra hemen babamı arardım ve tüm servetimi ona bırakırdım. sonra geçer juri için ders çalışmaya makete falan başlardım. sonra bir tane porsche chayenne jeep almanın ama daha önceden de ehliyet almanın hayalini kurardım. harika olurdu. beşiktaş civarından çok harika bir stüdyo daire alırdım ve içini yuvarlak köşeli rahat mobilyalarla donatır dvd duvarı yapardım. beyaz ve mavinin tonları olurdu evimde. çok güzel yerlerden yemekler yerdim. tatlı yerdim. alkol almaz ayran içerdim. jordan ayakkabı alırdım. d-slr foto makinesi alırdım. eve tek başıma çıkardım sanırım. çağlar, özel bir üniversitede konservatuar okurdu istanbul’a gelip. bizimkiler de gelirdi belki ama bu bunalımlı şehirde oturmak istemezlerdi sanırım. belki de durusu villalarından bir tane alırdık. harika olurduk ama babamın canı sıkılırdı o zaman. kocaman bir televizyon alırdım. okulu bırakmazdım ama hemen bitirmek için kasmazdım.
neyse bu kadar salakça hayal kurmak zaman kaybı. birazdan arkadaşıma gideceğim. salı jurisi için daha hiçbir çaba göstermedim. zaten hep böyle oluyor. hafta sonu malak gibi yatıyorum. bu gece bir tane plan falan çizerim sanırım .görünüşlere geçebilirim ama asıl önemli olan bu arazi paftaları ve maketler. 2 tane öneriyi neremden çıkartacağım ben ya? hocamız bizi çok rahat bıraktığı için daha kaplumbağa gibi ilerliyoruz. ben her ders başka planla gidiyorum mesela. dolayısıyla yerimde sayıyorum.
bu arada beni anlamsız yere haddinden fazla duygulandıran şarkıyı, it’s a sin’i dinliyorum. kaybolan bir şeyleri hatırlatıyor ve üzülüyorum. sanki gençlik yıllarımda içimde kalan her şey için bir şarkı bu. tarif etmem zor.
bugünlük bu kadar olsun kendimi çok iyi hissetmiyorum. dün taksim’e çıkınca, kendimi okul ve yurda ne kadar hapsettiğimi anladım. hayat taksim’deydi. her yerdeydi. bir punkın converse’indeydi. ayrıca istiklal’de caddenin ortasında bi converse gördüm. bağımsız. öteki teki yok. siyah ve çok eskiydi, çektiğim en iyi 10 fotoğraftan biri oldu.
ayrıca her haftasonu istiklal’e gitmeyi bütçem kaldırabilir mi bilmiyorum ama yurt bazen çok bunaltıyor. kız arkadaşları olan benden çirkin adamlar istiklal’de hayatlarını yaşıyor. ben ise dağınık odamda bi şeyler için debeleniyorum… hayat sanırım herkese adil değil.
19 Eylül 2024 Perşembe
ada berberi
yemeğimi yedikten sonra eve gidip uzanmak yerine işyerine geri döndüm, kimseler ortalıkta yokken yaklaşık yirmi dakikalık bir boşluğum var. deneysel bir hikaye uydurursam nasıl bir şey olurdu onu görmek istiyorum. başlayalım. başlangıç saati 13:10
berber dükkanı, hiçbir binanın altında, ortasında ya da yanında değildi. bir arazinin ortasına bir yere kondurulmuş bir ada gibiydi. etrafı karalarla çevrili bir barakada, yaşlı bir berber ve sadece son tıraşları için gelmiş tek seferlik müdavimleri vardı. diğer günü görecek olanlar gelmezdi bu berbere, sadece adı belediyenin hoparlöründen aynı sabah okunanlar hiç telaşa kapılmadan evlerinden çıkar, daha önce defalarca yürüdükleri yolu son kez yürürlerdi. ölümleri kesinleştiğinden, itiraz hakları yoktu. akrabaları ve arkadaşları bunu çoktan öğrendiğinden, henüz duymamış olanlara bile duyururlardı.
en son, ölenin kendisinin haberi olurdu öldüğünden. ortalığı velveleye vermeden ada berberinin yolunu tutar, sıra beklemeden koltuğuna oturur ve aynada kendisine son kez bakardı. berberden çıkıp yolun sonundaki eski rum evinin köşesinden dönenleri bir daha gören ve merak eden olmazdı. herkes berberi ve köşeden sonrasını bilirdi. babaları, dedeleri, çocukları ve kardeşleri o berberde tıraş olanlar sadece sıranın kendilerine ne zaman geleceğini bilemezdi.
demir duvarlı berber dükkanı o kadar çok insanı uğurlamıştı ki, yaşlı berber herkesten bir vesikalık alsa duvarlar dolup taşar ve aynaya yer kalmazdı. küçük bir kasabaydı ama insanlar ne doğmaya ne de ölmeye bir gün olsun ara vermiyordu. kendisi de bıkmıştı ama yeni çırak yetişmiyordu artık, kimse son tıraşı yapacak berberin yerine geçmek ve insanları uğurlamak istemiyordu. kasabanın yeni reisine bu durumu açıklamak istemiş ve dükkanın camına "bugün gelmeyeceğim" yazdıktan sonra da makama çıkmıştı. yeni reis gençti, heyecanlıydı ama neyi ne kadar yapacağını bilmiyordu. teşkilatın dolduruşa getirmesiyle adaylığını koymuş ve insanların gençliğe olan özleminin rüzgarıyla da seçimi kazanmıştı. partisinin bayrağında beyaz at var diye de, mazbatasını almaya beyaz atla gitmişti.
beyaz atın ve gençliğin yeli birkaç hafta sonra dinmiş, yeni reis kördüğümle boğuşan bir kediye dönüşmüştü. yaşlı berberi dinledi, dükkanı mühürlesek ve bir süre anons yapmasak acaba kimse ölmez mi diye aklından geçirdi fakat ölümün önünde kim durabilmişti ki? kral gılgamış bile bunu başaramazken demokrat partiden yeni reis de kim oluyordu? yine de şansını denemek istedi, yaşlı berbere evine gidip dinlenmesini söyledi. zabıtadan dört kişiyi, yanlarında mühürleri, küçük tüpleri ve mührü eritmek için kullanacakları cezveyle berber dükkanına yolladı.
zabıta amiri, allah'ın emrine karşı çıktıklarını söylese de yeni reisi karşısına almak istemedi. mührü eritip berber dükkanının kapısına döktüler, tutanağın bir nüshasını da ibret-i alem olsun diye kapıya astılar. o gün ve diğer gün gerçekten de kimse ölmedi. yeni reis haklı çıkmıştı, anonsu kesip berberi de mühürleyince ölüm kasırgası dinmişti. yürüyerek berberin yaşadığı iki katlı rum evine gitti. kapı aralıktı, üst kattan belli belirsiz bir müzik sesi geliyordu. cumbadan giren rüzgar evin yüksek tavanlarında şöyle bir dolaştıktan sonra da sokak kapısından dışarı çıkıyordu.
yeni reis, yaşlı berberi koltuğunda buldu. öleli çok olmamıştı. son tıraşını olamadan, kirli bir sakalla ve kimseye adını duyuramadan göçüp gitmişti. ertesi gün adı anons edildi, mühür ise reisin başkanlık yaptığı üç dönem boyunca kapıda kaldı.
11 Eylül 2024 Çarşamba
dahi anlamındaki de
5 Ağustos 2024 Pazartesi
adana'da bir öğlen vakti
İsa Bey, bir cumartesi günü dükkanı erkenden kapatıp avlusunda rakı içmeyi çok sevdiği evine doğru bisikletiyle yola çıktı.
cumartesi çalışmayı pek sevmezdi, üstünde tek bir turunç ağacı olan ufak bahçesinin yanına masasını kurar, radyosunu açar ve çiçeğini de hiç eksik etmezdi. geleni gideni olur, her birini sofraya çağırırdı. kimisi afiyet olsun der müsaade ister, kimisi de boğma rakının cazibesine kapılıp iştirak ederdi. yeni yıkanmış avlunun serinliğinde hafif bir müzik dolaşır ve sokaktan gelen seslere karışırdı. o ev, avlu ve kapının yanındaki ahşap oymalı ayna hep vardı. herkesin çocukluğu ve hatta çocuklarının çocukluğu bile o duvarlarda iz bırakmıştı. köşesini kırdığım cam, elimden kayıp çenemi dağıtan tulumbanın kolu, kafamı çarptığım kapı doğraması, ayağımın takıldığı eşik... hepsi oradaydı.
mavi bisikletiyle mahalleyi boydan boya geçti, yola henüz çadırlar kurulmamıştı fakat yine de her yer kalabalıktı. çocuklar, evin dış duvarını kale yapmış ve kadınlar kaldırıma sandalye atmıştı. evlerin içi çok sıcaktı, girilecek gibi değildi. temmuzun sonunda bir günde, herkes nemden yapış yapış olmuştu ama kıvrımlı gidonu olan ağır bisikleti nispeten serinlik veriyordu. dış kapıdan içeri girdi, geldiğini haber vermek için bisikletin zilini çaldı. sultanım dediği eşinden ses çıkmadı, bir yerlerde dua ediyor olmalıydı. tulumbadan çektiği su ile avluyu yıkadı, ahşap masasını gölgeye çekti, vazoya çiçeğini koydu ve radyosunu ayarladı. mutfağa gidip boğma rakısını aldı ve bardağına yerleştirdi. akşama kadar çalışmasına gerek yoktu, çocuklar büyümüş ve hepsi çocuk sahibi bile olmuştu. salonun duvarı, 1955'te çektirdikleri evlilik fotoğrafıyla açılıyor ve çocuklarla, torunlarla, torun çocuklarıyla devam ediyordu. görkemli bir ağaç gibi dallanıp budaklanıyordu çerçeveler, herkes gülerek bakıyordu bu yüksek tavanlı mistik salona. müzeyyen senar'ın sesi avluda gezindi, güneş alçaldı ve biri diğerine benzemeyen evlerin ardından kayboldu.
İsa Bey, başka bir cumartesi günü avlusunda son kez rakısını içti, artık eskisi gibi olmadığını biliyordu. son demlere, son kadehlere ve sonbahara gelmişti. hava yine sıcaktı ama yapraklar uçuşuyordu. çalışmayı uzun zaman önce bırakmıştı, arkadaşlarını sırayla uğurlamıştı. artık kahveye gitmiyor ve kağıt oynarken birbirlerine takılmıyorlardı. pandemiden önceydi son hatıraları, sonra her şey tepetaklak olmaya başladı. trt 2'de pazar sabahları yayınlanan kovboy filmleri bile keyif vermiyordu. televizyon açıktı, john wayne iyi değildi ve vahşi batıda bile işler yolunda gitmiyordu.
ben 25, dedem de 75 iken bir deniz kenarında rakı içmiştik. o zaman "hayat, yaşanmışsa adına ömür derler" diye bir cümle gelmişti aklıma. 4 yaşındaki torunu kavundan bir parça çalıp kaçarken öyle güzel gülmüştü ki, tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı görmüştüm. bir anıdan kesik sahneler gibi, rakının kokusunu ve yakasındaki karanfili hatırlıyorum. yaşlanınca aynı dedem gibi olmak istediğimi, "önce istikbal oğlum" deyişini...
geçen pazartesi sabahı, üç saniyelik bir ses kaydı geldi ilk önce. herkes başka yerlerdeydi, işlere ve gündelik dertlere gömülmüştük. annem, "babamızı kaybettik, başımız sağolsun" diyordu. beklenen bir haberdi, bugün yarın gelecekti, bir süredir zaten gitmişti fakat o son kapıyı arıyordu. evinden ve avlusundan uzakta, teyzemin evinde kalıyordu. tek kişilik bir yatak, karşısında rengarenk çiçekler, artık gitmenin kesin saatinin çok yaklaştığını biliyordu ve bir pazartesi sabahı o son kapının anahtarını buldu, açtı ve gitti.
herkes başka yerlerdeyken, ertesi gün hepimiz adana'daydık. yola çadır kurulmuştu ve sokağın başından mavi bisikletiyle kimse gelmiyordu. avlu doluydu, turunç ağacı meyveye durmuştu. tulumba ve oymalı ayna, yarım asırdır olduğu gibi aynı yerlerinde gelenleri karşılıyordu.
bundan sonrası, dedemin dünyada ve toprağın altında bıraktığı zayıf bedeninin her saniye çözülüp yok olması ki anlatmanın bir kıymeti yok. geride bıraktığı insanlar onun için oradaydı, hep iyi hatırlandı, avlu dolup taştı, birlikte yemekler yendi, birbirlerini onlarca yıldır görmeyenler bile orada gördü. herkesi birleştirdi, kavuşturdu ve yolculuğuna henüz bilmediğim ama hissettiğim bir boyutta devam etti.
belki de ilk gün, öğleden sonra arkadaşları onun için masayı kurmuştur. avluyu başka bir tulumbanın suyuyla yıkayıp mangalı yakmışlardır. vazoda her renk güller, buz gibi suyla demlenmiş rakı, turunç ağacının altında tokuşan kadehin kristal sesi. ilk yudumda zaman ve mekan artık sınır olmaktan çıkmış, müzeyyen senar'ın sesi esinti gibi dolaşmaya başlamıştır. dedemin yakasında çiçek, üstünde bembeyaz bir gömlek.
sanki 1955'te sultanıyla yan yana fotoğraf çektirirken aklından geçenler, 90 yıllık bir hayatın imbikten tek damlaya dönüşüp insanların gözlerini yaşartması gibi. hayat yaşanmışsa adına ömür derlerdi, dedem bir ömrü çok severek ve sevilerek tamamladı.
hoşçakal doktor, seni hepimiz çok sevdik.
16 Temmuz 2024 Salı
temmuzun ortasında bir gün
"her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"
-barış bıçakçı. bizim büyük çaresizliğimiz.
sıcak, çok sıcak bir gündü. babam aşağıda bir yerlerde kendisini içeri almayan görevliyle henüz kavga ettiğinden gömleği yırtılmıştı. annem ise tüm yorgunluğuyla yanımdaydı, tavanda pervane var mıydı tam hatırlamıyorum. daha gözlerim açılmamıştı, bir şeyler hissediyor ama sınıflandıramıyordum. babam, kapıdaki canavarı alt etmiş olsa gerek yırtık gömleğiyle gelmişti. ilk oğluna ilk defa bakmıştı.
öğleden sonra çıkıp eve dönmüşüz, o kısımlar bende kayıp. aynı sabah hem dünyaya gelip hem de taburcu olmak, eve dönmek başa çıkabileceğim şeyler değildi ama bizimkiler yanımdaydı. o zamanlar bebekleri soslamak ve terbiyeye yatırmak olağan karşılandığından benim şansıma defne yaprağı gelmiş, sadece süzme yoğurt sürüp üzerimde zeytinyağı gezdirmedikleri kalmış ama sorun değil, hala hayattayım. büyük bir sağlık problemim yok, bir ara karaciğer yağlanmıştı bir hafta maydanoz kemirerek bu sorunun üstesinden geldiğime inandım. fazla tetkik inancı sakatlar, o yüzden bir daha da hastanenin kapısından içeri girmedim. daha iyiyimdir muhtemelen, bir ara spora geri dönerim diyordum ama o ara henüz gelmedi. kesintisiz bir kompartımanın içindeyim, her şey ucu ucuna yetişiyor, birkaç saatlik boşluk bulursam ne ala, bulamazsam da şafak vakti ufka bakıyorum.
bu sabah da sıcak, çok sıcak bir günün başıydı ama klima sabaha kadar odayı buzluğa çevirmişti. metro marketin balık reyonundakiler gibi diklemesine yatıyorduk, oğlumun avuçları her zamanki gibi gözlerimin üstündeydi. bir gün tek gözümü çıkarmayı başaracak ve işe korsan gibi tek gözünde deri parçasıyla geleceğim. çalışırken asık suratlı mendeburun tekiyim ve bu deri parçası beni tamamlayacaktır. en azından konuşma ısrarına devam edenlere, deri parçasını kaldırır ve oradaki karanlık kuyuyu gösteririm. bak derim, ilgimi çekmeyen konular hakkında söylediğin her şey bu gözün ışığa verdiği tepki kadardır. minik balığım, ben işe gitmeden önce kalktı ve "iyi ki doğdun baba" diye sarıldı. 26 kiloluk ve yaklaşık 8 yaşındaki bir balık, nasıl da tüm evreni bir arada tutuyordu bir kez daha hayret ettim. balık dile geldi ve ne hediye istediğimi sordu. hediyeyi benim ona alacağımı söyledim, bir kırtasiyede mutlaka pokemon kartları olmalıydı. çağlar da çok severdi pokemonu. dişlerimi fırçaladım, avcuma su doldurup anılarımmış gibi yüzüme çarptım. ön dişi bugün yarın düşecekti, sallanıyordu.
bitirdiğimiz yaşı sayarmışız, o yüzden 41 diyebilirim. bundan sonra hayatın anlamı:42'ye motorsuz, sadece yelken seyriyle gitmeye çalışacağım. rüzgar bazen delirebilir, beni üç gün ileriye atabilir ya da bazen ters bir akıntı rotamdan alıkoyabilir. sorun değil, artık bu yolun kalın urbalı ve yalın ayaklı keşişiyim. kinikler gibi meydanlarda insanlara havlamıyor ve onların her şeyiyle alay etmiyorum. yüklü kervanıyla çölü geçen ve düşlerine inanan rimbaud ya da ormanında öğleden sonra yürüyen thoreau'yum belki. çoğu ölü harika arkadaşlarım var, hayat dolular. rimbaud'un tahta bacağı bile çoğu insandan daha fazla yaşam belirtisi gösteriyor. onlarla yürümeyi seviyorum, çölü geçerken gece yıldızlar öyle yaklaşıyor ki rajaz'ı mırıldanıyorum. zaman ve mekanın sonsuzluğunu, tesadüfleri, karşıma çıktıkları anın ışıltısını seviyorum.
üç gün önce "the reader"ı izledim, homeros'un odysseia'sını okuyordu genç michael, hanna'ya. iki gün önce deniz kenarındaki bir kahvecide raftan rastgele bir kitap seçtim kahve içerken bakınmak için. aynı kahveciye kışın da uğramış ve halil cibran'ın ermiş'iyle karşılaşmıştım. okuduklarım mıh gibi aklıma kazınmıştı. seçtiğim kitap bora ercan'ın odysseys adaları-bir akdeniz yolculuğu oldu, kasadan masaya getirirken hafiften döktüğüm kahve porselen yüzeyde yollar açtı ve ahşap masada sonlandı. yollar birbirine giriyor, kesişiyor ve birleşerek yeni bir rotaya dönüşüyordu.
kitap, kendi çekim alanını oluşturdu ve beni tek lokmada yuttu. gözlerimi açtığımda bir sahil kenarındaydım ve yanımda bir çocuk dama taşıyla oynuyordu. kahvemden bir yudum aldım, dilimin üzerinde beklettim, seçici geçirgen hücre zarımdan geçmesini ve atomlarıma kadar nüfuz etmesini istiyordum. kitapta geçen bir cümle, en sevdiğim filmlerden "eternity and a day"i gösteriyordu.
"... başka bir deyişle, zaman dama taşlarıyla oynayan bir çocuktur, diyen herakleitos'un adalarıdır bütün adalar..."
filmde duyduğum ve üzerine uzun süre düşündüğüm bu cümle, aslında herakleitos'unmuş. onu da tesadüfen girdiğim bir kahvecide, rastgele aldığım bir kitabın ilk sayfalarında gördüm. the reader filminden homeros'a, eternity and a day'den herakleitos'a sanki güçlü bir nehrin üzerindeki kayalardan sekerek geçtim. kahve bitti, kitabı ise aldığım yere geri koydum. artık o kitabın da peşindeydim; sait faik'in dediği gibi "kendi peşimi bile bırakmıştım" ama bulmam gereken kelimeler çoktan bir yerlere yazılmıştı. bir kinik gibi masanın üzerine çıkıp herkesi aşağılamak yerine sakince yürüdüm, zaman dama taşlarıyla oynayacak bir çocuktur ha, vay canına. zamanı sonunda anlamaya yaklaşmıştım.
birkaç saat sonra yine ve yeniden olimpos'taydım, ayaklarım suyun içindeydi ve her biri diğerinden farklı olan taşları inceliyordum. rastgele bir taş seçtim, üzerine bir harita kazınmış gibiydi. yerdeniz büyücüsü'nün haritalarına benziyordu. bir ada ve bu adaya yaklaşan dalgalar, usta bir çizerin dokulu kağıta ince uçlu mürekkepli kalemiyle nakşettiği bir düştü sanki. taşı uzun süre inceledim, tek bir panoramik manzara kesintisiz devam ediyordu. önceden kağıda çizilmiş ve sonra taş bu kağıtla kaplandıktan sonra on bin yıl boyunca olimpos'ta beklemiş gibiydi. taş için kısa, benim için fazla uzun.
taşı aldım, yanımda getirdiğim biraları içtim ve hemen sağda yükselen olimpos kalesi'ne baktım. 24 ve 28 yaşlarında iki kardeşi görene dek gözlerimi ayırmadım. oradalardı, ikisi aynı anda bana kadeh kaldırdı ben de 41 yaşının olgunluğuyla başımı hafifçe eğdim.
10 Temmuz 2024 Çarşamba
these are the days of our lives
94 yazıydı muhtemelen ya da 93. kolumu omzuna atmışım, bileğimde mor benetton saat ve üzerimde o senenin modası aşırı desenli şortla siyah bir atlet. sen de elimi tutmuşsun, arkadaki dağın yanmasına bile yirmi uzun sene var. güneş gözlükleri bizim değil, sahilde çılgın kalabalık yok. ikinci koya giden toprak yolda bir fotoğraf çektirmişiz ki kim çekti hatırlamıyorum. elimi ne de güzel tutmuşsun, oğlumun tuttuğu gibi.
sabah bu fotoğrafı koyduktan sonra, annem aradı. daha güzel bir yerde olduğunu, buna inandığını söyledi. 37 olacakmışsın ama 24'te kalmışsın. zamanı durdurmayı başardın mı yoksa yolculuğun bizim bilmediğimiz virajlı yollarda, okyanus kenarında, dağ geçitlerinde ve belki de ikinci koya giden toprak yolun başka bir yorumunda mı devam ediyor bilemiyorum. bir arabada, teknede ya da yürümekten iyice eskimiş ayakkabılarının üzerinde değilsin. yine gümüş detayları olan bir motosikletin üzerinde olduğuna inanıyorum. görüyorsun, bir süre sonra inanmak ve neye inandığını seçmek, bilmenin ve mevcut gerçeğin çok ötesine geçiyor. neyin ne olduğu umurumda bile değil, viraja girerken zarif bir hamleyle motoru yatırıyorsun ve yola devam ediyorsun.
37 olmayacaktın, ben de altı gün sonra 41 olmayacağım. 24 ve 28'de zamanı durdurduk, mor benetton saatin saniyesi tek adım bile gitmedi. son doğum gününde, olimpos kalesi'ne tırmanmış ve birkaç bira içerken belirsiz bir gelecek için planlar yapmıştık. kasımın son haftası yine gelecektik. kış güneşinin, vadiyi geçip denize ulaştığı bir kasım öğleden sonrasında oradaydım, uzun bir yolu yürüyerek gelmiş, sahili geçmiş ve kaleye tırmanmıştım. blogun başındaki fotoğraf da o günden kalma. açma halkalarını birbirine kenetleyip taş duvarın arasına sıkıştırmıştım ki eminim şu an bile oradalardır.
37 olduğun alternatif bir evrende bu akşam buluşur, denize bakan iki ağacın altında ikişer içtikten sonra da dertleşirdik. hiçbir değeri olmayan gündelik koşuşturmalar, yalandan mevkiler, insanların bitmeyen uğultusu, işleri, satışları, siparişleri derken de gün biter, belki şansımıza hemen denizin üstünden ay yükselirdi. sonra da eve dönerdik artık hangi evse, pastaya inanmıyoruz, belki annem balık yapardı. dışarda içmemiş gibi davranır, eve gelirken biraz daha alırdık. sonra pes mi oynardık yoksa sen şimdi yatağımın altında olan gitarını mı çalardın bilemem. gümüş detayları olan bir yamaha gitar, gümüş detayları olan bir yamaha motor.
2024'ün on temmuzunda şu an yalnız başımayım; oda kalabalık ve insanların uğultuları bitmiyor ama onlardan epey uzaktayım. az önce hafiften bir yağmur yağdı, on iki senedir buradayım, pencere kenarındaki ahşap masada. pek dışarıya bakmıyorum, işlerin yoğunluğu azalmıyor ama bazen kendime boşluklar yaratabiliyorum. günler aynı geçiyor, işten eve döndüğümde babaaaamm diye bana koşan oğluma sıkı sıkı sarılıyorum. 37 yaşımı pek hatırlamıyorum, geçen seneyi de öyle.
en sevdiğimiz şarkılardan biri olan these are the days of our lives'ı açıyor ve gitar solosunda o eski günleri hatırlıyorum.
iyi ki doğdun çagi. yaşamanın başka bir yorumunda yola devam ettiğini biliyorum. bunu bilmesem ikimizi de kaybederdim.
2 Temmuz 2024 Salı
diari d'italia
14 Haziran 2024 Cuma
babalar ve oğullar
geçen çarşamba öğleden sonra babam aradı ve iyi olup olmadığımı sordu. bu her zaman yaptığı bir şey değildir, o yüzden endişelendim ve kendisinin konuşmasını bekledim. kendisinde bir sıkıntı olmadığını fakat kaza yaptığını, arabanın perte çıktığını söyledi. sesi iyi gelmiyordu, üzüntü ve şok dalgaları birbirine girmişti. sana bir şey olmadıysa, geri kalan hiçbir şey önemli değil dedim. iyi bir şofördü, dikkatliydi ama bir düzlükte sanırım içi geçmiş ve olasılıkların belki de en iyisi gerçekleşmişti. refüje girmiş ve sadece arabaya zarar vermişti.
diğer olasılıkları düşünmek bile insanın kalbine kara bir gölge gibi oturuyor. kendi rayında tıngır mıngır giden bir hayatın saniyeler içinde nasıl tepetaklak olduğunu ve geride kalan uzun seneleri nasıl yeni bir raya oturttuğunu hepimiz çok iyi bildiğimizden, dağılanın sadece araba olmasına sevinecek haldeydim.
birkaç saat sonra, servisten beş dakika erken inip yolun kenarında beni beklerken "bir daha seni göremeyeceğimi sandım baba" diye hıçkıra hıçkıra ağlayan oğluma "tamam geldim işte babacım" diye sarılırken, üç kuşağın birbirine geçmiş eşzamanlı hislerini ruhumun derinlerinde, iliklerimde yaşadım. aslında ağlaması gereken bendim, babam birkaç saat önce ciddi bir kaza geçirmişti fakat bundan haberi olmayan oğlum, sadece beş dakika beni beklediği için bana sarılarak, yavru bir güvercin gibi titreyerek ağlıyordu. ona sımsıkı sarıldım, artık sekiz yaşında bir pikaçuydu, her gün sanki biraz daha büyüyor, bazen kafa tutuyor ve genelde bir yavru kaplan gibi sürekli üzerimde uzanıp patileriyle yüzümü okşuyordu.
bağlar çok güçlüydü, koca gemileri iskeleye zımbalayan halatlar gibiydi. ağlaması dindi, sakinleşti ve dondurmasını almak için markete girdik. bazen benim sekiz yaşındaki halimle çok iyi arkadaş olacaklarını, sırt çantaları yerde sürüklenirken kollarını birbirlerinin omuzlarına atacaklarını ve sürekli top oynayacaklarını hayal ediyorum. sakinliği ve hayal gücü bana benziyor, gece yatmadan önce ona anlattığım ve başka hiç kimsenin bilmediği masalları yeni fikirlerle şekillendiriyor, daha önceden anlattığım ufak bir detayı hatırlatıyor ve kurguda tutarlılığı sağlıyor.
sekiz yaşımda, daha iyi bir gelecek için şehir değiştirmiştik. tüm çevremizden, arkadaşlarımızdan, habitatımızdan kopmuş ve başka bir yerde neredeyse sıfırdan başlamıştık. öyle ki, diğer öğrenciler siyah önlüklüyken ben büyükşehirden geldiğim için mavi önlük giyiyordum.
tam oğlumun yaşlarında, mavi bir zenciydim teneffüs saatlerinde. kimse benimle oynamak istemiyor, sanki teni mavi bir uzaylıymışım gibi davranıyorlardı. yarım dönem sonra onlar da mavi önlüğe geçince ırkçılık bitmiş ve yeni hayatımıza da nispeten alışmıştık. dört kişilik bir aileydik, aralarında dört yaş olan iki erkek çocuk, biri sarı diğeri kara. yaz mevsimleri çok uzun, günler bitmek bilmez ve oyun bulmak için tüm hayal gücümüzü sonuna kadar kullanırdık.
daha iyi bir gelecek sonunda geldi mi bilmiyorum ama şehir değiştirmediğimiz bir alternatif evrende, suça bulaşmış ve herkesin hayatını mahvetmiş kriminal halimi bazen düşünüyorum. yüzünde derin bir faça var, gözleri ise hiddetle parlıyor. evdeki eşyaları satıp ne var ne yoksa yemiş, bitirmiş, insanları tüketmiş, sürekli içeri girip çıkan, herkesin illallah çektiği bir canavara dönüşmüş. okumamış, kontrol edilememiş ve bir süre sonra da yitip gitmiş. uzak bir kuzenim böyle bir hayat yaşadı ve sonunda cezaevinde öldü, kalp krizi dediler ama vücudunda ve kafasında darp izleri olduğu söylenegeldi. aile bunun izini bile sürecek gücü kendinde bulamadı.
haftaya bugün italya'da olacağız. oğlum sekiz yaşındayken. belki evde kalıp tablet oynamayı tercih edecek, gün boyu yürümek ya da kendisi için çok bir şey ifade etmeyen tarihi yapılara, sokaklara ve heykellere bakmak yerine ama gördükleri, hissettikleri onu hayatı boyunca yalnız bırakmayacak. belki bir kule ya da kemer, damağına değen bir lezzet, roma olimpiyat stadı ya da çeşmeye sırtı dönükken para atan insanlar, uçak penceresinden gördükleri, havaalanındaki o muazzam kaosta karıncalar gibi yolunu bulanlar, sirkülasyon, işaretler, kulağına gelen bir müzik, organizasyon... yıllar sonra demini alacak ve bir yerde aklına düşecek.
louise glück'ün dediği gibi: "dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır"
mavi önlüğü ve o yalnızlığı hatırlıyorum, dedemden harçlık alıp eve dönerken yediğim kebabın tadını, atari salonunda son jetonumla yaşadığım kaybetme hissini, arkadaşlarımdan ayrılıp yeni bir yere taşınırken içimde harlanan özlemi, kardeşimle sabahları çizgifilm izlerken yediğimiz petibörün çıtırtısını, sıcak tırnak pideye üçgen peynir sürüp onu yiye yiye yürümeyi, otobüste cam kenarını, tarlaların yanından geçerken benimle birlikte koşarmış gibi görünen dikim hatlarını, annemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu, babamın fedakarlığını, hep çalışmasını ve kardeşimi, onun sarı kafalı çocukluğunu, onun sesini, yaptığı taklitleri, oyunlarımızı, kavgalarımızı, psikolojik harbimizi ve sonrasını, son günlerimizi, motosikletle çıktığımız yolculukları, onu kaybedişimizi, yokluğunun bile varlığın bir boyutuna dönüşmesini. hepsini hatırlıyorum.
çağlar gideli on üç sene oluyor, oğlum geleli de sekiz. ben gelecek ay 41'i dolduruyor ve hayatın anlamı 42'ye doğru yelken açıyorum. on uzun seneden sonra yeşil pasaportu sonunda aldım ve gelecek çarşamba sabahı artık, belki de biraz geç ya da tam zamanında yola çıkıyorum. geride bıraktığım yolu küçümsemiyorum, bazılarının asansörle çıktığı yerlere ben merdiven bile bulamadım bazı zamanlar ama frank sinatra da beni onaylayacaktır, bu benim yolum oldu, oluyor.
şimdi pencere kenarındaki masamda bu yazıyı yazıyorum, oğlum 2. sınıfı bitirdi, karnesini aldı. annem ve babam onu okuldan almaya gitti. uzun yıllar sonra hatırlayacağı şey, onu herkesin çok sevdiği olacak. babalar ve oğulların kadim zinciri, birbirine dolanıklıkları ve eşzamanlı hisleri ise sonsuza dek sürüp gidecek.







