29 Ekim 2011 Cumartesi

hoşçakal

yaklaşık bir ay önce, masanın üzerinde duran motorumun anahtarını almış ve evden çıkmadan önce de bizimkilere arkadaşımın yanına uğrayacağımı söylemiştim. annem yanağımın tekinden öpmüş, babam da dikkatli olmamı söylemişti. yeni aldığım tam korumalı montumun ve kaskımın içinde güvendeydim, yıllar boyu hayalini kurup posterini de duvarıma astığım yamaha fazer'ım ise aşağıda beni bekliyordu. abimle her hafta sonu çıktığımız yolculuklar, çalışmakla geçen hafta içinin tüm sıkıntısını alıyor ve kendimizi rüzgarın içinde, bir gün batımının kızılında buluyorduk. yol, bazen bir ayçiçek tarlasının kenarından bazen de bir koyun sürüsünün ortasından geçiyordu. bir zeytin ağacının altında piknik yaptıktan sonra, kasklarımızı takıp yola devam ediyorduk. nereye vardığımızın pek bir önemi olmuyordu, gün tamamen batmadan ya bir pansiyonda kalıyor ya da eve dönüyorduk. motorumla çok mutluydum, hayattaki en büyük hayalim buydu ve kendimi onun üzerinde tamamlanmış hissediyordum.

aşağı indim ve anahtarı son kez çevirip yola çıktım, işte yeniden sonsuz bir özgürlük duygusu. arkadaşımın evi beş kilometre ötede de olsa fark etmiyordu, her saniyesini seviyordum bu duygunun. kırmızı ışıkta durdum, huzurluydum. gün içerisinde müdürle yaptığımız görüşmelerin zerresi kalmamıştı, motorun üzerinde özgür bir kuştan farksızdım. motor, benim kanatlarımdı. yeşil yandı ve birden öne atıldım. arabayla binlerce kez geçtiğim yol bile motorun üzerinde bir başka geliyordu, yıldızlar arası yolculuk yapar gibi büyük bir heyecanla bakıyordum yola. 

arkadaşımın evine varmadan önceki son kavşakta ters giden bir şeyler oldu, önümdeki beyaz şahin sinyal vermeden aniden önüme kırdı. hızım çok fazla olmamasına rağmen, motorum aracın yanına çarptı ve dengemi kaybettim. bir eylül akşamında, çok sevdiğim yamaha'm kontrolden çıktı ve ben kafamı yol boyunca ilerleyen refüje çarptım. şimşek çakmasına benzer bir şey duyduğum son ses oldu ve bana çarpan aracın farlarını söndürerek yan yola saptığını gördüm. bir şeylerin sonuna geldiğimi hissediyordum.

boylu boyunca yerde uzanan benim bedenimdi fakat ben en ufak bir acı duymuyordum. koruma montum ve kaskım hala üzerimdeydi fakat ben, o bedenin içinde değildim. her şeyi biraz yukarıdan izliyordum ve hafiftim. biraz zaman geçtikten sonra bir ambulans geldi ve beni aldı, ilçe hastanesi durumumun acil olduğunu söyleyip antalya merkeze yönlendirdi. ambulansta babam da vardı, annem ise arkadaki araçta, dayım ve kuzenlerimle birlikteydi. onlara kendimi iyi hissettiğimi söylemek istedim ama duymadılar, hemen yukarılarındaydım fakat babam sürekli sedyede uzanan bana bakıyordu. ben dikkatliydim baba fakat önüme kıran herif dikkat etmedi. hastanenin acil servisine ulaştığımızda, abimi de arkadaşlarıyla birlikte beni bekler buldum. abim, beni anlardı ve dinlerdi. yargılamaz ya da nasihat etmezdi, desteklerdi. şimdi de beni duyacağını biliyordum fakat ilk şokun etkisiyle biraz daha beklemem gerekiyordu. ambulanstan sedyeyle çıkardılar, o beden benim değildi artık. abim yüzünü duvara dönüp ağlarken, onun omzuna dokundum fakat o anki telaşla hissetmedi.

ameliyatıma giren doktor, durumun epey ağır olduğunu ve sadece gençliğime güvenerek bu ameliyatı yaptığını söyledi. bir mucizeden bahsediyorlardı fakat ben iyiydim, bedenimin ve yerçekimin ağırlığından kurtulmuştum. ameliyatım saatlerce sürdü ve sabaha karşı bittikten sonra beni uyuttular. bir gün sonra belli olacakmış her şey fakat doktor pek umutlu konuşmadı. yaşarken de inatçı olduğum için, ölüme de kafa tutacağımı düşündüler. motor almamamı söylemişlerdi fakat almıştım, tekvando yerine derslerime çalışmamı söylemişlerdi fakat 68 kiloda bölge birincisi olmuş ve altın madalya ile dönmüştüm, klasik gitar yeter demişlerdi ama ben elektrogitarımla fade to black'in solosunu atmış ve konserler vermiştim. içimdeki ateşi takip ettiğim için ben olmuştum ve seçimlerimi kendim yapmıştım, eğer birisi bana nasıl ölmek istediğimi sorsaydı, muhtemelen motorumun üzerinde derdim. kör bir kurşunla, malzemesinden çalınmış bir binanın enkazında ya da tüm yaşlılığım ve hareketsizliğimle bir yatağın üzerinde hayata veda etmek istemezdim. belki de erken gideceğimi bildiğim içindi dolu dolu yaşama arzum. başkasının bir ömre sığdıramayacağını 24 seneye sığdırmış ve döngümü tamamlamıştım. en büyük hayalim evlenmek ya da çocuk sahibi olmak değildi, sadece motosiklet ve gitar çalmaktı. 27 eylül akşamı da evde biraz gitar çaldıktan sonra motoruma atlamıştım. çemberimi tamamlamıştım ve abim de bunun farkındaydı. 

ameliyattan bir tam gün sonra, doktor hiçbir umut olmadığını ve beyin ölümünün gerçekleştiğini söyledi. kalbim hala atıyor ve göğüs kafesim inip kalkıyordu fakat ben onun içinde değildim artık. ne çok sevenim olduğuna şaşırdım, hastaneye akın akın insan geliyordu. annem ve babam çok bitkindi, onlara söylemek istediklerim ise çığlıklar nedeniyle duyulmuyordu. ben iyiydim, istediğim gibi bir hayat yaşadıktan sonra zamanımı doldurup gitmiştim sadece. hastanenin uzak bir köşesinde yere bağdaş kurup oturan abimin yanına gittim, antalya'daki arkadaşları bir an olsun yanından ayrılmamıştı. bir işaret vermeliydim herkese, toprağın altına girecek olan ben değil beni bir süreliğine taşıyan bedenimdi. ben yukarıda olacaktım, bedenimden kalanlar ise başkasına umut olacaktı. birisine nefes, diğerine ışık olacaktı organlarım. 

acil servisteki odada, bizimkiler organlarımı bağışladıklarını söylediler ki zaten, ben de çok önceden bunu belirtmiştim. benim artık hiçbirisine ihtiyacım yoktu. görmek için göze, nefes almak için ciğere ve geri kalan her şeye. ben hala vardım, ruhumun özgür olduğunu hissediyordum ki motor sürerken bile bu kadarını hissetmemiştim. hastanenin üst katlarındaki bir odada abim, annem ve babamın arasında durarak benim artık cennette olduğumu ve huzurlu olduğumu hissettiğini söyledi. insanların istediklerini sürekli erteleyip yarım yamalak yaşadıkları bir hayatta, ben ne istediysem yapmıştım. kimseyle dargın ayrılmamış ve onların hayatında bir iz bırakmıştım. 

aradan bir gün geçti ve cansız bedenim, hastaneden çıkarılıp bir araca bindirildikten sonra yıkanmak için mezarlığa götürüldü. oradan sonra da hayatımı geçirdiğim ilçeye doğru konvoyla yola çıktık. 10 temmuz 1987'de bir cuma günü geldiğim hayattan, 30 eylül 2011'de yine bir cuma günü gidiyordum. iyi olduğuma dair bir işaret vermemin zamanı yaklaşıyordu. abimle en sevdiğimiz şarkı rajaz, bize her şeyi zaten söylemişti şu dizelerle:

the souls of heaven
are stars at night.
they will guide us on our way,
until we meet again
another day.

tabutum, araçtan çıkarılıp musalla taşına kondu. camii'nin bahçesine sığmayan insanlar göğüslerinin üzerinde benim fotoğrafımla yola taştı. hemen en önde babam ve abim vardı, babamın yüzüne düşen gölge beni üzüyordu fakat biraz sonra, artık gökyüzünde olduğumu göstermenin sırası gelecekti. cenaze namazım bittiği an hava kapandı ve gök gürledi. tabutum, camiden çıkarken de yağmur başladı. yağmur olup benim için orada olan insanların üzerine yağdım ve mezarlığa kadar dinmedim. insanların omuzlarında giden bedenim artık benim değildi, ben artık yukarıdaydım ve abim gökyüzüne baktığına göre bunu yeterince anlatabilmiştim. tabutun kapağı açıldı ve kefene sarılmış bedenimi çukura indirmeye başladıkları an yağmur da dindi. bulutlar dağıldı ve güneş açtı. sırılsıklam olmuş insanlar açan güneşte ışıldarken benim, toprağın altına giren değil, bulutların arasında dolaşan özgür bir ruh olduğuma emin olmuşlardı. hemen mezarımın ardındaki tepede dikildim ve kalabalığa baktım, abim de kafasını çevirip bana baktı. yaşarken beni en fazla anlayan adam, ben gittikten sonra da yalnız olmadığımı anlatmıştı. olimpos'un pek kimseler tarafından bilinmeyen köşelerinde bira içerken hemen her şeyden konuşmuştuk ve ölüm de buna dahildi. söylenmemiş sözler canımızı acıtmayacaktı, ne var ne yoksa anlatmıştık birbirimize. ceneviz kalesinin arkasında kalan  küçük bir taş köprünün üzerinde yine konuşurken, 26 kasım'da olimpos'ta kalmak üzerine birbirimize söz vermiştik. sözümüzden dönecek değiliz, ikimiz de orada olacağız. ben gökyüzünde bir kartal gibi süzüldükten sonra abimin omzuna ineceğim, o da her gün yaptığı gibi benimle konuşup ben bir şey anlatınca da dinleyecek. kardeşliğimiz sonsuza kadar devam edecek.

ölünce bir şeyin bittiği yokmuş, sadece geride kalanlara ara sıra mesaj vermem gerekiyor. burada da çok güzel insanlar var, geçen hafta marco simoncelli diye birisi geldi; aynı yaştaymışız ve ikimiz de motosikletin üzerinde veda etmişiz hayata fakat o motogp'de yarışıyormuş. onunla bıkmadan motosikletler hakkında konuşabiliyoruz, gitar tekniği konusunda da inanılmaz adamlar var. zamanım bol, artık işe gitmek ya da teslimat ve raporlarla uğraşmak da yok. burada mutluyum, abim aracılığıyla bunu bizimkilere de söylüyorum. ara sıra onun rüyalarına giriyorum; eskiden yaptığım gibi gitarımla bir şeyler çalıyorum. ilk gitarımı bana o almıştı; ben de son gitarımı, yamaha pacifica'mı ona veriyorum. yıldızlara bakıp rajaz dinlediği zaman onunla aynı notaları duyuyorum.

...

kardeşim, can dostum daha güzel bir yere gideli bir ay oluyor. hayatımın en uzun ayı, en zor günleri oldu fakat geçirdiğimiz güzel günleri düşündükçe üstesinden geliyorum. ölümü kabullenmek, nereden baktığıma bağlı olarak sürekli değişiyor. bazı günler aynı şeyi yüzlerce kez kabullendiğimi fark edince, bunda başarısız olduğumu görüyorum. bir varmış bir yokmuş derler ya hani masallar, onun ne kadar gerçek olduğunu geriye sadece anların kaldığını fark ettiğim için görüyorum. geriye sadece güzel anlar kalıyor. motosikletle eve dönerken ardımızda batan güneşi hatırlıyorum. cennette gibiydik. sabahın köründe yayladan geçerken bir ayçiçek tarlasının kenarında, evde hazırlayıp folyoya sardığımız sandviçleri yemiş ve yüzümüzü, aynı çiçekler gibi güneşe dönmüştük. sedir kaplı ormanların arasından geçip, deniz kenarına indikten sonra denize koşmuş; bazen de yağmurun altında kalmıştık. birasına pes oynamış, bir keresinde de bira alacağımız parayla gidip muhabbet kuşumuz panpa'yı almıştık. iki iyi dost olduk zamanla, beraber çok zaman geçirdik. şimdi düşününce, hayatımda aldığım en iyi kararın istanbul'dan dönmek olduğunu görüyorum. başka bir şehirde ya da ülkede de olabilirdim, kardeşimle yoldaş olmadan da onu uğurlayabilirdim oysa şimdi beraber geçirdiğimiz son günü hatırlayınca bile içim huzur dolu oluyor. çemberini tamamlamış ve istediği gibi bir hayatı yaşamış güzel yüzlü çocuğu, dalyan gibi delikanlıyı yukarıda bir yerlerde beni beklerken düşünüyorum.

huzur içinde uyu canım kardeşim, günün birinde tekrar buluşacağız. seni seviyorum.




27 Eylül 2011 Salı

daha mutlu

monitöründen çıkan beyaz ışığın yarım yamalak aydınlattığı odasında kendisini karşısına alıp "güne kahveyle başladım" dedi. 

şarkıya mı eşlik ediyor yoksa bitmek bilmeyen günün z raporunu mu çıkarıyor belli değildi. 18 saat önce kendisine kahve yaptığını ve bilgisayarın başına geçtiğini hayal meyal hatırlıyordu. biraz okumuş, defterine birkaç şey karalamış, mahallesinde ağlayan çocuğa bağırmış, evde kulaklık aramış, rüzgara binmeye çalışmış ve akan saatler biraz yavaşlasın diye google'a "zamanı yavaşlatmak" yazıp aratmıştı. yapması gereken iş, yolu kapatıp arabaya bakan laftan anlamaz öküz sürüsü gibiydi. ne geliyordu, ne tamamen gidiyordu. milyarlarca insan varken dünyada, o işi onun yapması gerekiyordu. gereği buydu, hayatının gerekleri üzerine beyin cimnastiği yaparken istifa etmeyi etraflıca düşündü. başka bir yerde gireceği döngüden fazlasını getirmezdi istifa, her şeyi berbat ederdi.

midesinde duran iki litre kolanın vicdan azabını hissetti bu seferde, elini çıplak karnına götürdü ve hamilelerin çocuklarının tekmesini dinlemeye çalışması gibi kulak kabarttı koladan çocuğuna. uyumamak için geliştirdiği ölümcül bi stratejiydi damarlara kola yüklemesi yapmak. yurtta kalıp okula gittiği dönemlerde 2.5 litrelik kolayla çizim odasına girer, bitmiş çizimler ve saçma bakan gözler ile sabahın köründe çıkardı. discmanine pil, midesine kola dayanmazdı. 

cumartesi bitirmesi gereken işi, motivasyonsuzluktan, pazartesi sabahına giden trenin pazar gecesine bakan yarı sahasında ancak bitirmişti. memeli hayvandan çok, kümes hayvanı gibi davranıyor; son dakikaya kadar beklemek kuralını asla bırakmıyordu. 

"iyi halt ediyorsun, şimdi mutlu musun?" diye sordu kendine. bitirdiği çizimler yahut teslimler sonrası mutlu olmuyordu artık. ne ilk ne de son, mutlak değer olarak her şey aynıydı ve sıfıra tekabül ediyordu. bir şey başarmış değildi, bir şeyler kanıtlamış da. anlamsızlık okyanusunda sakince kulaç atıp, teklif dosyasını göndereceği simetri ve detay manyağı başka mimarın olası kaprisinde "siktir oradan" çekip çekemeyeceğini düşündü. mimar egosundan ve kendilerini dünyanın merkeze almalarına neden olan bencilliklerinden bir kez daha nefret ederken, kendisine başka bir meslek hayal etti. istifa ettiği gün, bir daha mimarlık yapmamak üzere çıkacaktı ofisten. bir daha çizim programlarının binlerce butonluk kontrol panellerine bakmayacak şekilde uzaklaşacaktı. santimetrenin hesabını yapan insanlarla aynı çatı altında buluşmayacak şekilde koşacaktı. kendisine dair ütopyalar uydurup, gerçekleşme olasılıklarını hesapladı. zerre uykusu yoktu, sabaha kadar yazmayı düşündü. aynı şeyleri yazdığı halde, yazmak bedenine dizilen sıcak taşlar gibiydi; rahatlatıyordu. çizmekten ve projelendirmekten çok daha zevkli, çok daha sonsuz ve çok daha az yorucuydu. 

"ağzım kuru, zihnim açık" deyip şarkıyı mırıldanmaya devam etti. "aşk bitti, aşk aptallıktı" kısmında sustu, ne diyeceğini bilmiyordu bu konu hakkında. aşk bitmişti ama aptallık mıydı? peki ya ara sıra girdiği pişmanlık krizlerine ne diyecekti? bu soruları cevaplamadan atladı, kendisiyle hesaplaşmaya korkuyordu.

içindeki öfkeyi ehlilleştirip yatağına yatırdı, sakin olmak ve akil tepkiler vermek istiyordu hayata. birçok şeyi yanlış yapıyor, zaman hızla akıp giderken kenarda bekliyor ve ayaklarına bakıyordu. "derken bir anda fark ettim, başka bir hayat yok ki" dedi şarkıdaki adam, yeni mi farkına varmıştı başka hayatın olmadığının? aklına eski sevgililerinden biriyle izmir fuar açıkhava'da gittiği mor ve ötesi konseri geldi. güzel ve akıllı bir kızdı, iki tane şişe biradan fazlasını içmez ve sesini hiç yükseltmezdi. güzel bir ismi vardı her zaman insanın karşısına çıkmayan. bir eylül zamanı olsa gerek, bir eski zaman. 25 temmuz'da yedikleri bir dondurmanın çubuğunu "eski eşyalar çantası"ndan çıkarıp baktı. çıkmaya başladıkları günü, tahta saplı magnum ile resmileştirmişlerdi. adlarının baş harfi ve o günün tarihi. "5 sene geçmiş bile" dedi. 25 temmuz, aynı zamanda anne ve babasının evlilik yıldönümü olduğundan gün içerisinde ilk defa gülümsedi. tesadüfleri pek severdi. gerçek üstü herhangi bir şeyi sevdiği kadar çalışmayı sevse belki her şey biraz daha farklı olabilirdi ama sevemedi bir türlü.

ironik şarkı "daha mutlu olamam" biterken, kendisi de tükenmişti. saat 04.00'e yaklaşırken, 4 saat sonra uyanacak olmasından nefret etti. geçtiğimiz haftalarda yükselişe geçen hayatı, tepe noktasında biraz durmuş ve düşmeye başlamıştı. kendisini okuyacak insanların boğulma sesleri kulaklarını cırmalamadı, okumak zorunda değillerdi ama kendisi bunu boğazına kadar yaşıyordu. gelecekteki kendine yazdığı mektupta başkasına göre pozisyon almak samimiyet damarlarına boyuna kesikler atardı, ihanet olurdu. umursamadı, yüzyıl başı genç mimar buhranlarını tanımlama serüveninde bir adım daha attı. 

daha mutlu olması imkan dahilinde değildi.


24 Eylül 2011 Cumartesi

tuborger 2.0

bir seneden fazla bir süredir zinhar değişmeyen blogun tasarımı, cumartesi işe geldiğim için üzerime gelen kara duvarların etkisiyle fazla boğucu geldi. ahşap deseninden arka fon, griler ve siyahlar derken bir baktım ki, kalbim sıkışıyor. renkleri açalım kaptan dedim ve biraz uğraşla sanki eskisinden de iyi oldu. dalın üzerindeki kırmızıyı değiştirip değiştirmemek konusunda kararsızım, belki yüzlerce kırmızı fotoğrafının uyum içerisinde bir mozaiği olur. belki de vesikalık fotoğrafımı koyarım. rölöveler sarmış dört bir yanımı, baktığım her yerde ölçün duruyor geldi aklıma lan şimdi; altın seri diye kafayı yemiş mimar albümleri mi çıkarsam acaba. 

o kadar boşa harcıyorum ki cumartesi öğleden öncelerimi, patron kısa bir süre beni izlese bir daha gelme lan diyecek. ne yapayım sermayenin köpeği mi olayım, başkası villada billurlarını serip havuza girenleri seyretsin diye omurgamı mı feda edeyim? zerresine inanmıyorum ve tüm samimiyetimle bu işi sadece para için yaptığımı söylüyorum. idealist değilim artık, umrumda bile değil. içimde yükselen sıkıntıyla blogun rengini açıyorum, saçlarım uzun olsaydı gider koyu kestaneye boyatırdım. saçlar kısa ve cinsiyet de erkek olunca, görünüşten kastım sadece blog oluyor. baktım yine beğenmedim tasarımı, kına yakarım banner diye. giren iğrenir, midesi bulandıktan sonra klavyesine, klavyesi yoksa da dokunmatik ekranına kusar artık. kaydı yayınladıktan sonra gerisi umrumda olmuyor.

hayır, şu saatte uyuyanlar ya da gazete okuyup kahvaltı yapanlar var. demek ki çok şart değil bu cumartesi çalışmak, bir manyağın teki çıkarmış zamanında, o zamandan beri içimde yükselen nefreti "sakin ol şampiyon" fısıltılarıyla yatıştırmaya, rengini açabileceğim bir şey varsa açmaya çalışıyorum. soğan kabuğu mu ne vardı bir de, tonu güzel. 


23 Eylül 2011 Cuma

back to red

üç kırmızı her zaman iyidir, ayıkken aklına gelmeyen şeyleri çok da sarhoş olmadan temize çekmene yardımcı olur. müzikler anlamına kavuşur, kafada dolaşan hikayeler biraz daha derinine iner. hikaye yazarak kirasını ödeyen ve birasına kavuşan, bu yüzden de işe artık gitmeyen fakat gün geçtikçe sağlığını kaybeden birisi üzerine ilk cümleleri savurmuştuk birkaç saat önce. şimdi bu adamın yazdığı hikayeyi de düşünmemiz ve ikinci katmana inmemiz lazım. yanılsamalar kitabı ya da inception, hangisi dersen de. demiryolu hikayecilerinden yola çıkmış bile diyebilirsin arkamdan, nerem önüm nerem arkam bilmiyorum yükümü alınca. gerçek olup olmadığımı ise beni güneşe tutarak anlayabilirsin, bira şişesi çıkarsa gerçeğimdir. 

böylelikle üç katmana ulaşıyoruz: 

1. benim şimdiki halim. onur. 28 yaşında, mimar. çalışmaktan pek hoşlanmıyor, canı sıkılmasın diye hikaye yazıyor. akşamları içiyor. 

2. içerken hikaye yazıyor; bu hikayenin kahramanı da onur, 28 yaşında ve o da mimar. fakat gerçek üstü öğeler: site sakinlerinin ona çaktırmadan tüm yazdıklarını okuması, apartman toplantılarında bundan bahsetmesi, hikaye işe yarar bir şeyse kiradan düşmesi ve ona bira alması falan.

3. içerken ne yazdığı. sitedeki insanların, onu bu kadar sevmesine neden olan kelimeler ve cümleler ne? oğlu ölen yaşlı kadından tut da mimarlık fakültesi öğrencisine dek herkesi etkileyen o dil hangisi, üslup? eşinden boşanmış ve çocuğundan ayrı kaldıktan sonra darmadağın olmuş adam, neden bir sonraki yazıyı bekliyor? bu insanları, bana getiren iyi bir hikaye olmalı. 

katmanlar birbirine karışmalı ve gerçeğin nerede saklandığı bilinmemeli. mekan tek: bir site. dört bloklu. işe beş dakika uzaklıkta. ev zemin katta, küçük. insanlar, her gün hepimizin gördüğü sıradan insanlar. o kadar aynı olmalı ki üç katman da, ben bile ayırt edememeliyim. bir bulmaca gibi, şema çizerek ancak açıklayabilmeliyim.

neyse, bu aklımda demleniyor. bunun üzerine düşeceğim, belki sabah erken saatte belki de bir başka gecenin bilinmezinde. mimari yapısı, asırlardır ayakta kalan taş katedraller gibi olmalı; yirmi sene sonra geri dönüp baktığımda da ayakta kaldığını görebilmeliyim.


storm is coming





hikaye öncesi sessizlik

doğum günümde kapımın önünde bulduğum altı kırmızı bana iyi bir fikir, belki de uzun solukta yazacağım ilk hikayemin ilk adımlarını verdi. çıkış noktası yine benim hayatım, sadece yan karakterleri kafamdan uyduracağım. gündüzleri işe giderken akşamları bira içip yazı yazan ve zamanla, kendi haberi olmadan tüm site sakinleri tarafından yazdıkları okunan genç bir adam. boşa harcadığını düşündüğü tüm gündüzlerin acısını akşamın birkaç saatinde çıkarmaya çalışırken, site sakinleri de onun için üzülüyor ve bir şeyler yapmaya ama bunu ona çaktırmadan yapmaya çalışıyor. yaşlı kadının birisi, onu yıllar önce bir motosiklet kazasında kaybettiği oğlu yerine koyuyor. oğlunun en sevdiği yemek olan domatesli pilavdan yapıp bazen genç adama götürüyor. yeni boşanmış ve hayatının ortasında kara bir delik açılmış dördüncü katta oturan adam da, gencin umutsuzluğunda kendini görüp yalnız olmadığını anlıyor. 

bir apartman, zemin katta da ben. üzerimdeki her katta benimle bir bağlantı mutlaka var. ama kafamı bile kaldırmadığım için olanlardan haberim yok. kimsenin okumadığını düşünüp öylesine yazıyorum. ara sıra yaşlı kadın domatesli pilav getirince, ayıp olmasın diye tabağı alıyorum. fakat yerine yapabileceğim bir yemek olmadığından, tabağı yıkayıp ertesi gün geri götürüyorum. holde hemen genç bir çocuğun fotoğrafı var, öleceğini hissetmemiş belli ki fotoğraf çekilirken. kadının kocası da ölmüş, ona bu evi bırakmış. o da ölümü bekliyor, çerçevelenmiş yüzlerce fotoğraf arasında. bugünde yaşamıyor. onu bugüne getiren tek şey benim, bende gördüğü oğul imgesi. ara sıra kapımın önünde bulduğum kırmızı tuborg'lara da ses çıkarmıyorum, işlerim kötüye gittiğinden maaşı tam alamıyorum, çoğu zamanda işe gitmiyorum. vücudum her geçen gün biraz daha çöküyor ve kelimeler biraz daha yükseliyor etrafımda, aralarından uygun olanları seçip diziyorum. site yönetimi toplantılarında hikayelerim yüksek sesle okunuyor ve eğer beğenilirse, kiradan düşülüyor. çok para değil fakat yine de işime yarıyor. 

tabii bu daha ilk fikir, üzerine düşünmek ve yeterince tutarlı olabilirsem de "öykünün yeni ferhat göçeri" olmak isterim. dikkatim dağıldı lan twitter'da girdiğim goygoy türbülansından dolayı, neyse bu burada kalsın, iyi bir damar bulmuş cıncık gözlü madenci gibiyim zaten. ilham yalpalayarak geldi ve akşama iki bira içelim panpa dedi. içelim panpa, zaten evde bir tane kırmızı olacak. onun üstüne kat çıkarız.




22 Eylül 2011 Perşembe

when it rains

dört kırmızımı alıp serinleyen havanın ve batıyı kaplayıp güneşi kesen bulutların gölgesinde sevgili evim winterfell'e girerken, her şeyin yolunda gittiğini düşünüyordum. patlıcanlı pilav vardı ve yanına salata da yapardım. spagetti stoğum yerindeydi ve eğer istersem kaşar bile rendelerdim. buzluğa yatırdım kızılları ve pilavı porselen tabağa koyup mikrodalgaya sürdüm. düşük derecede daha uzun sürede ısınmasının, yüksek derecede daha kısa sürede hazır hale gelmesinden daha mantıklı olduğunu; enstantane-diyafram ilişkisi üzerinden değerlendirirken de salatayı hazırladım. çin marulu o kadar da lezzetli değildi ama kıtırlık katsayısı yüksekti. yarın pazar kurulacaktı ve bir kez daha hafif ekşimsi mükemmel süzme yoğurt ve yeşillikle eve gelecektim. evimde mutluydum. saatin kaç olduğuna bakabileceğim bir telefonum olmadığı için sabah yediden tedirginlikle ayaklandığım bugünlerde, rölöveyi de çizmiş olmamın haklı gururuyla sakindim. ilham arada sırada uğruyor ve bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu, beni kolluyordu. başucumda, çok sevdiğim espedair street'ten yıllar önce altını çizdiğim (ki hiç yapmadığım bir şeydir) cümlelerle sabahı karşılıyordum.

dört kırmızının ardından ne zaman uyuduğumu daha doğrusu sızdığımı hatırlamıyorum, yağmur sesiyle sabah erken saatlerde uyandım. gökgürültüsü de vardı sanki, kış gelmeden elçisi sonbaharı göndermişti. hemen evin pencerelerini açtım ve batının kara bulutlarına baktım. yazın parlak beyazı ve insanı bıktıran nemi dağılmıştı, bulutlar beni aralarına çekip almak istercesine yaklaşmıştı. saatin kaç olduğunu öğrenmek için televizyonu açtım, konuşan adamlara ve saate bakıp geri kapattım. belki her sabah uyanır uyanmaz saati öğrenmek için aynı noktadan fotoğraf çekmeli ve süreli sergilere bir yerinden tutunmalıydım. sanat ile neden uğraşmıyordum ki, neydi bana engel olan şey? gitara uzanmayan parmaklarım peki neden bir tualin karşısında fırçaya sarılmıyordu? neden bir kitap yazmak için en ufak bir çaba bile göstermiyor, bir karakter yaratmıyordum? eskisi gibi mimarlık dergileri karıştırmıyor ve boş zamanlarımda eskiz yapmıyordum? sabahın erken saatlerinde her şey alabildiğine berraklaşınca, problemler de temiz bir suyun dibinde yatan balıktan farksız oluyor; biraz hızlı olursan onu yakalayıp sudan çıkartabileceğini biliyorsun. balığın bunu zaten bildiğini de biliyorsun çünkü balık düşünmez, o zaten her şeyi bilir.

yolda yersin diye sana kitaplardan göndermeler yapıyorum, taze. bulutlar her yanda, yağmur beklemede.




20 Eylül 2011 Salı

elektrikli süpürgenin tehdidinde

zaten her şey yerli yerindeydi, bir de üzerine elektrikli süpürgenin monoton feryadı eklenince tam oldu. muazzam bir fenalıktan ve ne yapacağımı tam olarak kestirememekten bahsediyorum, bir anlığına unut gökyüzünde süzülen paraşütlerin renklerini. dev bir uğultu bedenleşiyor ve kafamı kendine doğru çekiyor, ense kökümde hafif bir sızı ve ofis için "temizlik vakti"

şu an birisi de ofisin önündeki çimleri biçiyor. sol kulağımda süpürge, sağ kulağımda biçme makinası; beynimin yerinde olmak istemezim şu an. iki kanaldan da birbirinden berbat şeyler geliyor, müzik bizi kurtaracaktır efendimiz fakat yazı yazarken müzik dinleyemiyorum, patronun geleceği tutar ve beni beat kuşağının geç bir soluğu gibi görürse "kap şukunu panpa" diyebilir. yeterince ifşa oldum zaten, bir de bunların arasına biraz daha insan eklemeyeyim. yine de yazarken umrumda olmuyor, okunmak ilk hedefim değildi.

bu aralar insan kotamın dolduğunu hissediyorum ki haznesi oldukça küçük bir insanım. yaklaşık on taneden sonra yeni üye alımlarını durduruyorum. içeriden biri çıkarsa ancak yer boşalıyor, önceliği olana kapılarımı açtıktan sonra barların önündeki kel ve top sakallı iri badigardlar gibi iki kolumu birleştirip "girmek yasaktır" makamında dikiliyorum. fazla insan zehirliyor ve yoruyor, sosyal ilişkilerin eninde sonunda bitmekle yükümlü olduğunu ve geriye kalanın sadece ben olacağını bildiğimden, yatırımımı başkalarına değil kendime yapıyorum. buna sadece bencillik diyemezsin, sen küçüksün ölemezsin.

elektrikli süpürgenin işi bitti fakat geride yıkık bir ruh ve çökmüş bir beden bıraktı. masamın üzerine yayılmış zemin kat planlarını sağa sola savurup kendime biraz alan yaratmaya çalıştım. zemin, bodrum ve birinci kat. her şey olması gerektiği gibi ben hariç. kolonlar, kirişler ve duvarlar. çift camlı pencereler. birazdan benim odama gelecek sıra ve dışarı çıkacağım, belki deniz kenarına gidip küçük bir yürüyüş yaparım nefes alır gibi hafiften şişen dalgaları izleyerek belki de bir avm'ye gider ve cep telefonlarına bakarım. cep telefonunun işe yarayacağı zamanlar elbet olacaktır, belki bir kayaya sıkışır ve yardım isterim. belki de gözümü bilmediğim bir yerde açar ve gelin beni kurtarın derim.

odanın camlı kapısı siliniyor, çok az kaldı masama ulaşmalarına. o saatten sonra geri dönüş olmayacak artık, geri geldiğimde masamı pırıl pırıl bulacağım. ışınlar yansıyacak gözüme, kendimi kirli hissedeceğim. oysa şimdi iyiydi, kahve izleri olan masaları hep sevmişimdir. izleri sevmişimdir genel olarak, bana belleğimi altın bir tepside sunarlar. bembeyaz bir odada uyanmak yerine, çocukluğumda köşesini kırdığım camın hemen ardında, dedemlerin evinde oturmayı tercih ederim. benim hatrım var diye değişmeyen çeyrek asırlık bir cam. boşlukta sallanıyor değilim, köklerim toprağımın en derinlerine kadar iniyor fakat bazen, kendimi ağaç gibi değil de o ağaca inmiş kiracı bir kuş gibi hissediyorum. ilk kanat çırpışta tüm bağlarımı kopartacakmışım gibi. her şey belirsiz be sol omzumun sarhoş meleği, neredeyim ve ben kimim?


19 Eylül 2011 Pazartesi

şimdi geliyor terlik

bir cinnetin layerında, bir projenin çıkmaz sokağında sinirli ve isyankarım, kime nasıl çatacağımı bilmiyorum ama tutmuyor lan bu ölçüler. bir tarafı sabitlesem diğer taraf halaya kalkıyor. spor salonlu, hamamlı, zıkkımın dibili bodrum katta büyük problemler var. sıkıntı var. betondan bir yılan dolaşmış sanki ve ben onun tutmayan ölçülerini almışım. hayır, ölçüler saçmalayınca motivasyonum ve dikkatim de dağılıyor, mal gibi bakıp dur. 

bugün negatif enerjinin gözlerimden fışkırdığı bir gün. korkma sönmez. sabah telefonum bir kapandı bir daha açılmadı, sanırım beyin kanaması. taşla ezdim yine çalışmadı. allah belasını versin, daha da telefon kullanmak istemem. aplikasyon he mi, en yakınımda kim var. si murg var, gel panpa içelim der. kuşluk vakti. zaten her zaman nefret etmiştim, şimdi bu nefretimi perçinlemenin tam sırası. detayları sonra hallederim. öğlen eve gittim, bilgisayarı açtım ve ofisten 12.30'da çıkmış olmama rağmen bilgisayarın saatinin 12.00 olduğunu görünce ne oluyoruz lan demeden durma. tarihe baktım, dünü gösteriyordu. bilgisayarım 24.5 saat geriden kalan sinir hastası bir at gibiydi ya da ben ofisten eve değil, zamandan geriye gelmiştim. pilav yaparım dediğim için ekmek almamış, pirinç kalmadığı için de pilav yapamayıp aç kalmıştım. bir inek kadar yeşillik yemek bir işe yaramadı, şu an aç ve perişanım. telefonum yok, ölçüler saçmasapan bir noktaya evrildi, soktuğumun evinde minimum yedi tane yatak odası ve banyo var ve bu tüm kahrolası şeyler benim başıma patladı. okula başlayan bebelere özendim bugün, ders çıkışı top oynuyorlardı ilk günden. yeni önlük. kundura. haydutlar. kadir kıymet bilmezler.

valla sinirliyim, fakat odaklanamıyorum. yoksa gözlerimden çıkan alevle kendim pişirip kendim yiyeceğim. geçen perşembe öğleden sonra öyle güzel bir ilham gelmişti ki, elli yıllık bir aşkı dört paragrafta anlatabilecek kudrete ve yalınlığa kavuşmuştum. temize çekemeden aldılar rölöveye götürdüler. o da tüm sakinliğimi ve aklımda yeşeren bu harikulade hikayeyi, üç kıtaya ve yarım asra yaklaşan bu destanı bir saat içinde parçaladı yok etti. iyi olacaktı lan, bir inanç gelmişti uzun zamandır gelmeyen. kaçan balık büyük olur hesabı. neyse, o günün akşamında geç saatlere kadar içmek ancak beni kendime, seni de bana getirdi. böyle yazınca, yazıları birine ithaf etmiş gibi oluyorum ama yok öyle bir şey cıncık gözlüm, hemen ensen karıncalanmasın. sadece çok derbeder ve bergüzarım. bergüzar korelim. dünün iyi geçmesi ve kekova üzerinden kaş'a gitmemiz, kaputaş'ın kumlarında usulca uzanırken ayaklarımı gıdıklayan namussuz dalgalar bile bugünü kurtaramadı. aklımda çünkü villa vardı, kardeşimin aklında da bu hafta boyunca onun kafasını sikip bırakacak teslimatlar, müşteriler ve problemler. iş hayatı öyle kuşatmış ki, tek gün motorsikletle ne kadar hızlı gidersek gidelim, vardığımız yerde bizi bekliyor buluyoruz. bak bu iyi damar, buradan yeni bir yazı şekillenir. kuşatılmışlık ve ekmeksizlik üzerine falan. 

böyle terlikle vurayım ekranın ortasına, alt dudağı sarksın. hele düşünmeden yazmanın keyfine. yörük ayranı. yayık ayranı. vur tam belinin ortasına odunla, kıl çadırında akşamı bekleyenler çıkıversin dışarıya. keçi var, koyun var. motosikletle keçi sürüsüne dalıyorduk yine, kopmuş bir keçi kafası ile gelecektim işe. anubis vardı, köpek başlı mısır tanrısı. kısa kollu gömlek giyip kırbaçla dolaşayım kalabalıklarda. vurdum mu şaklasın, şakaklarım aklansın.

bak öfkem geçer gibi oldu fakat işler kaldı, bir şekilde yanlış bir ölçü var. komodo ejderinin kuyruğu çarpsın kobralara. yüksek hızlı kameralar yakalasın elde avuçta ne varsa. şiir mi yazıp yollasam acaba posta gazetesine, böyle yeni bir açılım, bir patika. virgül kullan duman saçlım, ıssız toprakların avurtlarında. ah le yar yar. 

türkü barda içip içip eve attığım halaybaşları affetsin ruhumu, sabah olunca ne isimlerini ne de yörelerini hatırlardım. bilsem böyle olacağını ne halaya kalkardım ne de kaldırırdım.


16 Eylül 2011 Cuma

diarios di arquitecto

kağıtları masaya yaydım, kalemlerimi kontrol ettim, sert mukavva kapaklı defterimi elime alıp yaklaşık 1000 m2'lik villanın benim evimden daha geniş holünün ortasında durup kafamı yukarıya, galeri boşluğuna kaldırıp son nefesimi verir gibi "vay amına koyayım" dedim. 

yeni bir iş almıştık ve milyon euroların uçuştuğu bir yaprak fırtınasında benim payıma da bu saray yavrusunun rölövesini almak düşmüştü. tüm ölçülerini almak, bunu bilgisayara geçirmek, zamanla binayı modellemek, her oda için alternatifler yapmak, yere kadar olan camlardan giren güneş ışığını dahi gösterirken de günlerin geçişine belirsiz gözlerle tanık olmaktı kaderimde yazılı olan. zor bir süreç daha beni bekliyordu ve ilk yaptığım şey eve küfretmek olmuştu. bir şeyler çizmeye başlamadan önce kaba inşaatı bitmiş ve doğramaları takılmış, antik yunan mimarisine gönderme yapmaktan kendinden geçmiş bu evin içinde dolaştım. bodrum katında türk hamamı ve spor salonu olacaktı, zemin katta da misafir yatak odası, salon ve mutfak. merdiven boşluğunun kapladığı alanda, ülkemin altı tane üniversite öğrenci altı dolap ve üç ranzayla birlikte kalıyordu devlet yurdu kisvesi altında. zenginlerin dev evlerini değil devletin dar yurtlarını iyi bilirdim, dar yurtlara katlanmamın sonucunun bir zenginin evine mesaimi vereceğimi bilemezdim sadece meleğim. 

mimarlık birinci sınıfta, levent tarafında villa projesi yapmıştık. o kadar az şey biliyordum ki villaya ya da büyük evlere dair, ne çizip götürsem ölümüne yetersiz geliyordu. oran ölçek kafamda oturmuyordu, yüz metrakarelik salonu nasıl dolduracağımı bilmiyordum. mutfak girişe yakın olmalıymış, kapıdan eli kolu dolu giren ev sahibi evin içinde dolaşmamalı, aldıklarını hemen tezgaha koymalıymış. nasıl iyi niyetli düşünceler, ev sahibi bir tane tabağı yıkamazken eli kolu dolu mu girecek evine panpa? milyon euroyu kaba inşaata vermiş, bir o kadar da evin içine dökecek; bu adam marketten alışveriş mi yapacak yani? evin içinde dolaşıp mekanları algılamaya ve aklıma uzun süre gitmeyecek şekilde kazırken, sekiz yıl önceki onur da elinde eskiz kağıtlarıyla başka odalardan çıkıyordu. ah güzel çocuk, yoruluyorsun değil mi istanbul'da? yurdun okuluna uzak, saatlerin trafikte geçiyor ve bazen uyuyup uyansan bile daha yolu yarılamamış oluyorsun. debeleniyorsun, debeleniyoruz; her şey sabit kalıyor sadece biz değişiyoruz.

zemin katta dolaştıktan sonra, korkulukları eklenmemiş merdivenden dikkatli adımlarla çıktım. üst kat, yatak odalarının olağanüstü genel kurulu gibiydi. nereye dönsem banyolu yatak odası vardı, bazıları balkona açılıyor bazıları da jakuzi yerleriyle göz dolduruyordu. zenginlik şuursuzluktu, başkasında var diye aynısını yaptırmak ve bunu farklı zannetmekti. ultralüks sitenin içinde birbirinin aynısı yüzlerce villa, aynı garajlarda hemen hemen aynı arabalar. büyük beyaz kapılar, aynı havuz aksesuarları. sanata düşkünlüğü olanların bunu birkaç alçıdan heykelle başkalarına anlatma çabası. ah zenginler, parası hep olanlar. ederinin on mislini bir eve yatıranlar, içine yerleşmek için de aylarca sürecek inşaatın bitmesini bekleyenler... ben sizler için varım, a- ile geçtiğim o dönemki proje dersimin amacı da sizlere daha iyi hizmet etmemi mümkün kılmaktı zaten. yüksek zevklerinize bir adım daha yaklaşabilmek için, evinizi arkadaşlarınıza gösterirken pörsümüş göğüsleriniz biraz daha kabarsın diye. 

üst katın balkonuna çıktım ve hemen önümde uzanan başka villalara baktım. o kadar para veriyorsun ve antalya gibi bir yerde deniz görmüyorsun, başka evin sağır cephesine bakıyorsun. başka yerlerden getirilmiş ve yerini yadırgayan ağaçlara bakıp doğa özlemini gideriyorsun. başka villanın bahçesine, havuzuna ve havuzunun kenarında salıncakta hafiften sallanıp kitap okuyan güzel bir kıza baktım. en az benim kadar sıkıldığı, aynı sayfada takılı kalmasından belliydi. zengin doğmuştu ve görünüşe bakılırsa öyle ölecekti. bir perşembe öğleden sonrasında   akşamı okumaya çalışarak geçirecekti. 

tekrar zemin kata indim, ilk çizgiyi günahsız olanınız çizsin deyip bir yerden başladım. günler uzundu, ev büyüktü ve bu işte iyi para vardı. ah çikolatalı rölövem, bu işte gerçekten iyi para vardı.