7 Mart 2013 Perşembe

morning glory

"on yıldır her gün aynı günü yaşıyorum sanki. sabah gel, akşam geri dön."

sırtında zabıta yazan adam ile servisten inip binaya doğru yürürken, adamın sıkıntısı şakaklarından bile belli oluyordu. odasına varmak istemediğinden olsa gerek hem yürüyüp hem duruyor; schrodinger'in kedisine, üzerinde zabıta yazan süperkahraman kıyafetiyle öykünüyordu. günün, dünün aynısı olmasına bir nebze katlanabiliyorduk fakat bizi yıpratan, yarının da bir kopyası olacağını daha bugünden görebilmek oluyordu. 

karbon kağıdı bulaşmıştı her tarafımıza, 
belki de geri kalan günlerimiz 
benim adabıyla bağlayamadığım 
kravatımdan bile kısa.

binaya girdik, o zemin katın ucundaki küçük ve havasız odasına alabora olmuş bir tekne gibi sürüklendi. ben de birinci katın merdivenlerine davrandım. beş kişi ve onların telefon melodileriyle paylaştığım (üçünün nokia melodisi) odama adım attım. vakit nakittir ilkesiyle önce bilgisayarımın açma tuşuna bastım. windows sofrayı kurarken de ceketimi askıya asıp, masayı biraz toparladım. anlam bütünlüğünden istifasını vermiş resmi yazıları bir kenara yığdım ve ilk çaya yer açtım. ilk çay, dünün ve yarının ilk çayının aynısıydı ama yine de en sevilendi. çay daha tazeydi, su çekilmemişti. 

iş arkadaşım "onur bey, imzanız var" deyip, dört nüsha yapı kullanma izin belgesi uzattı. onur bendim fakat bey kimdi, bilemedim. dolmakalemimin beyaz kapağını çıkarıp, dostane bir imza attım "mimar" yazan yerin altına. dünden dört kolon loto oynamıştım, bir hevesle baktım. 2+1 bilmiş ve 3 liraya 4.85 almıştım. para parayı çekiyordu demek ki, parasız geçen uzun öğrencilik yıllarımı tebessümle hatırladım.


4 Mart 2013 Pazartesi

path of light

çiyle kaplanmış berrak bir günün ilk saatleriydi, mistik likya yolunun gelidonya feneri'ne giden bir kolundaydık. karaöz tarafından gitsek 5-6 km yürüyecekken, biz adrasan tarafından tırmanmaya başlamıştık. erken varmanın bir anlamı olmazdı, yolun sonunda adalara bakan fenerin tüm görkemiyle dikilmesi bile oraya gitmekten daha güzel değildi. 

grubun en genci 15 yaşında bir kız, en yaşlısı ise 78 yaşında bir adamdı. grubun bana en benzeyeni ise hemen önümde yürüyen babamdı. evden sabah altıda çıkmış ve erzağımızı tek bir sırt çantasına sığdırmıştık. annekuşun yokuş çıkmakla arası pek iyi olmadığından, o evde kalmıştı. 

at çiftliğine varana dek durmadık, temiz bir düzlüktü ve yer yer yığma taştan teraslar yapılmıştı fakat ortada ata benzer bir hayvan yoktu. bir yolgezer edasıyla çimleri inceledim, nal izleri de kaybolmuştu. atlar gideli çok olmuştu bu diyarlardan. belki de bir girişimci, onları gemiye bindirdikten sonra iskandinavya'ya götürmüş ve isveç'te kaybolan 9000 at projesine dahil etmişti. atlar sucuk ya da ecnebinin diliyle bacon olmuş, nice pazar kahvaltılarını şenlendirmişti. tahmin yürütmeye fazla zamanım yoktu, yola devam etmeliydik. grup halinde fotoğraf çekilme ısrarından kendimi soyutladım, fotoğraf çekmekten hoşlansam da bunları sonra gerekli yerlere ulaştırmaktan nefret ediyordum. aktif olarak facebook kullanmadığım için de çiçeği böceği çekmek bana daha insaflı geliyordu. kapıma dayanan ve ver lan fotoğraflarımızı diyen ağaç şimdiye kadar olmamıştı. 

ağaçların ve kayaların üzerine işlenmiş kırmızı beyaz likya yolunu takip ederek üç saat yürüdükten sonra, kahve molası verdik. herkes bir kayanın üzerine tünedi, ben de ceren'imin hediye ettiği termosu çantadan çıkarıp babama ve kendime kahve hazırladım. sadece su ve erzak taşıdığımız halde çanta ağırdı, özellikle tırmanırken kendimi çilekeş bir deve gibi hissediyordum. annem, bir hafta kalacağımızı sandığından yarım kilo da kuru incir koymuştu. savcı beye de ikram ettim biraz, bir zamanlar anadolu'da filminden bir kare gibiydi. bir ceset peşinde değildik sadece, deniz fenerine gidiyorduk ve daha yolumuz vardı.

dağlar, denize paralel uzansa sorun olmazdı fakat yer yer dik uzanan arsızlar yüzünden önce tırmanıyor ve sonra iniyorduk. inişler de belli süre sonra zorlamaya başlıyordu, 100 kilonun üzerindeydim ve bacaklarım bunu her seferinde hatırlatıyordu. bir kamyonu frenlemeye çalışan talihsiz balatalar gibiydiler. deniz ve suluada hemen solumuzdaydı, hava alabildiğine güneşli ve sıcaktı. aşkkuşumla eskişehir'den yeni aldığım columbia montumu arabada bıraktığım için hafif bir tebessüm ettim, yanıma alsam mont ile manyak dervişler gibi dağlarda dolaşacak ve nesiller boyu dilden dile anlatılacaktım.

taşların, kızıl toprağın, çimlerin ve yıkılmış ağaçların üzerinden geçip ileriye doğru baktığımda en sonunda onu gördüm. adaların ve denizin bekçisi gibi mağrur bir edayla dikilip misafirlerini bekliyordu. beyaz sıvası yer yer dökülmüş olmasına rağmen, yeni yapılan her şeyden daha güzel görünüyordu. uğruna tüm apartmanları, villaları ve konaklama tesislerini kurban edebileceğim gelidonya feneri'ni tüm heybetiyle görünce bacaklarıma can geldi. odamdan dahi görülebilen beş adalar, deveci taşları da denir bazı seyyahlarca, hemen karşımdaydı. zeytin ağaçlarıyla çevrelenmiş derin bir mavi, sıvası dökülmüş beyaz bir kule, kızıl ve verimli topraklar, rüzgarın sesi ve sonsuzluk. anın büyüsü, beni bu sefer de ışığa giden yolda bulmuştu. iki ayağımı yerden kesip bir kuşa dönüşmeyi ve uzun yıllar boyunca akdeniz'in üzerinde süzülmeyi istedim. ged'in dönüştüğü gibi, sessiz ogion'a ulaştığında artık eski haline gelmesinin çok zor olduğu kadim zamanlardaki gibi. geçmişte karşılaştığım ve kendime kattığım her şey, tek bir ana sığıyordu. hayat, ne zaman başlayıp bittiğinden bağımsız olarak sadece bir andı ve bulmacalara göre de an, en kısa zaman birimiydi. kendimi doğaya kattığım zaman, her şeyi tüm çıplaklığıyla görüyordum. şehirleri, medeniyetleri yani sonradan ortaya çıkmışları pek sevmiyordum. başlangıçta olan ne varsa, onlar olsa yeterdi bana. deniz fenerinin yamacına kurulup erzaklarımızı çıkartırken de bedenime geri kondum. acıkmıştım ve annem, dört hafta yetecek kadar yiyecek koymuştu. cumartesi çalıştığım o berbat zamanların ardından mücadeleye devam etmiş ve babamla, likya yolunun deniz fenerine ulaşan bir kolunu başarıyla tamamlamıştım. ne kadar övünsem azdı ama övünmedim, kafamı yukarıya kaldırıp baktım. engin maviliklerin üzerinde bir kuş süzülüyordu ve onun aslında kim olduğunu biliyordum. ailemiz hep bir arada kalmaya devam ediyordu ve işin güzel tarafı bunu her seferinde fark ediyordum.


















3 Şubat 2013 Pazar

awaking the centuries


"dört ay ne de çabuk geçmiş" diye fısıldadı genç adam. en son imara, akla ve statiğe aykırı disko toplu bir gazinonun kısmen yıkımını gerçekleştirdikten sonra, sıcak bir ekim gününde ikna kabiliyeti yüksek, konvansiyonel bir cücenin aklına uyup çift lavaşlı döner dürüm yemiş ve kuzeyden gelen sevgilisini beklemeye koyulmuştu.

sanıyorum ki hayatımın son on yılında yazmaya hiç bu kadar ara vermediğim için, genç adama bir şeyler fısıldatmakla kolaya kaçmaya çalıştım fakat yine olmadı. anı formatında yazan bir insan olarak, anlatacağım şeyler biriktikçe dağ gibi oldu ve onları çaktırmadan unutmaya çalışmanın, temize çekmekten daha kısa süreceğini fark edip unutmaya çalıştım. fakat dört ay önceki cüce ısrarını ve ardından gelen çift lavaşlıyı bile unutamadığımı sen de gördün, bu yüzden eskişehir istikametindeki beyhude turizm hayırlı yolculuklar diler.

macera, kasımın ortasında ivme kazandı. sabah erkenden, ailecek yola çıktık ve sisin içinde kaybolmuş dağın yanından geçip birkaç ay sonra donacak gölün önüne varana kadar durmadık. her zamanki gibi arka koltuktaydım ve içimde araba sürmeye dair en ufak bir istek yoktu. bir şeyler sürmek, yolda olmanın büyüsünü sakatlıyordu. önceki hayatımda da arabayı dean sürerdi, ben ise elimi camdan çıkarıp etrafa bakar ve etiketsiz şişeden bir yudum daha alırdım. ağzımın içinde beklettiğim viski, dilimi sanki arı sokmuş gibi uyuştururken de hafifçe tebessüm ederdim. bu sefer arabayı babam sürüyor ve ben bir kez daha dışarıyı izliyordum. eskişehir’e pek bir yolumuz kalmamıştı, hava kararmadan orada olacak ve sonra da aileler düzeyinde tanışmak için müstakbelimin evine gidecektik. yıllar boyu dalgasını geçtiğim bu süreç, akışına bırakınca hiç de zor gelmiyordu. nişan bile deli atlar gibi yaklaşıyordu ve olacaklardan çekinmiyordum. 2013’ün böyle geçeceğini ta 2009’dan hissetmiş ve yüzyıllık ruhumu kavuşacak olmakla müjdelemiştim.

göle inci tanesi gibi dizilmiş ağaçları görür görmez durduk. fotoğraf çekerken, aysız, nemsiz ve bulutsuz bir gecede tüm galaksiyi gölde görebileceğimi düşündüm. bir göl, tüm galaksiyi; bir insan da tüm zamanı sığdırabilirdi içine. limitlerimizi belirleyen şeyler önyargılar ve yanılgılardı. herhangi bir makine olmadan zamanda yolculuk yapabilmemi sağlayan tek şey aklım ve hayal gücümdü. yeterince sessizlik ve sakinlikte geleceği bile hatırlayabiliyor, bana doğru koşarak gelen bir kız çocuğunu görebiliyordum. gözlerini annesinden almış olsa gerek, bir çift zümrüt taşıyordu suratında. babam arabayı sürer ve annem termostan kahve servisi yaparken ben de zamanla oynuyordum. yol, hız çarpı zaman değildi; ondan çok daha fazlasıydı ve bunların farkındaydım.

erken kararan günün sırtında eskişehir’e girdik, çiçeği ve tatlıyı alıp hazırlandık. aileler tanışacak ve ben de bir köşede sesimi çıkarmadan oturacaktım fakat muhabbet güzel olunca susamadım, her konuya iştirak ettim. konuşmaktan dudaklarım çatladı, dilim kurudu; uygun bir fırsatı kollayan sevgili, yanıma yavaşça gelip “çok konuşuyorsun” dedi. ehehe dedim ve görüşmenin ikinci yarısını nispeten sessiz geçirdim. pek sevmekteydim ve onun için her şeyi yapardım, susmam gerekiyorsa ağzımı bile açmazdım.

bundan yarım asır önce kasımın yine 17’sinde doğan annem, bu sefer eskişehir’de daha önce gitmediği bir evin köşesinde oturuyor ve sağol kızım deyip tepsiden çay alıyordu. kızımız da maşallah pek maharetliydi. uzakdoğu prenseslerinin esintileriyle hayat bulmuş gibiydi.

günler azıya almış gemi misali akıp giderken, filmi kadar kötü geçmeyen ve hayatımda bir sürü yeniliğe yol açan 2012’yi de sevgiyle uğurladık. şubatta, artık cumartesi çalışmayacağım bir işe hem de mimar sıfatıyla sözleşmeli girmiş, mayısta herhangi bir araba sürebileceğimi gösteren ehliyetimi almış, haziranın sonunda ceren ile bu hayatta da karşılaşmış, temmuzun tam ortasındaki doğumgünümde de ilk defa buluşmuştum. ekimde, önünden geçen derenin denize kavuştuğu güzel bir ev almış ve kasımın son günlerinde de taşınmıştık.
bizi darmadağın eden ve her şeyi bir daha eskisi gibi olamayacak şekilde değiştiren kötü 2011’den sonra, 2012 yaralarımızı sarmaya yardım etmişti. frodo’nun, hayatı boyunca ona eşlik edecek kılıç yarası gibi bizim de kalbimizde geçmeyecek bir sızımız vardı. evin küçük oğlu, hep 24 yaşında kalacaktı. biz ise yaşamanın bedelini her geçen saniye yaşlanarak ödeyecektik. aramızdaki dört yaş fark değişecekti sadece; o hep motosikletinin üzerinde, rüzgarın omzunda devam edecekti içimizde yaşamaya. zamana ve mekana hükmedecekti, aynı anda hem dört yaşında altın saçlı bir çocuk hem de yirmili yaşlarında benimle birlikte turkuaz sulara dalıp, bir kayanın üzerinde dinlenen delikanlı olacaktı. hayat belki de onun rüyasıydı ve onsuz geçen şu yaşadığımız günler bile bu hayatın sonuna gelmekle her şeyin bitmediğinin tek kanıtıydı. acının bizi yok etmesini sadece akılla yenebilirdik, bunun üstesinden geldiğimi düşünüyorum. acı, beni usta bir heykeltıraş gibi şekillendirdi. bununla yaşamayı ve hayal etmeyi öğrendim. tüm soruları kendi başıma cevaplayabildim yeterince sakinliğe kavuştuğumda. işaretleri gözledim bir yolgezer gibi, sustum duyabilmek için.

2012 bitti ve kendimi beş gün sonra, yine elimde çiçek ve çikolatayla buldum. bu sefer takım elbise de giymiştim ve heyecan biraz daha fazlaydı. kız isteme-söz-nişan paket programının ilk adımlarını atmak üzereydim. asansöre binerken bu adımların daha önce milyonlarca kez başkaları tarafından atıldığını ve benim onlardan pek eksik yanımın olmadığını düşündüm. birazdan ağzına kadar dolu olan bir eve girecek ve ondan sonra akışına bırakacaktım, gelenekler ne getirirse artık. kız isteme faslını gecenin sonunda, iyice yükselen tansiyonun sponsorluğunda beklerken; programın ilk etkinliği olarak düşünülmüş olması her şeyi daha da kolaylaştırdı. takımlar sahaya tam dizilmeden gelişen bir atak gibiydi ve babam, luis figo’ya benzemenin avantajıyla hemen kızı isteyiverdi. ben ise salonun uzak köşesinde, masanın ardında kalmıştım. hazırlıksızdık ve bu kaos ile birden kendimi yüzük takarken buldum. kızı vermişlerdi ve fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere bundan dolayı herkes mutluydu, ekseriyetle asık olan suratımda güller açmıştı. parmağımda yüzükle yemeğe oturdum ki yüzüğü bir önceki hafta olimpos’ta takmıştık zaten. kendi aramızda şık bir tören. bize yakışanından. yine de ailelerin sakinleşmesi için böyle etkinlikler şarttı. kavurma da pek güzeldi, kendimi kaybedip bir tabak daha isteyecekken son anda bir nişanda hatta kendi nişanımda olduğumu hatırladım. hatırlamak çoğu zaman işleri toparlar.

- yazınca da ne güzel yazıyorsun köftehor seni!
- yok be, aynı tarz işte daha ikinci sayfayı bitirmeden anlam bütünlüğü kayboldu. iyi ki yazar olmaya falan çalışmamışım. belediyede sözleşmeli mimar olmak daha kolay, getirisi de iyi. sigortam da yüksekten yatıyor, hem kadro da vereceklermiş hazirana kadar. orman ne güzel, ah ne güzel.

iş güç, özel sektörden gelme olduğum için pek zor değil sadece iş arkadaşlarıma katlanmakta bazen güçlük çekiyorum. insan faktörü her zaman beni zorlamıştır ama yine de insan görmeden geçen antalya’daki ofis günlerimi tek bir gün bile aramıyorum. lanet olsun. beş ay otelde, yedi ay zemin katta bir evde. giyotin pencereler, deri mağazaları, lüks yatak odaları, lobideki tavana bakan kedi ve otelin daimi sahibi şehabettin abi.

günler geçiyor, uzun zamandan sonra ilk defa hafta sonu evde olduğumdan yazı yazma imkanı da yarattım, bir sonraki ne zaman gelir bilemem. twitter da iyice tembelleştirmiş, bu kadar paragraftan bir senelik tweet çıkardı ama uzun yazmayı da göz ardı edecek değilim. bunlar benim belleğim, senin de can sıkıntından geldiğin mola yerin. o yüzden kimse kimseyi kandırmasın.

iyi başladın 2013, aynı şekilde devam et. 


9 Ekim 2012 Salı

friday on my mind

cuma günü olsa gerek, ruhsata aykırı yerleri olan rezil bir gazinoyu yıkmaya gitmiş ve mülk sahibi bilbo baggins'in "yıktın da rahatladın mı?" sorusunu, rahatlamak için yıkmadığımı söyleyerek cevaplamıştım. her türlü soruya verilecek cevabım vardı fakat çoğu zaman üşeniyordum, önce lafa bakmıyordum laf mı diye; sonra da söyleyene bakmıyordum adam mı diye. açıkçası yaptığım işi pek umursamıyordum. insanlardan ziyade nesneler ilgimi çekiyordu. bilbo etrafımda bir şeyler gevelerken, yarısı tavanda, yarısı yerde aynalı bir disko topunun etrafında dolaşıyor ve disko topuyla ilk defa nerede karşılaşmış olabileceğimi düşünüyordum. gördüğüm her şey, daha öncemle ilintiliydi ve bunları pek uğraşmadan görebiliyordum; duvarları yıkan sarı greyder "otostopçunun galaksi rehberi" ile, disko topu "90'ların ortalarına doğru didim" ile, mülk sahibi de "yüzüklerin efendisi" ile...

öğlen yemeğine kadar yıkımı bitirip, ekipler amiri boncuk gözlü cüneyt arkın gibi de tutanağı imzaladıktan sonra öğlen yemeğine çıktım. insanla muhatap olmadan sade bir yemek yiyebileceğim köşe ararken, bana doğru toprağım diye bağıran bir cüce ile karşılaşmak hoşuma gitmedi. cüce, bir dönercinin frontman'i olup ikna konusunda gerçek bir lannister'dı. "toprağıma torpilli olsun" dedikten sonra beni içeri itti, saatlerdir deli tavuklar gibi güneşin altında, greyderin yanında dolaşmaktan nevrim dönmüştü ve sabah kahvaltı da etmemiştim. cücenin gözlerine bakmadan uslu uslu yemeği yeyip hesabı ödedikten sonra koşarak uzaklaştım. tatar elflerinden güzel sevgilim o sırada antalya'ya doğru gelen otobüste olmasa, gerçekten iğrenç bir gün geçirdiğimi düşünebilirdim. fakat memuriyetin güzel taraflarından birisi de, hiçbir şekilde özel hayatına müdahale etmiyor. herhangi bir şeyin pek acelesi yok, yazışmalar bile aylarca sürüyor. gazinonun yıkım süreci başladığında, sürekli sıcak yerlere göç etmeyi alışkanlık haline getirmiş antipatik kuşlar bile henüz gelmemişti. mülk sahiplerine tanıdığımız süreleri uc uca eklesen, bir aşkı memnu daha çıkar ve milyonları ekran başına kilitlerdi.

yukarıdaki iki paragrafın bana verdiği yetkiye ve en sevdiğim on yazardan birisi olan cyrano'nun entrylerini geri getirmesine dayanarak, tahmin edilemez ve bir bütünlükten fersahlarca uzak yazı hayatıma devam etme kararı aldım. çünkü, hayatta karşıma çıkan tüm saçmalıkları bir yere yazmazsam onlardan kurtulamıyorum. bir yere yazmalı derken, cüceler ve bilbolarla köşe kapmaca oynuyorum. onları bu yazıya hapsedip, zihnimde yer  açacağım çünkü yer kalmadı amk. hemen her şeyi yazmaya değer buluyorum, bu beni adeta kışkırtıyor. delal arya'nın pera günlükleri'ni de henüz yeni bitirmiş olmanın verdiği serüven duygusuyla, daldan dala atlamak ve bir şeyler keşfetmek istiyorum. bir yandan okumam gereken onca kitap, devam etmem gereken iş, hafta sonu yolculukları, almam gereken adam gibi bir geniş açı lens ve sırt çantası, belediyelerin birleşmesi, kamusal entrikalar ve insanların hırsları derken bir sürü kavram etrafımda uçuşuyor. ülkenin gidişatının "yarrağa yan basmak" teması üzerine şekillenmesine bile pek ses çıkarmıyorum. baktım olmuyor, cerenimi de alır giderim başka ülkeye. izlanda ya da kanada fark etmez, beni bu ülkeye bağlayan şey kan ya da milliyet değil, sadece birkaç insan. kim bu cennet uğruna olmaz ki feda? ben olmam. keşkem de norveç'te doğsaydım demiyorum, o zaman nelere sahip olmadığımı da bilemezdim. 

edebiyat kariyerime kürek kürek kömür attığım bu gecede, artık derli toplu bir şeyler yazmak istemekteyim. yazdığım her şey, birinci tekilin ağzından çıkmamalı, benimle ilgili olmamalı. belki binasını yıkmaya gelen mendebur belediyecileri lanetleyen bir gazinocu, belki de primle çalışan dönerci bir cücenin yaşadıkları. aşk hikayesi de yazmak isterdim fakat bunu anlatabilecek kadar kelime bilmiyorum. galadriel'imin büyüsüne kaptırdım gidiyorum. suya dönüştüm sanırım en sonunda, akışına bıraktım ve geldiğim noktayı seviyorum.

her neyse, haftada bir yazı yazmaya çalışırım. beni her mecrada ısrarla takip edenlerden birer çeyrek almak gibi planlarım var, teraziye tıklama zamanınız geliyor. sizin de katkınız olsun lan biraz. sevgiler, sevgiler.

(çalışırken çektiklerimdir, izinsiz kullanılabilir; yapabiliyorsanız şantaj yapın)




29 Eylül 2012 Cumartesi

shine on you crazy diamond

mesai saatleri içerisinde olmama rağmen sıcak kumların üzerinde, kaymakamlık tarafından sahile yaptırılan büfelerin geçici kabulünde görevlendirilmiştim fakat kabulünü yapacağım büfelerin projesi elimde değildi. ilk görüşte dahi hoşlanmadığım tıknaz müteahhide dönüp, projelerin nerede olduğunu sordum. özel idarede olduğunu ve istersem getirtebileceğini söyledi. hazır sormaya başlamışken; projeler olmadan, neyi kontrol edip de neyin kabulünü yapacağımı da sordum. daha önceki memurlarla ahbaplığı iyi olduğundan, projeden bağımsızlığını ilan etmişti belli ki ama taviz vermemi gerektirecek bir durum yoktu; insanlar arasında dolaşmaktan zaten bıkmışken, bir de kurnaz olmaya çalışanlarıyla vakit kaybedemezdim. zaman ve onun diğer isimleri önemini kaybetmişti, belirsiz bir geleceğe doğru ter kokan insanlarla sürükleniyordum. çocuk ise zamanı durdurmuştu. daha bu gece de tanık olduğum gibi, zamanı geriye bile saracak güce erişmişti. başka bir deniz kenarındaydık ve çağlar, güneşte parlayan saçlarıyla mutluydu. bembeyaz teni ve sapsarı saçlarıyla üç dört yaşlarında gözüküyordu. o kadar gerçek bir rüyaydı ki; sabaha karşı uyanıp unutmamak için telefonuma not alırken, şu an içinde bulunduğumuz hayatın (benim yazdığım, senin de okuduğun düzlemin) da başka birisinin düşü olduğunu hissettim. o uyanınca bitecekti her şey ve ciddiye almaya değmezdi. bunun, çağlar'ın düşü olmadığından bile emin değilim, bilmiyorum.

hiçbir şeyden emin değilim. bu da bana, istediğime istediğim kadar inanmamı sağlıyor. seçeneklerimi kendim yaratıyor ve seçimlerimi de kendim yapıyorum. 

tıknaz müteahhit, yarım saatlik gecikmeyle projeleri getirdiğinde ben de denizi izliyordum. en uzaktaki dalga bile zamanı gelince kıyıya vuruyor ve muhtemelen bunu kendi yazgısı zannediyordu. ne daha önce ne de daha sonra, bağımsız bir gözlemci onun ne zaman kıyıyı vuracağını biliyor; dalga ise kendi verdiği kararlarla kıyıya ulaştığına inanıyordu. dalganın denizde kat ettiği mesafe yaşam ise, kıyıya vurma anı da ölümdü. yaşam ve ölüm döngüsü, olympos'taki alkestis lahdi'nin köşelerine ağaç olarak da işlenmişti ve işin tuhaf tarafı, kayaya işlenmiş bu ağacın önünde çağlar'ın fotoğrafını iki yıl önce çekerken anlamını bilmiyordum. yağmurlu bir gündü ve antik kentin içine gömülmüş köşemizde biraz bira içip dolaşmıştık. yağmur bastırmış fakat sık yaprakların arasından geçip de bize ulaşamamıştı. 

güneş gözlüğümü çıkarmadan projeyi inceledim ve aslına uygun olarak inşa edildiğine dair imzamı attım. müteahhit, beni belediyeye geri bırakırken muhabbet etmeye çalıştı. ihaleyi çok düşük fiyata almış da, zarar edecekmiş de, bu seferlik öyle olsunmuş da... birkaç kelimeyi ancak duyabiliyor ve yola bakıyordum. yol benim kardeşimdi ve hiç bitmezdi. o sırada müteahhit, kaç kardeş olduğumuzu sordu. iki kardeş olduğumuzu söylerken, arabanın sol tarafından şimşek gibi bir yamaha fazer geçti. saatte en az iki yüz km hızla gidiyordu ve gümüş grenajlarından seken güneş, asfaltta ışıktan yollar açıyordu. egzosu, two brothers markaydı ve müteahhit bunların hiçbirisini görmemişti. çağlar, benim kontrolüm altında sürüyordu artık motorunu. hiçbir tehlike olmadan, önüne kimse kırmadan. ruhunu ruhuma kattığımdan beri, nereye gitsem o da yanımda geliyordu. aralıkta eskişehir'den istanbul'a giderken, çağlar da tren rayları boyunca ilerlemiş ve sonra da karayolundan devam etmişti. haziranda, antalya'dan eskişehir'e babalar günü için tek günlüğüne giderken bile benimle gelmiş ve babama sarılırken o da espark'ın oradan dönmüştü. temmuzda, cerenim'in yanına giderken de benimle aynı anda otogara girmiş ve sevgilime sarılırken de gülümsemişti. ben eskişehir'e bile sekiz dokuz saatte ulaşabilirken, o zamanda yolculuk yapabiliyordu. her zaman benden hızlıydı, kıyıya vurmasına az kaldığını bilen bir dalga kadar hızlıydı ve içinden gelenleri yapmıştı. 

şimdi ise onun gidişinin birinci yılında, onun odasında oturmuş ayık kafayla bir şeyler yazmaya çalışıyorum. artık içmiyorum. saatlerdir shine on you crazy diamond dinliyor ve bu kadar çok paralelliği daha önce bulmamış olmama şaşırıyorum: 

"remember when you were young, you shone like the sun"

"you reached for the secret too soon, you cried for the moon"

"nobody knows where you are, how near or how far"

aylar öncesinden kabullendiğim gibi artık yazamıyorum, başlangıcımdan o kadar uzağa savruluyorum ki geri dönüş yolunu kaybediyorum. kapanmayan yazılar, aklımın yüksek tavanlı salonlarında dolaşan uçan balonlar gibi. öncesi ve sonrası olmayan cümleler geliyor aklıma günün her saati, bir yerlere yazma gereği duymuyorum. o sırada telefon çalıyor, teknik şartname ya da yaklaşık maliyet hazırlıyorum. nadiren de olsa tasarım yapabiliyorum. 

geçen sene rus zengine, osmanlı özentisi ihtişamlı bir yatak odası çizerken bu sene mezarlık girişini tasarladım. beyaz mermerden kaidenin üzerine sıra sıra ateş tuğla, sonra da beyaz bir mermer daha. mermerler doğum ve ölümün saflığını simgelerken, üst üste koyulmuş tuğlalar da insan ömrünü ve yaşama çabasını anlatıyordu. mermerler, insan ömrünün paranteziydi ve başlayıp bitiyordu. en tepede ise ışık vardı, akşam olunca bir insan boyundaki kuleleri aydınlatıyordu. o da ruhtu esasında, ışık veriyordu. bunları kimseye söylemedim, gördükleri sadece ölçülendirilmiş bir teknik çizimdi. sözleşmeli bir mimardım ve benden acilen projesini çizmem bekleniyordu fazlası değil. mimarlık birinci sınıfta hocam, yetenekli  fakat disiplinsiz olduğumu söylemişti. istikrarlı da değildim. neyse ki geçen zaman, o kadar yetenekli olmadığımı da gösterdi. bazen yaşlılar bile yanılıyor. word'te keşif metraj hazırlarken de yetenekten ziyade, hücre biçimlendirme önem kazanıyor. satır aralığı ve puntolar. türlü tuhaf saçmalıklar. 

bir sene geride kaldı evet, biz geride kalan üç kişi birbirimizden destek aldık ayakta durabilmek için. yağan yağmur, geçen zaman, doğum günü, bayramlar, seyranlar derken; bütün bu özel günler karnımıza saplandı. evde pek konuşmadık, herkes acısını kendisine göre yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak ama ailemiz tekrar çoğalacak. çagi, her zaman benim korumamda olacak. yeni yollarda, başka ülkelerin sokaklarında, gümrük kapılarında ya da sarp bir dağ geçidinde fark etmez; her zaman motorunu istediği gibi sürecek. ona olan inancımı o kadar sağlam temellendirdim ki, çoğu zaman dünyadan şüphe duyuyorum fakat ikimizin arasındaki bağdan asla. onunla istediğim zaman konuşabiliyorum. onu biliyorum. nelere güleceğini, şimdiki zamanımda karşılaştığım insanlara ne tepki vereceğini, üstün yeteneğiyle taklitlerini nasıl yapacağını. her motor sesinde, kaskını takmış her sürücüde kardeşimi görüyor ve beraber gittiğimiz yolları düşünüyorum. bazen delicesine motor sürmek istediğimde bunun nedenini biliyorum. cerenimle, hayatımı birleştireceğim sevgilim ile kaleye çıkıp sarılmışken; uzaktaki kayaya konan bir yusufçuğun kim olduğunu biliyorum. geçen hafta sonu willy ile yine aynı yere çıkıp, çantada getirdiğimiz biraları "forever young" eşliğinde içerken çıkan rüzgarın, aslında kim olduğunu da biliyorum. ay, tamama erip yolda olanları aydınlattığında; bir zamanlar bizim de yolda olduğumuzu ve yolun hiç bitmeyeceğini de biliyorum.

senden bir sene uzaklaşmadım güzel çocuğum, sana bir sene yaklaştım. dünden yakın, yarından uzağım. ne zaman kıyıya vuracağını bilmeyen bir dalgayım. abinim ve öyle kalacağım. evlenip çoluk çocuğa karışsam, baba ve koca olsam da abin olduğumu unutmayacağım. 

ve sadece ikimizin bildiği bir şeyle yazıyı bitireceğim:

"çipike kima"





24 Ağustos 2012 Cuma

coming to an end

birdenbire veda etmek istemedim; ending credits nasıl başlayıp bitiyorsa, ben de blog bazında azalarak bitmek ve hayatımın geri kalanına (hala net bir bilgi verilmiyor bu konu hakkında) öyle devam etmek istedim. o yüzden şimdi sakin ol ve elindeki bazukayı duvara daya eğer suriyeli bir muhalifsen. değilsen de boşver, ruhunun uzun yolculuğunda uğruna mücadele vereceğin bir savaş mutlaka olacaktır. olgunlaşıncaya kadar ölüp doğmaktan manyağa dönecek ve bir lahdin köşesine işlenmiş yaşam-ölüm döngüsünü gösteren ağacı görene dek de sakinleşemeyeceksin. ruhunun yaşlandığını ve acılarla terbiye edildiğini fark ettiğinde de sahip olduklarınla mutlu olmayı öğrenecek ve avucunun içindeki eli dudaklarına götüreceksin. avucunun içindeki el, senin tüm mal varlığın olacak ve zamanın bir evresinde, daha küçük bir elin sahibi sana "babba" diyecek. gözlerin dolarsa da çaktırma, milyarlarca kez yaşanmış olsa da baba olmak sana özel olacak. kendini dünyadaki tek baba zannedecek ve ancak o zaman kendi babanı anlayacaksın.

en son nerede kalmıştık pek hatırlamıyorum, "şeytan işi" de pek fikir vermiyor. bir teknenin en ucunda bir bira daha açıp memurluk hayatımda pek de önemli olmayan aksiliklerle uğraşıyormuşum sanırım. en son yazımın üzerinden iki ay, blogu açmamın üzerinden ise iki sene geçmiş. tuborg'ta çalışacağına inanan bir mimardan, kaçak yapısına tutanak tuttuğu için bindiği arabanın devrilip bir an önce gebermesinin yaşlı bir teyze vasıtasıyla yüce tanrıdan niyaz edildiği bir memura dönüşmüşüm. inan bunların hiçbirisi önemli değil, yaklaşık iki aydır içmiyorum. araya ramazanın girmiş olması seni yatıştırmasın, kadir gecesinin sabaha karşısında bile bir otobüs durağında bir bira daha içmiş ve çift hanelilere çıkmış bir insanım.

kpss'ye girecektim sanırım, hiç çalışmadım deyip iyi puan alan ve cüppelerinin altına hiçbir şey giymeyen sinsi rahibeler şahidim olsun ki hiç çalışmadım. nasıl soru geleceğini bile sınav esnasında gördüm ki o kadar da zor değilmiş. eşşoğlu matematik ile uğraşırken, geri dönerim diye daire içine aldığım sorulara geri dönemedim. ne yazdığım kadar nasıl yazdığıma da önem verdiğimden, türkçeden sadece bir yanlış ile sıyrıldım. matematikte ise anlamsız denklemler kurarak x'i yalnız bırakmaya çalışacağıma, gözüme bir şık kestirdim ve onun, doğru cevap olup olmadığını 15-20 saniyede test ettim. tarih ve vatandaşlığa yaklaşımım ise hayvanlıktan öteye gidemeyince koparma ve silkmede 72 ile ilk kpss'mi kapadım. 100 alsam bile bir şey değişmeyeceğinden, net bir motivasyona sahip değildim. sınav esnasında yediğim şekerler de yanıma kar kaldı. kaybedeceğim ya da kazanacağım hiçbir şey yoktu ve bu da bana rahatlık getirmişti, yeterince gerilmiştim yıllar boyu. artık umursamıyordum, soruların sınavdan önce paylaşılmış olması ve bundan haksız çıkar sağlayacak olanlar da önemli değildi. ne zaman biteceği belli olmayan sikindirik bir hayatta avantaj sağlamak için dürüstçe çalışanların hakkını yemeye çalışmak da, ruhun onurlu yolculuğunu yok edecek ve bundan sonraki hayatlarda minik bir bok parçası gibi oradan oraya sürüklenmeye sebep olacaktı.

iki ay geçmiş olmasına bakma, her şey başka bir boyuta geçti. teknenin ucundaki onur'un yanına gidip bağdaş kuracak olsam, ona her şeyin bir anda değişebileceğini ve yüreğini ferah tutmasını söyledikten sonra da bana bir bira getirmesini emrederdim. ondan iki ay daha büyüğüm sonuçta. bugün tamamlanan tapu işlemleriyle birlikte, önünden denize kavuşan bir derenin geçtiği güzel bir eve sahibiz. denize yürüme mesafesinde, denizin kumları ise çok tanıdık; yıllar önce ben, çağlar ve dayım orada "kamil kalesi" inşa etmiş ve kalenin başında fotoğraf çektirmiştik. on yıl sonra da derenin kenarında bira içmiş ve limanın ışıklarına bakmıştık. limanın ışıkları ki, gelecekte bir gün oraya yeniden bakarken sevdiğim kadının elini tutacağımı biliyorum. sevdiğim kadını, limanı ve ışıklarını biliyorum.

artık biliyorum. belirsizlik fırtınaları yavaştan dinmeye başladı; üzerimi örttüğüm beyaz pike yavaşça sıyrıldı ve bana bakan bir çift güzel göz gördüm. "nereli bu kız" diye düşündüm bana bu soruyu soran diğer insanlar gibi. kızıl saçları ve yeşil gözleri, bundan üç sene önce yazdığım bir yazının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki; kafayı yediğimi ve kafatasıma yapışmışları da ekmekle sıyırdığımı aklımdan geçirdim kısa süreliğine. gerçek olması pek mantıklı değildi fakat ağır bir depresyon geçirdiğime dair bir belirti de yoktu. işe gidiyor ve işten geliyordum. sıcaktan şikayet ediyor ve klimanın tuşuna basıncaya dek huzursuz atlar gibi sol bacağımı titretiyordum. 

son yazıya gelirken bir itirafta daha bulunayım: motor ile son hızla giderken bir duvara çarpmak için tüm sevdiklerimin gitmesini bekliyordum. öyle sakince bekliyordum ki 250 km/s hızla giderken her şeyi birdenbire bitirmeyi, uzmanlardan oluşan bir kurul her şeyin üstesinden bu kadar kolay gelebildiğim için beni pirinç bir tabak ile ödüllendirmek istiyordu. hannibal sakinliğinde kaçak yapıları denetlemeye gidiyor ve çileden çıkmış vatandaşlara donuk gözlerle bakıyordum. altı üstü bir evdi. hayattaysan başka hiçbir şey o kadar da önemli değildi. ölümle terbiye edilmiştim. ölüm belki de dudaklarımı dikmişti, bilmiyorum.

sonra birisi çıktı geldi işte, bana sarıldı. öncesi ve sonrası yoktu hiçbir şeyin, sıcak esen rüzgarların altında boynumu ona yasladım. daha önce kimi gördüysem, ona benzemiyordu. gözleri çekik miydi yoksa yeşil mi; saçları güneşte renk mi değiştiriyordu yoksa bağlama büyüsüne mi kurban gitmiştim, bir önceki paragrafın sonunda olduğu gibi bunu da bilmiyordum.

acıların etrafında duran zaman yavaşça kıpırdanmaya başladı. aylardır şehir dışına çıkmamışken, kendimi eskişehir'e giden bir otobüsün pencere kenarından masif karanlığa bakarken buldum. mutlu ve heyecanlıydım. korhan futacı, gecenin bir köründe insanın sinir sistemini iflas ettirecek oyuncak kapma makinesinin başına geçmiş ve "ben sana vurgunum" söylerken de eskişehir'e boş gitmemem için ayıcık kapma çalışmalarına başlamıştı. uyuşmuş ayaklarımı açmak için ardı sıra dizilmiş otobüslerin aralarında dolaşıp, henüz uykusundan uyanmış binlerce manyağın yüzüne baktım. genlerimizde bir şeyler vardı ve ne yazık ki çilekeş insanlarımızın yüzüne yansımıştı. bildiğin orantısızdık. 

"burada gecenin üçünde bile pilav yiyen insanlar var" dedi. el ele tutuşuyor ve sabahın köründe pek kimselerin dolaşmadığı caddelerde yürüyorduk. 1+1'lerin bağımsızlığını ilan edip özerk bölgeye dönüştüğü eskişehir'in bir caddesindeydik ki nerede olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. enlem ve boylamlar önemini yitirmişti, yanındaysam mutluydum. iki yengeçtik ve yan yan yürüdüğümüzden olsa gerek sürekli çarpışıyorduk. parmaklarımın hepsi yerinde olmasına rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyordum. koca parmağımı minik eliyle tutmaya çalışan bir caretta hayal ediyordum.

hiçbir şeyi yoluna koymaya çalışmayınca, her şey usulca yatağını buluyormuş; henüz yıkanmış bir balkonun öğrenci işi koltuklarında hamburger yerken fark ediyorum. aklımda hiçbir tedirginlik yok. limanın ışıkları ve uzayıp giden kumsalı, serin bir eskişehir akşamından görüyorum. sevdiğim son insana bakıyorum, ağzı ketçap ve mayonez içinde kalmış. günün her saati rengi değişiyor; bazen saçlarında yakaladığım kızıllığı saatlerce göremiyorum. fenotip olarak tamamen farklıyız, onun şeffafa kaçan beyaz bir teni var; ben ise yaz boyu güneşin altında dolaşan kavruk seyyarlar gibiyim. gözlerinin kıvrımı troposferi gösterirken, benimkiler yer kabuğunu işaret ediyor. ama aramızdaki boşlukta asılı kalan tanrı da şahidim olsun ki birbirimizi seviyoruz. bazen dayrede, deri koltuğa sırtımı iyice yaslayıp uzaktaki dağlara bakarken onu özlüyorum. onu özlüyor ve cuma gecesi gidiş, pazar gecesi dönüş olmak üzere de iki bilet alıyorum. yatağa yatmaya üşenen yorgun bedenim, galadriel'imin yanına giderken canlanıyor. cate blanchett'e ne kadar benzediğini düşünürken de, aynı anda ve aynı doğrultuda yaşlanmamıza seviniyorum. 

son yazıya gelmeden önceki son çıkış buydu, bunu okuduysan son yazıyı da okursun. yapabileceğin bir şey kalmadı. iki sene önce tanrının sorduğu "neden tuborg" sorusuna bir cevap olsun diye açtığım bu blogun da sonuna çok yaklaştım. artık bira bile içmezken, bir de tanrıya neden içtiğimi anlatacak değilim.

ama iyiyim, uzun zamandır olmadığım kadar iyiyim. aramızdaki boşlukta asılı kalan ne varsa, onlarla hayatımın sonuna kadar idare edecek kadar iyiyim. 


26 Haziran 2012 Salı

şeytan işi

on kişilik küçük bir teknenin en ucunda elimde birayla oturmuş, durgun ve dalgasız lacivert bir denize bakıyordum. adrasan'dan olimpos'a uzanan küçük koyları sırayla gezdikten sonra başladığımız noktaya geri dönüyorduk; denize uzanma şekli her koyda değişen dağlar, sürprizli bir coğrafya yarattığından her köşeden başka bir güzellik çıkıyordu. ufkabakan'ında adalara doğru hafif bir büyü rüzgarıyla sürüklenen ged gibiydim. ailemle güzel bir gün geçirmiş ve karasallığımı üzerimden atmıştım. karaya, paraya olduğu kadar ihtiyacım yoktu ve avucumdaki tuborg gold'u bana denizin ortasında ulaştıracak tek şey paraydı. tekne sahibine iki kasa tuborg'u tekneye çıkartacak tek şey de paranın itme gücüydü. dolaba gidip bir tane daha şişe çekip çıkardım ve sanki milyonlarca yıl önce denize saplanmış bir göktaşı gibi duran kayaya baktım. hayatımı dondurmak isteseydim, geçen pazar akşam üstünün sonsuzluğunu seçerdim.

sanki berbat geçecek bir haftanın ikramiyesini peşin almışım, daha pazartesi öğlen olmadan dayrede yeterince gerginlik yaşandı. herkesin kendisini kurtarmaya çalıştığı sekanslardan biriydi, bana titanic faciasını hatırlattı. beşeriyat işte, küçük hesaplarla geçen koca ömürler. sonsuza kadar yaşayacağı sanrısını karakter edinenler. öğlene doğru müteahhit ile toplantıya gittik; koruk dolu bir asmanın gölgesinde bulgur pilavı ve barbunya, sanki anadolu'da geçen bir romanın ortasından birkaç sayfa. projeyi kendimden emin tavırlarla bir kez daha anlatırken, beşiktaş'tan aldığı ruloları proje dersine yanan gözlerle yetiştirmeye çalışan eski halim bir an gözümün önüne geldi. sıkıntı her zaman vardı ve olacaktı, etrafımı saran bu plazmadan ancak belli zamanlar küçük de olsa bir tekneyle yahut denize doğru uzanan eğik bir ağaçla kurtulacaktım. bu dünyanın ne acısı bitecekti ne derdi ne de omuzlara yüklediği yeni sorumlulukları. mevzuattan yakanı kurtarsan yönetmelik çelme takmaya çalışacak, en azından cumartesi çalışmıyorum diye kendini avutacaktın.

öğleden sonra, son dört yüzyılını klasörün içinde büyük bir huzurla geçirmiş olduğuna emin olduğum statik projesini bir anda gözden kaybettik. klasörün iki yakasını bir araya getiren ipleri çözer çözmez, lanetli bir firavun gibi kaçıp gitti. beş kişi beş koldan statik projeyi aradık fakat bulamadık, yer yarılmış içine girmiş hortum çıkmış da göğe yükselmişti koyduğumun projesi. şeytan kpss ile henüz atanmış ve tüm gücünü mesaiye vermişti sanki. projeyi bir gün sonra, arşivdeki bir klasörün en az atmış yıldır açılmadığına emin olduğum kapağının altında bulduk. o sırada projeyi bulduğuma sevinmedim çünkü, masamın üzerinde olduğuna yemin edebileceğim anahtarlarımı ve onlara ilişik usb belleğimi kaybetmiştim. anahtarlarımı almadan gelmiş olmama imkan yoktu çünkü onları, cep telefonumun korumasız ekranına saldırmaya çalışırken son anda sakinleştirmiş ve siktirin gidin lan buradan diye masanın ucuna yollamıştım fakat yoklardı. koşarak kaçsalar bile şangırtılardan yakalayabilirdim, saatlerce arayıp umudu kaybettikten sonra anahtarları tuhaf şekilde mezarlık ihale klasörünün halkasına geçmiş bir şekilde buldum. şeytan, ilk günkü çekingenliğini atmış ve kendisini katlayarak devam etmişti. sinirli, yılgın ve tehditkardım. yazıcı kağıt kusuyor ve sürekli yeni demlenmiş çay geliyordu. bir şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı uzaklaştırıyordum. görevlendirme yazısı ve bir yere kaçmadığı halde kaçak yaftası yiyen yapıların makus kaderi. bir tımarhanede elim kolum bağlıydı sanki ve tüm bunlar sakinleştirici kanıma karışmadan önce gördüğüm karmakarışık düşlerdi. saate bir saat önce bakmış ve günün bitmeyeceğini düşünmüştüm, saate yeniden baktığımda durmuş olduğunu fark ettim. bilgisayarın sağ altına uzanmaya üşenen gözler, duvardaki saate takılı kalıyordu. mesainin bitmesine birkaç dakika kaldığını görüp tüm evrağı raflara yerleştirdim. bir an önce kaçmalı ve eve vardıktan sonra müzik dinlemeliydim. bir şey yemek istemiyordum, dört bira beni kutsardı fakat annem kesinlikle çileden çıkardı. hele ki pazar günü kapasitemin birazını görüp dehşete düştükten sonra. oysa pek içmemiş, diğerlerini beklemiştim.

kendisine üçüncü feridun diyen deli bir padişah gibi eve gelip gömleğimi fırlattım. kahrolası kumaş pantolonum ve kemerle uyumlu ayakkabılarım. mimar beyliğim. oturma odasında misafir varmış, bir merhaba bile demeden transit geçtim. panpa, sıcaktan yılmış ve daha kuzeydeki ülkelerinin serin düşleriyle nemli gerçeği kaybetmişti. ben ise sodayı, viski soda niyetine içmeye başlamıştım. alkolik değildim fakat biraz içince dünyanın en şeker insanı olmakta idim.



22 Haziran 2012 Cuma

hep aynı


iki sene önce bugün, askerlik sonrası nekahet döneminde evde oturur ve aklımda kalanları yazarken de kahve içermişim. o zaman da çocuklar şehit olur ve ertesi gün dağlar bombalanırmış. bıçaklar kemiklere dayanmak üzereyken geri çekilir ve ortaya çıkan boşluğa biraz daha asker sıkıştırılırmış. çocuk çok; en az üç çocuğun birisini orduya, diğerini iş kazasına kurban etsen bile geriye bir tane daha kalırmış. eğer kürtaj yaptırılsaymış, elinde o da kalmayacakmış. gerisi teferruatken, önce vatanmış.

...22 haziran 2010'dan, kahve başlığından...

"bir sonraki kahvede bu cehennemden çoktan kurtulmuş olacağım."


geçmeyen günlerin birisinde, güneydoğu'da bir kışlanın ana karargah binasındaydım. sabaha karşı tuttuğum nöbetten ve hemen ertesindeki kilometrelerce koşudan sonra o kadar yorgundum ki, insanların dediklerini bile zor algılayabiliyordum. bir yudum kahveyi içmek için bir sürü şartın yerine gelmesi gerekiyordu, rütbelerin delirttiği bir sürü insanın sürekli girip çıktığı bir odaydı ve dikkatli olmak zorundaydım. astlarını ölesiye ezip üstlerinin kıçını yalayan ve diğerlerinden hiçbir farkı olmadığına emin olduğum bir muvazzaf subayın emrindeydim. beni askerlikten soğutabilirdi ama zaten soğuk gelmiştim, tek isteğim bir fincan sıcak kahveydi. tek isteğim bir fincan kahvede geleceği, evimi, rajaz çalan bilgisayarımı, yola çıkma heyecanımı ve özgürlüğümü görebilmekti. telefonların susmadığı bir zamandı, hayatta sadece bir kere yapılabilecek bir eziyetin üzerime üzerime geldiği bir andı. bir sonraki kahvede evimde olacağımı bilmek biraz iyi geldi ve kendimi "until we meet again another day" deyip uğurladım. ruhum diyarbakır'dan yükseldi, bedenim kamuflajlarının içinde geride kaldı. rajaz başka bir yerlerde çalmaya devam etti.


günler geçti, günler bitti. benden sonra doğanlar, benden önce öldü. geçen sene asker olmayan gencecik çocuklar, şimdi şehit oldu. üzerleri bayrakla örtüldü, ateş düştüğü yeri yaktı. hafta geçmeden başka çocuklar öldü bu sefer, harici kıyafetlerini giyen subaylar acı haberi ülkenin başka köşelerindeki evlere taşıdılar. acıdan bayılmak üzere olan şehit anasının görüntüleri herkese tanıdık geldi; kimse yabancılık çekmedi. gazeteler yine benzer manşetlerle çıktı, sadece isimlerin değiştiği bir şablonları vardı belli ki. fenerbahçe'nin türkiye kupası'nı kaybetmesine kahrolan fakat aynı gün diyarbakır'a gelen şehitlere pek tepki göstermeyen bir albay, aynı gün yeni aldığı arabasını anlatmaktan başka bir şey yapmayan yarbay ve kişiliğini harbiyeye girerken bırakan bir binbaşı tüm güvenceleriyle hayatta kalırken, gidenlerin hepsi çocuk oldu. anasına söven bir astsubayın üzerine yürüdüğü için başka bir çocuk da cezaevinin yolunu tuttu. emre itaatsizlikte ısrar dediler, kimse aslında ne olduğuna bakmadı. askerliğinin bitmesine yirmi gün kala elini kıyma makinesine kaptıran bir çocuğa "kendini askerliğe elverişsiz hale getirmek"ten dava açıldı. kendi kanunları vardı ve onları uygularken bir an bile tereddüt etmediler. yapmaları gereken tek şey: çocuklarını korumaktı ama asimetrik savaşa aynı asimetriklikte cevap veremediler.


bir sonraki kahvede evdeyim işte. kapıları ve pencereleri açınca cereyan yapıyor, bir yandan da istanbul'a gitmek için çanta hazırlıyorum. bir önceki kahvede hayal ettiğim şeyler gerçek oldu ama sonsuz bir mutlulukla dolduğumu söyleyemem. rajaz dinliyorum, "the souls of heaven" derken aklıma sadece ölen çocuklar geliyor. kağıttan duvarlı sınır karakollarında ölüme gönderilen, birinci sınıf orduevlerine harcanın paranın çok küçük bir kısmının bile fazla görüldüğü bir barakada kendilerinden yaşlı g3'leriyle tedirgin bekleyen çocukları düşünüyorum.