22 Ekim 2026 Perşembe

yarıda bırakmışların tanrısı

bir şekilde kurtarmayı başardığım eski entry'ler arasında, "geçmişte bugün" temalı aramalar yapmayı seviyorum. 2009 ekiminde okuldan mezun olmayı sonunda başarmış ve askere kısa dönem gitmeye hak kazanmışım. okul yok, iş güç yok, sorumluluk yok, para her zamanki gibi yok, nerede askerlik yapacağım belli değil, askerden sonra ne olacağımı bilmiyorum, tuborg beni işe alır mı, alsa ne yapacağıma dair bir planım yok derken babamın yeni aldığı suzuki v-strom'uyla antalya merkeze gitmişiz. 22 ekimde ise babamı bir yerde bırakıp müzeye girmişim. orada gördüğüm heykeli ise eve döner dönmez temize çekmişim.

22 ekim 2009...

antalya müzesi'nin kontrast oluşturmak için vişne rengine boyanmış duvarlarının önünde, en ince detayına kadar işlenmiş görkemli heykellerin hemen ayaklarının dibinde gördüm yarıda bırakılmış heykeli. hatları kabaca verildikten sonra bırakılmış ve bir kenara atılmıştı. üzerindeki izler, tanrısal dokunuşlar yerine insani kusurlar gibiydi. göz çukurları belli belirsiz gölge içinde, saçları işlenmemiş ve heykeltıraşı tarafından binlerce sene sürecek bir ihanete uğratılmıştı.


diğer heykellerin önünden hızlıca geçerken, bu yarıda kalmış hayvan gövdeli kafaya dakikalarca baktım. aynı heykele binlerce sene önce bakan, elindeki keskiyi isteksizce sallayıp ortaya çıkmaya başlayan sonuçtan mutsuz olmaya başlamış ve tek isteği atölyeden koşarak uzaklaşmak olan heykeltıraş oldum kısa bir süreliğine. isa mesih'in doğmasına yüzlerce yıl varken, sigara bulunmamışken ve kafa izni bile tarih sahnesinde görülmemişken, 27 yaşlarında olduğuna emin olduğum bu adam, elindeki keskiyi birden mermere çarptıktan sonra çıkıp gitmişti. sol kulağın hemen üzerindeki derin iz buradan kaynaklanıyordu demek. heykele bakmaya devam ettikçe, belki de tarihte ilk canı sıkılan adama dair bir şeyler bulmaya devam ettim. atölyeden uzaklaştıktan sonra agoranın içinden geçmiş ve denize uzanan sütunlu yolda başka insanların suratına bakmadan hızlı adımlarla ilerlemişti. hafif uzamış saçlarına ellerini götürmüş ve yanlış zamanda doğduğuna dair kendi kendine söylenmişti.

heykeltıraşlık yapmak yerine kendi yetiştirdiği elmaları satsa, mermere şekil vermeye çalışmak yerine topraktan çıkanlarla zamanını geçirse daha iyi olacaktı ama mesleğini bir kere seçmişti. içinde derin bir pişmanlık duydu, yassı bir taşı suyun üzerinde sektirip ilerideki sarp dağlara baktı. aristokrat sınıfına dahil olsa çalışmak zorunda kalmayacak, birbirinin aynısı heykeller için tüm hayatını vermekten vazgeçecekti ama değildi. neden çalıştığını kendisine sordu, neden bir suyun kenarında oturup akşamı getirmesinin bu kadar zor olduğunu. bir daha atölyeye dönmeyecek ve o heykeli asla bitirmeyecekti. zamanın sonuna kadar yarıda kalmışların, sona ulaşmaya dermanı olmayanların, canı sıkılanların ve yanlış zamanda doğduğuna inananların eksik sembolü olacaktı o mermer.

gün batarken phaselis kentinde yerinden isteksiz kalktı, geri dönmek istemiyordu ama buna mecburdu. zaman yolcusu olmayı ve yaşadığı çağdan ilelebet uzaklaşmayı düşündü. belki, gelecekte insanlar çalışmadan yaşayabiliyor ve bir su kenarında akşamı edebiliyorlardı. heykel yapmak yerine bir heykele bakarak dolaşabiliyor, seçtikleri mesleği istedikleri zaman değiştirebiliyorlardı. su kemerleri boyunca ilerledi, ileride nekropol vardı. kentte kafasını dinleyebildiği tek yer orası kalmıştı artık, diğer yerler insan gürültüsünden geçilmiyor, hele agoradaki satıcıların bağırışları kulağını tırmalıyordu. bir mezarın yanına oturdu, yaklaşık 2700 sene sonra kendisiyle aynı yaşlarda bir adamın da orada oturup kemerlere bakacağını bilmeden denizi seyretti.

yarıda kalan heykelini düşünüp biraz daha canını sıktı, yarım kalmış olana bakacak insanlar heykeltıraşına lanet okumayacak mıydı? alay edercesine gülmeyecek miydi? bir an önce ölmeyi ve gelecekte dünyaya gelmeyi istedi. belki asırlar sonra aynı heykele bakar ve sol kulağının üstündeki izden çıkarırdı aslında neler olduğunu. kendi kendine konuşup nekropolden çıktı, nereye gitmesi gerektiğini bilmiyordu. kafasını gökyüzüne çevirip en parlak yıldıza baktı ve kararsız adımlarla gerisin geri atölyeye döndü.

yarım kalmış heykelin yanında o kadar uzun zaman geçirmiştim ki, bir keramet olduğunu düşünen turistler yanıma gelmiş ve dikkatle kafaya bakmaya başlamıştı. yaptığı işten nefret eden müze görevlisi yanımıza doğru yaklaşırken mecburen diğer heykellere geçtim. hadrian, zeus ve mars gayet kusursuzdu ama ben isimsiz olanı sevmiştim. tanrıların tanrısı zeus fazla kibirli, hadrian fazla görkemli, mars ise fazla agresifti.

benim favorim: yarıda kalmış olan ve onun ruhu sıkkın heykeltıraşıydı. keskiyi mermere fırlatan adam, belki ben bile olabilirdim.

1 yorum:

cerenbilgin dedi ki...

hi old friend! sözlükten gittin gideli sessiz sedasız okuyoruz ama kendini akademik uğraşa adayan bu kimliğin sana antalya modern mimarlığından danışacakları var, umarım görür ve ulaşırsın - ceriks