27 Eylül 2011 Salı

daha mutlu

monitöründen çıkan beyaz ışığın yarım yamalak aydınlattığı odasında kendisini karşısına alıp "güne kahveyle başladım" dedi. 

şarkıya mı eşlik ediyor yoksa bitmek bilmeyen günün z raporunu mu çıkarıyor belli değildi. 18 saat önce kendisine kahve yaptığını ve bilgisayarın başına geçtiğini hayal meyal hatırlıyordu. biraz okumuş, defterine birkaç şey karalamış, mahallesinde ağlayan çocuğa bağırmış, evde kulaklık aramış, rüzgara binmeye çalışmış ve akan saatler biraz yavaşlasın diye google'a "zamanı yavaşlatmak" yazıp aratmıştı. yapması gereken iş, yolu kapatıp arabaya bakan laftan anlamaz öküz sürüsü gibiydi. ne geliyordu, ne tamamen gidiyordu. milyarlarca insan varken dünyada, o işi onun yapması gerekiyordu. gereği buydu, hayatının gerekleri üzerine beyin cimnastiği yaparken istifa etmeyi etraflıca düşündü. başka bir yerde gireceği döngüden fazlasını getirmezdi istifa, her şeyi berbat ederdi.

midesinde duran iki litre kolanın vicdan azabını hissetti bu seferde, elini çıplak karnına götürdü ve hamilelerin çocuklarının tekmesini dinlemeye çalışması gibi kulak kabarttı koladan çocuğuna. uyumamak için geliştirdiği ölümcül bi stratejiydi damarlara kola yüklemesi yapmak. yurtta kalıp okula gittiği dönemlerde 2.5 litrelik kolayla çizim odasına girer, bitmiş çizimler ve saçma bakan gözler ile sabahın köründe çıkardı. discmanine pil, midesine kola dayanmazdı. 

cumartesi bitirmesi gereken işi, motivasyonsuzluktan, pazartesi sabahına giden trenin pazar gecesine bakan yarı sahasında ancak bitirmişti. memeli hayvandan çok, kümes hayvanı gibi davranıyor; son dakikaya kadar beklemek kuralını asla bırakmıyordu. 

"iyi halt ediyorsun, şimdi mutlu musun?" diye sordu kendine. bitirdiği çizimler yahut teslimler sonrası mutlu olmuyordu artık. ne ilk ne de son, mutlak değer olarak her şey aynıydı ve sıfıra tekabül ediyordu. bir şey başarmış değildi, bir şeyler kanıtlamış da. anlamsızlık okyanusunda sakince kulaç atıp, teklif dosyasını göndereceği simetri ve detay manyağı başka mimarın olası kaprisinde "siktir oradan" çekip çekemeyeceğini düşündü. mimar egosundan ve kendilerini dünyanın merkeze almalarına neden olan bencilliklerinden bir kez daha nefret ederken, kendisine başka bir meslek hayal etti. istifa ettiği gün, bir daha mimarlık yapmamak üzere çıkacaktı ofisten. bir daha çizim programlarının binlerce butonluk kontrol panellerine bakmayacak şekilde uzaklaşacaktı. santimetrenin hesabını yapan insanlarla aynı çatı altında buluşmayacak şekilde koşacaktı. kendisine dair ütopyalar uydurup, gerçekleşme olasılıklarını hesapladı. zerre uykusu yoktu, sabaha kadar yazmayı düşündü. aynı şeyleri yazdığı halde, yazmak bedenine dizilen sıcak taşlar gibiydi; rahatlatıyordu. çizmekten ve projelendirmekten çok daha zevkli, çok daha sonsuz ve çok daha az yorucuydu. 

"ağzım kuru, zihnim açık" deyip şarkıyı mırıldanmaya devam etti. "aşk bitti, aşk aptallıktı" kısmında sustu, ne diyeceğini bilmiyordu bu konu hakkında. aşk bitmişti ama aptallık mıydı? peki ya ara sıra girdiği pişmanlık krizlerine ne diyecekti? bu soruları cevaplamadan atladı, kendisiyle hesaplaşmaya korkuyordu.

içindeki öfkeyi ehlilleştirip yatağına yatırdı, sakin olmak ve akil tepkiler vermek istiyordu hayata. birçok şeyi yanlış yapıyor, zaman hızla akıp giderken kenarda bekliyor ve ayaklarına bakıyordu. "derken bir anda fark ettim, başka bir hayat yok ki" dedi şarkıdaki adam, yeni mi farkına varmıştı başka hayatın olmadığının? aklına eski sevgililerinden biriyle izmir fuar açıkhava'da gittiği mor ve ötesi konseri geldi. güzel ve akıllı bir kızdı, iki tane şişe biradan fazlasını içmez ve sesini hiç yükseltmezdi. güzel bir ismi vardı her zaman insanın karşısına çıkmayan. bir eylül zamanı olsa gerek, bir eski zaman. 25 temmuz'da yedikleri bir dondurmanın çubuğunu "eski eşyalar çantası"ndan çıkarıp baktı. çıkmaya başladıkları günü, tahta saplı magnum ile resmileştirmişlerdi. adlarının baş harfi ve o günün tarihi. "5 sene geçmiş bile" dedi. 25 temmuz, aynı zamanda anne ve babasının evlilik yıldönümü olduğundan gün içerisinde ilk defa gülümsedi. tesadüfleri pek severdi. gerçek üstü herhangi bir şeyi sevdiği kadar çalışmayı sevse belki her şey biraz daha farklı olabilirdi ama sevemedi bir türlü.

ironik şarkı "daha mutlu olamam" biterken, kendisi de tükenmişti. saat 04.00'e yaklaşırken, 4 saat sonra uyanacak olmasından nefret etti. geçtiğimiz haftalarda yükselişe geçen hayatı, tepe noktasında biraz durmuş ve düşmeye başlamıştı. kendisini okuyacak insanların boğulma sesleri kulaklarını cırmalamadı, okumak zorunda değillerdi ama kendisi bunu boğazına kadar yaşıyordu. gelecekteki kendine yazdığı mektupta başkasına göre pozisyon almak samimiyet damarlarına boyuna kesikler atardı, ihanet olurdu. umursamadı, yüzyıl başı genç mimar buhranlarını tanımlama serüveninde bir adım daha attı. 

daha mutlu olması imkan dahilinde değildi.


24 Eylül 2011 Cumartesi

tuborger 2.0

bir seneden fazla bir süredir zinhar değişmeyen blogun tasarımı, cumartesi işe geldiğim için üzerime gelen kara duvarların etkisiyle fazla boğucu geldi. ahşap deseninden arka fon, griler ve siyahlar derken bir baktım ki, kalbim sıkışıyor. renkleri açalım kaptan dedim ve biraz uğraşla sanki eskisinden de iyi oldu. dalın üzerindeki kırmızıyı değiştirip değiştirmemek konusunda kararsızım, belki yüzlerce kırmızı fotoğrafının uyum içerisinde bir mozaiği olur. belki de vesikalık fotoğrafımı koyarım. rölöveler sarmış dört bir yanımı, baktığım her yerde ölçün duruyor geldi aklıma lan şimdi; altın seri diye kafayı yemiş mimar albümleri mi çıkarsam acaba. 

o kadar boşa harcıyorum ki cumartesi öğleden öncelerimi, patron kısa bir süre beni izlese bir daha gelme lan diyecek. ne yapayım sermayenin köpeği mi olayım, başkası villada billurlarını serip havuza girenleri seyretsin diye omurgamı mı feda edeyim? zerresine inanmıyorum ve tüm samimiyetimle bu işi sadece para için yaptığımı söylüyorum. idealist değilim artık, umrumda bile değil. içimde yükselen sıkıntıyla blogun rengini açıyorum, saçlarım uzun olsaydı gider koyu kestaneye boyatırdım. saçlar kısa ve cinsiyet de erkek olunca, görünüşten kastım sadece blog oluyor. baktım yine beğenmedim tasarımı, kına yakarım banner diye. giren iğrenir, midesi bulandıktan sonra klavyesine, klavyesi yoksa da dokunmatik ekranına kusar artık. kaydı yayınladıktan sonra gerisi umrumda olmuyor.

hayır, şu saatte uyuyanlar ya da gazete okuyup kahvaltı yapanlar var. demek ki çok şart değil bu cumartesi çalışmak, bir manyağın teki çıkarmış zamanında, o zamandan beri içimde yükselen nefreti "sakin ol şampiyon" fısıltılarıyla yatıştırmaya, rengini açabileceğim bir şey varsa açmaya çalışıyorum. soğan kabuğu mu ne vardı bir de, tonu güzel. 


23 Eylül 2011 Cuma

back to red

üç kırmızı her zaman iyidir, ayıkken aklına gelmeyen şeyleri çok da sarhoş olmadan temize çekmene yardımcı olur. müzikler anlamına kavuşur, kafada dolaşan hikayeler biraz daha derinine iner. hikaye yazarak kirasını ödeyen ve birasına kavuşan, bu yüzden de işe artık gitmeyen fakat gün geçtikçe sağlığını kaybeden birisi üzerine ilk cümleleri savurmuştuk birkaç saat önce. şimdi bu adamın yazdığı hikayeyi de düşünmemiz ve ikinci katmana inmemiz lazım. yanılsamalar kitabı ya da inception, hangisi dersen de. demiryolu hikayecilerinden yola çıkmış bile diyebilirsin arkamdan, nerem önüm nerem arkam bilmiyorum yükümü alınca. gerçek olup olmadığımı ise beni güneşe tutarak anlayabilirsin, bira şişesi çıkarsa gerçeğimdir. 

böylelikle üç katmana ulaşıyoruz: 

1. benim şimdiki halim. onur. 28 yaşında, mimar. çalışmaktan pek hoşlanmıyor, canı sıkılmasın diye hikaye yazıyor. akşamları içiyor. 

2. içerken hikaye yazıyor; bu hikayenin kahramanı da onur, 28 yaşında ve o da mimar. fakat gerçek üstü öğeler: site sakinlerinin ona çaktırmadan tüm yazdıklarını okuması, apartman toplantılarında bundan bahsetmesi, hikaye işe yarar bir şeyse kiradan düşmesi ve ona bira alması falan.

3. içerken ne yazdığı. sitedeki insanların, onu bu kadar sevmesine neden olan kelimeler ve cümleler ne? oğlu ölen yaşlı kadından tut da mimarlık fakültesi öğrencisine dek herkesi etkileyen o dil hangisi, üslup? eşinden boşanmış ve çocuğundan ayrı kaldıktan sonra darmadağın olmuş adam, neden bir sonraki yazıyı bekliyor? bu insanları, bana getiren iyi bir hikaye olmalı. 

katmanlar birbirine karışmalı ve gerçeğin nerede saklandığı bilinmemeli. mekan tek: bir site. dört bloklu. işe beş dakika uzaklıkta. ev zemin katta, küçük. insanlar, her gün hepimizin gördüğü sıradan insanlar. o kadar aynı olmalı ki üç katman da, ben bile ayırt edememeliyim. bir bulmaca gibi, şema çizerek ancak açıklayabilmeliyim.

neyse, bu aklımda demleniyor. bunun üzerine düşeceğim, belki sabah erken saatte belki de bir başka gecenin bilinmezinde. mimari yapısı, asırlardır ayakta kalan taş katedraller gibi olmalı; yirmi sene sonra geri dönüp baktığımda da ayakta kaldığını görebilmeliyim.


storm is coming





hikaye öncesi sessizlik

doğum günümde kapımın önünde bulduğum altı kırmızı bana iyi bir fikir, belki de uzun solukta yazacağım ilk hikayemin ilk adımlarını verdi. çıkış noktası yine benim hayatım, sadece yan karakterleri kafamdan uyduracağım. gündüzleri işe giderken akşamları bira içip yazı yazan ve zamanla, kendi haberi olmadan tüm site sakinleri tarafından yazdıkları okunan genç bir adam. boşa harcadığını düşündüğü tüm gündüzlerin acısını akşamın birkaç saatinde çıkarmaya çalışırken, site sakinleri de onun için üzülüyor ve bir şeyler yapmaya ama bunu ona çaktırmadan yapmaya çalışıyor. yaşlı kadının birisi, onu yıllar önce bir motosiklet kazasında kaybettiği oğlu yerine koyuyor. oğlunun en sevdiği yemek olan domatesli pilavdan yapıp bazen genç adama götürüyor. yeni boşanmış ve hayatının ortasında kara bir delik açılmış dördüncü katta oturan adam da, gencin umutsuzluğunda kendini görüp yalnız olmadığını anlıyor. 

bir apartman, zemin katta da ben. üzerimdeki her katta benimle bir bağlantı mutlaka var. ama kafamı bile kaldırmadığım için olanlardan haberim yok. kimsenin okumadığını düşünüp öylesine yazıyorum. ara sıra yaşlı kadın domatesli pilav getirince, ayıp olmasın diye tabağı alıyorum. fakat yerine yapabileceğim bir yemek olmadığından, tabağı yıkayıp ertesi gün geri götürüyorum. holde hemen genç bir çocuğun fotoğrafı var, öleceğini hissetmemiş belli ki fotoğraf çekilirken. kadının kocası da ölmüş, ona bu evi bırakmış. o da ölümü bekliyor, çerçevelenmiş yüzlerce fotoğraf arasında. bugünde yaşamıyor. onu bugüne getiren tek şey benim, bende gördüğü oğul imgesi. ara sıra kapımın önünde bulduğum kırmızı tuborg'lara da ses çıkarmıyorum, işlerim kötüye gittiğinden maaşı tam alamıyorum, çoğu zamanda işe gitmiyorum. vücudum her geçen gün biraz daha çöküyor ve kelimeler biraz daha yükseliyor etrafımda, aralarından uygun olanları seçip diziyorum. site yönetimi toplantılarında hikayelerim yüksek sesle okunuyor ve eğer beğenilirse, kiradan düşülüyor. çok para değil fakat yine de işime yarıyor. 

tabii bu daha ilk fikir, üzerine düşünmek ve yeterince tutarlı olabilirsem de "öykünün yeni ferhat göçeri" olmak isterim. dikkatim dağıldı lan twitter'da girdiğim goygoy türbülansından dolayı, neyse bu burada kalsın, iyi bir damar bulmuş cıncık gözlü madenci gibiyim zaten. ilham yalpalayarak geldi ve akşama iki bira içelim panpa dedi. içelim panpa, zaten evde bir tane kırmızı olacak. onun üstüne kat çıkarız.




22 Eylül 2011 Perşembe

when it rains

dört kırmızımı alıp serinleyen havanın ve batıyı kaplayıp güneşi kesen bulutların gölgesinde sevgili evim winterfell'e girerken, her şeyin yolunda gittiğini düşünüyordum. patlıcanlı pilav vardı ve yanına salata da yapardım. spagetti stoğum yerindeydi ve eğer istersem kaşar bile rendelerdim. buzluğa yatırdım kızılları ve pilavı porselen tabağa koyup mikrodalgaya sürdüm. düşük derecede daha uzun sürede ısınmasının, yüksek derecede daha kısa sürede hazır hale gelmesinden daha mantıklı olduğunu; enstantane-diyafram ilişkisi üzerinden değerlendirirken de salatayı hazırladım. çin marulu o kadar da lezzetli değildi ama kıtırlık katsayısı yüksekti. yarın pazar kurulacaktı ve bir kez daha hafif ekşimsi mükemmel süzme yoğurt ve yeşillikle eve gelecektim. evimde mutluydum. saatin kaç olduğuna bakabileceğim bir telefonum olmadığı için sabah yediden tedirginlikle ayaklandığım bugünlerde, rölöveyi de çizmiş olmamın haklı gururuyla sakindim. ilham arada sırada uğruyor ve bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu, beni kolluyordu. başucumda, çok sevdiğim espedair street'ten yıllar önce altını çizdiğim (ki hiç yapmadığım bir şeydir) cümlelerle sabahı karşılıyordum.

dört kırmızının ardından ne zaman uyuduğumu daha doğrusu sızdığımı hatırlamıyorum, yağmur sesiyle sabah erken saatlerde uyandım. gökgürültüsü de vardı sanki, kış gelmeden elçisi sonbaharı göndermişti. hemen evin pencerelerini açtım ve batının kara bulutlarına baktım. yazın parlak beyazı ve insanı bıktıran nemi dağılmıştı, bulutlar beni aralarına çekip almak istercesine yaklaşmıştı. saatin kaç olduğunu öğrenmek için televizyonu açtım, konuşan adamlara ve saate bakıp geri kapattım. belki her sabah uyanır uyanmaz saati öğrenmek için aynı noktadan fotoğraf çekmeli ve süreli sergilere bir yerinden tutunmalıydım. sanat ile neden uğraşmıyordum ki, neydi bana engel olan şey? gitara uzanmayan parmaklarım peki neden bir tualin karşısında fırçaya sarılmıyordu? neden bir kitap yazmak için en ufak bir çaba bile göstermiyor, bir karakter yaratmıyordum? eskisi gibi mimarlık dergileri karıştırmıyor ve boş zamanlarımda eskiz yapmıyordum? sabahın erken saatlerinde her şey alabildiğine berraklaşınca, problemler de temiz bir suyun dibinde yatan balıktan farksız oluyor; biraz hızlı olursan onu yakalayıp sudan çıkartabileceğini biliyorsun. balığın bunu zaten bildiğini de biliyorsun çünkü balık düşünmez, o zaten her şeyi bilir.

yolda yersin diye sana kitaplardan göndermeler yapıyorum, taze. bulutlar her yanda, yağmur beklemede.




20 Eylül 2011 Salı

elektrikli süpürgenin tehdidinde

zaten her şey yerli yerindeydi, bir de üzerine elektrikli süpürgenin monoton feryadı eklenince tam oldu. muazzam bir fenalıktan ve ne yapacağımı tam olarak kestirememekten bahsediyorum, bir anlığına unut gökyüzünde süzülen paraşütlerin renklerini. dev bir uğultu bedenleşiyor ve kafamı kendine doğru çekiyor, ense kökümde hafif bir sızı ve ofis için "temizlik vakti"

şu an birisi de ofisin önündeki çimleri biçiyor. sol kulağımda süpürge, sağ kulağımda biçme makinası; beynimin yerinde olmak istemezim şu an. iki kanaldan da birbirinden berbat şeyler geliyor, müzik bizi kurtaracaktır efendimiz fakat yazı yazarken müzik dinleyemiyorum, patronun geleceği tutar ve beni beat kuşağının geç bir soluğu gibi görürse "kap şukunu panpa" diyebilir. yeterince ifşa oldum zaten, bir de bunların arasına biraz daha insan eklemeyeyim. yine de yazarken umrumda olmuyor, okunmak ilk hedefim değildi.

bu aralar insan kotamın dolduğunu hissediyorum ki haznesi oldukça küçük bir insanım. yaklaşık on taneden sonra yeni üye alımlarını durduruyorum. içeriden biri çıkarsa ancak yer boşalıyor, önceliği olana kapılarımı açtıktan sonra barların önündeki kel ve top sakallı iri badigardlar gibi iki kolumu birleştirip "girmek yasaktır" makamında dikiliyorum. fazla insan zehirliyor ve yoruyor, sosyal ilişkilerin eninde sonunda bitmekle yükümlü olduğunu ve geriye kalanın sadece ben olacağını bildiğimden, yatırımımı başkalarına değil kendime yapıyorum. buna sadece bencillik diyemezsin, sen küçüksün ölemezsin.

elektrikli süpürgenin işi bitti fakat geride yıkık bir ruh ve çökmüş bir beden bıraktı. masamın üzerine yayılmış zemin kat planlarını sağa sola savurup kendime biraz alan yaratmaya çalıştım. zemin, bodrum ve birinci kat. her şey olması gerektiği gibi ben hariç. kolonlar, kirişler ve duvarlar. çift camlı pencereler. birazdan benim odama gelecek sıra ve dışarı çıkacağım, belki deniz kenarına gidip küçük bir yürüyüş yaparım nefes alır gibi hafiften şişen dalgaları izleyerek belki de bir avm'ye gider ve cep telefonlarına bakarım. cep telefonunun işe yarayacağı zamanlar elbet olacaktır, belki bir kayaya sıkışır ve yardım isterim. belki de gözümü bilmediğim bir yerde açar ve gelin beni kurtarın derim.

odanın camlı kapısı siliniyor, çok az kaldı masama ulaşmalarına. o saatten sonra geri dönüş olmayacak artık, geri geldiğimde masamı pırıl pırıl bulacağım. ışınlar yansıyacak gözüme, kendimi kirli hissedeceğim. oysa şimdi iyiydi, kahve izleri olan masaları hep sevmişimdir. izleri sevmişimdir genel olarak, bana belleğimi altın bir tepside sunarlar. bembeyaz bir odada uyanmak yerine, çocukluğumda köşesini kırdığım camın hemen ardında, dedemlerin evinde oturmayı tercih ederim. benim hatrım var diye değişmeyen çeyrek asırlık bir cam. boşlukta sallanıyor değilim, köklerim toprağımın en derinlerine kadar iniyor fakat bazen, kendimi ağaç gibi değil de o ağaca inmiş kiracı bir kuş gibi hissediyorum. ilk kanat çırpışta tüm bağlarımı kopartacakmışım gibi. her şey belirsiz be sol omzumun sarhoş meleği, neredeyim ve ben kimim?


19 Eylül 2011 Pazartesi

şimdi geliyor terlik

bir cinnetin layerında, bir projenin çıkmaz sokağında sinirli ve isyankarım, kime nasıl çatacağımı bilmiyorum ama tutmuyor lan bu ölçüler. bir tarafı sabitlesem diğer taraf halaya kalkıyor. spor salonlu, hamamlı, zıkkımın dibili bodrum katta büyük problemler var. sıkıntı var. betondan bir yılan dolaşmış sanki ve ben onun tutmayan ölçülerini almışım. hayır, ölçüler saçmalayınca motivasyonum ve dikkatim de dağılıyor, mal gibi bakıp dur. 

bugün negatif enerjinin gözlerimden fışkırdığı bir gün. korkma sönmez. sabah telefonum bir kapandı bir daha açılmadı, sanırım beyin kanaması. taşla ezdim yine çalışmadı. allah belasını versin, daha da telefon kullanmak istemem. aplikasyon he mi, en yakınımda kim var. si murg var, gel panpa içelim der. kuşluk vakti. zaten her zaman nefret etmiştim, şimdi bu nefretimi perçinlemenin tam sırası. detayları sonra hallederim. öğlen eve gittim, bilgisayarı açtım ve ofisten 12.30'da çıkmış olmama rağmen bilgisayarın saatinin 12.00 olduğunu görünce ne oluyoruz lan demeden durma. tarihe baktım, dünü gösteriyordu. bilgisayarım 24.5 saat geriden kalan sinir hastası bir at gibiydi ya da ben ofisten eve değil, zamandan geriye gelmiştim. pilav yaparım dediğim için ekmek almamış, pirinç kalmadığı için de pilav yapamayıp aç kalmıştım. bir inek kadar yeşillik yemek bir işe yaramadı, şu an aç ve perişanım. telefonum yok, ölçüler saçmasapan bir noktaya evrildi, soktuğumun evinde minimum yedi tane yatak odası ve banyo var ve bu tüm kahrolası şeyler benim başıma patladı. okula başlayan bebelere özendim bugün, ders çıkışı top oynuyorlardı ilk günden. yeni önlük. kundura. haydutlar. kadir kıymet bilmezler.

valla sinirliyim, fakat odaklanamıyorum. yoksa gözlerimden çıkan alevle kendim pişirip kendim yiyeceğim. geçen perşembe öğleden sonra öyle güzel bir ilham gelmişti ki, elli yıllık bir aşkı dört paragrafta anlatabilecek kudrete ve yalınlığa kavuşmuştum. temize çekemeden aldılar rölöveye götürdüler. o da tüm sakinliğimi ve aklımda yeşeren bu harikulade hikayeyi, üç kıtaya ve yarım asra yaklaşan bu destanı bir saat içinde parçaladı yok etti. iyi olacaktı lan, bir inanç gelmişti uzun zamandır gelmeyen. kaçan balık büyük olur hesabı. neyse, o günün akşamında geç saatlere kadar içmek ancak beni kendime, seni de bana getirdi. böyle yazınca, yazıları birine ithaf etmiş gibi oluyorum ama yok öyle bir şey cıncık gözlüm, hemen ensen karıncalanmasın. sadece çok derbeder ve bergüzarım. bergüzar korelim. dünün iyi geçmesi ve kekova üzerinden kaş'a gitmemiz, kaputaş'ın kumlarında usulca uzanırken ayaklarımı gıdıklayan namussuz dalgalar bile bugünü kurtaramadı. aklımda çünkü villa vardı, kardeşimin aklında da bu hafta boyunca onun kafasını sikip bırakacak teslimatlar, müşteriler ve problemler. iş hayatı öyle kuşatmış ki, tek gün motorsikletle ne kadar hızlı gidersek gidelim, vardığımız yerde bizi bekliyor buluyoruz. bak bu iyi damar, buradan yeni bir yazı şekillenir. kuşatılmışlık ve ekmeksizlik üzerine falan. 

böyle terlikle vurayım ekranın ortasına, alt dudağı sarksın. hele düşünmeden yazmanın keyfine. yörük ayranı. yayık ayranı. vur tam belinin ortasına odunla, kıl çadırında akşamı bekleyenler çıkıversin dışarıya. keçi var, koyun var. motosikletle keçi sürüsüne dalıyorduk yine, kopmuş bir keçi kafası ile gelecektim işe. anubis vardı, köpek başlı mısır tanrısı. kısa kollu gömlek giyip kırbaçla dolaşayım kalabalıklarda. vurdum mu şaklasın, şakaklarım aklansın.

bak öfkem geçer gibi oldu fakat işler kaldı, bir şekilde yanlış bir ölçü var. komodo ejderinin kuyruğu çarpsın kobralara. yüksek hızlı kameralar yakalasın elde avuçta ne varsa. şiir mi yazıp yollasam acaba posta gazetesine, böyle yeni bir açılım, bir patika. virgül kullan duman saçlım, ıssız toprakların avurtlarında. ah le yar yar. 

türkü barda içip içip eve attığım halaybaşları affetsin ruhumu, sabah olunca ne isimlerini ne de yörelerini hatırlardım. bilsem böyle olacağını ne halaya kalkardım ne de kaldırırdım.


16 Eylül 2011 Cuma

diarios di arquitecto

kağıtları masaya yaydım, kalemlerimi kontrol ettim, sert mukavva kapaklı defterimi elime alıp yaklaşık 1000 m2'lik villanın benim evimden daha geniş holünün ortasında durup kafamı yukarıya, galeri boşluğuna kaldırıp son nefesimi verir gibi "vay amına koyayım" dedim. 

yeni bir iş almıştık ve milyon euroların uçuştuğu bir yaprak fırtınasında benim payıma da bu saray yavrusunun rölövesini almak düşmüştü. tüm ölçülerini almak, bunu bilgisayara geçirmek, zamanla binayı modellemek, her oda için alternatifler yapmak, yere kadar olan camlardan giren güneş ışığını dahi gösterirken de günlerin geçişine belirsiz gözlerle tanık olmaktı kaderimde yazılı olan. zor bir süreç daha beni bekliyordu ve ilk yaptığım şey eve küfretmek olmuştu. bir şeyler çizmeye başlamadan önce kaba inşaatı bitmiş ve doğramaları takılmış, antik yunan mimarisine gönderme yapmaktan kendinden geçmiş bu evin içinde dolaştım. bodrum katında türk hamamı ve spor salonu olacaktı, zemin katta da misafir yatak odası, salon ve mutfak. merdiven boşluğunun kapladığı alanda, ülkemin altı tane üniversite öğrenci altı dolap ve üç ranzayla birlikte kalıyordu devlet yurdu kisvesi altında. zenginlerin dev evlerini değil devletin dar yurtlarını iyi bilirdim, dar yurtlara katlanmamın sonucunun bir zenginin evine mesaimi vereceğimi bilemezdim sadece meleğim. 

mimarlık birinci sınıfta, levent tarafında villa projesi yapmıştık. o kadar az şey biliyordum ki villaya ya da büyük evlere dair, ne çizip götürsem ölümüne yetersiz geliyordu. oran ölçek kafamda oturmuyordu, yüz metrakarelik salonu nasıl dolduracağımı bilmiyordum. mutfak girişe yakın olmalıymış, kapıdan eli kolu dolu giren ev sahibi evin içinde dolaşmamalı, aldıklarını hemen tezgaha koymalıymış. nasıl iyi niyetli düşünceler, ev sahibi bir tane tabağı yıkamazken eli kolu dolu mu girecek evine panpa? milyon euroyu kaba inşaata vermiş, bir o kadar da evin içine dökecek; bu adam marketten alışveriş mi yapacak yani? evin içinde dolaşıp mekanları algılamaya ve aklıma uzun süre gitmeyecek şekilde kazırken, sekiz yıl önceki onur da elinde eskiz kağıtlarıyla başka odalardan çıkıyordu. ah güzel çocuk, yoruluyorsun değil mi istanbul'da? yurdun okuluna uzak, saatlerin trafikte geçiyor ve bazen uyuyup uyansan bile daha yolu yarılamamış oluyorsun. debeleniyorsun, debeleniyoruz; her şey sabit kalıyor sadece biz değişiyoruz.

zemin katta dolaştıktan sonra, korkulukları eklenmemiş merdivenden dikkatli adımlarla çıktım. üst kat, yatak odalarının olağanüstü genel kurulu gibiydi. nereye dönsem banyolu yatak odası vardı, bazıları balkona açılıyor bazıları da jakuzi yerleriyle göz dolduruyordu. zenginlik şuursuzluktu, başkasında var diye aynısını yaptırmak ve bunu farklı zannetmekti. ultralüks sitenin içinde birbirinin aynısı yüzlerce villa, aynı garajlarda hemen hemen aynı arabalar. büyük beyaz kapılar, aynı havuz aksesuarları. sanata düşkünlüğü olanların bunu birkaç alçıdan heykelle başkalarına anlatma çabası. ah zenginler, parası hep olanlar. ederinin on mislini bir eve yatıranlar, içine yerleşmek için de aylarca sürecek inşaatın bitmesini bekleyenler... ben sizler için varım, a- ile geçtiğim o dönemki proje dersimin amacı da sizlere daha iyi hizmet etmemi mümkün kılmaktı zaten. yüksek zevklerinize bir adım daha yaklaşabilmek için, evinizi arkadaşlarınıza gösterirken pörsümüş göğüsleriniz biraz daha kabarsın diye. 

üst katın balkonuna çıktım ve hemen önümde uzanan başka villalara baktım. o kadar para veriyorsun ve antalya gibi bir yerde deniz görmüyorsun, başka evin sağır cephesine bakıyorsun. başka yerlerden getirilmiş ve yerini yadırgayan ağaçlara bakıp doğa özlemini gideriyorsun. başka villanın bahçesine, havuzuna ve havuzunun kenarında salıncakta hafiften sallanıp kitap okuyan güzel bir kıza baktım. en az benim kadar sıkıldığı, aynı sayfada takılı kalmasından belliydi. zengin doğmuştu ve görünüşe bakılırsa öyle ölecekti. bir perşembe öğleden sonrasında   akşamı okumaya çalışarak geçirecekti. 

tekrar zemin kata indim, ilk çizgiyi günahsız olanınız çizsin deyip bir yerden başladım. günler uzundu, ev büyüktü ve bu işte iyi para vardı. ah çikolatalı rölövem, bu işte gerçekten iyi para vardı. 




14 Eylül 2011 Çarşamba

schizophrenia

sultanahmet'ten sirkeci tarafına doğru inerken; aileme, dövme yaptırmayı düşündüğümü ve akıllarına gelen bir şekil olup olmadığını sordum. dövmeden hoşlanan insanlar değildi, ben de yaptıracak değildim zaten. oralı bile olmadılar, gereksiz yere endişe verme çabam boşa gidince ikinci denemede bulundum: "bende şizofreni başlangıcı var". yalnız yaşadığım zamanlarda muhabbetime ortak olup rakıma olmasın, sinemaya yalnız gitmeyeyim ama aynı zamanda iki kişilik bilet almayayım diye kafamdan uydurduğum karakterler en az benim kadar gerçekti, anne tarafından ispanyol asıllı sadık hizmetkarım esteban ara sıra gerçek olmadığımı iddia edecek kadar kendisini gerçek hissediyordu. hemen yirmi metre arkamızdan eli kolu çanta dolu esteban gelirken, annem "nasıl mesela?" diye sordu.

"eğer siz gerçekten istanbul'a geldiyseniz, üç gündür dağ bayır demeden dolaşıyorsak, camisinden kilisesine, sergisinden müzesine dur durak bilmeden yürüyorsak sorun yok ama ben bu kadar serüveni tek başıma yaşıyor, yemek yerken üç porsiyon söylüyor, yanımda başka birileri varmış gibi ayasofya'nın efsanelerini sesli anlatıyorsam işte o zaman başım belada anne" dedim. dalga geçtiğimi anlamışlardı, babam güldü geçti. bizim durakladığımızı gören esteban da geride durmuş, çok isteyip de alamadığım lenslere bakmaya başlamıştı. yolumuza devam ettik, tramvay hızla yanımızdan geçerken " ya gerçekten gelmemişlerse, ben akşama kadar deli tavuklar gibi oradan oraya gidiyor ve akşamları bilgisayar açacak gücü bile bulamıyorsam" diye içimden geçirdim. fotoğraf makinem doğruyu söylerdi, "gülümseyin" deyip deklanşöre bastım. canon yanılmamıştı, annem ve babam beni görmeye gerçekten gelmişlerdi ve gülümsüyorlardı. yaz boyu deniz kenarında olduklarından kapkara olmuşlardı.

eminönü'ye inip yoldan karşıya geçtik. galata kulesi, yanaşan bir vapur, köprü, açıktan geçen tankerler, dalgaların üzerinde rodeo yapan bir balık ekmek teknesi ve kaosuyla sıradan bir istanbul zamanıydı. telefonum çalmaya başladı, arayan babamdı. babama telefonu gösterip güldüm, o benden daha fazla güldü. tuhaf şeyler oluyordu ve elimden bir şey gelmiyordu.

olimpos'a gitmişler de "keşke burada olsaydın" demek için aramışlar. "siz de keşke burada olsaydınız, istanbul bugün çok güzel" deyip telefonu kapattım. bir vapur daha yanaştı iskeleye, üç balık daha oltaya yakalandı.