7 Eylül 2011 Çarşamba

hüküm ver

gündelik hayatımı geçmişten aklımda kalanlarla destekleyip bunu yazıya dökmemim miadı doldu sanırım, artık yeni bir şeyler denemenin vakti. hiç fikir belirtmediğimi ve hüküm vermediğimi fark ettiğimde, domates çorbası için kaşar rendeliyordum. hazır çorbaları, ekstra dokunuşlarla evcilleştirebiliyorum. kaşarı rendeledim, rendeyi hemen yıkadım ve beyaz porselen kasede çorba içerken, dünya'da olan biten hakkında fikir belirtmek istediğimi düşündüm. çorba sıcaktı, ağzımı yaktım.

o zaman yargılamaya başlayayım.

1. şike skandalı: şikenin kendisi bile federasyonun her şeyi eline yüzüne bulaştırması kadar kötü olmadı. o kadar berbat yönettiler ki süreci, ülkenin şampiyonu şampiyonlar ligi kura çekiminden bir gün önce diskalifiye edildi. yerine, şampiyonlar ligi baraj maçında elenip bir gün sonra avrupa ligine katılmak için rövanş oynayacak başka takım alındı. kulübün başkanı aylardır hapiste, yöneticileri de neyin döndüğünü tam bilmiyor. herkeste fütursuz bir öfke var ve kime çatılması gerektiğini kimse kestiremiyor. fenerbahçe şike yaptı da diğerleri sakin mi kaldı? beşiktaş teknik direktörü de ceza evinde, her konuda konuşan trabzonspor başkanı, ilk günlerde dut yemiş bülbül gibiydi. ortalıkta gözükmedi. bitmiş maçı üç saat anlatmasıyla tanınan rıdvan efendi, sırra kadem bastı. herkesin her şeyden haberi vardı fakat bunların ortalığı ateşe vermesi bu yazı buldu. her şey bir yana, alex de souza'nın alınterine ve takıma aşıladığı şampiyonluk inancına yazık oldu. yapılması gereken, şikeye bulaşan isimleri ömür boyu hak mahrumiyetine çarptırmak olmalı ve bu bir an önce uygulanmalı. eski roma'da davalar güneş batmadan önce sonlandırılırken, şimdi iddianame denilen naneyi bile aylarca hazırlayamıyorlar. hukuk, her geçen gün sarpa sarıyor adaletsizliğin alınyazı olduğu bu ülkede. küme düşürülmesi gerekiyorsa da düşürülsün, yüz yıllık tarihini lekeleyeceğine bir seneni alt ligde, alt yapı oyuncularınla geçir. seni bu hale düşüren adamları uzaklaştır, kus ve rahatla.

2. terör: 90'lı yıllarda 15 dakika sürerken, ölen çocukları iyiden iyiye kanıksadığımız bu günlerde şehit haberleri 45 saniye ancak yer kaplıyor. uçakların kalkması ve bombardımana başlaması için iki üç şehit yetmiyor, en az çift hane istiyor büyüklerimiz. sonu bilinmeyen bir savaş bu, kardeşin kardeşe düşman olduğu bir ülkede farklı etnik kimlikler milyarlarca liralık dev bir pastaya dönüştürüldü. aynı sosyoekonomik çevrede yetişmiş, aynı okula gitmiş, aynı sırayı paylaşmış iki insan farklı takım tutuyor diye birbirlerine bıçak çekiyorsa zamanla, farklı kültürler ve kökenlerin yol açtığı bu sonuçlar beni şaşırtmıyor. şehit haberlerini ne ilk ne de sonmuş gibi izliyorum, aylar önce sivil hayatta olan çocukların eline silah verip ölüme yolluyoruz sadece. askeri eğitim yok, teröristlerin avuçlarının içi gibi bildiği dağlara bırakıyoruz güvercinleri. şehitler ölmez, vatan bölünmezler yankılanırken caddelerde; çocuklar tabutta yatıyor. ağır makinelilerle mermi yağarken tepelerine, 30 yıllık g3'lerin kurma kolunu çekmeye bile zamanları kalmıyor. erler ölürken, omuzlarının üzerinde yıldız taşıyanlar güvenlikli binalarında sıkma portakal suyu içip akşama kadar birbirlerini selamlıyorlar biliyorum. zırhlı mercedesler, askerin pırıl pırıl yaptığı yollardan geçiyor. terörden iki taraf da besleniyor, olan sadece genç yaşta ölen çocuğa ve ailesine oluyor. terör biter mi peki? bitmez. daha akıtacak çok paramız var; termobarik bombalar yeni güzergahlarını bekler.

3. internet: dokuz günlük uzun tatilde interneti pek aramadım, bir şeyler yazma ihtiyacı duymadım fakat geri kalan zamanı da verimli dolduramadım. dev bir boşluğun kıyısında dikilip ellerimi cebime soktuktan sonra aşağıya baktım, bazen dalgınlıkla okey attım, herkese dondurma ısmarladım, ailemi yemeğe götürdüm, bir kere içtim, epey fotoğraf çektim ve bunların yeterince tatmin edici olmadığını gördüm. sanki o benim hayatım değildi, akşama kadar internette olduğum ekran karşısı gerçek yerimmiş gibi hissettim. siteler, hesaplar, oyunlar, yazılar ve açmayın dedeler! evden geldim, bilgisayarı açtım ve kısayolları sırayla tıklayıp hayatıma kaldığım yerden devam ettim. hayatımı değiştirecek büyük bir amaca ihtiyacım var sanıyorum, çoğu insan bunu evlenmek üzerine temellendirse de, bende bu güdü bir türlü oluşmadı. evlenmek gibi bir planım, bir sene sonra bile hala sevdiğim birisi karşıma çıkmadığı için bir türlü gelişemedi. heyecanım gidiyor ve ayrılmak istediğimi bile aylar sonra ancak söyleyebiliyorum. belki aşık olurum günün birinde, filmlerdeki gibi hem de. o zaman, zamanımın büyük kısmını merhametsizce alan internete bir veda ederim. hanımımla akşamları oturur ve "eee şimdi ne yapacağız" derim. çocuk şart, çocuğum olsun ona küçük adidas superstar'lardan alacağım. bir sene sonra ayağı büyürse, arabanın aynasına asarım o toparlakları. eminim ki onun için öleceğim. belki ikimizin maceralarını anlatan yeni bir blog açarım, fotoğraflarını çekerim güzel gözlümün. 

4. türkiye: yaşadığım ülke hakkında her geçen gün biraz daha umutsuzluğa kapılırken, bir az önce ersin karabulut'un "sen çok değiştin" adlı mükemmel yazısını okudum. nereden başlasam bilemiyorum, bu kadar güzel bir coğrafyada bu kadar çok sorun olması ve bunların zerre azalmamasının sebebi ne? dünya'nın öteki ucundan gelip hayran gözlerle etrafı dolaşan turistler bir kenarda, kendisinin ve sevgilisinin adını binlerce yıllık lahitin üzerine çakıyla kazıyan hayvanlar diğer tarafta. çekirdeği yeyip kabuğunu bırakanlar, 2.5 litre kola alıp boş şişeyi geri götürmeye üşenenler, tacizler, şort giydiği için yumruk yiyen ve derdini karakolda bile anlatamayan voleybolcular, mezarı kırılan şairler derken içim şişiyor çoğu zaman. bu ülke, bir tek vatandaşına zulm ediyor. gelen turistlerin keyfi yerinde, gözlerinin içi parlıyor. tüm sahil şeridini kuşatan ingilizler, çifter çifter ev alırken; üniversite öğrencileri berbat yurtlarında, altı kişilik dar odalarında geleceklerin kurtarmaya çalışıyor. birazcık haklarını arasalar ciğerlerine biber gazı, kafalarına cop geliyor. kalemini satmayan gazeteciler içeriye atılıp, suçsuz yere yatarken; iktidarın köpeği olanlar servetlerine servet katıyor. gazetede görünce midemin bulandığı o kadar insan var ki saymakla bitiremem. cahillik azalacağına artıyor, kurnazlıkla insanlar köşeyi dönüyor. ne adamlar milletvekili bakan oluyor şaşarsın. bir zümre, çiçeğin tüm balını emerken, geniş kitleler yaşıyor taklidi yapıyor. bir umudum yok benim ülkemin geleceğine dair, daha da kötüye gidecek. bu adamlar daha da filizlenecek tüm kademelere. işte deniz feneri davasında görevden alınan savcılar. kimse sesini bile çıkaramıyor, herkes boynunu eğmiş ve ellerini önünde kavuşturmuş. kafasını kaldırsa, kılıcı yiyecek o da biliyor. bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılar sayesinde, yılandan geçilmiyor ortalık. gideyim diyorum fakat başka hiçbir ülke de kollarını açmış beni beklemiyor. kendimi bu ülkeye değil fakat bu coğrafyaya ait hissediyorum. dünya'nın belki de en güzel coğrafyalarından birinde, berbat adamların hükümranlığında uğraşıp duruyorum. yaşım birkaç sene sonra otuz olacak ve daha kaderim şekillenmiş değil. belirsizliklerimle yaşlanıyor ve yuvarlanıp gidiyorum.


duble karışık

çift kişilik yatağımda çapraz uyanıp saate baktığımda, mesainin başlamasının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. başucumdaki suyu kafaya diktim, yatakta hafif doğruldum, boyutsuz şatonun duvarlarına baktım ve hatırlamaya çalıştım. paçacıyla sonlanan ve iyi içtiğimiz bir gece daha olmuştu, sırf bir kez daha paçacı anlamını bulsun diye bu akşam bile içebilirdim. özellikle kaşarlı pide ekmeği şahaneydi, bana didim'de çalışırken barı kapattıktan sonra gittiğimiz çorbacıyı hatırlattı. bedava diye güzel içerdik, güzel içtiğimiz için acıkır ve kaşarlı pide ekmeğe yüklenirdik gecenin yarısı. bazen rıfat'a tost yemeye gider, sonra da gün ağarıncaya kadar terasta içerdik. aşk yok derdi iş arkadaşım, ben ise var olduğunu düşünürdüm. bir yerlerde olmalıydı, doğru insan ya da doğru zaman; günün birinde denk getirmeliydim.

kafamı soğuk suyun altına soktum, dişlerimi fırçaladım ve üzerinde "face with your fears" yazan tişörtümü üzerime geçirip evin anahtarını aramaya başladım. kapının üstünde bırakmışım, kendimle bir kez daha gurur duyup dereceye girmiş parlak dişli genç kızlar gibi gülümsedim ve evden çıktım. gayet de geç kalmıştım fakat patron da sürekli geç geldiğinden bunun bir önemi yoktu. geçerli sebeplerim vardı, gecenin 3'ünde taksiye para vermek yerine yürümüş ve bir bira daha almıştım. müziğim yanımdaydı, yolların kimsesizliğini trafik ışıkları yer yer aydınlatıyordu.

şişmiş gözler ile ofise girdim, bilgisayarımı açıp çay koymaya mutfağa gittim. her şey dün olduğu gibiydi, çay hazırdı ve su istikrarla kaynıyordu. hava günlük güneşlikti, yaprak kımıldamıyordu ve adamın birisi bir yerlerde duble karışık tost istiyordu.




6 Eylül 2011 Salı

akılsız cihazlar

akıl sağlığını yitirmiş elektronik cihazları her zaman sevmiş ve onlara gereken saygıyı göstermişimdir. ne zaman ne yapacağı belli olmayan telefonlar, sadece kırmızı ve tonlarını gösteren televizyonlar, buz fırlatan klimalar ve geceleri beni takip eden vantilatörler... 

geçen hafta denize girerken kayanın üzerinde unuttuğum telefonum, aşırı sıcakların etkisiyle aklını kaybetmişti ve prize takılıymış gibi davranıyordu. hiçbir bağlantısı olmadan şarj oluyordu hayvan, pilini söküp geri taktım fakat bir şey değişmedi. akşama kadar şarj oldu. kablosuz enerji fikrini tesla başlatmış, ben ise tamama erdirmiştim. kayanın üzerinde unutmak ve yüzmek gerekliymiş, devasa bobinlere ve formüllere gerek yokmuş nikola. kendini heder ettiğinle ve edison müptezeliyle boşuna uğraştığınla kaldın. telefonum geçen haftadan beri sürekli kendini şarj ediyor, buna ikimiz de alıştık. biraz önce mesaj gelmiş gibi titredi, cebimden çıkardım ve hiçbir şeyin gelmediğine emin olunca bunun can çekişme emaresi olduğuna kanaat getirdim. ölmek üzereydi ve beni son kez görmek istemişti. son isteklere önem veririm, o yüzden hemen karşıma diktim bu kara şövalyeyi. dizlerinin üzerinde yaşayacağına ayaklarının üzerinde ölmesini istedim. zaten cep telefonu kullanmayı daha fazla istemiyordum, iletişime katkı olsun diye geliştirilen bu cihaz insanlarla aramı açıyordu. bilmediğim numaraları ve bazen de bildiğim numaraları açmıyordum. telefonla konuşmaktan zerre hoşlanmadığım gibi bunu statü göstergesi olarak kullananları da anlamıyordum. yarım ekmek kadar büyük telefonların sığmadığı ceplerden, bitmeyen aplikasyonlardan, bir sene sonra çıkacak yeni modelinden ve mobil işletim sistemlerinden bahsediyorum evet. bana göre değil, hiç olmadı. yeni bir telefon almak gibi bir düşüncem yok, acil durumlar için işaret fişeği kullanırım artık. 

belki de teknoloji şirketleri, zaman ayarlı kodlar yerleştiriyordur her telefona. zamanı gelince beyin ölümü gerçekleşsin, insanlar yeni modeller için mağazalara doluşsun diye. daha geniş ekran, daha ince bir gövde ve daha yüksek megapiksel. ben işin dahasında değilim. açma kapama tuşunun yeterli olduğunu savunurum, seçeneklerin bolluğu aklımı karıştırmaktan başka bir şey yapmaz. hemen hemen aynı tip ayakkabı alırım, aynı pantolon ve aynı tişört. 

bu sebepten, bu son telefonum olabilir. yazarak daha iyi iletişim kurabiliyorum, en azından bir maili istediğim zaman cevaplama şansım varken, çalan telefon benden bir an önce onu açmamı istiyor. telefonunun diğer tarafındaki sabırsızlanıyor. telefonuma cevap vermezsem sinirleniyor, aylar boyunca cevap vermezsem de nankör olduğumu, bir daha aramayacağını, allahımdan bulmamı içeren şık bir mesajla hesabı kapatıyor. sorunumun onunla olmadığını, sadece telefonla bir iş yapmaktan nefret ettiğimi bile söylemiyorum. insanlar hayatımdan birer birer çıkıyor, yerine yenilerini de pek koymuyorum, bunun için uğraşmıyorum. başka insana ihtiyaç duymuyorum. sanırım beyin ölümü gerçekleşen telefon gibi, ben de günbegün ölüyorum.


5 Eylül 2011 Pazartesi

c'est la vie

hayat böyledir manasına gelen bu lafı çok sever ve eğer yeterince çileden çıkarsam bunun üzerine bir felsefe bile inşaa edebilirim. her şeyi olduğu gibi kabul etme yanlısı olduğum bir gerçek, bunun temelinde bir şeyleri değiştirmek için yeterince gücümün olmaması vardır belki, bundan da emin değilim.

ne anlatıyorsun da neyden emin değilsin?

alain de botton tam olarak böyle yazıyor, bir sürü yargısı var fakat tam emin değil. yani biraz üstüne gidip, "ona öyle demezler kel panda" diye kıstırsan bu modern zaman filozofonu, hüsyelerini bursan, biraz önce söylediklerinin tam tersini savunacaktır. mutluluğun mimarisi'ni demlenerek okumama rağmen hala net bir fikre ulaşabilmiş değilim. belki de botton'un amacı da tam olarak buydu, insana doğru veya yanlışı zerk etmekten ziyade, bir yol açmak, arkadan ittirmek ve ilk taşı atmak. eğer öyleyse özür dilerim alain ben yanlış yaptım, verdiğim 18 lira helal olsun. 6'lı gold alıp da bir saatte çarçur edeceğime, beynimin uzun zamandır kullanılmayan kıvrımlarını çalıştırdım sayende. ideal yapı, insanların kendilerinde olmayana duyduğu ilgi ve inşaa'nın uzun serüveni. süsten nefret eden le corbusier'in yaptığı ve herhangi bir mimarlık kitabında ölesiye övülen villa savoye'un pratikte başarısız efsanesi. ikinci dünya savaşı çıkmasa, evin sahibi corbi'yi mahkemeye verecekmiş "bu nasıl ev amk, her taraf su alıyor" diye.

bu nasıl yazı peki, verdiğin onca aradan sonra böyle mi dönecektin yeteneksiz kıpti?

dokuz günlük uzun bir tatilden sonra ofise geldim, bilgisayarımın açılmasını beklerken kahvemi hazırladım,bir daha hiç geri dönmeyeceğimi sandığım için iyice topladığım masayı dağıttım, eskiz kağıtlarını "sanki çalışıyormuş ve bundan delicesine memnunmuş gibi" tekrar masaya yaydım ve baktım; beşiktaş sahilinde içip üsküdar'a bakarmış gibi, bostanlı'nın çimlerinde uzanıp kordon'a yabancı gözlerle bakarmış gibi baktım. butonlara, klasörlere ve dokuz gün öncesinden kalıp zerre değişmeyen her şeye bir kez daha baktım. hayat, geri dönmekten ibaretti at kuyruklum; zamanda ileriye gittiğin yanılgısıyla yine aynı noktanın üzerinde durduğunu fark etmekten fazlası değildi yaban mersinim. 

dakikalar geçtikçe herkes bunu kabullendi, hakedişlerin sevimsiz rakamları kulağımdan içeriye aktı, telefon dokuz günlük ayrılığın acısını çıkartırcasına feryat etti. bir iskelenin üzerinden denize süzüldüğüm birkaç saniye dışında hemen hiçbir şey aklımda kalmadı.



29 Ağustos 2011 Pazartesi

a day at the end of the august

madem ki martın sonunda bu konsepte başlayıp yeminli müşavirler gibi devam ettirdim, bundan sonra da bu geleneği kollamam ve zamanı gelince oğluma devretmem gerekiyor. belki yeni ve köklü bir beyliğin temeli benim şu anda gösterdiğim iradeye bağlıdır. o zaman sakınma elini klavyeden genç dumrul, her bir tuşun ses getirsin yankısında kanyonların. saçların savrulsun akdenizin rüzgarında, bir balık sürüsünün peşindeyken gör özgürlüğün yerçekimsiz ortamını.

ev, yaz mevsiminin kaçınılmaz sonucu olarak kalabalık fakat en sevdiğim teyzem ve kuzenlerim olduğu için bunu pek dert etmiyorum. panpa da dert etmiyor, geniş ve havadar kafesi hemen arkamda ve kendi dünyası için anlamlı sesler çıkartıyor. hepinize selamı var ama sadece ciku'yu seviyor ve ona inanıyor. headbang yaparcasına salladığı kafası ile yine zirvede, görünce yüzümün göldüğü başka fosforlu canlı olmamıştı şimdiye dek.

geçtiğimiz ayı kısaca özetlemem gerekirse, diğer aylara nazaran daha fazla gezdim. motoru alıp buna benzin koymak bizi her hafta kaputaş'a, bir hafta sonu da göcek'e dek götürüp bıraktı. izlerini uzun zaman taşıyacağım yollardan geçtik ve bunun üzerine düşünme fırsatı buldum. kutsal ay nedeniyle evde, hayatta kalma endişesiyle de motorun üzerinde içmedim. çalışırken içmek de şimdilerde mümkün olmadığından, haziran ya da temmuza oranla ağzıma içki sürmediğimi iddia edebilirim birkaç deste kırmızı tuborg hayaletinin bana verdiği yetkiye dayanarak. belki bu akşam belki de yarın üç gold ile fişeği ateşlerim, içmeyince körkütük sarhoş gibi davranırım bilirsin. nedense gezi planı falan yapmadım, önceden en az bir kere izmir'e gitme planı yapardım, bu sene böyle bir istek gelmedi. willy şerefsizini özledim fakat onun da izmir'le bir bağlantısı kalmadı. dostlarımdan günbegün biraz uzaklaşıyorum ve bu hoşuma gitmiyor. hayatın bizi getirdiği konumları canlı canlı izliyorum. onur ile akşama kadar basket oynayıp iki litre fanta almak için dini bütün bir çocuktan borç aldığımız fakat bunu geri ödemediğimiz yılların üzerinden bir çocuk ömrü geçti neredeyse. zaman mı yok, başka şehirler mi uzak tam bilemiyorum. çalışmak dışında neredeyse hiçbir şey için yeterince zaman yok. 

sabah erken kalkmak zorunda olmadığım için sabahın yedisinden ayaktayım, maç özeti izleyip yüzlerce kanalın arasında şuursuz somonlar gibi sekiyorum. panpa ile yırtıcı hayvan belgeseli izliyor ve onların gerçek birer budala olduğunu düşünüyoruz. benim üzerime dönen konuşmaların büyük bir kısmı evlenip yuva kurmam üzerine olduğu için pek ortalıkta dolaşmıyorum. belki günün birinde aşık olabileceğim ve bu başarıyı sonraki senelerde de gösterebileceğim biri çıkar karşıma, o zaman sakince oturur ve geçmişte nereye ne yazmışsam siler, internetteki kimliklerimi tek çırpıda yok ettikten sonra da yeni bir hayata başlarım. tek bir kelimenin bile gözünün yaşına bakmam bilirsin ama bunlar hep kısmet işi. emmett brown bile aşık oluyorsa, günün birinde ben de bu mertebeye erişirim. 

hava hafiften bulutlu ve sıcak değil, açık pencerelerden giren rüzgar bayram temizliğine girişen annemin elindeki elektrik süpürgesi haykırışlarına karıştıktan sonra kulağıma geliyor. panpa hemen arkamda saçmalayıp ıslık çalıyor ki çok tatlı bir hayvan lan bu, keşke çalışırken omzumda dursa. o zaman ne iş hayatı kalırdı ne de can sıkıntısı.

akşama kabilemizi ulupınar'a balık yemeye götüreceğim, gelenektir. para kazanıyorsan bunun bir kısmıyla yemek ısmarlar, mekandaki en küçük çocuğun kafasını ateşe verdikten sonra ailesinin masasına yollarsın. biraz vahşi bir kabileyiz ama hangimiz yeterince medeniyiz ki? 


26 Ağustos 2011 Cuma

strangers in the day

tanrı'nın sorduğu "neden tuborg" sorusunun ve benim bunu cevaplamak için blog açmamın üzerinden tam bir sene geçmiş, her ayın sonunda yaptığım genel durum değerlendirmesini bunda da yapacak değilim paniğe kapılma. ankete iştirak et yeter, bir senedir neredeyse her gün yazıyorum ve yüz kişi bile katılmamış ya lan ankete? kendim çalıp kendim oynamayı ve kapımın önünde kırmızı tuborg bulmayı severim bilirsin fakat sağlıklı bir sonuç için yüz tane oy almak istiyorum. 

blogun birinci yıldönümünü hasta olmama rağmen içtiğim altı kırmızının hala devam eden ve her saat biraz daha azalan etkisi ile elimden geldiğince kutlamaya çalışacağım. insan gibi içmediğim bir gecenin ertesinde eve bir şekilde ulaşmak ve yatağımda çapraz uyandıktan sonra işe gelmeyi de aradan çıkarmak dikkate değer bir başarı. uyanır uyanmaz patates bile kızarttım güzel kafayla, onu da şike skandalıyla çalkalanmaktan kusma evresine gelmiş televizyonun karşısında yedim, kandaki alkol oranı seyrelsin diye de bir litre ice tea şeftali içtim.

evden çıktım, ortalık gerçekten göz kamaştırıcı derecede aydınlıktı ve gözlerimi açmakta zorlanıyordum. hemen sol tarafımda birisi yürüyordu. birbirimize iyice yaklaşmıştık ve biraz sonra sırtına bıçak yedikten sonra brütüs'e hayıflanacak sezar tedirginliğinde, ürkek bir leopar gibi sessiz adımlar atıyordum. sol omzumun ardındaki sonunda seslendi, döndüm ve baktım. daha önce görmediğim birisiydi ve aynı apartmadan çıkmıştık. heralde yüksek sesle müzik dinlediğim ve evden genellikle boş bira kutularıyla ayrıldığım için bana beddua edecekti. bekara ev yok medeniyetinin gereklerini hatırlatacaktı. sabah güneşinde parlayan açık renkli gözlerine baktım ve ismini tahmin etmeye çalışmama rağmen bulamadım. 

"kapının önüne biraları bırakan bendim, özür dilerim" dedi. yerine oturan taşlar ve sıkıcı hayatlarını balkonda sürdüren atletli emekliler adına sonunda bir belirsizlik daha son bulmuştu. hem kapıma kırmızı tuborg koyup hem de özür diliyordu, bambaşkaydı. aynı apartmanda oturduğumuzu ve evin kısmi fotoğraflarını koyduktan sonra, yaklaşık altı aydır yazılarını takip ettiği adamın ben olduğumu fark ettiğini söyledi. bir gece önceden çok içtiğim için aklımın bana oynadığı bir oyun gibiydi fakat gerçek olduğunu, beraber ofise doğru yürürken anladım. kafamdan uydurduğum kişilerin bir ismi mutlaka olurdu ve onun ismini bilmiyordum. adını sordum, söyledi. özür dilemesine gerek olmadığını, bunun özel bir jest olduğunu söyledim. bir antalya sabahının parlak asfaltları üzerinde konuşarak ilerledik. itü'de şehir ve bölge planlama okuyormuş, daha birinci sınıfa geçmiş. bir siyah poşetin içinde hemen doğum günümde bulduğum altı kırmızının ardından, blogun doğum gününde de altı kırmızı içmiş ve işe giderken de jestin sahibiyle karşılaşmıştım.

tanıştığıma memnun olduğumu söyleyip ofise girdim, hayat bazen gerçeklik çizgisinden sapıyor ve alternatifler sunuyordu. yazmak işaretleri ortaya çıkarıyor ve bazen kapımın önüne bırakılmış şık bir hediye paketine neden oluyordu. her şey tuhaftı ve handan da bunun farkındaydı.


25 Ağustos 2011 Perşembe

choose your side


bugünkü toplantıya dair çizdiğim iki alternatif. bana verilen sadece 65 metre civarı bir uzunluk ve tahmini yükseklikti. birisinin modern, diğerinin klasik çizgiler taşıması istendi. bir şeyler yapıp patrona teslim ettim, sence toplantıdan hangisi sağ çıkacak tuborger? ankete katıl, öpücük kazan. o değil de yarın blogun birinci yıl dönümü fakat böyle şarlatanlıklardan tiksindiğim için paniğe kapılmayıp sadece içeceğim. çok uzakta atlar kişneyecek.


anket sonuçlandı:


verilen 80 oydan ( en az 100 kişi verir demiştim, sikko bir blogger olduk panpa) 58'ini üstteki, 9'unu alttaki, 6'sını hiçbiri ve geri kalanını da her ikisi aldı. benim de oyum üsttekineydi, düzenin içinde karmaşanın güzelliğini görür gibi olmuştum onda. alttaki ise her zaman her yerde karşımıza çıkan basit replikalardan öteye gidemiyordu. neyse, belasını versin. 9 günlük tatil yalan ve dolanla bitti. bir sonraki tatile kadar buradayım.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

destiny & daisy

hasta olmam sebebiyle erkenden yatınca ne biutiful'u bitirebildim ne de gece yarısını görebildim. tonlarca rüzgarın intikamı yavaş ve sağlam oluyor, kırgınlığın çelik putrelleri vücudumun her yerine saplanırken biraz iyi olmaya çalışıyorum. geçen hafta aldığım fakat bahsedilecek en az iki paragrafı olmasına rağmen henüz bahsetmediğim kırık boyunlu, mavi pervaneli ve zaman ayarlı kadersiz vantilatörüm sik ko'yu bile açamıyorum hastalığım biraz daha dallanıp budaklanmasın diye. erken yatınca haliyle erkenden kalkıyor ve başucumda duran herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasından devam ediyorum. ikea'dan vaktiyle aldığım ve birkaç ay önce köşesini kırdığım lambanın ışığında kelimeler de bir başka parlıyor, günün anlamsız ısrarları henüz başlamadığından okuduklarımı derinlemesine anlıyor ve üzerine düşünebiliyorum. akşamları üzerine düşünebildiğim tek şey ne yemek yapmam gerektiği oluyor.

bu sabah ise 28 mart 2010'da, askerdeyken yazdığım bir yazıyı okudum. hayal ettiklerimin, bu hafta sonu yaptıklarımla birebir örtüştüğünü fark edince kaderin, benden bağımsız bir tanrının benim için yazdıklarından ziyade; benim kendim için yazdıklarımdan fazlası olmadığını, bu vesileyle de kendi kendimin tanrısı olduğumu yattığım yerden keşfettim. bir kanyonda ilerledikten sonra binlerce yıllık antik kentlere çıkmak, göller ve dağlar derken resmen geleceği görmüşüm bir kışlanın iki saatlik nöbetinde. bu yazdığımı tesadüfen okumasam başıma gelenlerin anlık kararlar ile şekillendiğini öne sürerdim fakat 1.5 sene öncesinden kelimesi kelimesine yazmışım ne varsa. saklıkent kanyonu'nda ilerledikten hemen sonra tlos'a çıkmak ve aynı günün sabahında gölde yansıyan dağ. demek ki kader var ve benim önceden yazdığım şeylerin satır arasında saklı. o yüzden yazarken iyiye meyletmek ve umudu korumak, hayal kurup bunların bir gün gerçekleşeceğini bilmek çok önemli, bir bakarsın la sagrada familia'nın önünde fotoğraf makinesi ile dikilir ve bitmeyen kulelere bakarken, mimarlık birinci sınıftaki ödevimi hatırlarım. gaudi'nin dehası önünde saygıyla eğilirken bütün bu olanları önceden gördüğümü ve belki de modern zaman kahinlerinden birisi olduğumu düşünürüm.

beni daha iyi yapsın diye içmekte bulunduğum papatya çayının hemen arkasında, birkaç gündür gelen ilhamın bana verdiği yetkiye ve patronun yaptığım alternatifleri çok beğenmesinin verdiği motivasyona dayanarak söylüyorum ki; eğer tanrı olsaydım ilk önce yere çöp atanların, tükürenlerin ve başkasını rahatsız edenlerin cezasını hemen oracıkta verir hesap gününü falan beklemezdim. doğum kontrolü standart paket içinde gelirdi, iki taneden sonra otomatik kesici devreye girerdi. insanlığı yönetmiyor, motor sürüyoruz sanki anasını satayım. ilkokulda ders olmazdı, çocuklar gün boyu her türlü oyunu oynasın diye düzenlemeler yapardım. karne baskısı ve takdir edilme arzusuyla manyaklaşan çocuklar rahat bir nefes alırdı, zaten onca sene matematik gördükten sonra tek yaptığım, market alışverişini kasaya gitmeden önce kafamdan toplamaya çalışmaktan fazlası değil. dost yoğurdun türevini alsam ne almasam ne.

bu vesileyle tüm islam aleminin yaklaşan ramazan bayramını kutlarım, biz de din yancısı gibiyiz. oruç yok, namaz yok, tatilinden faydalanıyoruz. 





23 Ağustos 2011 Salı

i focus on the pain

aylar boyu dayak yedikten sonra bir kenara atılmış gibi hissediyorum. sızlamayan tek bir yerim yok; boynumun tutukluğu sırtımla birleşti, şakağımdan ense köküme kadar bir ağrı ekspresi çalışıyor. burnumun akıp sesimin buğulanması da cabası, dizlerimin de dermanı yok. saatler boyunca rüzgar yemenin ödülü, altın kaplama windsurf kupası olmayacaktı tabii ki, bu olacakları biliyordum. ılık bir duştan sonra vantilatörün karşısında durmak, klimalı ofisten güneşin kavurduğu sokaklara çıkmak bana bir şeyler katmalıydı ki şu an zirvesindeyim. bademciklerim olsaydı, onlar da bu festivale gururla şişerek katılırdı.

geçen cuma çizdiğim iki alternatif de olumlu karşılanınca, bu haftaya pek bir şeyim kalmadı. birisini geliştirmem ve detaylandırmam gerekiyor sadece, ona da bu belirsiz yazıdan sonra başlarım. geçmişte yaptığım onca saçma iş pratikliğimi arttırmış, bir öğleden sonrası konsantrasyonunda birçok şeyi bitirebiliyorum. cumartesi izin almaya yüzüm olsun diye geçen cuma içine şeytan girmiş t cetveli gibi sürekli çizdim, onlar benim çizdiklerime bir cumartesi sabahında bakıp beyin fırtınasına tutulurlarken, ben buz gibi suyun içinde yarı belime kadar batmış ve fotoğraf makineme evladım gibi sarılmıştım bir şey olmasın diye. ışığın kayaların arasında sıkışıp bir yere kaçamaması gibi doğaüstü durumlar, doğanın tam içinde oluyor. insanlıkdışı her şeyi insanlığın yapması gibi. kayınçosunu ikiye bölen bir kaplan duymadım şimdiye kadar, eltisine ninja yıldızı atan da bizim aramızdan çıkıyor.

bütün bu belirsiz ve hızlı geçen günlerde, önüme net rakamlar da gelmiyor değil hani. örnek veriyorum: dokuz. alev nefesli ejderhalarında dokuz nazgul efendisi, dini bayramın patron tarafından kutsanmış dokuz tatil günü... cuma çıkıp bir sonraki pazartesi kavruk bilgeler ve bedensiz keşişler gibi geri döneceğim dev bir ekspedisyona birkaç gün kaldı. dokuz o kadar büyük geliyor ki, bunu planlamaya çalışmanın bile beyhude olduğunu görüyorum. planlar hep iki günlük kaçamaklar üzerine temellenince, dokuzun hakkından ancak "böl ve yönet" taktiğiyle gelirim. 9 = 4 x 2 +1. her ne yaparsam yapayım, tatilin son gününde yardırmak istemiyorum. bir hamağın mültecisi gibi uzanıp bir şeyler okumak, pazartesi günü et çuvalı gibi koltuğa yığılmamı engelleyecektir.

yazı konusunda ise etraflıca düşünmek yerine, daktiloya dev bir rulo takıp aralıksız yazmak ve jack kerouac'ın izinden yürümek daha cazip geliyor. öncem ve sonram yok, bir sonraki paragrafın ne olacağını ben de en az senin kadar bilmiyorum. bu şekilde anlık özgürlükler mümkün olabiliyor, diğer türlü acaba böyle yazsam yanlış anlaşılır mıyım derken ana fikirden uzaklaşıyorum. 1400 sene önceki olayları dün yaşanmış gibi birbirine anlatan adamlara saygı duymadığım için, nefret söylemi parantezine bile alındığımı gördüm. insanımızın büyük çoğunluğunu sevmediğimi söylersem de çarmıhım "süper hızlı gönderi" ile kapıma gelir sanırım. ilk taşı günahsız olanınız atsın madem, ben başkasının özgürlüğünü kısıtlamaya çalışan her görüşten, yere tüküren her insandan, içtiği suyun şişesini etrafa savuran her davardan ve örf-adet diye insanları mengeneye sıkıştıran her ideolojiden nefret etmeye devam edeceğim.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

ride under the moon & dawn

yaklaşık bin kilometrelik uzun bir yolculuktan sonra ofise dönüp karanlık gündemin bir kenarına tutunmak pek hoş olmasa da yoldan aklımda kalanlar bana bir süre daha yetecektir. sahte insanların hayatlarımızın tam orta yerine medya aracılığıyla kurulduğu ve gitmek bilmediği, insanların etnisite üzerinden dolduruşa getirildiği ve öteki taraf vaadiyle kandırıldığı şu yılların benim için hiçbir önemi yok. şehirler kendi üzerine çökse bile motosikletimiz yeterince hızlı, toz bulutundan zamanında kurtulabiliriz. yayla yoluna çıkar, sabahın altısındaki keskin soğukta sedir ağaçlarının yanında ilk molamızı veririz. karları erimiş dağın durgun baraj gölündeki yansıması ve kimselerin olmadığı yollar bizi kendimize getirecektir. haberler, ölümler, siyasetçiler, yalancılar ve sonsuz bir veri akışı yok. sadece yükselen güneş ve kısalan gölgeler, yolumuzun üzerine çıkan koyun sürüleri ve yılan gibi kıvrılan yollar var.  yeni gelen bir mail ve saat de cehennemin dibinde, güzel bir ağaç altında ya da ayçiçeği tarlalarının önünde durup evden hazırladığımız sandviçleri yemenin, önümüzde uzanan yolun ve bize katacaklarının bilinemezliğinin hissiyatını medeniyetin tek bir zerresi bile vermiyor. diğer insanlarla aramızda kasklarımız var. diğer insanların hastalıklı düşünceleri ve evhamları artık kayıp, neye inandıkları ve inandıkları değer üzerinden başkasına kurdukları baskılar da deniz kenarındaki viraja 140 ile girerken hafiften yatan motorun üzerinde aklıma gelenler değildi. benzinimiz bitince depoyu bir kez daha doldurduk, karnımız acıkınca da yol üzerinde bir yere parkedip karnımızı doyurduk.



cumartesi sabah antalya'da başlayan yol, bizi sabahları buz gibi olan elmalı üzerinden yamaca kurulmuş kalkan'a, oradan kumların ülkesi patara ve  paraşüt dolu hava sahası ile fethiye'ye, bir dağın zirvesine; bundan yaklaşık 4000 sene önce kurulmuş görkemli kent tlos'un kayaya oyulmuş lahitlerine ve hala ayakta duran kemerlerine, usulca akan bir suyun yer yer belimize kadar yükseldiği saklıkent kanyonu'na, çadırlı emeklilerin yerleşik hayata geçtiği katrancı koyu'na ve çok zenginlerin teknelerini çektiği göcek'e götürdü. bir gördüğümüz insanı bir daha görmedik, aynı yoldan geçmedik. bazen  durdum ve dört bin sene öncesine baktım, bazen dört bin sene öncesi tüm ihtişamıyla önümde durdu ve ona hürmet ettim. ölümsüzlük taşta saklıydı, bende değil. en iyi ihtimalle elli sene sonra olmayacaktım, gençlik nasıl bir insanın ömründe geçiciyse; hayat da zamanın kadim tarihinde öyleydi. bir süre yaşadıktan sonra geçip gidiyorduk işte, belki bir başka bedene belki de çok koyu bir karanlığa. varken yok oluyorduk.

yola çıktığımzda henüz ortalıkta gözükmeyen güneşi, fethiye'de dağların ardından batırdık. üzerinde patlamalar var mıydı 300mm lensim ile tam göremedim, belki de 400mm almam gerekecek seneye. tüm gün at sürmüş iki yorgun şövalye gibi sonunda bir otele yerleştik. temiz çarşaflar ve ılık bir duş. fethiye'de gece hayatı, daha önce olduğu gibiydi. her turiste yavşayan ve bende tiksinti uyandıran adamlar, birbirinin aynısı ingilizler ve otuz sene öncesinin müzikleri. kimsenin yeniliğe ihtiyacı yoktu, birisi hunharca düğün yapıyordu sadece. moral bozan org müziği eşliğinde tuhaf hareketler serisine düğün denen topraklarda yaşıyorduk ve kalabalık çığırından çıkmış gibiydi. nedense tüm geleneklerimiz ve insanımızın gördüğü her kayaya isim yazma ısrarı beni çileden çıkartıyordu. saklıkent kanyonu'nun derinliklerinde bile adam bembeyaz kayanın üzerine kırmızı boyayla adını ve sevgilisinin adını yazmıştı. bir kayadan yuvarlan sezai, yapmaya son çalıştığın şey akan kanınla ismini yazmak olsun. medeni bir insan olana kadar yeniden doğ, sakallı bebek gibi dolaş ovalarda, çöpünü sağa sola bırakmamayı keşfedene dek yeniden yuvarlan yamaçlardan.








pazar sabahı uzun bir kahvaltıdan sonra tekrar yola çıktık, gece bastırmadan eve dönmemiz gerektiğinden marmaris'e gitmenin iyi bir fikir olmadığını düşündük. paramız resmen suyunu çekmiş ve dünya'nın en pahalı benzinini vatandaşına sunan yüce devletimiz tarafından cebimizden zorla alınmıştı. göcek marina'nın etrafını dolaşan toprak yol bizi küçük bir koya ve bu koyda küçük ceylan dinleyip kağıt oynayan dört tane davarın yanına götürdü. tüm şiddetiyle uluyup acı çeken bir ses ve sevmediğim insanlar. fazla kalmadık, öğlen sıcağını çimlerin üzerinde uzanıp biraz müzik dinleyerek geçirdik. moleskine'e notlar aldım, geçen sene antakya'da, bir önceki sene istanbul'da yapı statiği finalindeymişim. şimdi de muğla'daydım işte. yanımızda kasklarımız ve rotamız vardı.


geri dönüş yolunda geçtiğimiz haftalarda olduğu gibi kaputaş'a indik. beyaz taşlardan seken ışık ve merdivenlerin ardından dünyanın en güzel mavisi. bir önceki gün arsenal'i 2-0 yenen liverpool'umun mutluluğunda, liverpool havlumu kumların üzerine serdim. hava oldukça sıcaktı fakat motorda bunun farkına varmamıştık. denizle kavuştuğum ve tüm hafızamı sıfırladığım eşsiz an. önüm arkam sağım solum türkuaz bir sarhoşluk gibiydi, yaşadığımı hissediyordum. burada kalmalı ve zamanı gelince de böyle bir yerde ölmeliydim. 21. yy medeniyeti vahşilikten öte değildi artık; fabrikalar, hisseler, tedarik zincirleri, insan kaynakları, raporlar, projeler ve anlaşmalar. kaynağım denizin dibindeydi ve tüm doğayla iyi anlaşabiliyordum. birisine rapor vermek ve alternatif üretmek zorunda değildim.








güneş alçalmaya başlayınca geri dönmenin çanları da hafiften çalmaya başladı. yanımızda getirdiğimiz suyla kafamızı yıkadık, üzerimizi giyindik, kaskları takıp bir kez daha yola koyulduk. bir süredir aklımı zehirleyen ve beni yazmaktan alıkoyan her şey gitmişti, pırıl pırıl olmuştum. insan ilişkilerinden dolayı içimde katılaşan monokrom levha parçalanmış ve altından bembeyaz bir tabaka çıkmıştı. bomboştu, sırt çantamda mutluluğun mimarisi ve aklımda tabula rasa ile yeni bir ruh halimin ilk dakikalarındaydım ve son hız eve dönüyorduk.


çok uzun bir yolun ardından eve bir kez daha döndük. babam, uzun zamandır hayalini kurduğu c max'ı almak için birkaç saat önce yola çıkmış, annem ise benim dört saatte yarısını ancak hazırlayabileceğim bir sofrayı balkona kurmuştu. balkondayken hafiften bir rüzgar çıktı, gözlerimi kapatınca sanki hala motorda olduğumu düşündüm. bir sonraki güzergaha kadar bir ara vermeli ve şehre geri dönüp benzin parası kazanmalıydım.


günlerin gölgesinde ve ayın ışığında geçen birkaç günden sonra insanların arasına geri döndüm, onlardan biri değildim ve bir süre insan taklidi yaptıktan sonra geri gidecektim.