15 Mart 2011 Salı
lines, judas and bird
bir haftadır görmediğim patron dün akşam üstü geldi, birkaç şey sipariş ettikten sonra geri gitti. kompozit cephe için ölçüleri bir mail adresine yollamamı, otel odasında birkaç değişiklik yapmamı, bayındırlık ve iskan bakanlığının sorun çıkardığını da kısa sürede eklemeyi ihmal etmedi. o şimdi şantiyede, ben ise birkaç değişikliği yapıp kendimi beklemeye aldım. hafta sonu gelse de eve gitsem, muhterem kuşumuz panpayı parmağımın ucunda tutup nat geo wild izlesem. panpa, yeterince vahşi ve yırtıcı olmadığı için o kanala asla çıkamayacak ve bunun bilincinde. beyaz ve güzel bir kafesi, sıcak bir odası ve onu çok seven bir ailesi var. eminim ki o da vahşi ormanlarda her gün ölümden dönmek istemezdi, timsahın göz bebeklerinde kendi yansımasını kısa bir süreliğine gördükten sonra paniğe kapılmayı tercih etmezdi. evde mutlu, akşamları patlamış mısırla oyalanıyor. uçma konusunda tereddütleri var, durmayı tercih ediyor.
fakat daha bugün salı ve ev hayallerini biraz ötelemem gerekiyor. futbol, bu haftayı bitirmeme epey yardımcı olacak. bugün ve yarın şampiyonlar ligi, perşembe avrupa ligi ve cuma da gassaray-fener maçı. perşembe günü liverpool maçı olması ise şaşırtıcı derecede sevindirici, öncesinde manchester city maçının da yayınlanması ise hayrete sürükleyecek kadar tuhaf. genelde insanın hevesini kursağında bırakan bir yayıncılık anlayışının domine ettiği bir ülkede ve zamanda yaşıyoruz. paranla bile rezil oluyorsun.
öğlen arası olması nedeniyle mavi önlüklü çocuklar yandaki parkı işgal etti ve bağırarak oyun oynamaya başladı. onları bazen seviyor bazen de yok etmek istiyorum. bu tamamen benim ruh halimle alakalı, tüm çevresel faktörlerin değeri benim bakış açıma göre değişiyor. bir gün tüm dünya'yı severken diğer gün ne yazık ki "kainatı yok et" butonu arıyorum. şimdi ise çocukların çığlıklarını duymamak için judas priest dinliyorum, all guns blazing adlı mehter marşında kendimi zor tutmak dışında bir sıkıntım yok. resmen pencereden atlamak ve elektrikli bisikletlerin peşinden koşmak istiyorum söz konusu şarkıda. bir yandan da sonisphere festivali programını merak ediyorum. bir terslik olmazsa kardeşimle gideceğim, metallica'yı görmesini isterdim ama olmadı. hem haziranı beklemek için güzel bir sebebimiz olur. nisana dair pek bir numara yok, el clasico çekilişini kazansaydım ispanya'ya gidecektim fakat her zamanki gibi olmadı.
otel odasının modeli, gelişen teknoloji desteğinde fena olmadı. wireframe'ini görebildiğimiz bir şeyin render edildikten sonraki hali hoşuma gidiyor, ne demek istediğim hakkında bir fikrin yoksa, o mouse'u yavaşça yere bırak ve en yakın merkezden bir kahve aldıktan sonra geriye yaslan. soldaki wireframe'i, sağdaki ise render edildikten sonraki hali. ışıklar, malzeme ve renkler ha? bunları yapmak için mimar olmak gerekmezdi ama yine de mimar olduğum için mutlu ve kararlıyım; bu hafta içinde yaşamak istediğim bir mekan tasarlayacağım. fazla tembellik ve üşengeçlik yapıyorum. bu hiç iyi değil esteban, hem de 21. yüzyılda.
iki kart iki kale
taşıyıcı sistemler tasarımı: D
mezun olmak için son bir dersim kalmıştı ve o da kısa ve net bir "D" ile henüz mezun olmadığımı, bunun için en az bir sene daha beklemem gerektiğini söylüyordu. ekrana boş gözlerle bakmış, ne yapacağımı bilemedikten sonra da ofisten "ben çıkıyorum" deyip kaçmıştım. planlarım ve hayatım alt üst olmuştu, ne yapacağımı bilemiyordum. willy'i aramış ve ona dersten kaldığımı, hayatımın mahvolduğunu ve akşam izmir'e geleceğimi söylemiştim. halbuki asistanla da konuşmuştum daha fazla okumaya dermanım olmadığını, iş yeterince aklımı meşgul ettiğinden okuldaki son dersime bir türlü odaklanamadığımı. o da tamam kağıdını ver, hallederiz demişti. elimden geldiğince final kağıdını süslemiş ve bir daha taşıyıcı sistemler görmemek dileğiyle sınıftan çıkmıştım. okul, haftada iki saat geldiğim bir teneffüs gibi duruyordu işin yanında. o sırada bir alışveriş merkezinde motifli restoran projesiyle uğraşıyordum, ev arkadaşım memleketine döndüğünden dokuz yüz lira kira veriyor ve maaştan artan parayla da kırmızı tuborg alıyordum. zor, tuhaf ve bana derinlik katan günlerdi ve bu günlerde, yapmak istediğim son şey ders çalışmaktı.
dersten kaldığımı cumartesi sabah öğrendim, sakin kalmayı başarmalı ve pazartesi dilekçe vermeliydim. anlayışla karşılamalılardı. bir sene daha harç vermek ve istanbul'da kalmak her şeyi erozyona uğratır ve zamanda kaymaya neden olurdu. pazar gününü istanbul'da geçirmek yerine, bindim otobüse izmir'e gittim.
ertesi gün, sabah erkenden çeşme tarafına hareket ettik. yaz sonunda gelmişti, aklımın bir köşesi sürekli not sorgulama ekranında kalsa da alaçatı'nın renkli pencereli eski evleri dikkatimi çekmeye başlamıştı. duvarlara asılmış saksılar, mavinin en güzel tonları, taşın güneşte ortaya çıkan dokusu derken, yol bizi çeşme kalesi'ne götürdü. giriş üç lira, müzekart ise öğrenciye on liraydı. hala öğrenci olmam can sıkıcı olsa da bu birkaç yerde işe yarıyordu, müzekartımızı alıp kaleye çıktık. rüzgar, dar geçişlerde hızlanıyor merdivenlerden yukarıya tırmanıyordu. escher'in tabloları gibi perspektifler vardı bazı köşelerde. oturduk, istanbul'u ve bana yüklediklerini geride bırakıp ruhumu rajaz'a teslim ettim. ege'nin rüzgarları taşların arasından kayıp bedenimi havaya kaldırırken, şarkı bittiğinde bir üst kademeye geçmiştim. bir günlük çeşme arasından sonra istanbul'a geri döndüm, sabah asistanı aradım ve dilekçe vermeyi düşündüğümü söyledim. o da "kağıdını yeniden okuyalım, dilekçeyi boşver" dedi. akşama doğru not sorgulama ekranımdaki d'nin yanında şık bir + vardı ve dersten geçmiştim.
çeşme kalesi'nde aldığım müzekartın süresi geçen haziran'da bitmesine rağmen geçen haftaya kadar uzaktan göstererek idare ettim.görevliler yakından baksa da fotoğraftaki bıyıksızın ben olduğuma ikna oluyor fakat tarihe dikkat etmiyorlardı. geçen hafta olimpos'ta birisi buna dikkat edince, "aaa" dedim ve yeni bir müzekart başvurusunda bulunmak istediğimi söyledim. artık melek olmadığım gibi, öğrenci de değildim ve iki kat ücret vermek zorundaydım. olimpos gişelerinde müzekart çıkartma teknolojisi yokmuş, bir bira parasını girişte vermek zorunda kaldım. dört kırmızı tuborg, fotoğraf makinenin çantasına peşinen tıkıldığından bunu çok da dert etmedim.
bir hafta sonra yolum alanya'ya ve onun 6.5 kmlik surlarıyla ünlü kalesine düştü. öncesinde müzekartım olmadığı için bir üç lira da hemen deniz kenarındaki kızılkule'deki gişeye vermiştim ve bu durum can sıkıcı olmaya başlamıştı. neyse ki müzekart çıkartma teknolojisine sahip kale gişesi beni bu dertten 31 mart 2012'ye kadar yirmi lira karşılığında kurtardı. bu kart ile tüm likya uygarlığını ve kuzey ege'yi bir kez daha dolaşacak, ilyada'yı sırtçantamdan çıkarıp homeros'un dolaştığı topraklarda okuyacaktım. efes kütüphanesinin önünde bir kez daha dikilirken de geçmiş zamanlarda yaşayan bir heykeltıraş olduğumu düşünecek, bu tuhaf düşüncelerin nereden musallat olduğunu bilemeyip gülümseyecektim.
müzekartımın üzerindeki bıyıksız tıfıla baktım, oniki senelik vesikalığımdı ve saçlarımı yan taramamdan okuldaki ortalamamın tedirginlik verecek kadar yüksek olduğu belliydi. gözlerimde ise bu aralar pek dolaşmayan bir parıltı, gelecek günlerin umudu. alanya kalesi, çeşme kalesi'nden daha görkemliydi ve manzarası daha muazzamdı. sarp yamacın üzerine kurulmuştu ve daha önce de dediğim gibi, adı gece olan bir kadının boynundaki mücevher gibi gözüküyordu güneş battıktan sonra.
ilk kartım bana medeniyetlerle tanışmayı sağladı, ikincisi de yıllar sürecek bir dostluğu pekiştirmeye yardımcı olacak. mitolojik nefesleri bulmak için ülkenin dört yanında yine dört döneceğim.
14 Mart 2011 Pazartesi
kaotik
işe sekiz buçukta geldim ve son 3.5 saattir gündeme bir şekilde tutunmaya çalışıyorum. bilgi bombardımanı altındayım ve zihnim, sekmeler arasında pinpon topu gibi sekiyor. güzel bir hafta sonu geride kalmışken, buna dair notlarımı temize çekmem bile mümkün olmuyor.
japonya depremi ve ertesinde gelen tsunaminin nükleer felaket boyutu, ibrahim tatlıses'in vurulması, deniz yılmaz'ın bir konser esnasında saçmalaması, otobüste olduğum için kaçırdığım behzat ç.nin tekrarının izlenmesi, alanya'dan ve kalesinden notlar, müze kart, karlar altındaki kulübeler, otel günlükleri, maçlar, en iyi on smaç, gerrard'ın sakatlığı, patronu bir haftadır görmemek, otel odasına alternatif çizim ve tereyağlı iskenderin çağrısı derken neye odaklanacağımı şaşırmış vaziyetteyim. en iyisi paniğe kapılmadan normale dönmeye çalışmalı ve bütün bu karmaşayı bölüp öyle yönetmeliyim.
üç gün önce yine jack kerouac'la karşılaştım, bir fotoğraf karesinden bana bakıyor ve her şeyin henüz bitmediğini söylüyordu. bir şansımız daha varmış montmarte'de sisli bir gündoğumu için, ren trenlerinin pencere kenarında birkaç kişilik boş yer kalmış. biraz konuştuk ve geri gitti, ben de içimde harlanan yolculuk alevini biraz sakinleştirmek için alanya'ya hareket etmeye karar verdim. uzun zamandır yinelenen bir daveti kabul etmek için martın ortalarında bir günden daha güzel bir gün olamazdı. cumartesi öğleden sonra ofisten bir daha geri dönmeyecekmiş gibi çıktım, sırt çantamda don kişot ve nedenini anlayamadığım şekilde bir türlü bitiremediğim toza sor vardı. otobüse üç dakika kala otogara girdim, evrensel işaretler yolda olmamı istiyordu ki birkaç dakika sonra hareket etmiştik.yeni otobüsler teknolojinin tüm nimetlerini, öndeki koltuğun sırtına saplanmış bir ekrana sığdırıyor artık. kayıtlı filmler, televizyon kanalları ve yanında flaş belleğini getirdiysen de kendi seçimlerin. acil durumlar için her zaman yanımda taşıdığım back to the future'i bir kez daha izledim ve daha iyisinin yapılamayacağına karar verdim. filmi ne zaman izlersem izleyeyim, aldığım keyfin değişmemesinin nedeni, zihnimin filmi izledikten hemen sonra onu silmesiydi. her seferinde yeni izliyormuş gibi heyecanlanıyorum, bakalım bir sonraki ne zaman olacak.
alanya, geceleri eşsiz bir mücevher gibi parlayan kalesi ile iyi; çarpık yapılaşma ve beton bloklarının her tarafa yayılması ile kötü bir yer. sahil şeridinde iyi niyetli düzenlemeler yapılmaya çalışılsa da, bir dili olmayan yapılar üst üste binmiş. hediyelik eşya satan sonsuz dükkanlar da dev tabelaları ile bu çirkinliğe katkısını yapmış. yine de adı "köyüm gaziantep başpınar" olan restorana gülümsemeden geçemedim. kendi anadilimde yazılmış olmasına rağmen telaffuzda güçlük çektiğim bu zincirlemeyi, turistler nasıl okuyor acaba? sanırım kgb diye kısaltıyorlardır. turist olsam, adını okuyamadığım bir yere oturmazdım ki turist olanlar da benimle aynı fikirde olduğundan kgb'de kimse oturmuyordu.bununla birlikte the beatles konser kayıtları son bir haftadır beni epey mutlu ediyor. insanların şarkılara eşlik etmeleri, çıldırmaları, öpüşmeleri, mccartney'in gitarı ve "diğerleri keşke ölmeseydi hüznü", içinde bulunduğum anı daha bir anlamlandırıyor.
bir kliple veda edip yeni bir haftaya daha başlayalım mademse, bir konuya odaklanmış yazılar gün içerisinde gelecek gibi. aklımda iki kart ve iki kalenin hayatımla olan kesişmesi var. çeşme kalesi'nde ne yapıyordum ve oraya nasıl gelmiştim?
12 Mart 2011 Cumartesi
90 kuruş farkla
- doksan kuruş farkla kola ve patatesinizi büyük boy ister misiniz?
- hayır.
bir hafta sonra...
- doksan kuruş farkla kola ve patatesinizi büyük boy ister misiniz?
- evet.
önceki hafta neden hayır deyip de bir sonraki hafta evet dediğim hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bir anda, mcdonalds bankosunun önündeydim. her cuma yaptığım gibi big mac ritueli için uzun yoldan gelmiş, bunun öncesinde banka şubesinde tam bir saat kredi kartımı yenilemek için güncelleme işlemlerine girişmiştim. en sonunda bankodaki kadın (adının önemsiz olduğu kadınlardan birisi), atmlerdeki ahizeden müşteri temsilcisini arayıp bunu benim yapmamı istedi. onu gözlerimdeki umutsuzluk ile bıktırmış olmalıyım. tamam dedim ve şubeden bir daha dönmemek üzere çıktım. adres güncellemek, dilekçe vermek daha doğrusu kayıt altına alınmaktan tiksiniyordum. hele asma tavanların altındaki herhangi bir mekan, lanetli bir ruh gibi tüm enerjimi sömürüyor ve geride işe yaramaz bir beden bırakıyordu. bankacı olmadığım için sevindim, bir sonraki müşterinin elinde numarasıyla beklediği bir çalışma ortamında kahve yapıp müzik dinleyemediğim gibi sürekli insan suratı görmekten de bıktığımdan dolayı aynaya bakmamaya başlardım.
büyük boy menümü alıp yüzümü duvara döndüm. yemek yerken, cinnet geçiren bir dinozor gibi göründüğümden, başkasının beni görmesini istemem. big mac, yıllardır tamah ettiğim whopper'dan daha güzeldi. en azından çift köftesi ve mizanpajı ile, seri üretimin aleladeliğinde formunu dağıtmaya başlayan whopper'a fark atıyordu. pepsi yerine coca cola vardı, patateslerde ise durum eşitti. banka şubesinde kaybettiğim enerjiyi geri toplayıp hiçbir işimin olmadığı ve patronun ortalıkta gözükmediği bir cuma öğleden sonrasında ofise döndüm.
patronu üç gündür göremiyor ve ondan haber alamıyorduk. aklıma, ölmüş olabileceği geldi. heralde duyardık, bir şekilde kötü haber yayılırdı. en son şantiyede sorunlar vardı, projeye uygun yapılmayan bir yerlerden bahsetmişti, fakat bu çarşamba sabahıydı. heralde yaşıyordu fakat bizi umursamıyordu. dün mesai bittikten iki saat sonra ofisten çıktım. fransa ikinci ligine çalışıp, birbirinden bağımsız üç kupon yaptım. üçü de hunharca tutmadı. otele dönerken adana kebap yaptığını iddia eden bir yere daldım, dürüm istedim. doksan kuruş farkla zevzekliğine girmedi adam, "tamam abi" dedi.
adını feriha koydum'u yatağımda uzanıp elimde dürümle izledim. yine kayıtsız kalınamayacak berbat bir bölümdü. rastlantılar insanı çileden çıkartacak kadar acemice düzenlenmişti ve benim bu dizide sevdiğim şey de tam olarak bu fantastik yandı. gücünü gerçekten alıp bir canavara dönüşmüş bir diziydi ve üç haftada bir izlemek bile yüreğime ağır geliyordu.
dizi saatlerce sürdü, yine flaş bir sonla bitti. bir cumartesi sabahında uyanmak ve ofise giderken pazar yerinde kurulan tostçudan sucuklu kaşarlı tost yaptırmak için gözlerimi kapattım. rüyamda sadece doksan kuruş fark ile büyük seçim serüvenlere atılıyor ve hamburgere benzeyen bir balon ile vadilerin üzerinde dolaşıyordum.
11 Mart 2011 Cuma
dün
tek bir dilekçe için 300 km yol gitmek ve ağır aksak bürokrasiyle uğraşmak, psikolojik gerilim filminden bir sahne gibi durabilirdi ama yolda olmak beni her zaman mutlu ettiğinden bunu trajediye çevirmedim. henüz yağan karın tepeleri sardığı ve yolun ip gibi önümüzde uzandığı güneşli bir perşembe gününde kulağımda iron maiden-the talisman ile bunun tadını çıkardım.
minibüsün yaş ortalaması, ben kapıyı açıp içeri girene kadar en az atmıştı. bastonlu ve gözlüklü bir çete gibiydiler. birisinin elinde mis gibi kokan bir tereyağı, diğerinin elinde köy ekmeği. elmalı'da piyaz yerim diye kahvaltı da etmemişken, bir amcanın bacağına sarılacaktım biraz ekmek ve tereyağ ver diye. bozkırın ortasındaki elmalı adliyesine vardığımda öğlen olmak üzereydi. örümcek hislerim geç kaldığımı ve öğleden sonrayı beklemek zorunda olduğumu söylüyordu. denetimli serbestlik ofisindeki memurlar iş olmamasından dolayı o kadar sıkılmıştı ki beni bir tanrı misafiri olarak görüp hemen işimi hallettiler. birisi mesleğimi sordu, mimar olduğumu söyleyince de eğer okulunu bitirmiş olsaydı benim yanımda çalışabileceğini söyledi. restorasyon okumaya başlamış fakat bitirememiş, o da çareyi devlet-kapak ikilisinde bulmuş. şimdi belini destekleyen küçük bir yastığı ile mesai saatinin bitmesini çaresiz gözlerle bekliyor. yarım kapaklı pembe dosyalar ve tüplü monitörler arasında hayatını bir bozkırda geçiriyor. onları görünce devlet memuru olmaktan vazgeçtim, tüm her şeyin cevabı gelecekte saklıydı ama 3d modeller yaparak çalışmayı seviyordum. sadece cumartesi bir pürüzdü ve bir şekilde aşacağımı düşünüyordum, düşünüyorum, düşüneceğim.
adliyeden çıktıktan sonra piyaza olan uzaklığımı bilmediğimden antalya'ya geri dönmeye karar verdim. köfte piyazı şehirde de bulabilir hem de işten aldığım izni gün içerisinde değerlendirebilirdim. tüm gündüzlerinde ofiste olan bir insanım sonuçta, adalet bakanlığının tebliğlerini biraz özgürlük için değerlendirebilirdim.
ilham veren sık ormanların arasından, büyükşehir taklidi yapan ve bunu beceremeyen antalya'ya döndüm.özellikle şehrin arka tarafları gecekondu diyarına dönmüştü. çirkin evler, uyumsuz tabelalar, belli aralıklarla serpiştirilmiş camiler ile istanbul'un kötü ilçelerinin daha kötü bir kopyası gibi gözüken bu manzaradan koşarak uzaklaştım. anlık galeyan ile the king's speech izlemeye karar verdim ve bir alışveriş merkezinin önünde indim. sinemada beş para etmez filmleri görünce, bir hünkar gelip kolumdan çekti ve masaya oturttu. işte osmanlı mutfağından eşsiz örnekler sunan ve elli yıldır bu işin içinde olan üçyıldız! hünkar beğendi aklımı başımdan, paramı cebimden alıp izmir marşıyla uğurladı. hazır alışveriş merkezine girmişken pantolon da alınır dedim, mudo "bu sana olur şampiyon" dedi. bunu şık bir t-shirtle tamamlamak mı acaba diye düşünürken, "çalışmak, yapacak daha iyi şeyleri olmayanların sığınağıdır" yazan bir t-shirt aldım. alışveriş yapmaktan ölesiye nefret eden bir birey olarak, on dakikada hallettim. aklım, 70'lerin amerikasında çekilmiş ve sarı bir vosvosun ön planda olduğu büyük boy bir fotoğrafta kaldı, eve çıkarsam onu alacağım. bir gün kendi evim olacak ve baştan sonra ben tasarlayıp imalat çizimlerini de ben yapacağım. benzeri olmayacak.
akşam üstü, kardeşimin şirketten bir arkadaşıyla buluşup onun bulduğu bir eve baktık. on dakika sonra eve hayretler içinde bakıyordum. adamın müstakil girişli, yazın serin olur dediği yer, kazan dairesinden dönüştürülmüş bir bodrum katıydı ve rutubet kokuyordu. herif bir şeyler anlatırken sözünü kestim ve siz buna ev mi diyorsunuz dedim. göz göre göre yalan söylüyordu ve oldukça sinirlenmiştim. rutubetli iğrenç bir yeri nasıl da övüyordu anlatamam. fazla kalmadan çıktık, evde kalmak zorunda değildim. otelimde her şey yolundaydı ve bir süre daha böyle idare edebilirdim. sonuçta fiziksel çevreden çoğu zaman bağımsız bir benliğim ve baş ucumda bir sürü kitabım var.
ağzına kadar dolu bir dolmuşa binip otele dönerken de, insanlardan pek hoşlanmadığımı düşündüm. onlarla her gün bir dolmuşu paylaşamazdım, o yüzden işe yakın bir yerde kalmalıydım. hele bana bir şeyler satmaya çalışırken yalan söyleyen insanlardan sonsuza dek kaçmak istiyordum. emlakçılara olan nefretim zaman içinde başka mesleklere sıçramıştı ve yapmam gereken bu tür insanlarla alabildiğine az iletişim kurmaktı.
otele döndüm, sevgili defterim molly'e, "long day is over" başlıklı bir yazı yazdım. liverpool ve porto maçları vardı, geçen seferki büyüleyici kuponu tekrar yapmıştım. hani guarin'in ikinci yarı attığı golle sonuca ermiş olan şahane kombinasyonu.
ilk yarısı berabere biten maçta porto, guarin'in 70. dakika bulduğu golle yine kazandı. fakat liverpool ilk yarı bir gol yiyerek her şeyi berbat etti. sabah kalkıp yeni pantolonumu giydim, bu gerçekten rahat ve şık bir parçaydı ve ayakkabılarıma da uyuyordu. köşeyi döndüm ve pembe vosvos'u gördüm. bugün, diğer günlerden farklı bir gün olacaktı ve aldığım kanun hükmünde kararname ile, geçen cuma yaptığım gibi yine big mac yemeye gidecektim.
pembe vosvos'un gizemi
ne zaman köşeyi dönsem pembe vosvos'un orada olduğunu görür ve bunun 28 yaşında bir insan için yeterince sıradan olduğunu düşünürdüm. pembe vosvos sigortam gibiydi, o varsa yaşıyordum ve bu yaşama serüvenimi gelip de günlük olarak bloguma kaydediyordum. bir yere kaybolmuyordu, yerini bile değiştirmiyordu. onu gördükten yaklaşık dört dakika sonra ofise giriyor, önce bilgisayarımı açıp sonra da kahve yapmak için mutfağa gidiyordum.
fakat 2 mart günü pembe vosvos'u yerinde göremedim, bir şeylerin ters gideceğini anlamıştım. ofise geldim, ritüellerimi sırasıyla yapıp bloguma girmeye çalıştım ki kapanmıştı. birileri mahkeme kararıyla tüm blogları kapatma cüretini göstermişti ve benim deja vu evrenimde bu, pembe vosvos'un aniden yok olmasıyla sembolize edilmişti. devam eden günlerde ne zaman köşeyi dönsem pembe vosvos'u görmek istedim fakat göremedim. göremeyince, blogların da hala kapalı olduğunu anladım. blogumu özlemiştim fakat kurumlar arası salaklık ona kavuşmamı engelliyordu.
fakat bugün yine aynı güzergahtan ofise gelirken, onu gördüm. her zamanki yerindeydi ve bir şeylerin elçisi gibi tüm ihtişamıyla diğer beyaz ya da metalik gri sevimsiz arabaların arasında uzanıyordu. blogların açılmış olabileceğini düşündüm fakat yine de pek ihtimal vermedim. kurumlar arası işler ve mahkemeler on günde sonuca varamazdı, en azından ben 2009 kasımından beri bir davanın peşinden sürükleniyordum. en son dün, elmalı adliyesine gitmiş ve bir dilekçe yazıp geri dönmüştüm. bir a4 için yüzlerce kilometre yol, onlarca farklı insan. fakat o haklı çıktı, bir gün aradan sonra ofise döndüğümde bir baktım ki tuborger buralarda. küçük bir şaka olabilir ve biraz sonra bitebilirdi ama bunu pek düşünmedim. kaldığım yerden devam ettim. aylık ortalama elli yazı hedefimden geri kalmış olmanın iştahıyla günde iki yazı yazarsam bunu dengeleyebileceğimi ve bu dengenin ne işe yarayabileceğini düşündüm.
her düşündüğümde yaptığım gibi koridorda son hız koşup patronun kapısına kafa attım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















