20 Ekim 2026 Salı

bir dilim kek

insanların çoğundan daha sabırlıyım. başıma gelen şeyleri, sanki başkasının başına gelmiş de benim bundan ibret almam gerekiyormuş gibi karşılarım. gizlenmeyi pek beceremeyen bir gizli özneyim, köşedeki masada kıpırdamadan otururum. yaşadığıma ya da öldüğüme dair pek bir iz bırakmam. sigara içsem, en azından saatte bir koltuğumdan kalkar ve bahçeye inerdim fakat haftada birkaç seans bira dışında kötü alışkanlığım yok. çarşı pazar dolaşmayı pek sevmem, avm'lere girmişsem hemen acil kaçış planı yaparım. 

bütün bu olumlu özelliklere rağmen, geçen cuma öğleden sonra dayanamayıp sanki fırlatma koltuğundaymışım gibi ipi çektim ve kendimi sokağa attım. nereye gittiğimi bilmiyordum, deli bir yağmur sanki aşağıdan yukarıya yağıyordu ya da ben ters yaşıyordum hayatı. benjamin button gibi yaşlılıktan geliyor, gençlik istikametine doğru devam ediyordum. yaşamış olmanın yorgunluğu vardı üzerimde, tüm depoları tüketmiş gibiydim. beli bükük bir ihtiyarın adımlarıyla yağmurda yürüdüm, karaya çekilmiş teknelerden farkım yoktu. sanki tüm güzellikler 1999'un son gecesi sona ermişti, dijital kıyamet kopmuş ve biz sevimsiz bir alternatiften devam etmiştik. önceden gelecek ışıldardı, her şey mümkün görünürdü, ne istesem olabilirmişim gibi hissederdim. netlerim iyiydi, okuduğumu anlar, anladığımı çizerdim. müziğin mimari suretini, yazının kokusunu ve manzaranın tadını alırdım. 

cuma öğleden sonra tüm renkler  kaybolmuştu, sadece şekilleri seçebiliyordum. tavanı ve tabanı ahşap olan lanet olası bina, bana bir sandığın içinde hapsolmuşum hissi veriyordu ki ben kapalı mekan fobisi olan insanlardan değilim, kış uykusuna yatmış gibi uzun süre bekleyebilirim. yağmur, bir anlık öfkeyle yağdı ve dindi, yerini sanki bugün ilk defa doğmuş gibi parlayan güneşe bıraktı. dünya öyle taze geldi ki gözüme, sanki daha önce gökkuşağı bile oluşmamıştı. o optik mucizeye tanık olan ilk insan olacaktım. dikkuyruk çetesinin ruhani lideri humeyni dikkuyruk karnını güneşe çevirmişti, direkler üzerinde duran lacivert gövdeli zülkarneyn ise halatları yardımıyla ıslık çalıyordu. 

tüm hikaye dışardaydı, renkler güneşin altında anlamını buluyordu. devlet hastanesinin üzerinden başlayan yay, neredeyse gelidonya feneri'ne varıyordu. ışık kırılıyor, renklere dönüşüyor ve yoluna başka bir fazda devam ediyordu. ufka çökmüş karanlık bulutlar kompozisyonu güçlendiriyordu. o hastaneden canlı çıkamayacağını bilen yaşlı bir adam ile yağmurun altında yürüyüşünü tamamlayıp gelidonya'nın yanındaki çardakta dinlenen yürüyüşçü, benimle birlikte aynı kubbeye bakıyordu. ben koltuğumda bunalıp da atmıştım kendimi sokağa, yürüyüşçü geçen ay istifa edip kendini likya yoluna vurmuştu, yaşlı adam ise bir gece vakti ambulansla gelmişti hastaneye. yaşlı adamın böyle hayretle pencereden nereye baktığını merak eden genç doktor, kafasını çevirince koyu lacivert denizi boydan boya geçen kuşağı gördü. manzara bulaşıcı fakat geçiciydi. kısa bir süre sonra yok olacaktı. 

güneş bulutların arasına girince, her şey renksizliğin sessizliğine gömüldü. yürüyüşçü, çantasını toparlayıp yola devam etti. yaşlı adam ciğerine batan bir nefes daha aldı, doktor diğer hastaya geçti ve ben de masamın başına geri döndüm. 

bir dilim kek, dört kişiye, bir kediye, bir avuç kırlangıca eşitçe pay edildi.






Hiç yorum yok: