12 Nisan 2011 Salı

sol ayağın izinde

her şey, defanstan seken topu hiç bekletmeden sol ayağıyla kaleciye doğru zımbalayan ve liverpool'u manchester city karşısında 1-0 öne geçiren andy carroll ile başlamıştı. o sırada antalya'da bir otelde kalıyor ve haftanın altı günü aynı ofise gidiyordum. iş sıkıcı ve anlamsızdı; akşam olsa da yatsam, ay sonu gelse de maaş alsam diye bekliyordum. bu beklemelerim bana boyun ağrısı ve göz seğirmesi olarak geri dönüyordu. steven gerrard'ın nisan ayında sezonu kapattığı ve liverpool'un bir kez daha şampiyonluk potasından uzaklaştığı kötü bir yıldı. devre arasında chelsea'ye giden torres de kötü bir yılın güncesine elinden geldiğince katkı sağlamış fakat kupalar için bıraktığı liverpool'un lanetiyle daha tek bir gol bile atamamıştı.

hatırlıyorum, 12 nisan sabahıydı. rüzgarlı bir günde liverpool montumu giymiş ve you'll never walk alone dinleyerek işe gelmiştim. bilgisayarı açar açmaz liverpool maçının gollerine bakmış ve sonrasında artık daha fazla ofiste kalmak istememiştim. king kenny'nin askerleri, arap sermayesini ve açgözlü kulüpleri bir kez daha anfield'e gömerken daha fazla uzak kalamazdım artık. çizdiğim projeler bana ait değildi, içinde bir dakika bile duramayacağım alçı tavanlı cehennemler yerine bulutların altında uzanan anfield'te olmak istiyordum. atkımı iki elimin arasında gerdirip marşlarla yeri göğü inletmek, maçtan önce ve sonra bira içmek istiyordum.

üzerinde çalıştığım projeyi kapatmadan birden ayaklandım, montum üzerimdeydi. bir daha dönmeyecektim ofise, içimdeki bulantı iyice yükselmiş ve ağzı seviyemi geçip burnumun altında bir noktaya ulaşmıştı. birkaç gün sonra nefes alamamaya başlayıp moraracaktım. benim olmayan bir hayatın dakikalarını istemiyordum artık, yapamıyordum. insanların izler bıraktığı bir hayatta suya yazı yazıyordum sanki, bir sonraki gün yaptığım hiçbir şey kalmıyordu ve sıfırdan başlıyordum. bir projeyi yetiştirsem, iki üç gün sonra başka bir tane geliyor ve ne hikmetse aynı sıkıntıları ve bıkkınlığı yaşıyordum. kırmızı formalılar bir cumartesi öğleden sonra "this is anfield'"e el basıp sahaya çıkarken, ben bir elimde mouse ile saat tüketiyordum.

kimseye haber vermeden ofisten çıktım...

-----

iş öyle berbat bir hale geldi ki ne başka bir şeye konsantre olup cümle kurabiliyorum ne de tek çizgi çizebiliyorum. gelecek bir tarihte, liverpool'da geçen bir hikaye yazmak istemiştim. daha kaçıncı paragrafta kontrolü kaybettiğimi bile bilmiyorum. birisi şakağımı tekmelemiş gibi, alnımın arkasında bir yer zıvlamakta. o kadar nefret ediyorum ki şu uğraştığım işlerden, o kadar faydasız ve incikli boncuklu işler ki, başka ne iş olsa yaparım ağbi diye belediye başkanının kapısında yatacağım. seneye bugün her şey bitecek, belki kpss'ye hazırlanmak için işi bırakacağım belki de başka bir ülkede başka bir iş peşinde koşacağım. asma tavanından geçen gizli ışığın allah belasını versin.

11 Nisan 2011 Pazartesi

kaçış yok

geleneksel "iş yetiştirme" festivali, yeni bir pazartesiyle daha start aldı. bu seferki misyonum: bir sürü kesiti, görünüşü, tavan ve elektrik planını çarşamba akşamına kadar yetiştirmek. duvarlar dik değil, saçmasapan kavislerin tanrısal bir ısrarla indirildiği lanetli topraklardan hallice. o kadar berbat bir misyon ki bu, daha akşam olmadan yüreğim kabardı, üç vakte kadar bana yol göründü. çok güzel geçen hafta sonunu, olimpos kalesine çıkan patikayı, ağaçların arasından ıslık çalarak geçen rüzgarı, ormanı, tuborg gold'u, ailecek yenilen yemeği ve vanilya renginde bir gün batışını şimdiden sıfırladı. nasıl yetiştireceğim konusunda daha öncekiler gibi bir fikrim yok ve bir saatten fazla projeye baktığım zaman hipnotize oluyorum. zoom in zoom out hastalığı ruhumu ele geçiriyor ve deve derisinden başlığıyla boş boş bakan mankurt gibi çizgilere bakıyorum. bakıyor da bir şey anlamıyorum, içimdeki sıcaklık artıyor ve yeniden tongaya düşüşümü kutluyorum. kaçarcasına uzaklaştığım her şey yeniden beni buldu. iş yapmak yerini iş yetiştirmeye bıraktı, yine bir teslim tarihi ve yine bana patlayan bir sürü şey. altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum, çarşamba akşamına yetişmesi için en az üç kişiyle çizmek lazım böyle bir şeyi fakat görünüşe bakılırsa yalnız başımayım. nasıl yarrak gibi bir durum anlatamam. mimarlık yapmak isterken geldiğim noktaya hayret ediyorum, suretinden bile tiksindiğim her ne varsa bunların teknik çizimleriyle vakit harcıyor ve haftanın sadece bir günü kendim olabiliyorum. ofiste olduğum vakit çatılan kaşlar, ancak cumartesi akşama doğru rahatlıyor. bira içtikten sonra ormanda koşarken, nefes nefese kalıp çam iğnelerinin üzerinde uzanırken, bir mozaiğin kenarında tarihe, bir vizörün arkasından da manzaraya bakarken sevdiğim hayat; birkaç gün sonra yetiştirmekle tehdit edildiğim bir projenin önüne fırlatıyor beni. ne üzerinde düşünmeye ne de köşe bucak anlamaya vakit var. çarşamba akşam derken, "hangi çarşamba bu" da diyemiyorsan. sistem, genelde ilk çarşamba üzerinden işliyor. patron odaklı ve kurumsallıktan fersahlarca uzak bir ofiste, sinirini bozduğunla ve alternatifsizliğe ettiğin isyanla kalıyorsun.

hayır öyle bir köşeye sıkışmışlık hissi ki, yandaki parka ufo inse, beni de götürün diye tanımadığım adamların tanımadığım paçalarına yapışacağım. dairesel bir pencereden aşağı bakarken canımı sıkan işlerin aşağıda kaldığına, her şey dahil otellerin her şeyiyle birlikte cehenneme gidecek olmasına sevineceğim. küçük bir ufoda son teslim tarihi olmadan yaşayıp gideceğim. uzaylıları, kırmızı tuborg'un galaktik büyüsüyle kandırıp ay yüzeyinde bira içtikten sonra, karmakarışık mavi gezegene bakacağım. geride kalan her şey için bir kırmızı daha açıp o anda ofiste olan ve teslim tarihine birkaç güne kala çalışmaya odaklanmaya çalışan başka bir adamı düşüneceğim. 

fakat o adam şimdilik benim ve istatistiklere bakılırsa, son iki yüzyıldır antalya'ya pek ufo uğramıyor.


9 Nisan 2011 Cumartesi

kehanetler ligi

akıl, mantık ve istatistik üçgeninden bağımsızlığını çoktan ilan etmiş fransa ikinci ligi, birbirinden çetrefilli maçlarla bir cuma akşamı gelip masama kondu ve "zamanı geldi şampiyon" dedi. hafta içi tarihte ilk defa bilyoner hesabımdan banka hesabıma para transferi yapmış, o parayla da piyaz yemeye gitmiştim. daha önce tek yön çalışan bu para trafiği, sonunda geri dönmeye başlamıştı. duble yol inşaasının ilk adımlarında kafasında beyaz baret ile önünde uzanan araziye bakan mühendis gibi baktım iddaa bültenine. mantık yürüterek kazanmak imkansızdı ve bir cuma akşamında ofise tıkılıp kalmışken son isteğim, mantığımın kollarından tutup onu yürütmeye çalışmaktı. gün boyu otistikler gibi kelime oyunu oynamıştım, harfler kafamın içinde dönüyor ve kelime oluşturdukları vakit hafiften parlıyordu. otelin odası ise araç çubuğundaki bir sekmede tutuklu kalmıştı, çalışma isteğim ve inancım yoktu. 

bültene baktım ve chateauroux gördüm. nasıl okunduğunu bilmediğim her takım beraberlikle lanetlenirdi ve chateauroux, bu lanetten nasibini almak için birkaç saat sonra sahaya çıkacaktı. ıstıraplı denizcilerin uzun bir yolculuktan sonra biraz rahatlamak için kurduğu istres de evinde le mans ile oynayacaktı ve le mans rahibeleri, takım istres şehrine gitmeden önce golsüzlük muskası yazmış ve bu muskaları, oyuncuların boynuna çoktan asmıştı. hiçbir sol ayağın yenemeyeceği bir büyü, le mans otobüsü şehre girmeden çok daha önce istres'e girmiş ve sokaklarda dolaşmaya, atları ürkütmeye ve hatta farelerin saklandıkları deliklerden çıkıp sağa sola kaçışmalarına sebep olmuştu.

birkaç maç daha bulma umuduyla takımlara ve yanlarındaki oranlara baktım. işte yeminli saatçilerin küçük ve güzel kenti nimes! saat tıkırtılarının toprak saksılardan sektiği ve zamanın ustaların süzgecinden geçtikten sonra pencerelerden sarktığı o eski şehir! le havre maçına hazırlanan nimes'in kaptanı, şehrin en eski saatçisinin kendisi için yaptığı saate bakınca, saatin biri bir geçe durduğunu görmüş ve gelecekten havadisler taşıyan altın zemberekli bu saati çantasına koyduktan sonra, diğer arkadaşlarına maçın sonucunu bildiğini söylememişti. kazanmak için ne yaparlarsa yapsınlar, maç berabere bitecekti.

son bir maç daha oynamam gerektiğinden, takımların kimse tarafından yazılmamış fakat ozanlar tarafından dile getirilmiş destanlarına kulak kabarttım. nisanın ikinci haftası oynadığı hiçbir maçı kazanmamış sedan, kendi evinde evian tg ile oynayacaktı ve koyu yeşil şapkalı kör bir ozanın da dile getirdiği gibi evian tg, nisan ayı boyunca kaybetmeyecekti. 

üç beraberlik ve bir deplasman galibiyeti ufukta görünüyordu. mesainin son saatlerinde kuponu oynayıp bilgisayarı kapattım ve ofisten çıktım. markete uğrayıp hiçbir yerde yayınlanmayan bu maçları uzandığım yerden, sürekli dönen bir altyazıdan takip etmek için de biraz yiyecek aldım. yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ve iki saat sonra, kağıttaki kodlar ve oranlar hedefini bulmuştu. kehanetler doğru çıkmış ve izler beni küçük bir ikramiyenin önüne kadar götürüp bırakmıştı.



8 Nisan 2011 Cuma

workcode

ofise geldiğim andan itibaren yaptığım işlere bakıyorum da, ne belli bir başlangıcı ne de sonu var. yarısından başlayıp son çeyreğe kadar devam ettiğim, başlayıp yarısında çıktığım, sonlandırdığım, rölövesini almaya gittikten sonra bir daha haber alamadığım bambaşka şeylerle dört ayımı geçirmişim. cafeden otele, mağazadan odaya dek geniş ve bozuk bir yelpaze bu, mimarlıkla (en azından benim kafamdakiyle) en ufak bir alakası yok. projeye göre yapmak yerine, biz yapılmış olana göre projeyi yeniliyoruz. kurgudaki güzelliğe, tarkovski'ye yapılan göndermelere gel. santim hesabını boşverdim, projede 6.90 olan aks mesafesi, her ne hikmetse 6.40 olarak yapılıyor ve biz, projeyi 6.40 olarak revize ediyoruz. bunun gibi türlü saçmalıklarla geçiyor günler ve neden burada olduğumu, burada olmanın biraz para dışında bana ne kazandırdığını merak ediyorum.

hiç alakası olmayan adamlar yüksek lisans yapıp yurtdışına giderken, bir katedralin önünde fotoğraf makinelerine gülümserken ben donuk bir yüzle, projeden projeye sekiyorum. bir hafta bile süre tanınmıyor genelde, bir an önce sonuç istiyor herkes. üzerinde düşünmek yerine, başlıyorum çizmeye. düşünme kısmı görünüşe göre herkese büyük paralar kaybettirecek ve belki de fazla düşündüğümüz için ofise baskın olacak, daha basılmamış dwg'ler toplatılacak. imamın planı diye isim versem bir kesite, kasayı söküp götürecekler. beni de yerlerde sürükleyecekler.

daha 18'ine girmemiş insanların geleceğiyle ve umutlarıyla oynayan, tüm pişkinlikleriyle bir de "kopya yok" diye demeç veren, açıklamalardan tatmin olan ve kendisi gibi olmayana adil olmak gibi bir kaygı gütmeyen devlet büyüklerinin kotardığı ve her ne hikmetse her seçimde bir kez daha başa geldiği bu ülkede yaşamaktan epey sıkılsam da, bu ülkeden başka herhangi bir ülkenin bana göçmen muamelesi yapacağını bildiğimden, bir ingilizle evli olduğu halde senelerce ingiliz polisinin dallamalıklarına maruz kalmış dayımın halini gördüğümden ve medeniyet diye bayrak sallayan ülkelerin aslında birbirinden vahşi olduğunu her geçen gün biraz daha anladığımdan başka bir ülkeye yerleşmek gibi planlar kurmuyorum. ıslak bir bulaşık süngerinden farkı olmayan ingiltere'de biraz güneş açsa, insanlar bunu önemli bir olay gibi görüyor. senede iki hafta türkiye'ye gelip güneşin altında uzanmak, güzelim denizlere girmek ve mavi turlarla koy koy dolaşmak için gün sayıyorlar. şimdi, bu zenginlik bırakılıp da başka yere gidilir mi? medeniyeti ve demokrasiyi algılayışı dışında ülkemle pek bir problemim yok. insanını da pek sevdiğimi söyleyemem da ben genel olarak insan fikrinden hoşlanmıyorum zaten. hele bu çalışmakla aklını kaybedenleri ve hayatının son gününe kadar didinenleri anlayamıyorum. bu lüks sevdasını, dev avizeleri, saçmasapan dekorasyonları, telefon diye yassı ve büyük şeyler taşıyanları, elektronik kandırmacasını ve makyaj setlerini de kabul edemiyorum. hele antalya gibi güzel bir şehirde, hafta sonlarını insanı öldürmese de sakat bırakan alışveriş merkezlerinde geçiren insanların akıllarından şüphe ediyorum. 

insanlıkla ve bu türün yarattığı medeni olmayan medeniyetle yolum biraz az daha kesişecek gelecekte. en azından bir dolmuşta ya da bir avmnin yürüyen merdivenlerinde onlarla karşılaşmayacağım. bir ağaca daha fazla inanıyorum, en azından her mevsim ne yapacağı o daha filize düşmeden yazılmış. akslar 6.90'dan 6.40'a bir anda düşmemiş, saçma sapan köşe detayları çıkmamış, gizli aydınlatmalar hiç olmamış.

yaptığım işin tüm faydasızlığında akşamın olmasını bekliyorum, gelecek sene burada olmamak dileğiyle. 


between the two powers

bu sabah daha alarm çalmadan uyandı. rüyasında gördüğü avlulu eski evin ortasında duran küçük ve turuncu kuşu düşündü. dev mantarlarla çevrili ve muntazam geometrik desenli bir yolda gördüğü şekilleri hemen başucundaki deftere çizdi. ortasında nokta olan ve birbirini sonsuza dek takip eden altıgenler vardı, insan elinden çıkmış gibi gözükse de hepsi başkalaşım geçiren kayaların bir eseriydi.

kapalı televizyona biraz baktı, geri uyumak ve televizyonu açmak arasındaki kararsızlık bölgesinde biraz daha uzandı. isteksizlik ve rutinlik, cuma sabahı daha o uyanmadan odanın penceresinden içeri girmiş ve belki de alarm çalmadan önce uyanan genç adamın uyanmasına sebep olmuştu. anlık bir hevesle yatağında biraz kaykılıp ayağıyla televizyonu açtı. kravat takmış bedenler, aynı haberler, düzelmeyen ülke gündemi, transfer görüşmeleri, kopya skandalı ve bıyıklı adamlar. her kanala eşit olarak paylaştırılmış bir gündemden, hangi kanalı açarsa açsın kurtulamadı. boynu hafiften ağrıyordu, bunun yastıktan mı yoksa gün boyu bilgisayara bakmaktan mı olduğunu da bilemedi. beşiktaşlı bir futbolcu, sözleşmesine "milli maçlara özel uçakla gider" maddesini koydurmuş ve gerçekten de milli maça özel uçakla gitmişti. dünya'da ne de güzel sözleşmeler vardı, özel uçak ve başka ülke. kendisi boş mukaveleye imza atacak bir konumda bile değildi. önemsizlik kürsüsünde ders verecek ya da ibret olacak kadar önemsizdi sadece. hiçbir şeye sahip değildi, kiralık eve çıkması bile bir sürece yayılıyordu. kapılar önünde açılmıyordu, açılmamıştı ve bu kafayla giderse de açılmayacaktı.

sekize doğru kalkması gerektiğini anladı, beyaz peynirli bir sandviçle kahvaltı yapabilir, sonrasında da işe devam edebilirdi. ne yaptığını da tam olarak bilmiyordu. yaptığı işe inancı kalmamıştı. yataktan kalktıktan sonra tekrar powera basıp televizyonu kapattı. işte yeni bir gün daha başlıyor, işte yeni ve aynı bir gün daha başlıyor. kendisine oldukça bol gelen ve enine mavi lacivert geniş çizgileri olan bluzunu askıdan çıkardı. üzerinde hiçbir şeyin yazmadığı bu bluz, enstrümantal bir şarkı gibi sade ve güzeldi. üzerini giyinip anahtarlarını aldı ve kapıyı çekip çıktı.

yolda sadece the beatles dinledi. i will, yesterday ve here, there and everywhere. başka bir zamanda yaşamak ve şimdiye çoktan ölmüş olmak isterdi. 50'ler, 60'lar ve son olarak 70'ler. yaşamadığı günleri bir kez daha özledi, yarım asır öncesinden kalan bir hesabı vardı sanki. kendisini 2011'e ait hissetmediği gibi, bu yüzyıl da ona hitap etmiyordu. güzel şeyler bir önceki yüzyılda kalmıştı, romantizm esintileri taşıyan rüzgarlar belli bir süre devam ettikten sonra 1980'lerde bitmişti. en azından öyle inanıyordu. pek sevemediği işine elinde beyaz peynirli sandviçle girdi, kahvesini yapıp odasına geçti ve kupayı beyaz lake masanın üzerine koyduktan sonra, bilgisayarın power tuşuna bastı. iki power arasındaki mesafede aylardır yaşıyordu.



7 Nisan 2011 Perşembe

let there be light

elimde patlamış mısır

chelsea-man u maçına beş dakika kala, marketten aldığım patlamış mısır ve bir litre kola ile otelden içeriye hızlıca girdim. uzun zamandır almayı istediğim fakat türlü talihsizlikler nedeniyle bir türlü erişemediğim superstar lto'mu da uzak bir outlet mağazasında sonunda bulmanın keyfi ve haklı gururuyla odaya girer girmez televizyonu açtım. böyle güzel bir gün ancak iyi bir maçla taçlandırılırdı ve şampiyonlar ligi çeyrek finali, böyle bir taç olmak için yeterince iyiydi.


bir bardak kola koyup patlamış mısır paketini açtım, beyaz çizgili mavi adidas kutusunu başucuma koydum. alışkanlığımdır, yeni ayakkabı aldığım zaman onu şımartır ve birlikte atılacağımız serüvenler öncesi onu kutsarım. starı açtım ve 37 ekranın her santimetrekaresini etkisi altına alan tek bir renk gördüm: siyah. uydu, şifreye girmişti. bundan önceki şampiyonlar liginde şifre girmeyen kanal, güzel bir nisan akşamını bir kez daha cehenneme çevirmişti. tüm planlarım elimde patlamıştı ve her şey anlamını yitirmişti. içimdeki tüm maç isteme izleğiyle yatağımda oturmuştum ve giyotin pencereyi açıp gökyüzüne doğru orospu çocukları diye haykırmak istiyordum. bin kanallı bir uydu vardı ve bir tanesi bile maç vermiyordu. 

baştan sonra doğru giderken, 664. kanalda blues söyleyen siyahi bir adam buldum. yaptığı işten aldığı keyif, 37 ekrandan ve berbat bir çekimden bile belli oluyordu. son düğmesine kadar iliklediği bir gömleği vardı ve heme arkasında newport jazz festival yazıyordu. kader, benden chelsea-man u maçını almış fakat muddy waters'ı getirmişti. patlamış mısır ve kola ile jazz festivali izledim, hep yaşamak istediğim 1960'ların amerika'sındaki insanlara baktım, ayaklarıyla tempo tutan güneş gözlüklü, kısa saçlı ve adının betty olduğunu tahmin ettiğim bir kıza aşık oldum. neredeydi acaba şimdi? yaşıyorsa, yetmişlerinde olsa gerekti; konserden sonra bir motosiklet kazasında öldüyse de hala yirmilerindeydi.

muddy waters konserini bitirirken, ben de başucumda yeni ayakkabılarım ile uykuya daldım. çocukken olduğum kadar mutlu değildim ama yine de idare ederdim.


6 Nisan 2011 Çarşamba

olympos in black





kaleiçi



nefes al nefes ver

nefes egzersizleri yapıp hayatta kalmaya çalışarak saati biraz daha ileriye aldım. eski maillerime baktım, rastgele bir tanesini seçip bundan altı sene önce bir kabileyi öldürecek kadar imla hatası yapan bir insan olduğumu anladım. hemen her şey hatalı, noktalamadan sonra boşluk olmadığından halay çekermiş gibi gözüken cümleler. umarım bundan altı sene sonra da, bugünlerde yazdıklarım için kendimle alay etmem. tüm yazdıklarımı ibret olsun diye british museum'da sergiletir, kadeş antlaşmasının bile daha anlaşılır olduğunu kanıtlarım. neyi ne kadar demek istediğim bile belli değil. eskiden yaptığım modelleri buldum, o zamanlar dünya'nın en iyisi olduğunu falan düşünüyormuşum heralde, maillerde geçen ifadeler tüylerimi ürpertti. şimdi bir hiç olduğumun bilincindeyim ve akşam olmasını bekliyorum.


beyin ölümüm biraz sonra gerçekleşecek. sağ alt köşedeki saatin üzerine ara sıra tıklayıp önümde uzanan günlere bakacağım. otuz gün süren bir ayın altıncı günündeyim, tanrı bu sürede evreni yaratmıştı fakat ben, tüm dana çobanlığımla bir çizimi bitiremedim. isteksizliğimin onda biri tanrıda olsaydı, şu an dağlar bile daha proje aşamasındaydı bırak insanı, kurbağayı ve bukalemunu. organik seriye başlayamazdı. fakat iyi ki bana çekmemiş, yoksa terayağlı iskenderin yeryüzüne inmesi bile bundan binlerce yıl sonrasına denk gelirdi. kuyuya kuzuyu sarkıtıp büryan kebabı yapan ruh hastası ustaların esamesi bile okunmazdı bugünlerde. enli şişleri bıçak kıymasıyla kaplayıp uzun bir mangalın üzerine dizen eli öpülesi adana kebabı efendilerine dair tek bir ize bile rastlanmazdı.

neyse ki önemli görevlerde olanlar sorumluluktan kaçmamış da nispeten iyi bir dünya'da yaşıyoruz. diğer türler işinde gücündeyken, bir tek insanlıktan pislik yapanlar çıkıyor; onu da bir şekilde idare ediyoruz. zaten gelecek planlarımda, insanlık ve medeniyet yok. keçi yetiştirmek isteyen banka müdürleri gazetelere demeç versin, benim gelecekteki hedefim keçi olmak. birisini yetiştirmek ya da eğitmek istemiyorum. kimliğimdeki medeni durumuma: bekar, türüme de: keçi yazdırana kadar hukuk mücadelem devam edecek. bir dağ keçisi olup kayaların üzerinde ömür tüketmek, beyaz bir ekranın önünde çalışmaya çalışıp başarılı olamadıktan sonra deli dumrullar gibi saçmalamaktan deha evla.


altı yedi sene önce çizdiğim şeylere bakıyorum da, o zamanlar her şeyin daha iyi olacağına dair net umutlar görüyorum. şimdiye bakınca da, olabilecek en iyi durumun bu olacağını ve bunun da yeterince iyi olmadığını, en azından bana hitap etmediğini, bu belirsiz ruh hali ve mallıkla daha nereye kadar idare edebileceğimi düşünüyorum. şu halimden bir sıyrılsam başka şeyler de yazmak istiyorum ama bir türlü olmuyor.