serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2010 Çarşamba

dile kolay: 9993 gün

hayattaki 10000. günüme bir hafta kalmışken, yılbaşı kutlamalarında kafalarında parlak koni ve ellerinde türlü şarlatanlık olan şuursuz insanlar gibi davranmamın kimseye bir faydası olmadığını bilmek bile beni ne yavaşlatıyor ne de daha kısa ve mantıklı cümleler kurmak konusunda teşvik ediyor. sadece listelemek ve aklımdan geçenleri kaydetmek istiyorum, çünkü kimsenin pek farkında olmadığı bir gerçek var ki: her insan sadece bir kez 9993. gününü yaşar. binlerce pazartesi, çarşamba ve hatta pazar vardır fakat sadece bir kere 10000. güne varır ve şanslıysan "vay be" dersin. eğer şanssız çoğunluğun içindeysen hayatının 10000. gününün hangisi olduğunu bile bilmezsin. tüm gün raporla, toplantıyla, yağmurda taksi beklemekle, bıkkın hocaların sıkkın derslerini dinlemekle ya da evde oturup hayatının geri kalanını planlamakla bile geçirebilirsin. eğer bu yazıyı okurken en az yirmi sekiz yaşındaysan muhtemelen 10.000 gününü özelleştirmemişsin demektir, bu saatten sonra yapabileceğin en iyi şey 20000. gününü hesaplamak ve sebatla beklemektir. söz konusu gün, elli dört ile elli beş yaşın arasında bir gündedir ve bu yazıyı okurken ellili yaşlarını geride bırakalı birkaç sene olmamışsa, daha epey vaktin var demektir.

fakat benim durumum biraz farklı, bir seneden fazla bir süredir bu kutsal günün 1 aralık 2010'a denk geldiğini biliyor ve bunu kendime sık sık hatırlatıp doru bir at gibi kişniyorum. hayattaki 1000. günümün yazmaya değer bir tarafı yok, muhtemelen altımda bez vardı ve ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum. okuma yazma bilmediğim için herhangi bir şeyi okuyamıyor ve bu kahredici durumu yazıya bile dökemiyordum. belki elimde bir değnekle yere vuruyor olabilirim, bilinçten bağımsız hareketler kumpanyasının baş akrobatı gibi davrandığıma ise neredeyse eminim.

1000. gün fiyaskoyla geçince,bir sonraki kallavi tamsayıya hazırlanmak boynumun borcu oldu. işten çıkıp akşama kadar içerim diyordum fakat bir seneden fazla bir süredir işsizim ve şansım yaver giderse haftaya çarşamba başlayabileceğim. ilk günden izin almak, ikinci 10000'liği de lanetleyebileceğinden bu kaytarma planını ileri bir tarihe erteliyorum. çünkü okulu ve askerliği bitirmişsen yapabileceğin en iyi şey bir işe girip çalışmaktır, buna karşı çıkmak kısa vadede parasızlığı, uzun vadede ise parasızlıkla birlikte güvensizliği ve umutsuzluğu getirir.

geride kalan 9993 güne bakınca, tam bir angut gibi davrandığımı görebiliyorum. her zaman dertlerim oldu ve bu dertleri elimden geldiğince büyüttüm, küresel kriz boyutlarına çıkardım. derslerimi sorun ettim, yazılılarımın kötü geçtiği ve ilk hızı olan bir atın ne bok yemeye oradan oraya koşturduğunu anlamadığım belirsiz zamanlarım oldu, anadolu'nun kapıları türklere açılırken orada değildim fakat oradaymış gibi anlatmam istendiğinde, gerçekten de oradaymış fakat başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi alakasız bir anı anlatıp tarih sınavından epey düşük not aldım. kafam karışıktı, içtiğim zaman sadeleşip sonuca yöneldim. gün batışlarını aylarca kaçırdım, gün doğuşlarında ise genelde uyudum. sabahlamaktan genelde nefret ettim, maketlerimi hocalara gösterdikten sonra genelde havaya uçurdum. tek isteğimin uyumak olduğu günlerde, ne yazık ki okul iyice bastırmıştı ve sürekli bir şeyler çizmem gerekiyordu. koladan midem yandı, kahveden midem bulandı. bilgisayarımı tekmelemek istediğim an, diploma projesine birkaç gün vardı.

ilk onbinlik yarım yamalak mücadelelerle geçti fakat bakıyorum ki bu yazı bitecek gibi değil, anlatacaklarımın ne olduğu hakkında bile bir planım yok. en iyisi her gün biraz biraz yazıp, gelecek çarşamba da kutadgu bilig gibi bir şeyi ortaya tuğla gibi bırakıp kaçmak. 

kolay değl, 9993 gündür yaşamaya çalışıyoruz bu gezegende. 

yazı taslakları

aklıma gelenler pek fazla kalmayıp çekip gittiklerinden bunları maddeler halinde yazmak en iyisi:

1. adana kebap: "bunu neden başka şehirde böyle güzel yapamıyorlar" deyip önümdeki kebaba odaklanıyorum, tepeden tırnağa ıslak sakallı bir adam da "binlerce yıldır böyle evlat, sakin ol" diyor. üç kollu bir mızrağı var ve kebap yemek için her gece olimpos denizlerinden adana'ya geliyor. söz konusu adam denizler tanrısı poseidon ve her gece adana'ya gelmekten bıktığı halde bu zevkten vazgeçmiyor. kebabı bulgur pilavının üzerinde getiren işletmeleri helak etmeyi bile yıllar önce bırakmış, sadece pek ses etmeden yemeğini yiyor. üzerinin kuruması için genelde mangalın yanında yiyor. közlerin kızıl ışıkları adamın beyaz sakallarını boyamış, kimse onun bir tanrı olduğunu bilmiyor. dükkanın en eski müdavimi.

2. ısrar : "ölümü öp" ile katmerlenen kadim günlerden kalma bir işkence yöntemi. pişmaniye yemem için "ölümü öp" diyen bir teyzeye, pişmaniye yemenin ölü öpmekten daha zor olduğunu anlatamıyorum. tam ağzımı açacakken bir şeyler söylüyor ve elimde dev bir baklava-pişmaniye ya da bunun gibi rezalet tatlılar tabağını sıkıştırıyor. tabağı usulca bir kenara bırakıp teyzeyi mecburen öldürmek ve öpmek zorunda kalıyorum. tabağı sonra mutfağa götürüyor, ev halkından özür diliyorum ve çekip gidiyorum. tatlı yiyememek beni hem nekrofil hem de katil yapıyor, oturup hüzünleniyorum.

3. geleceğe mektuplar : gelecekte bir güne mail atan bir site sayesinde, seneler boyunca aynı güne mail atıyor ve kendimden bahsediyorum. gelecekteki halim ise, söz konusu gün geldiğinde saat başı geçmişteki farklı bir halimden uzun bir mail alıyor. birisi para istiyor, birisi nasihat, birisi arabasının anahtarını. geçmişteki hallerinin sıkıştırdığı sinirli bir ortayaşlı adam. yapacağı pek bir şey yok, çünkü tüm mailleri yazan kendisi. belki, o da zamanı alt ederek geçmişteki hallerini mail atar ve onu rahat bırakmasını söyler bilmiyorum. zamanda yolculuk konusuna odaklanmam lazım biraz, işe başlamadan önce aklımda ne varsa temize çekmek ve sıfır kilometre bir beyinle kendimi iş tanrısına kurban etmek istiyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

sıkı can iyidir

canımın sıkılması üzerine bunu bana diyen adamı kılıçla ikiye böldüğümden beri insanlarla diyaloğa girmemeye çalışıyorum, çünkü üzerime doğru fışkıran kandan hiçbir zaman hoşlanmadım. keza kurban bayramlarından da, sadece tatili fena değil fakat içinde bulunduğum şartlar sebebiyle dokuz günlük bayram tatili benim için hiçbir şey ifade etmediği için ailecek adana'ya gidecek olmamıza da sevinemiyorum. çünkü istikrarlı biçimde canım sıkılıyor, insanlara dert anlatacak yahut aynı yalanı söyleyecek olmak bile şimdiden yoruyor. belle & sebastian'dan "get me away from here, i'm dying" dinleyerek, bizimkilere beni burada bırakın fikrini aşılamaya çalışıyorum. bir fikri aşılamanın ne kadar zor ve zaman alan bir uğraş olduğunu bildiğimden pek de umut etmiyorum gerçi. adana'ya gidecek, türlü akrabalara iş-işsizlik-hevessizlik ve geri kalan her şey hakkında küçük seminerler verecek ve yaklaşık bir gün sonra da kimseyle herhangi ciddi bir konuda konuşmak yerine sırra kadem basacağım. kendimi dar sokaklara atıp mimariden bağımsızlığını ilan etmiş bu coğrafyanın fotoğraflarını çekeceğim. adana'nın bazı mahalleleri tuhaftır; önceden polis giremezdi, şu aralar azrail de giremiyor sanırım. gerçekten ölmeyi unutmuş ya da reddetmiş çok yaşlı insanlar vardır ve filtresiz sigara içerler. yaşayan katrana dönüşen fakat bunu pek de umursamayan efsanevi bilgeler vardır, mümkünse onların fotoğrafını çekip ölmeyi düşünüp düşünmediklerini soracağım.

bu sabah itibariyle yatağımdan kalkarken artık tutarlı hikayeler ve başka hayattan dengeli perspektifler sunmaya karar vermiştim. belki kendimin yirmi sene sonraki hali, belki de seyyar pilavcının aklından geçenler. kesinlikle odak problemi olmayan bir yazı olacaktı, zihnim açıktı fakat mutfağa girmekle her şey yine yerle bir oldu. annem taş kadayıf yapmaya ve bu saçma tatlının cevizlerini benim ayıklamama karar vermişti. bu aralar tartışıyorduk zaten dört saatte bir, ortalık daha fazla gerilmesin diye cevizleri kırmamın pozitif anlamda bir etkisi olabilirdi. seyyar pilavcının gizemsiz öyküsü yerine belki de yıllardır taş kadayıf yapan ustanın aklından geçenleri yazabilirdim. aklım yine başka yerlerdeydi ve yanıma gelecek gibi gözükmüyordu. hamurdan bohçaların içine ceviz koyup bunun üzerine şıra dökme fikrini ilk bulan adamı merak ettim, kesinlikle bıyıkları vardı ve canı hiç sıkılmamıştı. benden farklıydı.


cevizleri kırıp ayıkladım, yazma hevesim anbean azalıyordu. adana'ya gitmek ve diyaloğa girmek istemiyordum, evde kalıp içmek ve zamanı kaybetmek daha güzel geliyordu. asosyalizm devrimcisi gibiydim ve evden çıkmak istemiyordum fakat yine de gidecektim. gidecek, gülümseyecek, gülümsemekten sıkılacak, sıkılmaktan sıkılacakken de kendimi bir kebanın karşısında bulup mutlu olacaktım. hangi kitapları yanımda götüreceğim dışında hemen her şey belliydi. internet olmayacaktı, bir şeyler yazmak için çıldırırsam da bir çaresine bakacaktım.


11 Kasım 2010 Perşembe

sorumsuzluğun kökeni ve tost

bu sabah ilk işim, yatakta bilmem kaçıncı rüyasını gören kendimi izlemek ve bu herif için endişenmek oldu. uyurken bile daha fazla sorumluluk alıyor ve rüyada da olsa bir şeyler için çaba gösteriyordu. gerçek hayattaki (kime göre) durgunluğu ve sabitliği ailesini de endişelendirmeye başlamıştı. babasının iki tane oğlu vardı yirmi sekiz yaşındayken, güzel bir ailesi ve düzenli bir işi. ne yapacağım diye yukarılara bakmazdı ve bu yaklaşık yirmi sene önceydi. yastığına sarılmış halime bakmaya devam ettim, kaşları hafiften çatılmıştı. belli ki bir şeylerin içindeydi ve mücadele ediyordu. gün boyu yüzümün hareketsizliğini düşününce, asıl yaşayanın yataktaki, benim ise sadece bir düş olduğumu düşündüm. soran gözlerle sorumsuzluğumu düşünürken de bütün her şeyin kökeninin sormaktan geldiğini fark ettim.

sorumsuzluk - sorumsuz - sorum - sor - so fucking what?

hiçbir şeyi sormuyordum, bunun temelinde ise belki de her şeyin cevabını bildiğim gerçeği yatıyordu; balıklar gibi hiçbir şey düşünmüyordum çünkü zaten biliyordum. soruların aklımda yeri yoktu, cevaplara da önem verdiğim söylenemezdi. ben sadece zamanda yolculuk üzerine düşünüyordum, 50'lerin amerikası, 60'ların parisi, 70'lerin başında new york, gençliğe yön veren akımlar ve mekanların zaman içindeki değişimi, insanların kıyafetleri ve ailelerin kimse tarafından yazılmamış hikayeleri derken, bugüne ve bugünün sorumluluklarına varamadan gün bitiyordu. geçmişte ya da gelecekte yaşıyordum, tam şimdiye varacakken de uykum geliyordu. uykudaki bedenim yaşıyordu 2010 yılını, uyanık halim kesinlikle başka bir zaman diliminde sürtüyordu.

uykudaki halim hafiften kıpırdandı, uyanmasına dakikalar kalmıştı. uyandığı zaman beni görürse tedirgin olabilirdi, o yüzden odadan çıkmalı ve mutfakta kendime bir tost yapmalıydım. hayatımda yediğim en iyi tostları düşündüm, didim'deki rıfat en iyisiydi. barı kapattıktan sonra içkili kafalarla çökerdik ahşap masalarına. hamburger ekmeğine yapardı, insanın yedikçe yiyesi gelirdi. cennet meyveleri bile rıfat'ın tostunun yanında kıymalı ebegümeci gibi kalırdı. rıfat, tostları yapan tombul adamın babasının adıymış. tost hükümdarlığını kurup yıllar boyu yönettikten sonra da oğluna bırakmış tahtı. benim yaptığım tostlar, gerçekten tatsız tuzsuz oluyordu. açlığım geçsin diye yiyordum sadece, keyif almayı bırakmıştım. kaşarı ve sucuğu doğradım, ekmeğin içine tıktım. kötü bir tost olacağı daha ilk dakikadan belli olmuştu, bu saatten sonra rıfat'ın binde birine bile ulaşamazdım. bu sırada içerideki adam uyandı ve ilk işi televizyonu açmak oldu. liverpool'un beraberliğine canını sıktı, annesi yarın çıkacakları yol için çanta hazırlıyor ve genç adama bir şeyler soruyordu. adana'ya, dedesinin yanına gideceklerdi ailecek. yeniden yol, başka bir şehir ve başka insanlar. çocukluğunun geçtiği ve eskiden çok büyük gelen renkli duvarlı ev.

tostumu makineden sıyırıp(yine hafiften yanmıştı kahrolası) masaya oturdum. sorumsuzluğum her gün kendisini ikiye katlıyordu ve bir yerden bir türlü başlayamıyordum. çoğu zaman hangi günde olduğumu ve kimliğimi bile şaşırıyordum. hayal dünyam, mevcut gerçeği yerle bir ederken de bana düşen, berbat yaptığım bir tostun son lokmalarını yemek oluyordu.





10 Kasım 2010 Çarşamba

mevsimler geçerken


bazen kendimi bu ağaç gibi sabit ve değişikliğe kapısını kapatmış hissediyorum, tüm fiziksel şartlar değişse bile ben tuhaf bir inatla aynı kalıyorum. zaman geçiyor, mevsimler değiştiği gibi yıllar da düzenli artıyor ama kafamın içindekiler neredeyse son on senedir matematikte sabit sayı gibi davranıyor. gökkuşağı çıkıyor bazen tepemde, bazen de kendimi mavi göğün altında boylu boyuna uzanmış bulutlara bakıyor buluyorum. bazen tepeme çöken sisten çevremi göremediğim gibi, kim ne derse desin duyamıyorum. stand-by moduna geçip bekleyebiliyorum uzun bir süre, değişmek zor geliyor aynılığımı geliştirmeye çalışıyorum. çevremde her şey değişip yerine yenileri gelirken, arkeoloji müzesinin bahçesindeki heykeller gibi durabiliyorum. ya hareketlerim yavaşlıyor ya da insanlar hızlanıyor, bazen bulutlar birden bire yağmur getiriyor. fiziksel gerçekliğim beni yanıltıyor, başkasının zihninde yeşeren bir fikir gibi davranıyorum. belki de başkasının gördüğü rüya olduğum düşüncesi ara sıra yanımdan ayrılmıyor. mekanlar bazen dekor gibi geliyor, asırlık ağacın kuru dallarına bakarken de ağacın orada değil de aslında benim zihnimde olduğunu, tüm bu görsel efekti benim uydurmuş olabileceğimi iddia ediyorum. gözlerimin gördüğü ağaç, kendini somutlaştıran zihnimin küçük bir oyunu pekala olabilir. her şey değişse de kendini değiştirmemeye ant içmiş eksik benliğimin küçük bir şovudur belki canon'umun çektiğini sandığım bu üç fotoğraf. halbuki deklanşör sesi de gelmişti, ortadaki fotoğrafta deniz şortumla ağacın gövdesine yaslandığıma bile yemin edebilirim fakat bazen fotoğraflarda çıkmıyorum, bir sisin içinde kayboluyorum. bu belki de karmaşık düşüncelerimin kendini açıklama çabasıdır, belki de erkenden biten güne ettiğim isyandır; tam anlamıyla emin olamıyorum.

7 Kasım 2010 Pazar

pazar akşamı

son iki günde ne yaptığımı konu alan ve başlığı "olimpes" olan yazıya giremedim bile, pazar akşamı tüm kütlesi ve yoğunluğuyla elimi kolumu bağladı. bir yandan liverpool-chelsea maçına link ararken maçın başlamasının üzerinden yarım saat geçmesi, bir yandan da gta oynayan kardeşimin bilgisayarından gelen silah sesleri canımın yarısını götürdü. pazar akşamı sinsi bir yılan gibi geldi ensemden soktu, gayet güzel geçen ve olimpos'ta pes oynayarak taçlandırdığım son iki günün özeti de başka bir güne kaldı. cümleye giremedim, ne yaptıysam olmadı. eğer bir yazar olsaydım ve yazmam gereken zamanda bu kabızlıkla yüzyüze gelseydim, gerçekten toparlaması uzun sürerdi fakat şükür ki yazmakla mükellef değilim. neyle mükellef olduğum da belli değil arkadaş, işe girmedikçe kendime olan inancım azalıyor, bunlar azaldıkça da daha az takmaya çalışıyorum. diplomam olmasa, lise terk olduğumu bile iddia edebileceğim fakat şu anda hangi cehennemde olduğunu bilmediğim kenarı yaldızlı bir diplomam var. evet evet, kafamı siken tam olarak silah ve çarpışma sesleri. başım hafiften ağırlaşırken, torres "sakın vazgeçme" makamından iki tane golü daha ilk yarıdan chelsea kalesine yolluyor.

evet, bu sırada maç devam ediyor. izlemek istesem de hiçbir mekanda bunu yapamazdım. çünkü spormax yayını olan kıraathaneler trabzon-gassaray maçını veriyorlar. çünkü, bu küçük ilçede liverpool üzerine bir şeyler düşünen tek bedevi benim, önümüzdeki otuz altı sene de bu değişmeyecek. sadece bugün istanbul'da olmak ve irish pub'a gidip ingiliz spikerden maç izlemek istedim. barcelona ve real madrid maçları, futbol izleme kotamı bu akşamlığına doldurup da taşırır, gece yarısı olmadan da sarı ve kalın yorganın altında uzun bir uykuya daha dalarım.

son iki güne dair her şeyin zamanı ne yazık ki şimdi değil, pazar akşamı kendisinden başka bir şeye yaşama şansı vermeyen ölümcül bir hastalıktır. insanın başına haftada bir gelir.

1 Kasım 2010 Pazartesi

film tadında

bazı anlar oluyor ki, hayatı dev bütçeli ve sonsuz setli gerçek zamanlı bir film zannediyorum. biraz önce kapı çaldı,  evde benden başka kimse olmadığından yavaş adımlarla gittim ve kapıyı açtım. asansörün parçasını değiştiren adam, iş tulumu içerisinde bana problemi ve nasıl çözdüğünü anlattı. dördüncü katın kapı bağlantısını pek dert ettiğim söylenmezdi ama yine de dinledim. eline sağlık usta deyip kapıyı kapatacakken, "akşam maça geliyorsun değil mi?" diye sordu. ustanın yüzüne dikkatli baktım, geçen hafta karşı takımda oynayan birisiydi sanırım, tam çıkaramadım. onun beni başkasıyla karıştırmasına imkan yoktu, kendinden emindi (ustalar kendinden emindir). "yok gelemiyorum, hasta oldum" dedim. gerçekten hastalık başlangıcındaydım ve bir buçuk saatlik bir maç beni şimdiki halimden daha kötüye götürebilirdi. eski parçayı aldım, aldığıma dair bir kağıt imzaladım (bu aralar epey imza atar oldum) ve kapıyı kapattım. asansörcü olmak güzel bir iş gibi geldi, zihinsel yorgunluğu olan işlerden bir adım daha uzaklaştım. 

sabah balığa çıkıp öğleden sonraları kitap okuyan bilge bir balıkçı imgesi geldi gözümün önüne, kendimi anında yaşlandırdım. şakaklarım beyazladı, sakalım uzadı. gözlerimin kenarındaki kırışıklıklar üç misline çıktı. hangi kitapları yanıma alacağımı, evimin ve teknemin nasıl olacağını, isimlerini bile düşündüm kısa süre içinde. sanki bir filmdi hayat ve ben sonunu tahmin etmeye çalışıyordum. gerçeklik kürsüsünden anında kopup kendimi hayal alemine bırakırken de bir günü daha bitiriyordum. kasımın ilk günü, hem hiçbir şey yapmamakla hem de dünyanın kaderini değiştirmeyecek bir sürü ıvır zıvırla uğraşarak geçti. gelecek ay bugün, hayattaki on bininci günüm ve eskiden aldığım bir karara göre o gün çalışıyorsam bile işten izin alacaktım. görünüşe göre kimseden izin almama gerek kalmayacak. diğer bir kehanete göre de on bira içecektim, bu sanırım olmayacak. içkiye olan sevgim, istanbul'daki gibi değil. bir daha istanbul'a dönersem de bira kutularından duvar yapmak gibi inşaat işlerine girmeyeceğime eminim.

bazen, chuck norris oluyor ve seri döner tekmelerle koridorda ilerliyorum; bazen de otistik yanım ağır basıyor, ne kadar gereksiz bilgi varsa listeleyip evimde oturuyorum. bazen 28 yaşına nasıl geldiğime hayret ediyor bazen de çeyrek asır sonrasındaki halimle oturup konuşuyorum.

"bu sene balık var mı kaptan?"

"hep mithat var be, biraz da nusret çıkıyor o kadar."

ayağa kalk ve savaş!

ayağa kalkıp savaşmak beni her zaman yorduğundan, genelde oturup düşünmeyi tercih ediyorum. bu, çamaşır makinesinin tüm hıncıyla çalıştığı pazartesi sabahlarında imkansız bir hale geliyor. yazarım diye aklımın bir köşesinde biriktirdiğim ıvır zıvırlar, yüksek devirli makinenin oluşturduğu karadelikte kaybolup giderken de bana kalan, hayalimdeki eve biraz daha fikir üretmek oluyor. sıva ve boyaya gerek yok, taşların dokusu ve rengi bana yeter. herhangi bir yola uzak olsa da olur; yıldızlara yakınlık beni uzun süre oyalar.  perdeye ne hacet, önümde uzanan ova gelsin evimin içine girsin. battaniyemin köşesinden içeri kıvrılsın, sabah tembelliğime ortak olsun. rüyalarım gerçekle karışsın, gerçeğimin hangisi olduğunu bir fincan kahveden önce anlamayayım. yerimden doğrulayım, işlenmemiş ve doğallığını kaybetmemiş ham parkenin üzerinde yürüyüp camın kenarına geleyim, gece yağan yağmurdan sonra parlayan çam ağaçlarına bakıp, biraz daha düşüneyim. bu belki bir kitabın ilk cümlesi olsun, belki de milyarlarca insanın aklına şimdiye kadar gelmemiş yeni bir fikir. fakat çamaşır makinesi olmaz, elektrikli eşya uğultusuyla hiçbir şey yapamam.

28 ekimden sonra geçirdiğim üç günü uzun uzun yazmak istemiyorum, buna mecalim yok. cuma akşamı kısıtlı sürede içtiğim çok soğuk tuborglar mı yoksa dün güneşin altında deli danalar gibi top oynadıktan sonra üzerimde kuruyan ter mi bilmiyorum, hastalık öncesi uyuzluğundayım. boğazımda bir şey var ve ıhlamurla bile geçmiyor. gizlibahçe'de kardeşimle, hafif serin bir havada buz gibi tuborg'ları peşisıra yuvarlamanın bir bedeli olmalıydı. ilk bedeli altı liraya çıkmış birayla ödedik, altışar tane biraz fazlaydı sanırım. en azından dışarıda içmek için.günahı büyük oldu, peşin ödeyip bardan çıktık. bizimkiler gelip aldığında, üçer tane içmiş olduğumuza kızdılar. doğruları söylemek bazen can sıkıcı olabilir, yumuşatıcı etkili "yalan oxy action" çoğu zaman şaşırtıcı derecede işe yarar. 

cumartesi, hafızasını yardım kuruluşlarına bağışlamış bir balık gibiydim. ne yaptığım konusunda pek bir fikrim yok.  televizyon izlemiş olabilirim, ne zaman şu merete takılsam zamanı ve bilinci kaybediyorum. evet, dans eden çiftler vardı. jüri vardı ve hiçbir siki beğenmeyen klasik jüri mantığında birşeyler geveliyorlardı. hayatımdaki tüm jürileri geride bıraktığıma sevindim. akademik kariyer yapmak istemem, çalışmayı da çok sevdiğim söylenemez. sanırım yanlış bir hayat yaşıyorum, seçimlerim beni çıkmaz sokağa getirdi fakat yine de en kötü durumda olan ben değilim.

pazar günü, geçen hafta bir sürü balık tuttuğumuz çıralı'ya daha sağlam bir ekipmanla gittik. istatistiklere göre çuvallarca balık tutmamız lazımdı fakat 4 olta ve özel hazırlanmış tavuklarla ancak beş tane yakalayabildik. siyah desenli balığa mithat adını verdim, o da daha fazla mücadele etmeyip ruhunu teslim etti. balık tutma serüveni, oltamı dolaştırmamla son buldu. gerçek kaleleri olan top sahasına gittik, ayakkabıları giydik ve beşer penaltı çekişmeye başladık. yine yenildim, kardeşimin sol ayağı benimkinden çok daha iyi sanırım. yeniden aldığım kiloların, hareketlerimi yavaşlattığını da söyleyebilirim.

her şeyin ertesinde, pazartesi buradayım işte. hafiften boğazım ağrıdığı için kapüşonlu bir şeyler giyip kendimi motive etmeye çalışıyorum. birkaç yere iş başvurusunda bulundum, antalya'da kalmak ve gelecek seneden itibaren doğa sporlarına ağırlık vermek istiyorum. 

insanların yapmak için yıllık izinlerini beklediği tüm aktiviteleri, hafta sonlarıma paylaştırabilirim. 



26 Ekim 2010 Salı

televizyon kandırmacası

biraz önce bilgisayarın başında biraz fazla kaldığımı düşünüp televizyonun karşısına geçtim. reklam kuşağı, ambalaj paketi gibi televizyonu sarıp sarmalamıştı. herhangi bir dizinin arasındaydı sanırım bizimkiler, asıl program başlayıncaya kadar bir yarışma programı açmışlardı. bir tabak üzüm alıp televizyon seyretmeye başladım. deste deste paraların ortada durduğu bir yarışmaydı, anlamaya çalışmadım; anlamaya çalışmadan anlayabileceğim kadar gerizekalı bir format olduğuna emindim ve yanılmadım. antipati konusunda birbiriyle yarışabilecek kalibrede bir çift vardı ve geçtiğimiz haftalarda epey ses getirmiş emir kusturica hakkında pek fikirleri yoktu. gazete okumuyorsun, haber izlemiyorsun, internete girmiyorsun da hiç mi kulağına çalınmadı be koçmar? altın portakal ve kusturica olayına dair hiçbir şey duymadan, başka bir gezegenden salak bir yarışma için mi indin sadece? bihaber olup da televizyona mı başvurdun bir de, yoksa bunlar danışıklı dövüş mü? var mı bir katakulli?

televizyonun karşısında beş dakika durmak yetti, üzümü bitirmeden ekranını kapattığım bilgisayara geri döndüm. kullanıcı odaklı internet sonsuzken, televizyon kısırdöngü içinde her sezon kabız formatlarla yerinde sayıyordu. diziler ve yarışmalar, haberler ve aynı suratlar. televizyon ne veriyorsa onu kayıtsız şartsız kabul etmek zorundaydın, yüzlerce kanal arasından seçim yapmaya çalışmak da doğru dürüst bir şeyler seyredemeden akşamı bitirmene neden oluyordu. bir yandan timsahlar dolaşıyordu nil'in kenarında, bir yandan avrupadan goller, ağlatan diziler, ali rıza'nın iç sesi, diş macunları, sızdırmayan pedler, mutlu çocuklar, yavşak müteahhitler, aynı senaryolar, bankalar, kredi kartı kullanıp mutlu olan parlak dişler, hayaller derken yine bir şey anlamadan gece geliyordu. timsahlar, bir günü daha başarıyla bitirmenin gururuyla nat geo kameramanlarına göz kırpıyordu belki.

bilgisayarımı açtım, biraz sözlüğe biraz da blog'a baktım; nereye yazmak istediğimi belirledim. ne yazmam gerektiği de tamamen benim inisiyatifimdeydi. reklam yoktu, gerizekalı çiftler de gürültü yapmıyordu; diş macunu ve diş hekimlerinin önerisi de cehenneme giden dar yoldayken askerlik üzerine düşündüm biraz fakat yazı yazmak televizyon üzerine oldu. 


23 Ekim 2010 Cumartesi

danser encore

mekan : her zamanki. bilgisayarımın karşısı, kahvemin çaprazı.

nüfus  : sadece ben varım. kardeşim işinde gücünde, bizimkiler de bir arkadaşlarının çocuğunu ek kontenjanla kazandığı okuluna yerleştirmeye gitti. akşama ancak gelirler.

ruhi durum : danser encore dinleyene kadar her şey normaldi, şimdi başkayım. iyi ya da kötü değil.

plan : bir saat içinde içmeye başlayıp dört saat sonra normale dönmek.

para : var allah'ıma bin şükür. iddia oynayıp sayısal bile doldurabilirim. dörtlü tuborg da gizeldir. 

ne okuyorsun bu aralar : otostopçu'dan rastgele sayfalar, puslu kıtalar atlası (yine yeniden), national geo'nun elli farklı rota adlı eki.

izlediğin bir şey var mı : yok, ara sıra lost'a beşinci sezondan devam etmeyi ve spartacus'e başlamayı düşünüyorum. savaş filmi de izlemek istesem de interneti olan bilgisayarda bir şey izlemek çok zor, dikkatim dağılıyor. artık twitteri, blogu, sözlüğü, maili olan yoğun bir insanım, sosyal paylaşım aptalıyım (bana sakın sistem eleştirisi yapma, kırarım elini)

hangi ülke  : türkiye. dünyanın en güzel coğrafyası, hemi de mitolojik tarih soslu. biraz da iskoçya sanırım, öğleden sonra eski bir pubda bira içip maç izlemek alışkanlığım olsun isterdim.

hangi takım : ah liverpool, can liverpool. seni bu duruma düşürenin elleri gerrard'ın füzeleriyle kırılsın. sermaye sahipleri, futbolu yatırımdan başka bir şey sanmayan puştların yakasını öbür tarafta bill shankly bırakmasın.

hangi ayakkabı : sadece adidas, süperstar. kundurayla yolum kesişmesin.

amacımızdan saptık mı : bir amacımız yoktu zaten, öylesineydi.




22 Ekim 2010 Cuma

the lotr ve ülke gündemi

eğer günün birinde tek yapmak istediğim şeyin yazarlık olduğuna karar verirsem, sabahların çok uzun olduğu bir coğrafyaya yerleşip yastığımın altında not defteriyle uyuyayacağım. rüyalar ve rüyaların gerçekle birbirine girdiği o yarı şuursuz hal, bu aralar beni mutlu eden birkaç şeyden biri. rüyalarım o kadar gerçekçi ve aynı zamanda büyüleyici oluyor ki, asıl hayatımın gözlerimi kapattığım anda başladığını; şimdiki hayatımın ise silikleşmiş bir replika olduğunu düşünüyorum. her şey o kadar berraklaşıyor ki, sabahın turuncu ışıklarında; bin sene baksam bile göremeyeceğim bağlantıları saniyesinde kurabiliyorum. sarı yorganımın altında uzanıp gözlerim kapalı düşlerken, ülkenin şu durumunun daha önce bir kitapta zaten yazılmış olduğunu fark ediyorum. 

bu kitap, the lord of the rings'ti ve söz konusu sahne de moria madenleri'nde geçiyordu. hani gandalf'ın balrog'a "geçemezsin" diye bağırdığı o meşhur sekans. köprü yıkılıyor, herkes balrog'un sonsuza kadar düştüğünü zannederken, iblis son anda kırbacını şaklatarak gandalf'ı da kendisiyle birlikte düşürüyordu. iblisin bittiğini zannederken, son darbe herkesi perişan ediyordu.

balrog'un kırbacının, ülkeyi kasıp kavuran yobazın iktidarıyla hiçbir farkı yok. bitirmeye çok yaklaşmışken, ülke yarım asır önceden aydınlanma çağına girip  köy enstitüleri hamlesiyle de feraha kavuşacakken, yobazlık karanlığa gömülmek üzereyken aniden gelen "darbe" ülkeyi de karanlığa sürüklemeye başladı. haberler her geçen gün daha da kötüye gidiyor, gandalf nasıl balrog'la birlikte irtifa kaybettiyse karanlıkta; türkiye de son hız düşüyor yobazla birlikte. balrog karanlığı ve yerin dibini severdi, yobaz da hemen hemen aynı şeylerden hoşlanıyor. her geçen gün, karanlık her tarafı kaplıyor. her gün bir yeri daha ele geçiriyor, kadrolaşıp sistemleşiyor. 

peki düşmeye başlayan gandalf'tan sonra yüzük kardeşliği olarak bize kalan yola iyi niyetle devam etmek mi dersin? yoksa umut günbegün azalacak mı? aragorn gibi erdemli bir kolcu var mı bizi kollayacak, yoksa frodo bile şu milyonlarca insandan daha mı cesurdu?

bunu zaman gösterecek, toprağın bol olsun j.r.r. tolkien!


21 Ekim 2010 Perşembe

bir gün yeter

moral bozmak, umutsuzluğa kapılıp yaşama sevincinden olmak, tekrar lanet etmeye başlamak için bir günün bile fazla olduğu güzel bir ülke burası. biraz haber izledim, biraz sol frame takip ettim, biraz altyazı okuyup diyanet'in binlerce imam alacağını öğrendim, ilkokula türbanla girmeye çalışan kız konusu gelince de korunaklı alanım bloguma geri döndüm. aklımda, ne geçen haftaki gezim kaldı ne de dört element haftasının geri kalan güzel günleri; televizyonda biraz siyasetçi görmek, yarım saat haberler yetti. yalancı gündemle, aynı konularla, temcit pilavlarıyla, istismarla, yandaşçılıkla, kayırmayla ve kendi gibi olmayana yaşama şansı vermeyen şahane demokrasimizle aklını kaybetmiş ortalama bir vatandaşa dönüştüm hemen. "ne olacak bu ülkenin hali" kafamın bir köşesine medya çivisiyle çakıldı, "ne olacak benim halim" de promosyon gibi geldi tabii. bir yandan milliyetçi spor spikeri eşliğinde bursaspor-man u maçı izlemek, bir yandan siyasi partiler, diğer yandan türk telekomun rekor karla yılın üçüncü çeyreğini kapatması, türbanlı çocuklar, erman toroğlu, polis, asker derken bir baktım ki okyanusları içine sığdıracak bedenim küçülmüş de nefes almakta zorlanıyorum. dünyanın en güzel coğrafyasında, binlerce yıllık medeniyetlerin toprağında aldığım keyif, biraz ülke gerçekleri izlemekle bertaraf oluyor ve umudu olmayan herhangi bir gence dönüşmek bir günümü bile almıyor. tersten peri masalı, balkabağına dönüşüyorum.

11 Ekim 2010 Pazartesi

yazarımız...

yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığından ya da kim bilir yine hangi cehennemde sürttüğünden yazısı elimize geçmemiştir. düzeltir özür dileriz bile diyemiyoruz, adam iyice arsız çıktı.


bloga dair süper planlarım var, dev yazı dizileri ve röportajlarım (tabii ki kendimle) da olacak ama bu aralar eve bile varamıyorum ki. aile gelenekleri ve piknik sevdalısı dayım sağolsun, resmen turneye çıktık. beş gün ardı ardına yanan mangalla rekorumuzu geliştirdik, kolesterol klasmanında başa güreştik. dayım bu sabah ingiltere'ye döndü de ancak bilgisayar başına geçme fırsatım oldu. tabii, bu kalıcı bir durum değil; yaklaşık bir saat sonra antalya'ya sevgilimin yanına gidip altın portakal film festivaline iştirak edeceğim. akşama kadar film ve birinci yıldönümümüzün kutlanması. gizel olacak, zaten bu kaosta fazla görüşemedik; bari bütün günümüz sevgiyle ve sinemayla geçsin. yarın kardeşimle fethiye'ye (işi nedeniyle) gideceğim, çarşamba günü sanırım birkaç gün olimpos ve ağaçev konaklaması. hafta sonuna doğru aziz dostum willy, izmir'den gelecek ve yıllık iznini kullanacak, bana bira içirecek ve haftaya pazartesi sanıyorum ki, her şey sakinliğe erecek. işsizlik bana epey bir geniş alan sağladı, koş koş bitmiyor. olimpos tanrıları bile yeter ulan gezme dese de, mecburiyetten be. şartlar bunu gerektiriyor. mangal kavminin bir neferi olmak kolay değil. çaba gerektiriyor. şimdi yol için, eski uykusuz'ların en güzel sayfalarını birleştirip yeni ve süper bir uykusuz yapmam lazım. tıraş olmak da lazım tabii ki, pek tatlı sevgiliye öpücük konforu için bunlar şart esteban. 


hayat bir bana güzel sanırım, herkesten özür diliyorum.



6 Ekim 2010 Çarşamba

post apokaliptik

günün birinde kıyamet koparsa, ona bile geç kalacağımı ve bütün debdebeyi kaçıracağımı hissediyorum. insanların nereye gideceğinin açıklandığı dev panolarda ismimi arayıp, bir yere yerleştirilmediğimi görünce de geri dönerdim heralde. geri dönüş yolu ağır, tozlu ve dökme demirden dev kapılarla kapatılırsa da araf'a gider orada bir yerde, en az benim gibi hayatları boyunca bir şeylere geç kalmış adamlarla bir köşede çömelirdim. adımız emmilere çıkardı, kimse bize pek bulaşmazdı. haftanın günleri önceki hayatlarımızda kaldığından, ben her günümü cuma öğleden sonrası gibi yaşardım. cuma öğleden sonrası ve istiklal marşı ardından gelen iki günlük dev tatil, mutlu cuma akşamları ve cumartesi günleri. insanlıktan aklımda kalanları diğer tarafa geçirirdim elimden geldiğince, alışkanlıklarıyla yaşlanmaya çalışan ölümlü bir insanım neticede; en fazla elli sene sonra neyin var olacağını bilmiyorum ama ben yokum. tüm planlarım bundan sonraki hayatıma dair. belki bu dünyaya geri gelirim, belki de melek kadrosunda bir kişilik kontenjan açılır ve sonunda iş bulurum.

bana bunları yazdıran ve aklımın bir köşesinde engerek gibi kıvrılan işsizlik, etkisini her geçen gün daha da arttırıyor. ne yaparsam yapayım yüzsüz kiracılar gibi aklımın evinden çıkmak bilmiyor, kovdukça yaklaşıyor. sanki benden önce varmış da ben bu duyguya sadece beden olmuşum gibi; içimi kemiriyor. her geçen gün yapabileceklerime olan inancım azalırken de çevreden pek iyi haberler gelmiyor.

dün, okuldan arkadaşımla buluşup birer bira içerken konuştuk da durum biraz iç karartıcı. komik ücretlere çalışıyorlar, bununla birlikte her ay tam maaş aldıkları da pek görülür şeyler değilmiş. parayı kazanan müteahhitmiş yine, reklama çıkıp gevrek gevrek gülen yavşak adamlar gibi yani. televizyon izlemez oldum, haberler tüm sevincimi götürüyor. üstüne de reklamlar gelince ülkeyi terk etmek istiyorum. üstüne diziler gelince nefesim daralıyor, bir de iş falan bakarken erkenden öleceğimi düşünüyorum. bunları çok dert edinen bir insan değilken, ortalama bir erkeğin altı saniyede seks düşünmesi gibi "ne olacak bu iş" diye düşünür oldum. istemediğim bir işe girdiğim takdirde her şeyin daha kötü olma ihtimalini bildiğimden de hepsine atlamıyorum. sadece bilmiyorum, sanki tek kişilik kıyamet kopmuş da ben bunun sendromunu yaşıyorum.



1 Ekim 2010 Cuma

x = v.t


yolun, hız çarpı zamana eşit olduğunu iddia eden bazı teoriler vardır, bu teoriler yolda olmayı ve jack kerouac'ın kim olduğunu pek bilmediklerinden ölü denklemlere hapsolmaktan ve herhangi bir öğrencinin canını sıkmaktan bir adım öteye bile gidemezler. yol, zaman ve hızın çarpışmasından çok daha fazlasıdır; gücünü bilimden değil edebiyattan alır. fakat benim anlatmak istediğim şeyler bunlar değildir.

 bilgisayar oyunu içinde başka bir bilgisayar oyunu oynadığım bir rüyanın hemen ertesinde uyandım, bu aralar matruşka gibiyim; her şeyim birbirinin içinden çıkıyor. saf bir hayat yaşadığımdan, hangisinin rüya olduğunu bile kestirmekte zorlanıyorum. aklım sabahları çalışırken, öğleden sonraları gerçek bir kurban eti gibi davranıyorum. zihnim tamamen duruyor ve sabahtan aklımda kalanları bir yerlere yazmaya çalışıyorum.

bu sabah aklıma gelen şey, zaman içindeki iki halimin birbirine yazdığı mektuplardı. birisi yirmi üç yaşında mimarlık üçüncü sınıfta toplu konut projesi yaparken epey mutsuz zamanlar geçiren biraz daha genç halim, diğeri ise toplu konut projesi başındaki türlü sorumluluk taşıyan elli üç yaşındaki halim. aradaki otuz senelik zamanı önemsemeden birbirlerine günlerini ve sıkıntılarını anlatıyorlar. bu mektupları ise götüren ve teslim eden, benim şimdiki halim. her insanın kendi hayatı içerisinde rahatlıkla zaman yolculuğu yapabileceği gerçeğinden hareketle, bu mektupları taşıyorum. yol, zaman ve hızın çarpımı demişti denklem. aradaki yolun otuz sene olduğunu kabul ediyorum. böylece zamanı yol cinsinden ifade ederek, aslında ikisinin birbirinden farklı olmadığını ve birbirine bölünebileceğini savunuyorum. otuz sene, otuz seneye bölününce de sadece bir kalıyor. onu da "hayat bir gündür, o da bugündür" aforizmasıyla temellendirip, bu matematik ispatını terk ediyorum. zamanda yolculuk ve otuz sene mesafedeki iki insanın birbirine yazdığı mektup projesi için, aklımı bir yere odaklayabildiğim sabah vakitlerini bekliyorum sadece. doğru zamanı beklerken de eylül bitmiş ve ekim başlamış oluyor.

zaman, hızını bilmediğim şekilde geçerken, ikisini birbirine çarptığım zaman yol elde ediyorum; jack kerouac gibi.

27 Eylül 2010 Pazartesi

başka biralarla


tüm hayatım onulmaz tuborg sevdasıyla ve bu sevdayı bir yere kaydetmeye çalışmakla geçmedi tabii ki. çalıştığım barda efes vardı, musluktan bedava efes akardı ve kendimi alternatif bir cennette sanırdım. o zamanlar glikoz şurubu daha icat edilmemişti; o zamanlar tombul şişenin kendine has tadı vardı. tuborg pek piyasada gözükmese bile bunu çok sorun etmezdim. hele kalın camlı nefis arjantini kafaya dikmek ve çalışmaya öyle başlamak, iş hayatının tüm getirdiklerini, geldikleri gibi gönderirdi. herkesin içtiği bir ortamda da pek çalışıyormuşum gibi gelmezdi, bardakları yıkayan çocuk bile haftada iki kere sarhoş olduğu için ayık olmanın kimse tarafından önemsendiğini sanmıyorum. işte efes, 2002-2005 arası bar maceramın resmi içkisidir. tuborg'la iş görüşmesine gidip bir kasa birayla döndüğüm zamana kadar bedavaya içtiğim tek biradır. barda çalışmak güzeldi, karanlıktı ve müzik vardı. radiohead çalardım akşam çökerken, a hail to the thief'in yeni çıktığı zamanlardı. efes fıçılarını akşam üstü yuvarlardık içeriye doğru, cumartesi geceleri fıçı biramız tükenirdi ve bize daha az kar sağlayan şişeden devam ederdik. güzel günlerdi. hiçbir mimarlık ofisinden almadığım keyfi, bir rock barda aldığımı hatırladıkça içim biraz kararıyor ama olsun. belki günün birinde kendi barım olur, kendim tasarlar ve musluğun başına yine ben geçerim. bira tesisatının masalara kadar geldiği ve benzin istasyonundaki gibi ne kadar litre- ne kadar para göstergesinin müşteri tarafından saniyesinde takip edileceği gibi bir fikrim vardı. kuzenim, bunun ispanya'da zaten yapıldığını söyledi. bu fikrin ilk benim aklıma gelmesinin imkansızlığını bildiğimden gülümsedim, milyar tane insandık ve hemen hepimiz bir şeyler düşünüyorduk.



- hadi barda çalışırken efes diyordun da marmara gold içmişsin geçen hafta?

bir litrelik cam hem de. şampanya şişesi gibi sıralanmıştı bira dolabının altında, fiyatının da diğerlerinden aşağı kalır yanı yoktu. kendisine güveni tam olan şeylerden hoşlanırım, boğazından yakaladığım gibi aldım yanıma bu heyulayı. geçtiğimiz senelerde, bu istanbul'da evde kaldığım ve parasızlığı yaşam tarzım olarak kabul ettiğim günlere denk gelir, marmara gold tam olarak ay sonuna kadar idare etmenin içkisiydi. kırmızıdan yaklaşık bir lira daha ucuz olduğundan, ayda en az atmış liralık bir fayda sağlıyordu. bu atmış lira da, bir fatura ve bir aidat ediyordu ki, fatura cehenneminde hiç de fena değil. ama bir ayı bırak, bir hafta boyunca marmara'ya devam edemez hemen kırmızı lorda geri dönerdim. projelerim vardı, kutulardan duvar örecektim. piramit yapıp atalarıma selam gönderecektim. beş bin sene önce piramit inşaatında çalışırken 16 temmuz günü ölen köle n uor'un anısını yaşatacaktım evdeki anıtımda. marmara gold, bu misyonun arasında yine de kendisine iyi yer edinmişti. iki tane bir litrelikle birçok geceyi sabaha bağlardım. ensesi kalındı, bira olmasa rahatlıkla pehlivan olabilirdi.



bira serüvenim sadece tuborg'la sınırlı değil. bazen, çektiğim efes fotoğraflarını bir dosyaya koyup efes pilsen'e iş görüşmesine gittiğim takdirde neler olabileceğini düşünüyorum. işe alınma ihtimalim tuborg'a oranla daha yüksek olurdu muhtemelen. fakat misyonumdan şaşmak istemiyorum, blogun ismini ne yaparım o zaman? efesser mi? hayır bayım, teşekkür ederim. ben hiçbir işe yaramayan misyonumla ve kuru bir dalın üzerindeki kırmızı tuborg fotoğrafımla mutluyum.

25 Eylül 2010 Cumartesi

god only knows

cumartesi gecesi, evde kimseler yok ve yorucu bir günün ardından son enerjimle bir şeyler karalamak için bilgisayar karşısındayım. durum o kadar da iyi değil ha? anlatacak pek fazla şey yok, önceden de olmazdı ama en azından uydurmak için kendime şans tanırdım; şimdi yaklaşık bir saat sonra beni kıskıvrak yakalayacak olan uykuyu bekliyorum. ileriye doğru bin kulaç attığım, sonra geriye doğru bin kulaç daha atıp başa döndüğüm ve denizden çıktığım bir gün oldu. değişiklik olsun diye suyun altında atmışa kadar saydım, deniz gözlüğüyle küçük balıkları takip ettim ve şimdi aklıma gelmeyen fakat o anda parlak fikirmiş gibi gelen düşünceleri beynimin bir yerine kaydettim.

benim gibi ne yazacağı ve bir sonraki paragrafta neyden bahsedeceği belli olmayan insanların, masaüstü bilgisayarlardan ziyade yanlarında sürekli bulundurabilecekleri daha ufak şeylere ihtiyacı var. bazen aklıma yazmaya değer şeyler geliyor ve bunu bir yere kaydedemeden geri gidiyor. bazen, olimpos'ta bir çardakta boylu boyunca uzanıp dallardan sarkan yeşil portakallara bakarken daha önce benzerini düşünmediğim şeylerle muhatap oluyorum ve zihnim, yılkı atı gibi oradan oraya sekiyor. serbest bırakıyorum ve bana geri döndüğünde, kainatta o sırada neler olup bittiğini öğrenmiş bulunuyorum. fakat bütün bu başıma gelenleri temize çekmek için eve dönmek birkaç gün sonrasına denk geldiğinden, paragraflarım bile birbirinden bağımsız oluyor. dikkat eksikliği zannettiğim şey de bu olsa gerek, yazmam gereken yerlerde ekipman yok. ekipman varken de çoğu zaman yazmak istemiyorum. işe girersem, mobil hayata biraz daha entegre olmaya çalışacağım ama steve jobs şahidim olsun ki o iphone 4 furyasına köşesinden bile katılmayacağım. bir telefona bin entry ha? bazen hiçbir şey hakkında hiçbir şey anlamıyorum; bu da yalnızlığımı anladığım anlardan birisine tekabül ediyor ki, internet bile çare olmuyor.

bu blogun amacı, tabii ki birbirinden bağımsız paragrafları üst üste dizip bunlardan ev yapmaya çalışmak; tuborg fanboyu gibi davranmak, komik olma ısrarıyla komik duruma düşmek, depresyon bakanlığından gelmiş gibi yazıp durmak değil. bu blogun, henüz benim de anlayamadığım nihai bir amacı var ve benden saklanıyor. zamanı gelince öğreneceğim ve bunu paylaşacağım. zaten paylaşmakla aklını kaybetmiş bir neslin üyesiyim, biraz dışarıda kalsam da yine de idare ediyorum ha. yeter sayıda üyeliğim, maillerim, msnim, niklerim, aktivasyon kodlarım ve bunun gibi binlerce şeyim var. perfect xp'im bile var, kendimi tekno özürlü olarak nitelendiremem.

tek yapmak istediğim, god only knows dinlemek için bilgisayarımı açmaktı. açtım da. sık kullanılanlardaki tüm sitelere tıklayıp hepsine onar saniye baktım, baktım ve gerekeni yaptım. liverpool'un ölümcül ısrarıyla yine berabere kalmasına sinirlenip, chelsea ve arsenal'in yenilmesine sevindim. ilk dörde girmek lazım ama kolay olmayacak joey. sezon sonu için tahmincilik de oynayayım, bu blog kehanetlerimin mekkesi olsun.

yine bir yazıya tam olarak odaklanamadan bitsin madem bugün de, günün birinde taş gibi hikayelerim olacak. taş dedim de, sahilde uzanırken yaklaşık bir milyon yıllık küçük bir taş ile konuşmak üzerine düşünmüştüm. iki yüz sene sonra bir milyonuncu yılını mı ne kutlayacakmış, hedefi pasifik okyanusuna kadar gitmek miymiş neymiş. fazla dinlemeden onu suyun üzerinde sektirdim. yassı ve güzel bir taştı, bunun üzerine yazmam gerekir diye düşünmüştüm.



23 Eylül 2010 Perşembe

nefret #1

nefret ettiklerimi üst üste koyabilseydim, on yedi bloklu çift daireli dev bir site yapardım ve gerçekten iyi para kazanabilirdim. nefret ettiklerimi yan yana dizebilseydim, set ve baraj işinde epey iddialı konuma gelir dev projelere imza atabilirdim. nefret ettiklerim geceleri ışık verseydi, yeni bir galaksi gibi gözükürlerdi. nefret ettiklerimi e-bay'dan tane bazında satabilseydim gerçekten yeniden çalışmak zorunda kalmazdım.

fakat bunların hiçbirisi her zamanki gibi olmadı. son senelerde istediğim tek şey olan tuborg'ta çalışma fikri de bugün attığım hafif sert bir maile gelen cevapla son buldu. son buldu da rahatladım, umut etmekten kurtuldum. onlara şunu yazdım:

"sanıyorum ki benim iş durumum olumsuz sonuçlandı. En azından bunu haber verirsiniz diye düşünmüştüm çünkü haziran başından eylül'e kadar, yaklaşık üç ay bu konuyla geçti günlerim. "

ve insan kaynaklarından, benim hiç olmayı başaramadığım kadar profesyonelce cevap geldi:

" Çalışmalarınızı çok beğendik.

Siz de takdir edersiniz ki bir şirkete alım yapabilmemiz için öncelikle bir kadro oluşturmamız gerekiyor. Şu an için böyle bir kadromuz mevcut değil ancak ileride eğer böyle bir pozisyon oluşursa ve siz de bizimle çalışmayı isterseniz, markamızı bu kadar sahiplenmiş bir kişi ile çalışmak bizleri de mutlu eder."

hımm, kadro evet. şampiyonlar liginde finale çıkan liverpool'da kadroya girmeye çalışmak gibi bir şey olsa gerek, gerrard varken bana gerek olmazdı. neyse, bu konunun üzerine fazla gitmeyeceğim, belki de benim ergen aklımın görmediği kadar hayırlara vesile olacaktır. olması gereken budur belki, ben seçilmiş olanımdır ve antalya bölgesine mimar olarak gönderilmişimdir. bunları, blogun gelecek günlerinden hep birlikte öğreneceğiz. nefret ettiklerime dair bir liste oluşturmak için gelmiştim fakat esnemekten yırtılmak üzere olan ağzıma olan nefretim, şimdilik nefret listeme başlamamı engelliyor. balkonda okey oynuyorlar, evin diğer odaları misafirli, koridora çıkarsam karanlıkta dolaşan küçük bir çocuğun üzerine yanlışlıkla basacağımdan korkuyorum. mimarlık eğitiminin bana ne kazandırdığını da yazma kararı almıştım dün sabah, fakat bir yere not almadığım için aklımdan çıkmış. ancak, "bırak aksın bebeğim" yöntemiyle, sanki bach'tan bir sonet çalar gibi yazarken aklıma geldi yeniden. 

yerli turistin çirkefliğine olan nefretim, bu seriye başlamamı gerektirdi. sürekli esneyip durmaktan, plastik bardaklardan, sahte okeyden, terliğin isminden, kıymalı yemeklerden, zapping yaparken kanallar arasındaki birkaç milisaniye duraklamadan, digiturk'un hemen tepki vermemesinden, çekyatın mekaniğinden, halıdan ve şu anda aklıma gelmeyen bir sürü önemsiz şeyden nefret ettiğimi kayıt altına almak istemiştim ama bu kayıt işini bu saate bıraktığım ve yarın fırsat bulacağımı sanmadığım için kendimden nefret ediyorum. yok lan etmiyorum, bu blog işine girdiğim için kendimi ara sıra tebrik ettiğimi ve bir bira ısmarladığımı bile söyleyebilirim. 

öncelikli hedef: ekimde işe girmek. girersem ekime, girmezsem...

eskisinden bile güzel: olimpos

- olimpos eskisi gibi değil abi!
- ne diyorsun, eskisinden bile daha güzel. 

olimpos'a yaklaşık yirmi senedir düzenli olarak gidiyorum, yaşım yirmi yedi. bu bir tatil kültürü, çocukluktan bohem hayata entegrasyon, şehirden kaçışın her sene tekrarlanan müsameresi değil. evimiz olimpos'a yaklaşık yarım saat uzaklıkta olduğundan, olimpos'a büyük anlamlar yüklemeden sadece denize girmek için gittik yıllar boyu. bazen hasır bazen de içinde kızartma olan tencere taşıdım. bazen o kahrolası şemsiye bana denk geldi, bazen de piknik sepeti. insanlar, dünya'nın öteki ucundan bir sırt çantasıyla gelirken, biz osmanlı ordusu gibin topla tüfekle yerleştik ve akşamında da geri toplandık. başkaları, sevgililerin dudaklarına uzanıp güzel bi öpücük alırken; ben de o sırada tencereye uzanıyordum. plaj havlusunu serenlerin hemen sağ çaprazında, aniden canlanan dev hasırla boğuştuğum korkunç zamanlar oldu. olimpos, olmadık anlamlar yükleyebileceğim kadar gizemli olamadı benim için. zaten antik kent girişindeki adamdan, hemen soldaki bakkala, otoparkçıdan, sahildeki görevliye kadar hepsi tanıdık olduğundan, yeni bir yerleri keşfetmenin mutluluğu yerini "naber hasan abi?",   "babamlar gelmedi bahri abi" ye bırakmıştı. kaçacak delik arıyordum çoğu zaman, ortaçağ kalesi'nde bile tanıdık görüyordum ve bahsedilmesi gereken tamamen önemsiz, çoğunlukla zararsız şeylerden bahsediyorduk. aileyle gitmek, mitolojik anlamı ve yalnızlığın getirdiklerini sıfırlıyor ve senden geriye sadece basit bir eşya taşıyıcı kalıyor.



zaman geçip büyüdükçe, okumak için şehir dışına çıktıkça, bir şeyleri yalnız yapabildikçe olimpos yavaştan anlamını kazanmaya başladı benim için. dört gün önce, pek tatlı sevgilimle olimpos'a gitmeye karar verdik. plaj havlusu, birkaç giysi, kitap ve fotoğraf makinesi yeterliydi. tencereler mutfakta kalsa da olurdu, hasır ülkesinden bir elçiye de gerek yoktu. çocukken gördüğüm gençler gibi gözüküyorduk, eskiden imrendiğim insanlara dönüşmüştük. pansiyona yerleştikten sonra deniz kenarına indik, saat epey geçmişti. kentin girişinde, kola dolabında kırmızı tuborg satan şık bir market vardı; oradan yüklendik mühimmatı. hava temmuz ya da ağustostaki kadar sıcak değildi, biralarımız hemen ılımadı. dolmak üzere bir ay, hemen koyun sağ tarafından, ortaçağ kalesi'nin biraz yukarısından yükselirken, kırmızı'nın o anlatılmaz tadını damağımızda hissediyorduk. fazla kişi yoktu, olanlar da flaşla fotoğraf çeken bir grup gerizekalıdan başkası değildi. eskiden olimpos gecesini hiç göremezdim, hava kararınca eve dönerdik; insanlar, sevgilileriyle olimpos'ta kalmaya devam ederken; ben, eğer günlerden lanet pazarsa, oturup ödev yapardım, ütü kokusunu burnuma çekerdim. olimposun en güzel olduğu eylül-ekim ve nisan-mayıs'ta okula giderdim.



dört gün önce başlayıp dün biten kısa ve güzel tatilim, başka insanların adına öyküler yazdığı olimpos'u zaman geçtikçe daha çok sevmeme neden oldu. bayramda trafiğin tıkandığı, orange disco'nun dev spotlarla dağları aydınlatmak gibi beyinsiz bir ısrarı devam ettirdiği, yerli turistin ortalığı tam anlamıyla terörize ettiği bir yönü de yok değil ama doğru zamanda gittikten sonra, o serin sabahların ve akşam üstü esintilerinin, mozaikli yapının devamındaki sessiz su kenarının tadını da başka hiçbir şey vermiyor.

olimpos, eskisinden bile güzel; en azından sevgilim, uzanıp da öpebileceğim kadar yakınımda olurken, mutsuz bir ifadeyle hasır taşıyan 11 yaşındaki halimin yanımızdan taşları tekmeleyerek geçişini izlemek beni gülümsetiyor.

17 Eylül 2010 Cuma

günlerin hızı

akşam yedi oldu mu, sabah on gibi başlayan gün benim için bitiyor. günün geri kalan kısmı sersem gibi bir yerde oturmakla, balkondan aşağı tükürmekle, hayaletlere bakmakla ve hepsinden beteri televizyonla geçiyor. çünkü, zaten gün boyu bilgisayarın karşısında olduğum için akşam bu seriyi devam ettiremiyorum. boynumun kopmasından ve gözlerimin düşmesinden endişeleniyorlar. ben de kimseye endişe vermemek için bilgisayar başından uzaklaşıyorum. genel olarak laf dinliyorum, ev hayvanı gibi davranıyorum. yat diyorlar, yatıyorum.

böyle olunca da günler hızla geçiyor; gözlerimi bir açıyorum ki eylülün yarısı geride kalmış, benden sonraki dönem askerden dönmüş, öğrenciler yaz tatilinin son hafta sonuna girmiş. oysa eylül'ün ilk günü sanki dün gibi, ağustos'u bıçak gibi kesen serinlik gelmişti birdenbire. ayları ve günleri insan uydurması zannederken, yeni mevsimin başlangıcı şanına yaraşır şekilde olmuştu. böyle böyle, ömrüm de geçecek ve iyi ihtimalle elli sene sonra buralarda olmayacağım. günlerimi ağzına kadar doldurmanın ya da başarı timsali olmamın hiçbir önemi olmayacak, hayatımın özeti çok nefis şekilde sayılara indirgenecek bir mezar taşında. 1983 - ?

arada ne yaptığının pek önemi yok, genel olarak yaşadın. canının ne kadar sıkıldığı, neler yapmak istediğin, yapamadıkların, içinde kalanlar; hepsi anlamsız istatistik. tek doğruyu sayılar gösteriyor, ne zaman doğdun - ne zaman öldün. sayılar, kelimeleri eziyor sanırım.

sosyal paylaşım üzerine bir şeyler demek istiyordum, ondan önce de dinlediğim bir şarkının bendeki yansıması üzerine yazıya başladım. hepsinden önce koridor fotoğrafları yüklemeye karar vermiştim. teknolojik ürün incelemesi de yapabilirdim oysa. bütün bu karmaşada hangi birisini yapmaya karar vermeye çalışmak bile zaten hızlı geçen günümü daha da hızlandırdı ve bir saatim kaldı. ara sıra dizilere başlarsam, akşamlarımın anlamlı geçeceğini düşünüyorum. televizyona bakıyorum, bakıyorum, reklamlar girse bile bakmaya devam ediyorum. kısa bir süre sonra, ne anlattıklarından zerre haberim olmuyor. balkona çıkıyorum, yoldan geçen hayaletlerin normal insandan çok daha fazla olduğu bir ilçe burası ya da istanbul'dan sonra bana öyle geliyor. terk edilmiş gibi, dışarı da pek çıkmak istemiyorum.

çarşıya gittiğim zaman aklımda olan tek düşünce bir an önce eve dönmek oluyor, saçma bir asosyale dönüşüyorum. asker arkadaşlarımı düşünüyorum ara sıra, askerden döndükten sonra hiçbirisiyle görüşmediğim ve bundan sonra da görüşmeyeceğim güzel insanları. sanki askerliğin bitişiyle birlikte ölmüş gibiler, onları özlüyorum ama elimden bir şey gelmiyor. birlikte epey gülmüş ve küfretmiştik, birbirimizi kollamıştık tsk'ya karşı. günler geçtikçe daha az inanıyorum sanki, bilmediğim bir yerde yüzüyormuşum gibi; ayaklarım yere basmıyor. aklım da havada değil ama. öyle saçma bir noktadayım, akşam yedi olunca günüm bitiyor.

bir türlü birbiriyle bağlantılı paragraflar bile yazamıyorum, bir ara hikaye falan denerdim "genç adam"la başlayan. genç adam yine ben olurdum, her ne kadar ne halt ettiğim konusunda net bir fikrim olmasa da yine de en çok kendimi tanıyorum. bildiği sorudan başlayan temkinli öğrenci gibiyim.

en azından okulum yok, yaz tatilinin son pazar akşamının iki gün sonra olması bile canıma kast ederdi şimdiden. şimdi hiçbir başlangıcım yok, bir şeylerin sonuna varmış da değilim. beklemedeyim.