16 Ekim 2024 Çarşamba

pandomimciler

kulaklığın ikisini takıp müziği de kökleyince, odadaki herkes pandomimcilere döndü: 

"your lips move but i can't hear what you're saying"

kolları hararetle hareket ediyor, bazen aniden delirmiş gibi gülümsüyorlar, gözlerinde o deliliğe ait parıltıyı görüyorum ama david gilmour beni bırakmamak için fender'inin teline daha da asılıyor. müzik, içimde yeşeriyor, birkaç sene önce görmeye gittiğimde 1728 yaşında olan aslan ardıç gibi görkemli bir ağaca dönüşüyor. avucumu ağacın gövdesini dayamıştım, o zamandan beri belki de ölümsüzüm ya da ağaç ölmeye başladı bilemiyorum. pandomimcilerin bazılarının kollarında bilezikler var, ganimet yarıştırıyorlar, maaşlarının bir kısmıyla altın bilezik alıp kılıç gibi şakırdatıyorlar. belki de bunların savaşı da budur, cepheler her zaman çeşitlenir ve bitmez. bir şeyleri karara bağlamak istiyorlar ama imkansız, en az anlaşan insanlar aynı dili konuşanlardan çıkar. 

italya'da bir mola yerinde yaşlı bir adamla aynı kuyruktaydık ama kuyruk çizgisel değildi, sanki tanrısal bir değnekle parçalanmış gibiydi. adam bilmediğim bir dilde konuşarak bana yer vermeye çalıştı, ben de onun bilmediği bir dilde sıranın kendisinde olduğunu anlattım ve birbirimizi hece hece anladık. çünkü her şey anlama çabasında saklıydı ve bu çaba, zaman, mekan, dil ve yaş farkı tanımazdı. adamın yüzünü hatırlamıyorum ama tek kelimesini anlamadığım bir konuşmanın nasıl da işleri çözdüğüne şaşırmıştım. 

"bu dünyada sihir diye bir şey varsa bu, birini anlamak, bir şeyi paylaşmak çabası olmalı."

izlediklerim, okuduklarım ve dinlediklerim; sahilde taşlarla oynayan çocuğun elinde dolanıp duruyor. eternity and a day'den before sunrise'e, içimde bir yerde kapanmayan sinema salonu var. koltukları vişne çürüğü renginde, kolçakları ahşap ama çok rahat. görüntü bazen titriyor, makinist kafasına göre kesip biçiyor ve alexandros gibi mırıldanıp duruyorum "ve hayat narindir..." diye.

pandomimciler odada dolanmaya devam ediyor, bileziklerine rağmen mutsuz olanlar var. yeni dişleri henüz takılmadığı için avurtları çökmüş ve otuz yıl birden yaşlanmış haritacı iki koluyla adeta bilmediğim bir yörenin oyununu oynuyor. sandalyesinden kalkıyor, bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyor, sakinleşince oturuyor. poposuyla oturak arasında manyetik bir alan var sanki, adamcağız bir türlü layıkıyla oturamadan derdini anlatmak için tekrar zıplıyor.

derdini duymuyorum, müzik "one of us" ile devam ediyor. aziz dostum willy ile üniversitenin ilk yıllarında fazlasıyla dinlediğimden müteakip yıllarda pek tercih etmediğim bir şarkıydı, tekrar karşılaşmak yağmurlu bir siena öğleden sonrasını buldu. yağmur artacak gibiydi, dar sokaklarda altına sığınacağım bir saçak yoktu. kadınlar ve çocuklar otobüste kalmıştı, ben ise ufacık bir dükkana şemsiye almak için girdim. radyo açıktı, gözlerinin içi gülen yaşlı bir kadın vardı tezgahta ve eski dükkanın taş duvarlarında "what if god was one of us" yankılanıyordu.

tanrı yüksek ihtimalle o kadındı. huzuru siena'nın taş ve tuğla sokaklarında bulmuş, sadece yağmurda ortaya çıkarak uygun fiyatlı şemsiye satmaya başlamıştı. şemsiyeyi alıp palio meydanı'na doğru devam ettim, zamanı durdurmayı başarmışlardı. başka bir hayatta da gelip gelmediğimi, geldiysem şarabı nerede içtiğimi merak ederken yağmur şiddetlendi. her mahallenin kendine ait bir sembolü ve kadim bir rekabeti vardı, geri dönerken kaybolacağıma emindim ama tolkien'in dizelerini hatırladım:

"all that is gold does not glitter, 
not all those who wander are lost"

şu an pencere kenarındaki ahşap masamda, çapası paslanmış eski bir gemi gibi demirlemiş duruyorum. pandomimcilerde vardiya değişikliği oldu, yenileri geldi. birisi bir kutu lokum getirmiş, hepsi yanaklarını doldura doldura yedi. lokum dişlerine damaklarına yapışacak ve aşırı şeker onları kısa süreliğine mutlu edecek. tüm masalar evrak dolu, bazıları önemli olsa gerek fosforlu kalemlerle altları çizilmiş. masada isimlerimizin ve unvanlarımızın yazılı olduğu komik aksesuarlar, mezar taşımız gibi dikiliyor ama henüz ölmedik. 

belki de öldük ve burası diğer taraftır. oğlumun, yere temas etmeden servisten direk üzerime atladığı her akşam benim cennetim zaten. eğer o gün okulda güzel bir gol atmışsa hemen onu anlatır, ben de bana anlattığı minik öyküleri yetiştirir ve masala çeviririm. uykuya dalarken bir bakmış ki, okulda attığı öylesine bir gol ona andromeda ile samanyolu galaksileri arasında düzenlenen turnuvada kupayı getiren gol olmuş. yerçekimsiz stadyumda, dev bir meteorun üstünde samanyolu galaksisinin sol ayaklı forveti kerem son golü atarak formasını çıkarıyor ve on uzay gemisiyle gelmiş arkadaşlarına doğru koşuyor. gravite kramponları sayesinde sahaya tutunması çok kolay. uykuya dalarken o hafif çekik moğol gözlerinde tüm evreni görüyorum karanlığın ortasında bile. 

veli toplantısında, hayal gücünün çok güçlü olduğunu ve hikayeleri diğerlerinden çok farklı bitirdiğini söylemişler. guburuk diye kabarıp evin içinde şöyle bir dolandım, jules verne'nin desteği de yadsınamaz tabii ama ben de elimden geleni yapıyorum. 

ben olymposlu kaptan eudemos'um, gemim ile zamanda yolculuk yapabiliyorum. güneşten kopan manyetik fırtınalar gemimin balmumu ile cilalanmış yelkenlerini doldurabiliyor ve mürettebatımla serüvenden serüvene sürükleniyorum. her serüvenden sonra olympos'a dönüyor, kalenin altındaki mağaraya yüzüyor ve tek kişilik sahilinde uzandıktan sonra kuantum dolanıklıklarını çözüyorum. 

tüm bunlar, lacivert gövdeli teknesiyle cebelitarık'tan atlantik okyanusuna geçerken kıyıyı seyreden yaşlı kurdun aklından geçenler. sakalında tuzdan yollar, gözünün kenarında derin vadiler ve ön dişlerinin arasındaki ayrıktan geçen güneşin dilinde bıraktığı izler. 

kimse nerede olduğumdan emin değil; kerem servisin camından bakıp yolun kenarında onu beklediğimi görüyor, willy çimlerde uzanıp bira içerken walkman'den "one of us" dinlediğimizi zannediyor, çağlar viraja girerken motorun arkasında olduğumu ve düşmemek için ona sıkı sarıldığımı hissediyor, annem ona yeni aldığım tencere setinde harika yemekler yapmış ve beni çağırıyor yemek hazır diye, babam ise 1991 yılında onunla bir adana demirspor maçında, tribünde olduğumuzu fakat takımın berbat oynadığını düşünüyor. 

ben ise bir pandomim salonundayım, herkesin kolları bacakları oynuyor, bilezikler şakırdıyor ve sıcak bir ekim güneşi sağ yanımdan yüzüme çarpıyor.

25 Eylül 2024 Çarşamba

masumiyetin altın çağı

 20 sene önce, internet bağlantısı olmayan bilgisayarıma kaydettiğim günlüklerin bir kısmını buldum. genç mies, parasız ve bitik bir öğrenciyken loto oynamış. hayalleri gerçekten onun vizyonsuz bir karabaş olduğunu göstermekte. para çıkarsa tatlı yiyecekmiş. ulan ben normalde de tatlı yemem ki, ne düşünüyordum acaba o zamanlar? artık param var, öğlen gidip tatlı ısmarlayacağım kendime. işte 20 sene öncesi...


dün kontrolü biraz da zorunlu olarak kaybettim ve 50 ytl harcadım. kendimi bu yüzden aşırı suçluyorum ama 20 ytl ile 1 hafta geçinerek bunu dengeleyebilirim. küçük bi hesap yaparsak eğer:

 3 kahvaltı, 3,5 akşam yemeği, 3,5 sayısal=10

 bir tane çok karizmatik pulp fiction t-shirt=10

5 klan’da tavlada yenildim, 10 gece hamburger filan yedik. yaklaşık 15 de biraya verdim. onur’da para yoktu. ben de aç gezindiğim günlerin acısını çıkarttım ve canım ne istiyorsa aldım. bundan sonra böyle kontrolsuz çıkış olmaz tabii. ayrıca şu an trilyoner bile olabilirim. büyük ikramiye 3 trilyondu. düşünsene şu anda çıkmış olduğunu ama çıksaydı hissederdim. neyse çıkmış olduğunu görsem hemen sakin olmaya çalışırdım ve kontrol ederdim defalarca sonra hemen babamı arardım ve tüm servetimi ona bırakırdım. sonra geçer juri için ders çalışmaya makete falan başlardım. sonra bir tane porsche chayenne jeep almanın ama daha önceden de ehliyet almanın hayalini kurardım. harika olurdu. beşiktaş civarından çok harika bir stüdyo daire alırdım ve içini yuvarlak köşeli rahat mobilyalarla donatır dvd duvarı yapardım. beyaz ve mavinin tonları olurdu evimde. çok güzel yerlerden yemekler yerdim. tatlı yerdim. alkol almaz ayran içerdim. jordan ayakkabı alırdım. d-slr foto makinesi alırdım. eve tek başıma çıkardım sanırım. çağlar, özel bir üniversitede konservatuar okurdu istanbul’a gelip. bizimkiler de gelirdi belki ama bu bunalımlı şehirde oturmak istemezlerdi sanırım. belki de durusu villalarından bir tane alırdık. harika olurduk ama babamın canı sıkılırdı o zaman. kocaman bir televizyon alırdım. okulu bırakmazdım ama hemen bitirmek için kasmazdım.

neyse bu kadar salakça hayal kurmak zaman kaybı. birazdan arkadaşıma gideceğim. salı jurisi için daha hiçbir çaba göstermedim. zaten hep böyle oluyor. hafta sonu malak gibi yatıyorum. bu gece bir tane plan falan çizerim sanırım .görünüşlere geçebilirim ama asıl önemli olan bu arazi paftaları ve maketler. 2 tane öneriyi neremden çıkartacağım ben ya? hocamız bizi çok rahat bıraktığı için daha kaplumbağa gibi ilerliyoruz. ben her ders başka planla gidiyorum mesela. dolayısıyla yerimde sayıyorum.

bu arada beni anlamsız yere haddinden fazla duygulandıran şarkıyı, it’s a  sin’i dinliyorum. kaybolan bir şeyleri hatırlatıyor ve üzülüyorum. sanki gençlik yıllarımda içimde kalan her şey için bir şarkı bu. tarif etmem zor.

bugünlük bu kadar olsun kendimi çok iyi hissetmiyorum. dün taksim’e çıkınca, kendimi okul ve yurda ne kadar hapsettiğimi anladım. hayat taksim’deydi. her yerdeydi. bir punkın converse’indeydi. ayrıca istiklal’de caddenin ortasında bi converse gördüm. bağımsız. öteki teki yok. siyah ve çok eskiydi, çektiğim en iyi 10 fotoğraftan biri oldu.

ayrıca her haftasonu istiklal’e gitmeyi bütçem kaldırabilir mi bilmiyorum ama yurt  bazen çok bunaltıyor. kız arkadaşları olan benden çirkin adamlar istiklal’de hayatlarını yaşıyor. ben ise dağınık odamda bi şeyler için debeleniyorum…  hayat sanırım herkese adil değil.

19 Eylül 2024 Perşembe

ada berberi

yemeğimi yedikten sonra eve gidip uzanmak yerine işyerine geri döndüm, kimseler ortalıkta yokken yaklaşık yirmi dakikalık bir boşluğum var. deneysel bir hikaye uydurursam nasıl bir şey olurdu onu görmek istiyorum. başlayalım. başlangıç saati 13:10

berber dükkanı, hiçbir binanın altında, ortasında ya da yanında değildi. bir arazinin ortasına bir yere kondurulmuş bir ada gibiydi. etrafı karalarla çevrili bir barakada, yaşlı bir berber ve sadece son tıraşları için gelmiş tek seferlik müdavimleri vardı. diğer günü görecek olanlar gelmezdi bu berbere, sadece adı belediyenin hoparlöründen aynı sabah okunanlar hiç telaşa kapılmadan evlerinden çıkar, daha önce defalarca yürüdükleri yolu son kez yürürlerdi. ölümleri kesinleştiğinden, itiraz hakları yoktu. akrabaları ve arkadaşları bunu çoktan öğrendiğinden, henüz duymamış olanlara bile duyururlardı.

en son, ölenin kendisinin haberi olurdu öldüğünden. ortalığı velveleye vermeden ada berberinin yolunu tutar, sıra beklemeden koltuğuna oturur ve aynada kendisine son kez bakardı. berberden çıkıp yolun sonundaki eski rum evinin köşesinden dönenleri bir daha gören ve merak eden olmazdı. herkes berberi ve köşeden sonrasını bilirdi. babaları, dedeleri, çocukları ve kardeşleri o berberde tıraş olanlar sadece sıranın kendilerine ne zaman geleceğini bilemezdi. 

demir duvarlı berber dükkanı o kadar çok insanı uğurlamıştı ki, yaşlı berber herkesten bir vesikalık alsa duvarlar dolup taşar ve aynaya yer kalmazdı. küçük bir kasabaydı ama insanlar ne doğmaya ne de ölmeye bir gün olsun ara vermiyordu. kendisi de bıkmıştı ama yeni çırak yetişmiyordu artık, kimse son tıraşı yapacak berberin yerine geçmek ve insanları uğurlamak istemiyordu. kasabanın yeni reisine bu durumu açıklamak istemiş ve dükkanın camına "bugün gelmeyeceğim" yazdıktan sonra da makama çıkmıştı. yeni reis gençti, heyecanlıydı ama neyi ne kadar yapacağını bilmiyordu. teşkilatın dolduruşa getirmesiyle adaylığını koymuş ve insanların gençliğe olan özleminin rüzgarıyla da seçimi kazanmıştı. partisinin bayrağında beyaz at var diye de, mazbatasını almaya beyaz atla gitmişti.

beyaz atın ve gençliğin yeli birkaç hafta sonra dinmiş, yeni reis kördüğümle boğuşan bir kediye dönüşmüştü. yaşlı berberi dinledi, dükkanı mühürlesek ve bir süre anons yapmasak acaba kimse ölmez mi diye aklından geçirdi fakat ölümün önünde kim durabilmişti ki? kral gılgamış bile bunu başaramazken demokrat partiden yeni reis de kim oluyordu? yine de şansını denemek istedi, yaşlı berbere evine gidip dinlenmesini söyledi. zabıtadan dört kişiyi, yanlarında mühürleri, küçük tüpleri ve mührü eritmek için kullanacakları cezveyle berber dükkanına yolladı.

zabıta amiri, allah'ın emrine karşı çıktıklarını söylese de yeni reisi karşısına almak istemedi. mührü eritip berber dükkanının kapısına döktüler, tutanağın bir nüshasını da ibret-i alem olsun diye kapıya astılar. o gün ve diğer gün gerçekten de kimse ölmedi. yeni reis haklı çıkmıştı, anonsu kesip berberi de mühürleyince ölüm kasırgası dinmişti. yürüyerek berberin yaşadığı iki katlı rum evine gitti. kapı aralıktı, üst kattan belli belirsiz bir müzik sesi geliyordu. cumbadan giren rüzgar evin yüksek tavanlarında şöyle bir dolaştıktan sonra da sokak kapısından dışarı çıkıyordu.

yeni reis, yaşlı berberi koltuğunda buldu. öleli çok olmamıştı. son tıraşını olamadan, kirli bir sakalla ve kimseye adını duyuramadan göçüp gitmişti. ertesi gün adı anons edildi, mühür ise reisin başkanlık yaptığı üç dönem boyunca kapıda  kaldı. 




11 Eylül 2024 Çarşamba

dahi anlamındaki de

dün, oğlumun sekizinci yaşı için onun otuz üç yıl sonra okuyacağı bir yazı yazmak istemiştim fakat işler ve işlemler her zaman benim istediğim gibi olmuyor. teftiş kurulunda bir müfettişe savunma vermem gerektiği için şehre indim, benden kaynaklanmayan bir sıkıntının payıma düşeni için tam 13:30'da oradaydım. ışık alsın diye galeri boşluğu camla örtülmüş bir binaydı ve butik bir cehennemi andırıyordu. antalya zaten yeterince ışıklı ve sıcak bir şehirdi, bir de bu ışığı ve ısıyı binanın yüreğine sokmak hangi manyağın işiydi bilemedim, kendi götümü kurtarmam gerekiyordu. yine üçkağıtçı bir müteahhit ortalığı dağıtmış ve galeyana gelen halk, herkesi her yere şikayet ederek reaksiyon göstermişti. 

binada sadece müfettişler, katipler ve özel güvenlik vardı. holde sıramı beklerken on dakikada yirmi kilo vermek istemediğim için sigara içilen terasa çıktım. başka odadan başka bir müfettiş de geldi, sigarasını yaktı ve hiçbir şey demeden caddeyi izledi. daha önce aynı şeyi binlerce kez yaptığı belliydi, her şeyi otonomdu. sanki bir insan değildi de insan kabuğuydu, içi boştu. ruhunun olduğuna dair bir iz bulamadım, sıcak bir rüzgar beni de kabuğa çevirmek üzereyken müfettişin elçisi geldi ve beni içeri davet etti.

bir insan durduk yere neden müfettiş olur ve sınırlı ömrünü böyle tüketir diye merak ederek koltuğa oturdum. mimarlık jürilerinden şerbetliydim, stres altında paniğe kapılmak yerine zaman ve mekanın dışına çıkabiliyor, kendime dışardan müdahale edebiliyordum. sanki her şey çoktan yaşanmış, bitmiş ve sonuçlarının etkisi zamanla kaybolup gitmiş gibi geliyordu. müfettiş ifademi alıp eşzamanlı olarak katibe yazdırmaya çalışınca cümlelerin başı iran sineması, sonu ise amerikan gençlik filmleri gibi oldu. uzun cümleler, araya serpiştirilen bonuslar, noktalar, noktalı virgüller, özel isimler, genel cisimler, kanunun ilgili maddeleri derken bir aşure kazanının başında 1.5 saat kaldım. katip ifademin çıktısını aldı ve imzalamam için önüme uzattı. adım ve soyadımın altında "inşaat mühendisi" yazıyordu. o kadar da değildi, mimarlıktan bile bıkmışken bir de mühendis olarak iftira atılmasına dayanamadım ve yazıyı baştan sona okudum.

katip yazmayı, müfettiş de yazdırmayı pek bilmiyordu. bir önceki cümleyi katip "müfettiş'te yazdırmayı bilmiyordu" şeklinde yazardı, durum o kadar vahimdi. mimar olduğumu ve bazı imla hatalarını, onları sinirlendirmeden ifade ettim. cümlelerin anlamı değişiyordu, yarın bir gün hakim okuyacak olsa, kendimi ifade edemediğimi düşünüp olumsuz bir yargıda bulunabilirdi. soruşturmanın başında bunlara göz yumamazdım, müfettiş "sayısalcı olmanıza rağmen bunlara böyle dikkat etmeniz çok ilginç" dedi. okumayı sevdiğimi söyledim, yazmaya bayıldığımı ise eklemedim. ifade yeterince uzun sürmüştü, başıma türlü belalar gelmeden eve dönmeli ve minik kralımın doğum gününe yetişmeliydim. 

adım ve soyadımın altında mimar yazıyordu, hatalar düzeltilmişti ve ifadem fena değildi, tutarlı ve masumdu. zaman-mekan kurgusuyla oynamamış ve akışa çok müdahale etmemiştim. geniş zamanla başlayıp öyle bitirmiştim. görelilik ve kuantumu aklımın köşesinden bile geçirmedim, ifademi imzalayıp müfettişler cehenneminden çıktım.

bir yeri terk ederken son kez dönüp bakarım, istanbul'da ve askeriyede aynısını yapmıştım. nizamiyenin kapısından son kez çıkmanın o ferah tadını hala anımsarım. ayaklarım yere bile değmemişti, sanki kemiklerinde hava boşluğu olan kara ve parlak tüylü bir kuş gibi on metrede bir konarak havaalanına gitmiş ve antalya'ya kendi imkanlarımla uçabilirmişim gibi hissetmiştim. beni bekleyen resmi plakalı araca yürürken binaya döndüm baktım, müfettiş de kabuğuyla bana baktı ve içini dumanla doldurdu. atlasam kaç saniyede yere çarparım diye düşünüyordu belki, müfettişlerin tercihlerini sorgulamak haddime değil. 

arabaya bindim, doğum gününe yetişecektim. annemlerin balkonu yine birleşmiş milletlerin ana salonu gibiydi. ingiltere'de yaşayan dayım, yarı ingiliz dayımın oğlu ve tam ingiliz sevgilisi vardı. bir köşede, kocasını kırk gün önce kaybetmiş nenem, mutfakta hanım ile anam çikolatalı pastanın başında, ev yapımı limonata sürahide, oğlum ise televizyonun karşısındaydı. beni görünce koştu, sarıldı, kralına bağlılık yemini etmiş bir şövalye gibi dizlerimin üzerine çöküp günü bitirdim:

"iyi ki doğdun oğlum, seni her şeyden çok seviyorum."





5 Ağustos 2024 Pazartesi

adana'da bir öğlen vakti

İsa Bey, bir cumartesi günü dükkanı erkenden kapatıp avlusunda rakı içmeyi çok sevdiği evine doğru bisikletiyle yola çıktı.

cumartesi çalışmayı pek sevmezdi, üstünde tek bir turunç ağacı olan ufak bahçesinin yanına masasını kurar, radyosunu açar ve çiçeğini de hiç eksik etmezdi. geleni gideni olur, her birini sofraya çağırırdı. kimisi afiyet olsun der müsaade ister, kimisi de boğma rakının cazibesine kapılıp iştirak ederdi. yeni yıkanmış avlunun serinliğinde hafif bir müzik dolaşır ve sokaktan gelen seslere karışırdı. o ev, avlu ve kapının yanındaki ahşap oymalı ayna hep vardı. herkesin çocukluğu ve hatta çocuklarının çocukluğu bile o duvarlarda iz bırakmıştı. köşesini kırdığım cam, elimden kayıp çenemi dağıtan tulumbanın kolu, kafamı çarptığım kapı doğraması, ayağımın takıldığı eşik... hepsi oradaydı.

mavi bisikletiyle mahalleyi boydan boya geçti, yola henüz çadırlar kurulmamıştı fakat yine de her yer kalabalıktı. çocuklar, evin dış duvarını kale yapmış ve kadınlar kaldırıma sandalye atmıştı. evlerin içi çok sıcaktı, girilecek gibi değildi. temmuzun sonunda bir günde, herkes nemden yapış yapış olmuştu ama kıvrımlı gidonu olan ağır bisikleti nispeten serinlik veriyordu. dış kapıdan içeri girdi, geldiğini haber vermek için bisikletin zilini çaldı. sultanım dediği eşinden ses çıkmadı, bir yerlerde dua ediyor olmalıydı. tulumbadan çektiği su ile avluyu yıkadı, ahşap masasını gölgeye çekti, vazoya çiçeğini koydu ve radyosunu ayarladı. mutfağa gidip boğma rakısını aldı ve bardağına yerleştirdi. akşama kadar çalışmasına gerek yoktu, çocuklar büyümüş ve hepsi çocuk sahibi bile olmuştu. salonun duvarı, 1955'te çektirdikleri evlilik fotoğrafıyla açılıyor ve çocuklarla, torunlarla, torun çocuklarıyla devam ediyordu. görkemli bir ağaç gibi dallanıp budaklanıyordu çerçeveler, herkes gülerek bakıyordu bu yüksek tavanlı mistik salona. müzeyyen senar'ın sesi avluda gezindi, güneş alçaldı ve biri diğerine benzemeyen evlerin ardından kayboldu. 

İsa Bey, başka bir cumartesi günü avlusunda son kez rakısını içti, artık eskisi gibi olmadığını biliyordu. son demlere, son kadehlere ve sonbahara gelmişti. hava yine sıcaktı ama yapraklar uçuşuyordu. çalışmayı uzun zaman önce bırakmıştı, arkadaşlarını sırayla uğurlamıştı. artık kahveye gitmiyor ve kağıt oynarken birbirlerine takılmıyorlardı. pandemiden önceydi son hatıraları, sonra her şey tepetaklak olmaya başladı. trt 2'de pazar sabahları yayınlanan kovboy filmleri bile keyif vermiyordu. televizyon açıktı, john wayne iyi değildi ve vahşi batıda bile işler yolunda gitmiyordu.

ben 25, dedem de 75 iken bir deniz kenarında rakı içmiştik. o zaman "hayat, yaşanmışsa adına ömür derler" diye bir cümle gelmişti aklıma. 4 yaşındaki torunu kavundan bir parça çalıp kaçarken öyle güzel gülmüştü ki, tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı görmüştüm. bir anıdan kesik sahneler gibi, rakının kokusunu ve yakasındaki karanfili hatırlıyorum. yaşlanınca aynı dedem gibi olmak istediğimi, "önce istikbal oğlum" deyişini...

geçen pazartesi sabahı, üç saniyelik bir ses kaydı geldi ilk önce. herkes başka yerlerdeydi, işlere ve gündelik dertlere gömülmüştük. annem, "babamızı kaybettik, başımız sağolsun" diyordu. beklenen bir haberdi, bugün yarın gelecekti, bir süredir zaten gitmişti fakat o son kapıyı arıyordu. evinden ve avlusundan uzakta, teyzemin evinde kalıyordu. tek kişilik bir yatak, karşısında rengarenk çiçekler, artık gitmenin kesin saatinin çok yaklaştığını biliyordu ve bir pazartesi sabahı o son kapının anahtarını buldu, açtı ve gitti.

herkes başka yerlerdeyken, ertesi gün hepimiz adana'daydık. yola çadır kurulmuştu ve sokağın başından mavi bisikletiyle kimse gelmiyordu. avlu doluydu, turunç ağacı meyveye durmuştu. tulumba ve oymalı ayna, yarım asırdır olduğu gibi aynı yerlerinde gelenleri karşılıyordu.

bundan sonrası, dedemin dünyada ve toprağın altında bıraktığı zayıf bedeninin her saniye çözülüp yok olması ki anlatmanın bir kıymeti yok. geride bıraktığı insanlar onun için oradaydı, hep iyi hatırlandı, avlu dolup taştı, birlikte yemekler yendi, birbirlerini onlarca yıldır görmeyenler bile orada gördü. herkesi birleştirdi, kavuşturdu ve yolculuğuna henüz bilmediğim ama hissettiğim bir boyutta devam etti.

belki de ilk gün, öğleden sonra arkadaşları onun için masayı kurmuştur. avluyu başka bir tulumbanın suyuyla yıkayıp mangalı yakmışlardır. vazoda her renk güller, buz gibi suyla demlenmiş rakı, turunç ağacının altında tokuşan kadehin kristal sesi. ilk yudumda zaman ve mekan artık sınır olmaktan çıkmış, müzeyyen senar'ın sesi esinti gibi dolaşmaya başlamıştır. dedemin yakasında çiçek, üstünde bembeyaz bir gömlek.

sanki 1955'te sultanıyla yan yana fotoğraf çektirirken aklından geçenler, 90 yıllık bir hayatın imbikten tek damlaya dönüşüp insanların gözlerini yaşartması gibi. hayat yaşanmışsa adına ömür derlerdi, dedem bir ömrü çok severek ve sevilerek tamamladı. 

hoşçakal doktor, seni hepimiz çok sevdik.

16 Temmuz 2024 Salı

temmuzun ortasında bir gün

"her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" 

-barış bıçakçı. bizim büyük çaresizliğimiz.

sıcak, çok sıcak bir gündü. babam aşağıda bir yerlerde kendisini içeri almayan görevliyle henüz kavga ettiğinden gömleği yırtılmıştı. annem ise tüm yorgunluğuyla yanımdaydı, tavanda pervane var mıydı tam hatırlamıyorum. daha gözlerim açılmamıştı, bir şeyler hissediyor ama sınıflandıramıyordum. babam, kapıdaki canavarı alt etmiş olsa gerek yırtık gömleğiyle gelmişti. ilk oğluna ilk defa bakmıştı.

öğleden sonra çıkıp eve dönmüşüz, o kısımlar bende kayıp. aynı sabah hem dünyaya gelip hem de taburcu olmak, eve dönmek başa çıkabileceğim şeyler değildi ama bizimkiler yanımdaydı. o zamanlar bebekleri soslamak ve terbiyeye yatırmak olağan karşılandığından benim şansıma defne yaprağı gelmiş, sadece süzme yoğurt sürüp üzerimde zeytinyağı gezdirmedikleri kalmış ama sorun değil, hala hayattayım. büyük bir sağlık problemim yok, bir ara karaciğer yağlanmıştı bir hafta maydanoz kemirerek bu sorunun üstesinden geldiğime inandım. fazla tetkik inancı sakatlar, o yüzden bir daha da hastanenin kapısından içeri girmedim. daha iyiyimdir muhtemelen, bir ara spora geri dönerim diyordum ama o ara henüz gelmedi. kesintisiz bir kompartımanın içindeyim, her şey ucu ucuna yetişiyor, birkaç saatlik boşluk bulursam ne ala, bulamazsam da şafak vakti ufka bakıyorum. 

bu sabah da sıcak, çok sıcak bir günün başıydı ama klima sabaha kadar odayı buzluğa çevirmişti. metro marketin balık reyonundakiler gibi diklemesine yatıyorduk, oğlumun avuçları her zamanki gibi gözlerimin üstündeydi. bir gün tek gözümü çıkarmayı başaracak ve işe korsan gibi tek gözünde deri parçasıyla geleceğim. çalışırken asık suratlı mendeburun tekiyim ve bu deri parçası beni tamamlayacaktır. en azından konuşma ısrarına devam edenlere, deri parçasını kaldırır ve oradaki karanlık kuyuyu gösteririm. bak derim, ilgimi çekmeyen konular hakkında söylediğin her şey bu gözün ışığa verdiği tepki kadardır. minik balığım, ben işe gitmeden önce kalktı ve "iyi ki doğdun baba" diye sarıldı. 26 kiloluk ve yaklaşık 8 yaşındaki bir balık, nasıl da tüm evreni bir arada tutuyordu bir kez daha hayret ettim. balık dile geldi ve ne hediye istediğimi sordu. hediyeyi benim ona alacağımı söyledim, bir kırtasiyede mutlaka pokemon kartları olmalıydı. çağlar da çok severdi pokemonu. dişlerimi fırçaladım, avcuma su doldurup anılarımmış gibi yüzüme çarptım. ön dişi bugün yarın düşecekti, sallanıyordu. 

bitirdiğimiz yaşı sayarmışız, o yüzden 41 diyebilirim. bundan sonra hayatın anlamı:42'ye motorsuz, sadece yelken seyriyle gitmeye çalışacağım. rüzgar bazen delirebilir, beni üç gün ileriye atabilir ya da bazen ters bir akıntı rotamdan alıkoyabilir. sorun değil, artık bu yolun kalın urbalı ve yalın ayaklı keşişiyim. kinikler gibi meydanlarda insanlara havlamıyor ve onların her şeyiyle alay etmiyorum. yüklü kervanıyla çölü geçen ve düşlerine inanan rimbaud ya da ormanında öğleden sonra yürüyen thoreau'yum belki. çoğu ölü harika arkadaşlarım var, hayat dolular. rimbaud'un tahta bacağı bile çoğu insandan daha fazla yaşam belirtisi gösteriyor. onlarla yürümeyi seviyorum, çölü geçerken gece yıldızlar öyle yaklaşıyor ki rajaz'ı mırıldanıyorum. zaman ve mekanın sonsuzluğunu, tesadüfleri, karşıma çıktıkları anın ışıltısını seviyorum.

üç gün önce "the reader"ı izledim, homeros'un odysseia'sını okuyordu genç michael, hanna'ya. iki gün önce deniz kenarındaki bir kahvecide raftan rastgele bir kitap seçtim kahve içerken bakınmak için. aynı kahveciye kışın da uğramış ve halil cibran'ın ermiş'iyle karşılaşmıştım. okuduklarım mıh gibi aklıma kazınmıştı. seçtiğim kitap bora ercan'ın odysseys adaları-bir akdeniz yolculuğu oldu, kasadan masaya getirirken hafiften döktüğüm kahve porselen yüzeyde yollar açtı ve ahşap masada sonlandı. yollar birbirine giriyor, kesişiyor ve birleşerek yeni bir rotaya dönüşüyordu.

kitap, kendi çekim alanını oluşturdu ve beni tek lokmada yuttu. gözlerimi açtığımda bir sahil kenarındaydım ve yanımda bir çocuk dama taşıyla oynuyordu. kahvemden bir yudum aldım, dilimin üzerinde beklettim, seçici geçirgen hücre zarımdan geçmesini ve atomlarıma kadar nüfuz etmesini istiyordum. kitapta geçen bir cümle, en sevdiğim filmlerden "eternity and a day"i gösteriyordu.

"... başka bir deyişle, zaman dama taşlarıyla oynayan bir çocuktur, diyen herakleitos'un adalarıdır bütün adalar..."

filmde duyduğum ve üzerine uzun süre düşündüğüm bu cümle, aslında herakleitos'unmuş. onu da tesadüfen girdiğim bir kahvecide, rastgele aldığım bir kitabın ilk sayfalarında gördüm. the reader filminden homeros'a, eternity and a day'den herakleitos'a sanki güçlü bir nehrin üzerindeki kayalardan sekerek geçtim. kahve bitti, kitabı ise aldığım yere geri koydum. artık o kitabın da peşindeydim; sait faik'in dediği gibi "kendi peşimi bile bırakmıştım" ama bulmam gereken kelimeler çoktan bir yerlere yazılmıştı. bir kinik gibi masanın üzerine çıkıp herkesi aşağılamak yerine sakince yürüdüm, zaman dama taşlarıyla oynayacak bir çocuktur ha, vay canına. zamanı sonunda anlamaya yaklaşmıştım.

birkaç saat sonra yine ve yeniden olimpos'taydım, ayaklarım suyun içindeydi ve her biri diğerinden farklı olan taşları inceliyordum. rastgele bir taş seçtim, üzerine bir harita kazınmış gibiydi. yerdeniz büyücüsü'nün haritalarına benziyordu. bir ada ve bu adaya yaklaşan dalgalar, usta bir çizerin dokulu kağıta ince uçlu mürekkepli kalemiyle nakşettiği bir düştü sanki. taşı uzun süre inceledim, tek bir panoramik manzara kesintisiz devam ediyordu. önceden kağıda çizilmiş ve sonra taş bu kağıtla kaplandıktan sonra on bin yıl boyunca olimpos'ta beklemiş gibiydi. taş için kısa, benim için fazla uzun.

taşı aldım, yanımda getirdiğim biraları içtim ve hemen sağda yükselen olimpos kalesi'ne baktım. 24 ve 28 yaşlarında iki kardeşi görene dek gözlerimi ayırmadım. oradalardı, ikisi aynı anda bana kadeh kaldırdı ben de 41 yaşının olgunluğuyla başımı hafifçe eğdim.

10 Temmuz 2024 Çarşamba

these are the days of our lives

94 yazıydı muhtemelen ya da 93. kolumu omzuna atmışım, bileğimde mor benetton saat ve üzerimde o senenin modası aşırı desenli şortla siyah bir atlet. sen de elimi tutmuşsun, arkadaki dağın yanmasına bile yirmi uzun sene var. güneş gözlükleri bizim değil, sahilde çılgın kalabalık yok. ikinci koya giden toprak yolda bir fotoğraf çektirmişiz ki kim çekti hatırlamıyorum. elimi ne de güzel tutmuşsun, oğlumun tuttuğu gibi.

sabah bu fotoğrafı koyduktan sonra, annem aradı. daha güzel bir yerde olduğunu, buna inandığını söyledi. 37 olacakmışsın ama 24'te kalmışsın. zamanı durdurmayı başardın mı yoksa yolculuğun bizim bilmediğimiz virajlı yollarda, okyanus kenarında, dağ geçitlerinde ve belki de ikinci koya giden toprak yolun başka bir yorumunda mı devam ediyor bilemiyorum. bir arabada, teknede ya da yürümekten iyice eskimiş ayakkabılarının üzerinde değilsin. yine gümüş detayları olan bir motosikletin üzerinde olduğuna inanıyorum. görüyorsun, bir süre sonra inanmak ve neye inandığını seçmek, bilmenin ve mevcut gerçeğin çok ötesine geçiyor. neyin ne olduğu umurumda bile değil, viraja girerken zarif bir hamleyle motoru yatırıyorsun ve yola devam ediyorsun. 

37 olmayacaktın, ben de altı gün sonra 41 olmayacağım. 24 ve 28'de zamanı durdurduk, mor benetton saatin saniyesi tek adım bile gitmedi. son doğum gününde, olimpos kalesi'ne tırmanmış ve birkaç bira içerken belirsiz bir gelecek için planlar yapmıştık. kasımın son haftası yine gelecektik. kış güneşinin, vadiyi geçip denize ulaştığı bir kasım öğleden sonrasında oradaydım, uzun bir yolu yürüyerek gelmiş, sahili geçmiş ve kaleye tırmanmıştım. blogun başındaki fotoğraf da o günden kalma. açma halkalarını birbirine kenetleyip taş duvarın arasına sıkıştırmıştım ki eminim şu an bile oradalardır.

37 olduğun alternatif bir evrende bu akşam buluşur, denize bakan iki ağacın altında ikişer içtikten sonra da dertleşirdik. hiçbir değeri olmayan gündelik koşuşturmalar, yalandan mevkiler, insanların bitmeyen uğultusu, işleri, satışları, siparişleri derken de gün biter, belki şansımıza hemen denizin üstünden ay yükselirdi. sonra da eve dönerdik artık hangi evse, pastaya inanmıyoruz, belki annem balık yapardı. dışarda içmemiş gibi davranır, eve gelirken biraz daha alırdık. sonra pes mi oynardık yoksa sen şimdi yatağımın altında olan gitarını mı çalardın bilemem. gümüş detayları olan bir yamaha gitar, gümüş detayları olan bir yamaha motor.

2024'ün on temmuzunda şu an yalnız başımayım; oda kalabalık ve insanların uğultuları bitmiyor ama onlardan epey uzaktayım. az önce hafiften bir yağmur yağdı, on iki senedir buradayım, pencere kenarındaki ahşap masada. pek dışarıya bakmıyorum, işlerin yoğunluğu azalmıyor ama bazen kendime boşluklar yaratabiliyorum. günler aynı geçiyor, işten eve döndüğümde babaaaamm diye bana koşan oğluma sıkı sıkı sarılıyorum. 37 yaşımı pek hatırlamıyorum, geçen seneyi de öyle. 

en sevdiğimiz şarkılardan biri olan these are the days of our lives'ı açıyor ve gitar solosunda o eski günleri hatırlıyorum. 

iyi ki doğdun çagi. yaşamanın başka bir yorumunda yola devam ettiğini biliyorum. bunu bilmesem ikimizi de kaybederdim.




2 Temmuz 2024 Salı

diari d'italia

gevrek bir telli çalgıdan yayılan hareketli italyan ezgisiyle yazıya başlamak ve gitmemişleri, götürmüş de geri getirmiş gibi hissettirmek isterdim ama bunu haddinden fazla yapan var; kontrastı kudurtulmuş görseller, uçuşan yazılar, drone çekimleri, şov haber kameramanına rahmet okutan açılar derken sıra dışı olma çabası sıradanlığın kadim kuyularında çoktan kayboldu. 

önceden pisa kulesini tutmaya çalışır gibi fotoğraf çektiren ve herkes ne yapıyorsa aynısını yapan insanlardan hoşlanmazdım, sonra bu klişeler gezegeninin şaşmaz kullarının belki de en doğrusunu yaptığını, herkesin gittiği yolun en güvenli olduğunu, her şeyden uzaklaşmanın uzun vadede sarp uçurumlara çıktığını fark ettim. uçurumun kenarına geldim, aşağı baktım, kendimi boşluğa bıraksam belki kanatlanacaktım ama çarpmaktan korktum ve geri döndüm. yerçekimi genelde kazanır ve pazarlık sevmez, tanrı da zar atmıyordu en son ama geldiğimiz durum noktada.

geldiğimiz durum nedir abi?

5.5 derecelik eğik kuleyi bir şekilde sırtına, kucağına, kasığına almaya çalışan binlerce insanla pisa meydanındaydık; insanlar bunu bir ibadete çevirmişti. komorlar'dan, namibya'dan, yeşilburun adaları'ndan ve henüz bağımsızlıklarını kazanmadıkları için kendilerine bayrak diktiremeyen talihsiz yörelerden bile bu iş için gelmişlerdi. muhteşem görünüyorlardı. pisa meydanının o sırada dünya'dan kopup uzay boşluğunda sürüklenmesini istedim. bir süre çok mutlu olurduk, dondurma ve sandviç yer, birre içerdik. gevrek telli çalgıdan mamma mia'lı bir şeyler çalanlar olurdu, stoklar tükenene kadar anın tadını çıkarırdık. sonra su ve yiyecek savaşları başlar, komorlar'lı çeteler gaspa çıkardı. insan bir şekilde hayatta kalmanın yolunu ne pahasına olursa olsun bulurdu. bizi kimse öldüremezdi, bir ölür bin dirilirdik.

italya günlüklerine son gün gittiğim pisa'yla başlayarak kurguda bir güzellik yapmaya çalışmıyorum, kurgu masasını epey boşladığımdan ne neredeydi onu hatırlamaya çalışıyorum. yazmanın yüzde doksanı yazma çabası ve sürekliliğidir, hemingway bunun yüzde doksan beş olduğunu iddia etse de peşi sıra yuvarladığı kokteyllerin tesiri altında olabilir. 

hiçbir şeyden emin değilim, net yargılarım yok, kimseye don biçmiyorum ama yine de zevkine hayvan avladığı için hemingway'i artık pek sevmiyorum. o da bana bayılmıyor. bunu düşünmeliydi, bu aslanı da vuruyorum ama bu doğru mudur, eti budu için mi yoksa sadece öldürme arzumu tatmin için mi, neyin peşindesin erny, bir aslanın hayaleti ruhumu huzura mı kavuşturacak diye söylenmeliydi. belki de söylenmiş ve bir gece o tüfeğin tetiğini kendisi için çekmişti. yazmanın beni büyülü olduğuna inandıran tesadüf şu oldu ki, ernest tetiği 2 temmuz 1961'de çekmiş. tam 63 sene önce bugün. oysa bu yazıda ondan bahsedeceğimi bile bilmiyordum, sadece parmaklarım italya'dan kalan imgeleri yazıya çevirmeye çalışıyordu. şimdi ernest, küba'da bir barın en ucunda oturuyor, önünde iki kadeh var, birisini bana doğru kaydırdı. bardağı tuttum, içki biraz sallandı, çalkalandı ve aromaları birbirine karıştı. bana bakmadan konuşmaya başladı, odaklan dedi, ilk güne geri dön. 

ilk gün: venedik. 

uçağın tekerlekleri marco polo havaalanı'nın pistine değene kadar sonunda bunu başardığıma inanmıyordum, sanki tüm dünya bunu daha önce yapmıştı ve geriye bir tek ben kalmış gibiydim. genelde böyle hissederim; herkes okulu bitirdi bir ben kaldım yaz okuluna, herkes işini düzenini kurdu bir ben kaldım daha ne olmak istediğine karar veremeyen, herkes atını tımarladı hanın kapısına bağladı  ben daha at taksitine bile giremedim... bu sanırım çok eskilerden kalma bir defo ya da davranış bozukluğu fakat deşmek ve kazı alanını genişlettikten sonra ortaya çıkan heyulayla uğraşmak istemiyorum. o yüzden psikolojik destek almam gereken zamanlarda bile bunu yapmak yerine etrafından dolaştım. yine bu yaşa iyi geldim, hiçbir gece kafama tüfek dayamadım, iki hap üst üste içmedim, canıma kast etmedim. aferin bana. evren beni yeşil pasaportla ödüllendirdi, git artık gez dolaş dedi. çok uzun yıllar önce, ofisten çıkıp eve yürürken fransız aksanlı bir herif demişti "gezcek sen memleket memleket" diye. sürekli geçmişe gidip gelmek yerine anda kalmanın yollarını mı arasam ne yapsam bilemedim ama aklımda yer etmiş, dur hatta linkini bulmaya çalışayım. sanırım yaptım. 2010'un üzerinden ne çok şeyler geçmiş, marco polo havaalanı'nda oğlumun elini tutuyordum. minik kralım sekiz yaşındayken başlamıştı dünya'yı görmeye. kırmızı adidas'larıyla sürekli koşuyordu, mutlu bir atom gibiydi.

napolitan şoförümüz cennetmekan ernesto karşıladı bizi, bak yine hoş bir tesadüf aynı isim etrafında dolaşan. otobüste nirvana çalıyordu ve venedik'e doğru gidiyorduk. venedik'le ilgili bildiklerim pek dişe dokunur şeyler değildi, mimari proje 4'te tarihi bir yapının önünde bir kültür merkezi çizerken, proje hocam st. marco meydanından esinle birkaç eskiz çizmiş ve o zaman bahsetmişti ama bu yirmi sene önceydi. st. marco'ya ayak basmam biraz zaman aldı. hava gri ve nemliydi, yeni zelanda'nın en zengin adamının 100 metrelik süperyatı ulysses, tarihi binaların önüne demirlemiş ve hidrolik verandasını açmıştı. bana 10, bilemedin 15 metrelik bir tekne yeter; bunu bile muhtemelen alamayacağım ama sorun değil. almış gibi yaparım. hayal etmekle başlayıp yine öyle bitebilir, her şeyi tek hayata sığdırmaya çalışınca tüfekle kafana sıkabiliyorsun. o yüzden paniğe kapılmak yerine venedik'in sokaklarında kaybolmayı tercih ettim. asırlık yağmurlarla yıkanmış cepheler nasıl da güzel eskimişti, ufak tefek meydanlara açılan dar sokaklardan geçtim, birden karşıma çıkan çan kulelerini çok sevdim. en az ilgimi çeken gondollar ve gondola çökmüş turistler oldu. büyükada'da faytona binenleri de sevmezdim zaten. yağmacı tipler gibi gelirlerdi. gondolun ucunda, gondolcunun ağırlığını dengelesin diye demirden bir dükalık şapkası vardı ki aynısını bir hafta sonra eskişehir'in porsuk çayı'nda görünce, yılmaz büyükerşen'in kasketini yapsaydınız bari diye kıkırdadım. yoldayken keyfim yerindeydi, klişe gezegeninden gönderilen elçiler yine çılgınlar gibi aynı fotoğrafları çekinmekten imtina etmiyorlardı ama hiç önemli değildi. yere uzandım, gondolu bekledim. köşede hard rock cafe vardı, zaman kalsa girecektik ama kalmadı. turla gidince sürekli bir yetişme ve yetiştirme telaşı.

kaotik mimarisiyle göz dolduran, rönesansı paralel evrende kendi içine çökerten gebze öğretmenevi'nde başladığım gün venedik'te sona erdi. tüm turu tek yazıya sığdırmaya çalışmak ise hemingway'in "tamam bugünlük bu kadar yeter, daha aslan vurmaya gideceğiz" demesiyle başarısızlığa uğradı. sinirlendiğimi görünce güldü, şaka yapmıştı ki zaten küba'da aslan yoktu. 





14 Haziran 2024 Cuma

babalar ve oğullar

geçen çarşamba öğleden sonra babam aradı ve iyi olup olmadığımı sordu. bu her zaman yaptığı bir şey değildir, o yüzden endişelendim ve kendisinin konuşmasını bekledim. kendisinde bir sıkıntı olmadığını fakat kaza yaptığını, arabanın perte çıktığını söyledi. sesi iyi gelmiyordu, üzüntü ve şok dalgaları birbirine girmişti. sana bir şey olmadıysa, geri kalan hiçbir şey önemli değil dedim. iyi bir şofördü, dikkatliydi ama bir düzlükte sanırım içi geçmiş ve olasılıkların belki de en iyisi gerçekleşmişti. refüje girmiş ve sadece arabaya zarar vermişti. 

diğer olasılıkları düşünmek bile insanın kalbine kara bir gölge gibi oturuyor. kendi rayında tıngır mıngır giden bir hayatın saniyeler içinde nasıl tepetaklak olduğunu ve geride kalan uzun seneleri nasıl yeni bir raya oturttuğunu hepimiz çok iyi bildiğimizden, dağılanın sadece araba olmasına sevinecek haldeydim. 

birkaç saat sonra, servisten beş dakika erken inip yolun kenarında beni beklerken "bir daha seni göremeyeceğimi sandım baba" diye hıçkıra hıçkıra ağlayan oğluma "tamam geldim işte babacım" diye sarılırken, üç kuşağın birbirine geçmiş eşzamanlı hislerini ruhumun derinlerinde, iliklerimde yaşadım. aslında ağlaması gereken bendim, babam birkaç saat önce ciddi bir kaza geçirmişti fakat bundan haberi olmayan oğlum, sadece beş dakika beni beklediği için bana sarılarak, yavru bir güvercin gibi titreyerek ağlıyordu. ona sımsıkı sarıldım, artık sekiz yaşında bir pikaçuydu, her gün sanki biraz daha büyüyor, bazen kafa tutuyor ve genelde bir yavru kaplan gibi sürekli üzerimde uzanıp patileriyle yüzümü okşuyordu.

bağlar çok güçlüydü, koca gemileri iskeleye zımbalayan halatlar gibiydi. ağlaması dindi, sakinleşti ve dondurmasını almak için markete girdik. bazen benim sekiz yaşındaki halimle çok iyi arkadaş olacaklarını, sırt çantaları yerde sürüklenirken kollarını birbirlerinin omuzlarına atacaklarını ve sürekli top oynayacaklarını hayal ediyorum. sakinliği ve hayal gücü bana benziyor, gece yatmadan önce ona anlattığım ve başka hiç kimsenin bilmediği masalları yeni fikirlerle şekillendiriyor, daha önceden anlattığım ufak bir detayı hatırlatıyor ve kurguda tutarlılığı sağlıyor. 

sekiz yaşımda, daha iyi bir gelecek için şehir değiştirmiştik. tüm çevremizden, arkadaşlarımızdan, habitatımızdan kopmuş ve başka bir yerde neredeyse sıfırdan başlamıştık. öyle ki, diğer öğrenciler siyah önlüklüyken ben büyükşehirden geldiğim için mavi önlük giyiyordum. 

tam oğlumun yaşlarında, mavi bir zenciydim teneffüs saatlerinde. kimse benimle oynamak istemiyor, sanki teni mavi bir uzaylıymışım gibi davranıyorlardı. yarım dönem sonra onlar da mavi önlüğe geçince ırkçılık bitmiş ve yeni hayatımıza da nispeten alışmıştık. dört kişilik bir aileydik, aralarında dört yaş olan iki erkek çocuk, biri sarı diğeri kara. yaz mevsimleri çok uzun, günler bitmek bilmez ve oyun bulmak için tüm hayal gücümüzü sonuna kadar kullanırdık. 

daha iyi bir gelecek sonunda geldi mi bilmiyorum ama şehir değiştirmediğimiz bir alternatif evrende, suça bulaşmış ve herkesin hayatını mahvetmiş kriminal halimi bazen düşünüyorum. yüzünde derin bir faça var, gözleri ise hiddetle parlıyor. evdeki eşyaları satıp ne var ne yoksa yemiş, bitirmiş, insanları tüketmiş, sürekli içeri girip çıkan, herkesin illallah çektiği bir canavara dönüşmüş. okumamış, kontrol edilememiş ve bir süre sonra da yitip gitmiş. uzak bir kuzenim böyle bir hayat yaşadı ve sonunda cezaevinde öldü, kalp krizi dediler ama vücudunda ve kafasında darp izleri olduğu söylenegeldi. aile bunun izini bile sürecek gücü kendinde bulamadı.

haftaya bugün italya'da olacağız. oğlum sekiz yaşındayken. belki evde kalıp tablet oynamayı tercih edecek, gün boyu yürümek ya da kendisi için çok bir şey ifade etmeyen tarihi yapılara, sokaklara ve heykellere bakmak yerine ama gördükleri, hissettikleri onu hayatı boyunca yalnız bırakmayacak. belki bir kule ya da kemer, damağına değen bir lezzet, roma olimpiyat stadı ya da çeşmeye sırtı dönükken para atan insanlar, uçak penceresinden gördükleri, havaalanındaki o muazzam kaosta karıncalar gibi yolunu bulanlar, sirkülasyon, işaretler, kulağına gelen bir müzik, organizasyon... yıllar sonra demini alacak ve bir yerde aklına düşecek. 

louise glück'ün dediği gibi: "dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır"

mavi önlüğü ve o yalnızlığı hatırlıyorum, dedemden harçlık alıp eve dönerken yediğim kebabın tadını, atari salonunda son jetonumla yaşadığım kaybetme hissini, arkadaşlarımdan ayrılıp yeni bir yere taşınırken içimde harlanan özlemi, kardeşimle sabahları çizgifilm izlerken yediğimiz petibörün çıtırtısını, sıcak tırnak pideye üçgen peynir sürüp onu yiye yiye yürümeyi, otobüste cam kenarını, tarlaların yanından geçerken benimle birlikte koşarmış gibi görünen dikim hatlarını, annemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu, babamın fedakarlığını, hep çalışmasını ve kardeşimi, onun sarı kafalı çocukluğunu, onun sesini, yaptığı taklitleri, oyunlarımızı, kavgalarımızı, psikolojik harbimizi ve sonrasını, son günlerimizi, motosikletle çıktığımız yolculukları, onu kaybedişimizi, yokluğunun bile varlığın bir boyutuna dönüşmesini. hepsini hatırlıyorum.

çağlar gideli on üç sene oluyor, oğlum geleli de sekiz. ben gelecek ay 41'i dolduruyor ve hayatın anlamı 42'ye doğru yelken açıyorum. on uzun seneden sonra yeşil pasaportu sonunda aldım ve gelecek çarşamba sabahı artık, belki de biraz geç ya da tam zamanında yola çıkıyorum. geride bıraktığım yolu küçümsemiyorum, bazılarının asansörle çıktığı yerlere ben merdiven bile bulamadım bazı zamanlar ama frank sinatra da beni onaylayacaktır, bu benim yolum oldu, oluyor.

şimdi pencere kenarındaki masamda bu yazıyı yazıyorum, oğlum 2. sınıfı bitirdi, karnesini aldı. annem ve babam onu okuldan almaya gitti. uzun yıllar sonra hatırlayacağı şey, onu herkesin çok sevdiği olacak. babalar ve oğulların kadim zinciri, birbirine dolanıklıkları ve eşzamanlı hisleri ise sonsuza dek sürüp gidecek.




30 Aralık 2016 Cuma

seasons

apartmanın bahçe kapısından çıkar çıkmaz gökyüzüne baktım; daha önce hiç beyaz görmediğim tepelere kar yağmış, denizin üzerine ise koyu bulutlar çökmüştü. yağmurun yağacağı benim işe en az on dakika geç kalacağım kadar kesindi. adımlarımı hızlandırırken ani bir kararla kafamı çevirdim, oradalardı. ikinci katın penceresinden bana bakıyorlardı. küçük minişgu, annesinin kucağına yüzü dışarıya dönük şekilde oturmuş ve hafif çekik gözleri ile babasını izliyordu. işe gitmeyip eve geri dönmeyi ve yedi kiloya yaklaşan bu panda yavrusuyla yatakta yuvarlanmayı, boynundaki kokuyu ciğerlerimin en derinine dek depolamayı çok istedim fakat yılın son günüydü, bir gün daha dişimi sıkmalıydım. çalışmaktan ya da çalışmaya çalışmaktan hoşlanmıyordum fakat sorumluluklarım vardı, kafamın estiği gibi davranamaz ve bunun olası bedellerini ödeyemezdim. dört dakika sonra işe geldim ve aylardır neyi hangi sırayla yapıyorsam yine aynısını yaptım. klimayı aç, bilgisayarı aç, autocad dosyasını aç, google chrome'u aç, ne dinlemek istediğine karar ver ve yavaşça hızlan. hızlandıkça yavaşla. bağımsız gözlemciler, senin durduğunu düşünüp hayıflansın.

ülkenin geneline göre berbat geçen ve benim de bir an önce bitmesini istediğim 2016 çok mu kötüydü peki? gerçekten kötü geçen yıllarım oldu ve 2016 onlardan biri değildi. haberlere ve insanlara baktıkça sinirlerim bozuldu, bir şeyleri değiştirmenin neredeyse imkansız olduğunu, kötülerin kötülük yaptıkça güçlendiğini, iyilerin her gün yeni baştan kaybettiğini, haksız yere içeri atıldığını, arsızların ise her dönem başka insanların omuzlarında yükseldiğini gördükçe dişlerimi sıktım fakat 2016 küçük hayatım için iyi bir yıldı.

ocağın ilk günlerinde bir bebeğimiz olacağını öğrendik; küçük canavar, koparmada beta hcg rekoru kırarak "hazır mısınız, ben geliyorum gençler" dedi. sonucu gördüğüm an kalp atışım hızlandı, hafiften panik yaptım ve çok önemli bir sınava girerken olduğu gibi avuçlarım ısındı. karıma baktım, onda da benzer belirtiler vardı. bi saçmaladık, ellerimiz ayaklarımız bizden bağımsız oynadı ve ailelere haber verdik. kardeşim gittikten sonra sonunda birisi gelecekti, zaman akıp geçiyordu. 2011'in bir eylül akşamında veda etmişti, 2012'yi hatırlamıyorum, 2013'te evlenmiştim, 2014'ü hatırlamıyorum, 2015 ise hayal meyal. memurluk insanın köşelerini yontuyor ve diğerlerine benzetiyor fakat daha onlar gibi olmadım tam olarak. cuma namazına gitmiyor, islamın geri kalan ne şartı varsa onları yerine getirmiyorum. muhtemelen arkamdan, içki bile içtiğimi iddia ediyorlardır ki çok güzel içerim. cuma akşamları eve giderken markete muzaffer bir komutan gibi girer ve uzun zamandır yaptığım gibi bira alırım. biranın yanında bir şey atıştırmayı sevmem, biranın yanı değil de biranın arkasından bir bira daha çok güzel gider. hava güzelse balkonda denizi izleyerek içerim, müzik mutlaka olur. mehmet güreli kimse bilmez derken başımı öne eğerim, oasis don't look back in anger derken de geçmişi dudağımın kenarında tebessüm ile yad ederim. bir daha gelmeyecek günlerin hayaletleri masaya doluşur, gelecek günlerin bilinmezliği yelkenlerimi doldurur. gelidonya feneri'nin önünde uzanan adalara doğru pupayelken giden ve adı seasons olan lacivert gövdeli bir teknenin hayalini görürüm. sea sons. mevsimler ya da deniz oğulları. çok uzak olmayan bir geleceğin belli belirsiz yansımaları.

beta hcg, gerçekten orada bir bebek olduğunu mu gösterirdi peki? cumartesi soluğu doktorda aldık, bir kese oluştuğunu söyledi. mercimek tanesi kadar bile değildi ama oradaydı, boşluğunu yaratmıştı. yokluktan varlığa giden meşakkatli yolun ilk basamaklarını çıkmıştı bile, boşluğu vardı. orada tam olarak nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde dokuz ay geçirecek ve biz de hep etrafında olacaktık. 

2016 deli atlar gibi 2017'ye doğru koşarken, biz de her ay doktora gidip milimetrelik değişimleri büyük bir heyecanla takip ettik. susam oldu, nohut oldu, fasülye oldu; bakliyat serisini tamamlaması iki üç ayımızı aldı. kalp atışını dinledik, dördüncü ayda yeni oluşmuş elleri kollarıyla bize breakdans yaptı, bir uzaylı gibiydi ve organik bir kapsülde hızla yeryüzüne yaklaşıyordu. aydan aya olan kontrollerin arasında ise işe gelip gitmeye devam ettim. kimse tam olarak ne iş yaptığını ve yapmadığını bilmiyordu, yazıcıdan çıktı almayı ise beş altı kere denedikten sonra bırakanlar vardı. kahverengi kadifeden takım elbise giyen adamlar oyuncak ayı gibi koridorda dolaşıyor, 1984 yazına damga vuran kazak ve saç kombinasyonuyla 2016'ya ışınlananlar beni her seferinde hayrete düşürüyordu. kamu kurumu değil de kontrolden çıkmış bir tuhafiye dükkanı gibiydik, örgü örenler bile vardı. çoğu zaman benim burada ne işim var diye çay bardaklarına fısıldasam da, cumartesi çalışmadığım ve yıllık izin gibi daha önce karşılaşmadığım bir lüks ile şımartıldığım için kendimi şanslı hissediyordum. bir daha özel sektöre dönemez ya da kendi ofisimi açıp kurnazlar gibi iş kovalayamazdım. çalışmak hayatımın önemsiz bir kısmıydı, otogarda çıkan otobüslere fiş kessem de bunu sorun etmezdim. mimarlıkla hobi düzeyinde ilgilenmeye karar vermiştim ve böylesi herkes için daha iyiydi. dört beş seneye yeşil pasaport bile alabilecektim, işler o kadar tıkırındaydı.

kış bitti, bahar bitti ve hiç bitmeyen bir yaz başladı mayıs ayında. bebeğin cinsiyetini de sanırım üçüncü ayda öğrendik. oğlan olacaktı. onunla pes oynayacak ve gittiğimiz pikniklerde penaltı çekişecektik eski günlerde olduğu gibi. acaba babası, amcası ve dedesi gibi solak, dayısı gibi iki metre mi olacaktı? küçük ve zararsız sorular bunlar, kızım olsaydı da anasından aldığı çekik gözleriyle çin prensesi gibi hayatımın merkezine konacaktı. tatarlıktan gelme huysuzluğuyla herkese kafa tutacak ve bazen sinirinden zıplayacaktı. ben de o daha fazla sinirlenmesin diye içimden gülecek, onu sakinleştirmeye çalışacaktım.

dokuz eylül akşamı denize gittik, hava son dört aydır olduğu gibi yine sıcaktı. dokuz günlük bayram tatiline girmiştik ve benim tahminlerime göre daha bir hafta vardı. bahis kariyerimde olduğu gibi tahminlerim yine tutmadı ve ertesi sabah 04:00'te hastaneye doğru yola çıktık. bebeğimiz 10 eylül'de gelmeye karar vermişti ve 16:00'da viyaklayarak dünyaya geldi, dokuz ay süren yeryüzüne serüven sonunda bitmişti. bir jules verne hikayesi yazmıştı üç buçuk kilo ve elli santim boyuyla. mavi bir takım giydirdik ve ona baktık. ciğerlerindeki suyu sezaryenden dolayı tam atamadığı için doktorlar iki gün kontrol altında tutmamaları gerektiğini söyledi. cumartesiden pazartesiye iki gün yoğun bakım ünitesinde diğer arkadaşlarıyla kaldı ve minişler çetesi dönem başkanlığı yaptı. pazar günü sadece bir kez görebildim, kuvözünün içinde uyuyordu. altı aylıkken doğan parmak çocuklar vardı, zor doğumları ardında bırakan cesuryürekler, yaşama içgüdüsüyle aylardır yoğun bakımda mücadele eden bir direnişçiler ordusu vardı ve benim küçük oğlum da hayata mücadele ederek başlamıştı. yoğun bakım benim derinlerimde bir yerde yaşayan karanlıktı, kardeşimi en son yine bir eylül zamanı yoğun bakımda görmüştüm gittiği gün. o dezenfekte kokusu, o biplemeler, renkler, ışıklar... zaman bir çemberdi ve beni beş sene sonra yine bir yoğun bakım odasına getirip bırakmıştı ama bu sefer hoşçakal demek için değil hoşgeldin demek için.

kerem bey'i ertesi gün yanımıza verdiler, korkulacak bir şey yokmuş. kafasında tüyler olan bir kuş yavrusu gibiydi ve uyuyordu. hafiften gözlerini araladı ve etrafa baktı, annesine sarıldı ve hikaye aslında tam olarak orada başladı. ilk gece üç saatte bir uyanmak için on iki tane alarm kurduk, ne yapacağımızı tam bilemedik ama bir aradaydık. günler birbirini kovaladı, zaman hızla aktı ve dördüncü aya doğru hızla ilerliyoruz. geçen sene bu zamanlar bebekten haberimiz bile yokken, sabah çıkarken anasının kucağında gözleriyle beni takip ediyor, sabaha karşı aramızda yatıyor, sırt üstü yatarken yüz üstü dönüyor ve kolu altında kaldığı için sinirlenip bağırıyor, ona liverpool kadrosunu sayarken gülüyor ve yağmur yağdığı için dışarı çıkarılmadığında ağlıyor. her gün yeni bir özellik yükleniyor ve ben de bu günlerin hayatımın en güzel günleri olduğunun bilinciyle boynunu kokluyorum. beraber köşedeki gece lambasına bakıyoruz gece uyanırsa, delonghi dragon model bir yağlı petek aldık, o kutsal ışığı koruyan ejderha oluyor. havayı kurutmasın diye bir tabağa koyduğumuz su da, ejderhanın yaşadığı göl oluyor. ışık direk gözümüze gelmesin diye turuncu kutularla kapatıyoruz, hah işte onlar da bakır dağları. yatağında yatarken baksın diye astığımız iki küçük kuzu da, kutsal ışığa giderken ejderhanın dikkatini dağıtmak için yanımızda götürdüğümüz kurbanlar. bir odanın köşesinden bile masal çıkıyor, sonra onun kellesinin üstünden hafifçe öpüyorum. bir yıl birlikte bitiyor, nice yıllara oğlum diyorum. önümüzde uzun seneler olsun birlikte olacağımız, seasons adlı teknemizle adaların etrafına demirleyeceğimiz...