22 Haziran 2011 Çarşamba

wednesday cohen

müzik bağımlılığımı tam kontrol altına almış, hatta yok etmek için mustafa sandal'dan onun arabası var'ı bile ardı sıra dinlemişken; öğlen saatlerinde dingin bir ses, eve girip marketten aldıklarımı tezgaha bırakırken beni kıskıvrak yakaladı. leonard cohen içeriden famous blue raincoat'u söyleyerek çıktı. kolayı dolaba koydu, zoru kendine sakladı. saklama kabının içindeki yaprak sarmalarının bir kısmını porselen tabağa dizdi, ekmeği poşetten çıkardı ve akşama şarap içelim dedi. tamam dedim, içelim. içtikçe güzelleşsin hayatımız, yalnız başınalığımızı kutlayalım bir çarşambanın, perşembeye yanaşan güvertesinde. eve girer girmez açtığım iki pencerenin oluşturduğu cereyanın ortasında duran bu yaşlı adam yavaşça silinip giderken, yapraklar da, hafiften ısınmıştı. süzme yoğurduğunu bir tabağa yayıp, bir bardak da kola doldurdum. dışarısı sıcak ve tenhaydı, çocuklar akşam saatlerini bekliyordu oyunlara başlamak için. yaz tatilinin ilk haftasındaydılar, son pazara daha vardı.

akşama migros'a uğramalıydım artık, loş ışığın duvarları belli belirsiz aydınlattığı bir zamana çapamı indirmeli ve orada biraz durmalıydım. yaşlı adam geri gelmeli ve mırıldanır gibi şarkılar söylemeliydi. merkezinde şarap olan bir gezegen olmalıydım bu akşam. bir çarşambayı daha sessiz sedasız, duvara bakan gözlerle uğurlamalıydım. bir perşembe daha gelmeliydi her perşembe olduğu gibi, hafta sonunun yaklaştığını ve az kaldığını söylemeliydi gözlerim kapalıyken. öperek uyandırmasın, temas etmesin. yüzümde dudak ya da nefes istemiyorum, dudağımın üzerinde kuruyan şarap yeter bana. şarap içtiğim yerlere gönderdiğim ruhumun, rüyama getirdikleri yeter.

neydi tekirdağı'ın güzelköy'ü müydü, manastırın yıkık duvarında sonlanan asma bahçeleri olan? nevşehir'in ortahisar'ı mıydı yoksa bir gün batışına daha kadeh kaldırdığım. bir yurt odası mıydı penceresi istiklal'e bakan? yoksa şirince miydi willy ile birkaç şişe alıp daha öğlen demeden, bir ağacın altında içmeye başladığımız? geçmiş eriyip birbirine karışıyor; toprağın içindekiler nasıl üzüme, oradan da şaraba geçiyorsa, geçmiş günlerim de bu yazıya dönüşüyor.

leonard cohen, bu gece şarap içelim diyor. içelim o zaman.





ay yuh artık

200'e varmasına sadece bir puan kalmıştı, benim ise nereden baksan 35-36. elimde iyi puan getirecek bir harf de yokken, güzel denk geldi ve galibiyetini kutlamaya hazırlanan k4rizm4atik_girL'i tek hamlede bir puanla geçip 200'e ulaştım. karizması falan kalmadı tabi, ay yuh artık deyip masayı terk etti. yüce rabbim, bir daha harf yerine rakam kullanıp nik coşturan insanları karşıma çıkartmasın yeter.

dün akşam bir kez daha aşk tesadüfleri sever'i izleyip, bunun gayet iyi bir film olduğunu düşünürken canım şarap içmek istedi. filmde ne görse isteyen aptal çocuklar gibiyim ve onlar şarap içiyordu. zaman, şarap bulmak için geç; uyuyup kalmak için erkendi. migros'a gidemezdim, yakındaki marketten de ne idüğü belirsiz şaraplarla para veremezdim. yok mu şöyle güzel bir şişe dimitrakopulo? bornova'dan yüklenip de bostanlı'ya götürdüklerimizden? walkmene hoparlör bağlayıp batan güneşe karşı ahmet kaya dinlediğimiz şuursuz zamanlardan sonra, hayat beni ve arkadaşlarımı bir yerlere soktu. işe güce mecbur etti. hiç çalışmaz dediğim willy kafiri bile memurlukta birinci senesini doldurup istifasını verdi. şimdi yeni bir şehirde yeni bir göreve bileniyor, gel diyorum gelmiyor. gel dersin gelmez, yap dersin yapmaz; içme dersin içer, bu kadar yeter dersin, yetmez. adamı tüketir, mahveder, yerlerde sürükledikten sonra bir de parasıyla satın alır.

gözümü açıp kapayıncaya dek saatler geçmiş, yemek saati gelmiş bile bak. yapmam gereken şeyler o kadar basit ve planlı ki; bu kadar beyin hücresine gerek olmadığını düşünüyorum. bim'den dost süzme al, eve git, tabağa yaprak sarmalarını yığdıktan sonra mikrodalga fırına sür. fırından zil sesi gelene kadar bilgisayarı aç ve bir şeyler indirmesi için onu ikna et. yemeği ye, üzerini geri giyin, bulaşıkları yıka ve işe geri dön. geldikten bir saat sonra kahve yapmak için mutfağa git, biraz youtube'da dolaş, belki bir yazı daha yaz, sonra da gün bitince migros'a git ve duruma göre, ya üç kırmızı ya da bir şişe şarap al. akşama da evinde film izle, sonra da pes oyna. gerrard ile kırk metreden gol atınca mutlu ol, bilgisayarı kapat ve uyu. günü bitir, maaşa bir gün daha yaklaşırken para harcama. bu ay epey harcadın avarel, biraz evinde dur. 

buzluktan bir şeyleri çıkart ve akşama erimesini bekle. paniğe kapılma. yaşadığın hayatın çok güzel olduğu kendine hatırlat. 





tuborg tesadüfleri sever

mustafa sandal'ın alanında tek olan şarkısı "araba"nın klibini, yaklaşık on beş sene aradan sonra yeniden izlemeye karar verdiğimde, 1.47'de bir şey dikkatimi çekti. sarı ferrari, bir tuborg kamyonunun arkasından gidiyor ve doğru zaman gelince solluyordu. tuborg kamyonunun arkasında yazan ise:  "şimdi evde olmak vardı"


fakat şarkının klibini daha yüksek çözünürlükte, youtube'dan izlemeye çalıştığımda 1.47'de tamamen başka bir görüntü vardı. tuborg kamyonu olması gereken yerde, kayıkla boğazı geçen musti'yi gördüm. videoyu yükleyen müyap, yıllar sonra bunu editlemiş ve tuborg kamyonunu silmişti. 1996'nın sıcak bir yaz ayında, evde durmamak için çalıştığım bir zirai ilaç bayiisinde, patron ilçenin zengin ve çirkin kızını kaçırmışken izlediğim klipte gördüğüm tuborg, zamanla hayatımda yadsınamaz bir yere geldi. şimdi evde olmak vardı'ymış demek bir zamanlar sloganı, akşama evde olayım da tuborg içeyim bari. içip içip mustafa sandal klipleri izleyeyim.

hayat tuhaf değil mi?

wimbledon ilaç bayii

patron yok. bir süredir gelmiyor, ilçenin zengin ailelerinden birinin çirkin kızını kaçırmış ve nerede olduğunu kimse bilmiyor. patronun geleceği için yaptığı bu büyük hamle, bana bayiide uzun ve kimyasal saatler veriyor. yazın durağanlaşan tarım sektörüne ilaç veren bu bayiide yaprak kımıldamıyor. tavana kadar yükselen karton kutuların arasında bir şezlong, 37 ekran bir televizyon ve bolca ilaç kokusu var. şezlongun naylon kumaşı yeşil, ayakları ise artık o kadar sağlam değil. arkamı her yasladığımda gıcırdıyor ve ona fazla güvenmememi söylüyor. dükkana kimse gelip gitmediğinden akşama kadar oturuyorum, dışarısı çok sıcak, ısınan asfalt adamın yüzünü yıkıyor. mustafa sandal, gölgede aynı albümünü çıkarmış, onun arabası var her yerde yankılanıyor. kral tv, şarkının klibini yüzlerce kez yayınlarken akşamı zor ediyorum. ilaç kokuları başımı döndürüyor, yapacak hemen hiçbir şey yok. okullar tatile girmiş, oyun oynayan çocuklar sanki toprağın altına gömülmüş. haftalığım çıksın diye ben de bir zirai ilaç bayiine gelmişim, evde durmak hiç de iyi bir fikir değil.

günlerin hepsi sanki 21 haziran, gündüzler bitmek bilmiyor. bu günlerde tek dikkatimi verebildiğim wimbledon tenis turnuvası oluyor. beyaz şortlu, beyaz tişörtlü adamlar, ara sıra bağıran hakemler, gık çıkarmadan maç izleyen asil ingilizler, ara sıra yağan yağmurda sahanın üzerine çekilen koyu yeşil branda. şezlongumun gıcırtısına sırtımı dayayıp tenis izliyorum. neden 15-15-10 şeklinde puanlar verildiğini, kimin neye göre servis attığını ve neden herkesin beyaz giyinmek zorunda olduğunu bilmiyorum.

haziranın sonunda bir yerdeyim, patron istikbali için önemli bir adım atmış, güzellik geçici servet kalıcıdır deyip ilçenin zengin kızını kaçırmış. kızın babası, kızının namusu gitmeden onu bulmak zorunda fakat imkansız olduğunu biliyor, ara sıra dükkana geliyor ve soruyor, soruyor, soruyor. telefonlar beni değil, patronu istiyor. tek yaptığım patronun nerede olduğunu bilmediğimi iletmek ve küçük notlar alıyor.

kadınlarda steffi graf, erkeklerde ise richard krajicek finaldeki rakiplerini geçip şampiyonluklarını ilan ederken, ilaç kokusu etrafımda dolaşıyor. patron gelmiyor, patronun babası cumartesi günleri gelip haftalığımı verdikten sonra geri gidiyor. wimbledon'da olmasam da beyaz giyiyorum. bu, akşam üstü bile üzerime üzerime gelen güneşi elden geldiğince karşılamama yetiyor. sıcağı backhand ile çizgiye paralel gönderiyor ve puanlarının neye göre verildiği dışında yavaştan tenisi anlıyorum.

1996'nın sıcak günlerinde, yani bundan tam 15 sene önce; ben yine işe gelip akşamları da işten dönüyorum...


20 Haziran 2011 Pazartesi

summer tuborger

between angels and insects

her şeyin yerini ve zamanını bilen winamp, radiohead-scatterbrain ile başladı. sitenin çimleri sulandığından, su tabancalarının tiktakları sineklikle koruduğum açık pencerelerden içeri giriyor. biraz önce nasıl olduğunu anlamadığım şekilde bir arı da bu tiktaklarla birlikte içeri girmişti. tüm pencerelerde sineklik vardı ve onun bu evden canlı çıkmasının tek yolu, evin kapısını açıp, dışarıda güzel bir hayatın onu beklediğine inandırmaktı. bir tane arıyı dışarı çıkarmak için üzerimi giyinmeyeceğimi kabullenip, onu geçen haftaki uykusuz ile öldürmek zorunda kaldım. zaten arı da değilmiş, siyah ve sert kabuğu (bu kitinli yapıda protein bazlı bir örtüdür) olan ve yeterince yaşamış bir böcekmiş. eve giriş zordu ama çıkış da imkansızdı. böceği, deodorant ve dev çakmak ikilisinden yaptığım lav silahıyla da yakabilirdim ama hazır yakmışken tüm siteyi de yakayım, emeklileri de ayıklayayım gibi bir düşüncenin gelebileceğinden korktum. o artık evine dönemeyecek ölü bir böcek, küllerini okyanusa savurmak istesem bile okyanus yok.

charles aznavour ile devam ediyor, rastgele tanrısı winamp; bu bana yaşamadığım zamanların ılık akşam üstleriyle birlikte şaraptan sarhoş olmayı hatırlatıyor. uzakta gemiler de geçiyordur belki, bağların hemen yanında zeytinlikler de boylu boyunca uzanıyor ve yıkık duvarlı bir manastıra kadar devam ediyordur. asma yapraklarının içinden geçen güneş, verimli topraklara saplanırken, bir bardak daha şarap için masaya yalpalayarak yürüyorumdur. müzik beni şekillendiriyor, detaylarımı veriyor. radiohead'in siyaha kaçan koyu grisinden sonra şarap kırmızısına bulanmış charles aznavour, beni bir pazartesi akşamından, bir böceğin cesediyle kaldığım evden çıkarıp şöyle bir dolaştırıyor.

bir araba modellemenin ilk evrelerindeyken biten mesai saatini ardımda bırakıp eve yürürken, iradem ile üç tuborgluk bir anlaşma yapmıştım oysa. markete yaklaştıkça, daha pazartesiden içmeye başlamanın pek de iyi bir fikir olmadığını düşündüm. üç tane alsam bile yetmeyecekti ve sonrasında bir kez daha markete gidecektim. tuborg'la bir anlaşma yapmam ve en azından indirimli almam şu mereti. bazen bana haksızlık yapıldığını düşünüyorum, markaya olan bağlılığım başkasında görmediğim kadar yüksek noktalarda süzülürken; ben normal vatandaş ile aynı fiyattan, o da ayın ilk üç haftası alabiliyorum. son hafta parasızımdır, winamp'ta buna uygun olarak abba'yı devreye sokar: "money, money, money"

... game of thrones arasından sonra...

fantastik edebiyat, lotr'dan bu yana hiç bu kadar iyi uyarlanmamıştı fakat on bölümden sonra sezon finali oldu. yaklaşık bir sene bekleyecek, başlarda bekleyemeyeceğimizi düşünecek, belli süre sonra unutmaya başladıktan sonra yeni sezona sayılı günler kala birinci sezonu baştan sona izleyeceğiz. insanlık olarak böylece geçinip gidiyoruz işte, birkaç sene önce de lost vardı. lost'a yardımcı olsun diye başka diziler de ortalıkta dolaşırdı, indirip altyazılarını yükledikten sonra işimize bakardık. okul ya da iş fark etmez, perşembe akşamları pizza eşliğinde dizi izlemek vardı.

bir film izlemek için daha zaman kaldı, bugün insanı yassı gösteren sekürit camlardan yansımamı gördükten sonra askere gitmeden önceki balyoz moduna geçmek üzere olduğumu ve artık yemek yemeyi kesmem gerektiğini fark ettim. bir başlangıcım ve sonum olmalı, yarın gidip tartılmalı ve internetten beş haftada bikiniye girin temalı saçmalıkları fikir versin diye okumalıyım. gerekirse badiye gidip, sırtında kas oluşmuş baklava tepsisi gibi adamlarla bir şeyler indirip kaldırır ve aynanın karşısında pazularımı sıkarım. fizyolojim vücut yapmak için elverişli, bunu değerlendirmeliyim. sabah altıda kalkarsam da tempolu yürüyüş yapan tedirgin teyzelerin yanından büyük bir hızla geçerim. onlar evlerine dönüp kahvaltılarını hazırlar ve emekliliğin aynılaşan günlerini kendi çaplarında kutlarken de ofise dönerim. bir araba tasarlamak benim ortaokuldan beri aklımda dolaşan sinsi bir tilkidir, buna her gün birkaç saat ayırırsam; tuborg'a değil ama belki bmw'ye girerim. ehliyetin var mı derlerse de, en yakın zamanda alacağım ağbi derim.

nasıl da kopuk bir yazı, dünyayı satan adamın yancısı gibiyim. nirvana bitirsin madem yazıyı:

the man who sold the world.




çökertilen şebekeler

iyiden iyiye bastıran sıcaklar, parmakları klimanın açma kapama düğmesine uzatınca bölgenin kapasitesi yetmedi ve elektrikler bir daha gelmeyecekmiş gibi gitti. ondan sonraki post apokaliptik dönemde, etrafımda dolaşıp ellerini ovuşturan iç mimarlık dergilerini açıp okumaya başladım. ilk dergi küçük mekanlar için büyük çözümler sunuyordu. bu kahrolası küçük mekanların çektiği nedir diye düşünüp, ikinci dergiyi aldım. işte farklı bir dergi, adeta iç mimarlık serüvenine atılan bir pandik: büyük çözümlere küçük mekanlar sunuyordu bu da. hepsi mekan ve çözüm üzerine kafayı yedikten sonra kendilerini yıllar önce bir matbaaya hapsetmişlerdi. hangi yıl olursa olsun içerik değişmiyordu ve "burada ahşabın sıcaklığı salona verilmiş, mutfak dolapları dildolarla süslendikten sonra mekana bir renk katılmış" tarzı masalsı cümlelerle devam ediyordu. mişli geçmiş zaman sayfalardan taşıyor, beyaz lake masamın ve artık bir ölüden farksız ekranımın önünde boylu boyunca uzanıyordu.

on dakika sonra dergilere bakmak istemediğime karar verip ofisten kaçtım, hedefim yakın bir alışveriş merkezine gitmek ve mentollü ne varsa almaktı. mentollü şampuanların kafamda açtığı yarıklardan sonra duyduğum serin esintiler, mentolsüz ne varsa çöpe göndermeme sebebiyet vermiş ve safra kesesinin üzerinde bir noktaya mentol kesesi taktırmak için hastane kapılarında dolaşmıştım. saçlarım kalın telli, sık ve siyah olduğundan, tüm sıcağı beyne ileten reseptörler gibi davranıyordu. kilolarca sıcaklığı kafamda taşırken de sağlıklı düşünemiyor ve sorulan sorulara cevap veremiyordum.

bir yeter demek zorundaydım ve bunu birkaç saat önce hunharca gerçekleştirdim. uçur beni muharrem dedim ve muharrem, cevaplarımı bir yere kaydetmemi isteyip istemediğimi sormadan uçurdu. toz bulutu daha dinmeden, sonunda soru işareti olan tuhaf cümlelerden kilometrelerce uzağa gitmiştim. cevaplamak ve soru sormak bana göre değildi, benim bir şeyler anlatmam gerekiyordu. elektriğin kesik olduğu uzun yıllar boyunca ne yapmak istediğimi ve hayattaki amacımı düşündüm; küçük mekanlara büyük çözümler sunan bir iç mimarlık dergisine editör olursam emeklilik garantiydi. eskiciden topladıkları saçma sapan şeylerle eve retro bir hava kattığını zannedenlerle yapacağım röportajlar da camiada ses getirirdi. batık gemiden paslı çivi söküp salonun ortasına koyan adamı "işte manifesto budur" diye kışkırtırsam da yerimi sağlamlaştırırdım.

vardığım sonuçları maddeler halinde kağıda yazarken elektrik geldi, elim açma kapama düğmesine ulaşmadan geri gitti. elimi geri çekerken bir kez daha geldi elektrik; adeta vahşi bir kobra gibiydi ve ani hareketler yapıyordu. ne yapmak istediğine karar vermesini bekledim. anakartı ve anakarta saplanan türlü madrabazlıkları yakmak istemiyordum. elektrik düşünüp taşındı ve benimle kalmaya karar verdi. ben de düğmeye bastım ve yazılara kaldığım yerden devam ettim. artık soru istemiyordum.



18 Haziran 2011 Cumartesi

high fidelity

müzikal bağımlılığım aldı başını gitti, her gün bir şarkıya takıyor ve onu defalarca dinlemeden sakinleşemiyorum. vücudum sanki boş bir salonmuş gibi davranıyor; her nota içimde yankılanıyor, çeperlerden çarpa çarpa tüm vücudumu dolaştıktan sonra beynimde toplanıyor. her gün başka bir şarkı, her gün başka notalar. birbiriyle bağlantılı olmayan şarkılar bir gün süreyle bende kaldıktan sonra yollarına devam ediyorlar. aynen yol üzerindeki dinlenme tesisi gibiyim, sıradaki parçanın ne olduğunu bilmiyor ve ne gelirse gelsin kabul ediyorum. 

üç gün önce albinoni'nin adaggio'su, kulaklığımı takıp play tuşuna basmadan çok önce içime yerleşmişti. tüm enstrümanları duyabiliyordum. ciğerimi söküp yerine yaylıları takmış gibiydiler, ağzımı açsam içimden çıkacak müzik odayı dolduracak ve açık pencerelerden sokağa taşacaktı. akşama kadar aynı şarkıyı dinledikten sonra ancak kendime gelebilmiştim, içimdeki ateşi de kontrol altına almak gece yarısını bulmuştu. mutfakta bulaşık yıkarken, evin kapısını kitleyip siteden çıkarken, okulun yanından geçip gölgede uyuyan köpeklere bakarken içimde notalar vardı. dinlemekle doymuyordum, iflah olmuyordum.

dün ise sabah saatlerinde kansas-hold on başladı. o görkemli giriş, 70'lerin progresif öğeleri derken saatlerce aynı şarkının etrafında dolanıp durdum ve içine bakmaya çalıştım. bu madde bağımlılığından farksızdı, şarkıyı dinlemediğim, duymadığım herhangi bir an yoktu. hold on, görevini pearl jam-fatal'a bıraktığında gün devrilmiş, dolunayın yükseldiği bir gece de tül perdelerin arasından evin içine süzülmüştü. şarkılar dönüp dolaşıyor ve onlardan kurtulmama izin vermeyecek derecede etrafımı sarıyordu; tuttukları safların arasından bırak insan geçmeyi, su bile sızmıyordu. belli bir tarza ait değillerdi, 90'ların başındaki seattle'dan 70'lerin progresif dünyasına, ortaçağın gotik atmosferinden, elektronik altyapısı olan füzyon müziğine kadar bambaşka örnekler beni esir almıştı, hepsinin tek bir ortak özelliği vardı: karşı konulamaz tutku. besteleyenler, parçalara ruhlarını akıtmış ve hayatlarını notalara sıkıştırmıştı.

adagio, fatal, hold on, sad, wasted sunsets ve ohne dich'ten sonra, bu sabah yeni bir şarkı daha doğdu içime. muse-starlight. en son ne zaman dinlediğimi bilmem, muse'dan ise eskiden hoşlandığım kadar hoşlanmam ama elimde değil işte. o şarkıyı bulup dinleyene kadar içimde bir şey yükselmeye ve ısınmaya devam edecek. bir uyuşturucu bağımlısının yoksunluk krizlerinde yaptığı gibi sağı solu tekmelemeye ve öngörülemez bir şiddet uygulamaya başlayacağım oturduğum yerden. fiziksel dünyada bir bilgisayarın karşısında, sadece parmakları hareket eden ölü yüzlü bir adamım fakat içimde bir yanardağ yükseliyor ve bu lavları sadece karadeliklerin yutacağını bildiğimden, şarkıyı arıyorum. inmek üzere. yaklaşık bir dakika kaldı. sonra telefonun bağlantı kablosu ile bilgisayardan alacağım şarkıyı, bir eroinman nasıl serum lastiğiyle pazusunu sıkıp damarları belirginleştirirse; ben de telefonun bağlantısıyla artık müzik bağımlısı olmuş bedenimin damarlarını ortaya çıkaracağım ve notaları zerkedeceğim.

biliyorum artık çok geç ama:

our hopes and expectations,
black holes and revelations


17 Haziran 2011 Cuma

teyzeler arasında

perşembeleri kurulan semt pazarını seviyorum, bir kilo biber ve domates için "migros kartınız var mı?" sorusunu duymamı ve padişah fermanı gibi fişi alıp sonra da bir yerlere atmamı engelliyor. her şey alabildiğine hızlı, bir poşet isteyip patates alıyorsam en büyüklerini, kavun alıyorsam da en küçüğünü koyup adama geri veriyorum. o tartıyor, iki kilo olsun mu diyor, ben de olsun diyorum. ödemelerim net oluyor, küsuratı ciddiye almıyoruz. evde patates yok zannediyordum, iki kilo patates  daha alıp rafı patatesle doldurdum. biber var zannediyordum, yokmuş. teyzelerin yer yön duygusu ve alınacaklar listesi algoritması çok güçlü. bazen, bir teyzeyi takip edip o ne alıyorsa aynısından almak gibi fikirlerim oluyor, fakat bir şeyler seçerken çok hızlılar ve multitasking uygulamaları konusunda da eşsizler. bir yandan patates, diğer yandan domates ve maydanoz alıp hesabı ödeyene kadar ben daha ilk patatese uzanıyor oluyorum.

pazarları seviyorum, tezgahın başında duran adamlar bana samimi geliyor. sattıkları malı sahipleniyor ve fasülyem iyi abi diyorlar. keşke ben de "projem iyi yenge, kesiti güzel" diyebilseydim fakat imkanım yok. konuşmadan tükettiğim günlerde, çizgilerin dünyasına sövmekle akşamı tamamlıyorum çoğu zaman. yaptıklarım bir poşete sığmıyor, iki liraya yuvarlayacak bir şeylerim de olmuyor. milyon liralık işlerin arasında da, samimiyet uzaklaşıyor. en önem verdiğim sekiz kavramdan birisi olan samimiyeti bir kilo patateste buluyor ve elimde poşetlerle teyzeler arasında ilerliyorum. eve yürürken mutlu oluyorum. 


long day's journey

sabahın erken saatlerindeki antalya-istanbul uçağına son anda yetiştik, istanbul aktarmalı olarak ingiltere'ye gidecektik ve uçağı kaçırırsak her şey berbat olacaktı. istanbul'da birkaç saat belli belirsiz dolaştıktan sonra birleşik krallığa doğru hareket ettik. onur'laydım ve ingiltere'de ne yapacağımızı bilmiyordum. bir maç mı yoksa konser mi, bizi sabahın köründe uçaktan uçağa sektiren temel motivasyon neydi?

ingiltere'deki yağmurlu saatlerden sonra, aynı gün güney amerika'da bir noktaya uçup, dünya haritasında bıraktığımız izi düşünürken, bunun tekdüze hayatım için yeterince iyi bir rüya olduğunu, kapalı bir zihinle düşündüm. uyanınca bitecekti, o yüzden alabildiğine uzatmalı ve gerekirse işe geç kalmalıydım. bir cadde boyunca sırayla dizilmiş iki katlı ve renkli evleri ile buenos aires, ingiltere'den sonra gökkuşağı gibi gelmişti. rüyamın son dakikalarında bile dünya haritasını gözümün önüne getiriyordum ki şu an kendisi hemen sırtımdaki duvarda. antalya'dan istanbul'a, ingiltere'den arjantin'e, oradan tekrar antalya'ya döndüğüm dev bütçeli bir rüyadan gözlerimi açtığımda, mesai başlayalı onbeş dakika olmuştu. 8.45 vapuru gibi irkilerek kalktım yatağımdan, üzerimi değişmem ve kendimi sokağa atmam iki dakika, işe varıp bilgisayarımın power düğmesine basmam da altı dakikayı buldu. ben girdikten dört dakika sonra, patron ofise geldi. dün patrondan önce çıkmıştım, bugün de ondan sonra gelseydim patronun kim olduğu türlü münazara grupları tarafından tartışılır ve bir sonuca ulaşamayınca gruplar arasında çıkan tartışmada siviller hunharca katledilirdi. neyse ki benim yüzümden bir tatsızlık yaşanmadı, butiği çok beğenen ve umarım gerçeği de böyle olur diyerek beni kutsayan kadından sonra kendimi kutsi gibi hissetmiştim. şimdi yapacak acele bir işim yoktu, belki yönetici odasına iş olsun diye bir alternatif çizerim, belki duvar üniteleri için form ve malzeme arayışına girerim. çünkü içmimara evrilen bir adam oluyorum, buna da yapacak bir şeyim yok. elimde keserle mağaza mı basayım? 

uzun rüyanın ardından, bir şeyler satan adamın "iiieaaaaooouuuu" ısrarında, bir cuma sabahında hızını almış günlerin kucağında ilerliyorum. hayat bana güzel, özellikle uçağa yetişip kıta değiştirdiğim günlerin ertesinde.