foto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
foto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ocak 2011 Perşembe
20 Aralık 2010 Pazartesi
2 Aralık 2010 Perşembe
11 Kasım 2010 Perşembe
fotorandom #2
içine düştüğüm kuyudan beni, baba-oğul ve kutsal ruh ileri üçlüsü bile kurtaramayacağından oyun oynamak en iyisi sanırım.
6049. empyrium - abendrot :
17 şubat 2008'te çekilmiş bir fotoğraf. öğrenci evinden dört beş arkadaş çıkıp o karda kışta süleymaniye'ye kuru fasulye yemeye gitmiştik. süleymaniye camii'ne yaklaştıkça tipi arttırmış ve yüzük kardeşliğinin caradhras'tan geçerken hissettiklerine yakın şeyleri düşünmüştüm. sonrası kimselerin olmadığı sıcak bir mekanda kuru fasülye ve pilav. nasıl da lezzetli gelmişti o soğukta. koca pazar gününü, karda kuru fasulye yemek için harcamış ve epey mutlu olmuştuk. öğrenciydik, pek derdimiz yoktu. eve geri döndükten sonra da kağıda oturmuşlardı.
3489. queen - it's a hard life :
19 ağustos 2010'da, samandağ'ın esen rüzgarı boşa esmesin diye kurulmuş yel değirmenlerine bakıp kırmızı içiyorduk. ağustos'ta hatay sıcak olmasına rağmen, arabi'nin bulunduğu o mitolojik tepe sürekli esiyordu. gözcü gibiydiler sanki, ağır ve ahenkle dönüyordu kolları. aklıma arthur clarke'ın sentinel'leri gelmişti. nerede ne zaman okudum bilmem, belki de son nesil'de bahsetmişti bunlardan. batan güneşin kızıllığı ve havadaki nem, değirmenlere çok yakışmıştı. doğru yerde doğru zamanda olduğum anlardan biriydi ve kırmızıyı yine bulmuştuk. willy ve ali vardı yanımda.
495. pilli bebek - siyah beyaz :
10 ekim 2009'da, bu sefer olimpos'ta hemen eudemos'un mezarının üstündeki tepeye çıkmıştık sevgiliyle. o zamanlar yeni tanışmış, perspektif arayışımıza birlikte devam etmiştik. hafif bir rüzgar, denizin yüzeyini yalayıp geçerken de empyrium - sad song of the wind dinlemiştik. pek kimseler yoktu, olimposu vuran sele birkaç gün kalmıştı. okuldan mezun olduğum kesinleşmişti ve birkaç gün sonra istanbul'a gidip diplomamı alacaktım. bira ve sigara o gün ayrı güzel gelmişti, her şey olması gerektiği gibi sakince ilerlemişti. başka bir yüzyılda gibiydik sanki.
3919. tiamat - on golden wings :
23 mayıs 2008, yine olimpos. sabah erkenden kalkıp deniz kenarına indiğim ilk ve tek zaman. güneş, bulutların arasından yükseldiğinde ben de sağdan devam edip ceneviz kalesi'ndeki taş pencereden bakmaya gitmiştim. senin de görmüş olman lazım o fotoğrafı, birkaç gün önce koydum. olimpos benim sabitim, zamanın hangi evresinde kaybolursam kaybolayım gerçeğe dönmek için burasını düşündüğüm gibi, gece yarısı nöbetteyken bile aklıma getirip moralimi düzelttiğim ana istasyonum. fotoğrafını çekmeye doyamadığım mitolojik başkentim.
10 Kasım 2010 Çarşamba
mevsimler geçerken
bazen kendimi bu ağaç gibi sabit ve değişikliğe kapısını kapatmış hissediyorum, tüm fiziksel şartlar değişse bile ben tuhaf bir inatla aynı kalıyorum. zaman geçiyor, mevsimler değiştiği gibi yıllar da düzenli artıyor ama kafamın içindekiler neredeyse son on senedir matematikte sabit sayı gibi davranıyor. gökkuşağı çıkıyor bazen tepemde, bazen de kendimi mavi göğün altında boylu boyuna uzanmış bulutlara bakıyor buluyorum. bazen tepeme çöken sisten çevremi göremediğim gibi, kim ne derse desin duyamıyorum. stand-by moduna geçip bekleyebiliyorum uzun bir süre, değişmek zor geliyor aynılığımı geliştirmeye çalışıyorum. çevremde her şey değişip yerine yenileri gelirken, arkeoloji müzesinin bahçesindeki heykeller gibi durabiliyorum. ya hareketlerim yavaşlıyor ya da insanlar hızlanıyor, bazen bulutlar birden bire yağmur getiriyor. fiziksel gerçekliğim beni yanıltıyor, başkasının zihninde yeşeren bir fikir gibi davranıyorum. belki de başkasının gördüğü rüya olduğum düşüncesi ara sıra yanımdan ayrılmıyor. mekanlar bazen dekor gibi geliyor, asırlık ağacın kuru dallarına bakarken de ağacın orada değil de aslında benim zihnimde olduğunu, tüm bu görsel efekti benim uydurmuş olabileceğimi iddia ediyorum. gözlerimin gördüğü ağaç, kendini somutlaştıran zihnimin küçük bir oyunu pekala olabilir. her şey değişse de kendini değiştirmemeye ant içmiş eksik benliğimin küçük bir şovudur belki canon'umun çektiğini sandığım bu üç fotoğraf. halbuki deklanşör sesi de gelmişti, ortadaki fotoğrafta deniz şortumla ağacın gövdesine yaslandığıma bile yemin edebilirim fakat bazen fotoğraflarda çıkmıyorum, bir sisin içinde kayboluyorum. bu belki de karmaşık düşüncelerimin kendini açıklama çabasıdır, belki de erkenden biten güne ettiğim isyandır; tam anlamıyla emin olamıyorum.
9 Kasım 2010 Salı
olimpes in pics
4 Kasım 2010 Perşembe
fotorandom #1
bu da yeni ve dünyanın kaderini değiştirmeyecek değişik bir oyun. bilgisayarımın dehlizlerinde saklı bir sürü fotoğrafı yeniden günışığına çıkaracak, o fotoğrafın çekildiği güne götürecek ve bu ne kadar berbat bir fotoğramış dedirtecek bir fikir. tek yapmam gereken 1-10.000 arası bana rastgele sayı söyleyecek bir sistem. saati kullanmak istiyordum ama 7777. asla olmaz onda da. mesela saat şu an 15:20. 1520. ya da 0251. olmadı iki çift haneliyi çarpıp çıkan sayıyı, eğer tüm fotoğraflarda ablak gibi ben çıkmışsam, winamp'ta o sırada çalan şarkının numarasını. bir şekilde rastgele sistemi oluşturup, çekmiş olduğum binlerce berbat fotoğrafa da yer vermek istiyorum. onlarda da emeğim var. neyse az laf çok iş, bir deneme yapalım. bence 10.000 şarkılık winamp listesi yeterli olacak. evet, winampın random motoru herkese yeter. 10.000 tane de şarkı varmış zaten. bir başlasak mı gregor?
4964. the mamas and the papas - california dreamin'
olimpos sahilinde öylesine oturup gelene geçene bakarken, bu abi neredeyse dizine çektiği kadar çorapları, dar boxerı ve kahverengi kunduralarıyla başka bir gezegenden ışınlanmış gibi yürüyüp gitmişti. ekim 2010'da çekilmiş bir fotoğraf bu, o gün sevgiliyle kumlarda oturmuş ve girişten aldığımız üç şişe gold ve son kırmızı tuborg'u, yarım ekmek köfte eşliğinde içmiştik. havalar serinlemişti, deniz hafiften soğumaya başlamıştı. kimseler kalmamıştı olimpos'ta. olması gerektiği gibiydi bu korsanların limanı. 1858. portishead - the roads
11 nisan 2008'de çekmişim bu fotoğrafı da, arkeoloji müzesinin penceresine yansıyan bir heykel. arkadan gelen sarı ışık, yakışmış demir parmaklıklar ardındaki tutsak mermere. cuma günüymüş, 2008'in nisanında makineyi alalı neredeyse bir ay olduğundan, her fırsatta bir yerlere gitmeye çalışıyordum. tarihi yarımada her zaman güzel bir şeyler veriyordu ki, bu çektiklerimin belki de en iyilerinden biri. o dönem epey dersim vardı, belli bir ofise gitmek yerine dışarıdan iş yapıyordum freelance düzeyinde. iyi kötü para kazanıyordum demek ki, kirası kallavi olan evi ödeyebilmişim. ev arkadaşım da vardı gerçi, bir şekilde yolunu buluyorduk. güzel günlerdi, istanbul'daydım ve bir şehirli olmuştum artık. toplu taşımayı çok aktif şekilde kullanabiliyordum. hep orada kalacağımı sandığımdan ilerisi için bir sürü plan yapıyordum. 2008'in haziranına kadar bir ofiste çalışmadım, daha sonra haziranın başında sarıyer'de kolej şantiyesine başladım. o zaman 2.5 maaş alıyordum ki iyi paraymış fakat her sabah altıda uyanıp maslak trafiğine girmek beni delirtiyordu. sosyal hayatım bitmişti, yorgunluktan yatağa yığılıyor ve ertesi sabah yeniden kalkıyordum. şantiye fotoğrafı çekiyordum sadece. kadim günlerden kalma hoş bir seda bu da işte.
3491. queen - who wants to live forever
19 ağustos 2010'da hatay'ın samandağ'ında, simon manastırı'nda kırmızı tuborg içip güneşin batışını büyük bir huzurla izlerken çekilen fotoğraflardan birisi. eski kadro bir araya gelmiştik, seneler önce de genelde kırmızı içer ve pes oynardık. hepimiz aynı sınıftaydık, bornova'da yaşardık. hayat, bu üçlüyü ayırdı. fotoğraftaki herif "crime of heart" ispanya'da nanoteknoloji üzerine akademik kariyer yapıyor, üçlünün diğer ayağı willy devlet memuru oldu, şu anda fethiye'de yıllık izin yapıyor. yarın gelip beni alacak ve olimpos tarafına devam edeceğiz. bu fotoğrafı çektiğimde ise antakya'da pes oynayıp bira içmek için bir araya gelmiştik. 18 saatlik otobüs yolculuğu sonrası şampiyonluğumu ilan etmiştim, willy ikinci olmuştu. bu bira içen rezil ise uyumadığı zaman top almaya falan çalışmıştı. antakya'dan ankara'ya gidip sevgiliyi şehrinde ziyaret ettim, sakarya'da içip sarhoş olduktan sonra antalya'ya giden otobüsü bir gün sonraya erteletmiştik. manastır'da kırmızı tuborg'la arınan ruhum ve yollarda dolaşan bedenim ile, güzel bir yaz mevsimiydi. şimdi herkes işinde gücünde sanırım, en azından pek dolaşmaz oldum. kırmızı'yı da aknehir köyü'nün köhne bir bakkalından, eski bir buzdolabından almıştık. tanesi üç liradan beş tane.
tags:
foto,
kırmızı tuborg
27 Ekim 2010 Çarşamba
22 Ekim 2010 Cuma
21 Ekim 2010 Perşembe
dört element haftası - cumartesi
- günün tamamını yazmak çok uzun sürüyor, yeniden bile okuyamıyorum doktor?
- yeniden okuman için değil, uzak bir gelecekte geçmişi hatırlamak için yazıyorsun zaten genç adam. bunu da gerçekleştirebileceğin en doğru mecra burası, sözlüğü insanların genelini ilgilendiren konular için kullanırsan iyi olur.
- evet haklısın da cumartesi günü ne yapmıştım, nereden başlayayım?
- phaselis'ten başla ama önce kapıya bak.
- yok bakmayacağım, bugün kapıya bakmak istemiyorum.
en son ölesiye bir korku yaşadığım phaselis'e araçla dönüp gündüz normal seyreden her şeyin gecenin karanlığıyla nasıl bir hale bürünebileceğine tanık olarak güne başladım. panik yapacak bir şey yoktu, fakat o hışırtı hala aklımın bir köşesinde. hemen çaprazımızda bir şeyler bizi takip ediyordu, yol zifiriydi. kara bir köpeğin, dişlerini gösterip bize hırlaması bile hışırtının yanında bir hiçti. bulutların epey alçaldığı, bununla birikte güneşin de ara sıra çıktığı serin bir gündü. likya maratonu için kurulan finiş çizgisinden geçip phaselis'in üç limanını ve antik kenti dolaştık. sabah yağan yağmur, taşların üzerindeki mevsimlik tozu almıştı ve ortalığa bir canlılık katmıştı. turist kalabalığı yoktu, olanlar da sakince dolaşıyordu. çok yaşlı turistler, sanki ilk gençliklerini geçirdikleri phaselis'e geri dönmüştü. dağdan yuvarlanıp denize düştükten sonra hayatını kaybetmiş bir ağacın yanına giderken dalga içinde kalmam, günün geri kalanında çok sevdiğim süperstarlarım yerine will'in sandaletleriyle idare etmeme neden oldu. ağaç güzeldi, geometrikti; uğruna ıslanmaya değecek nadide ölü şeylerden birisiydi.
phaselis'te küçük bir geziden sonra, çıralı yol kavşağında beni bekleyen sevgiliyi almak için geri döndük. hedefimiz, volkanik kayalardan oluşmuş dar bir boğazın kenarında bira içmekti ve bulutların arasından çıkan güneş, bölgesel aydınlatmalarla ağaçları ön plana çıkartıyordu. gün güzel olacak gibiydi, ama bu kadar olacağını bilemezdim.
çıralı'da ne yazık ki tuborg bulamayınca, tuborg çantamıza altı tane efes sıkıştırdık. bazen tuborg'un hiçbir surette bulunmadığı özel anlar oluyor ve ne yapsak da ulaşamıyoruz. dağıtım ağı efsanevi gerçekten, bu aralar kutu fıçı da göremiyorum. ne yaptıklarını bir anlayabilsem her şey daha kolay olacak. efesleri yüklenip, çıralının çöl atmosferinden geçtik. solda uzanan kayalar bizi pek kimsenin bilmediği, bilenlerin de her zaman gelemediği muhteşem bir geçide götürecekti. bu geçidi keşfettiğimden beri sevdiklerimle burada içmeyi çok istiyordum. arazi şartlarına çok uyumlu olmayan sevgili kayaların üzerinde sekmekte pek başarılı olamasa da, bir şekilde vardık. kayalar koyu griydi, hava ve şartlar güzeldi. havluları serip içmeye başladık. kuzey-güney aksında devam eden akdeniz, önümüzden usulca geçiyordu. camel yine rajaz söylüyordu, hayat bir bize güzeldi. biraların bitmesi ve yağmurun başlaması aynı ana denk gelince, yerimizden kalktık. birası bitince keyfi kaçan willy, her zaman yaptığı gibi bira bulmaya gitti. ben de, şu anda ankara soğuğunda hayatta kalmaya çalışan sevgiliyle yağmurda denize girdim. olması gerektiğinden daha soğuktu, o yüzden fazla kalmadan geri çıktık. ileride güneş açmıştı ve gökkuşağı hemen tepemizdeydi. bir ayağı denize saplanırken, turunculaşan güneş ortama masal havası veriyordu. çıplak ayakla ve fotoğraf makinemle oradan oraya koşup kendimi anı ölümsüzleştirmeye adadım, ellerimizde biralarla sağa sola seken üç kişiydik ve doğru zamandaydık. güneş batıncaya kadar ne kadar optik illuzyon varsa sırayla gerçekleşti, ruhumuzu olimpos tanrılarına emanet edip olimpos'a bayrams'a geçtik. çıralıdan olimposa yürümenin bir kilometre, arabayla gitmenin ise yirmiden fazla olmasını seviyorum, araçsızlık özlemimi pekiştiriyor.
dağdan kasabaya inip kümeslere girişen aç kurtlar gibi daldık yemeğe, hepsi birbirinden güzeldi. ortada ateş yanmaya başlamıştı fakat biralarımızı sahilde içmek istedik. olimpos'ta da soğuk tuborg bulamayınca efes'e devam ettik. bloga "tuborger" diyen birisi için ciddi bir handikap ama bir daha olmasın. tuborg kendi dolabıyla ve dağıtım ağıyla gelsin de besleme gibi meşrubat dolaplarında dolaşmasın. ufukta sürekli çakan şimşeklerin aydınlattığı bulutlar, tepede samanyolu galaksisi. kayaların dibine çöküp geniş ekran şimşek izledik, bulutsu pamuklar uzağa yığılmıştı ve kağıttan aydınlatmalar gibi gözüküyordu her elektrik atladığında. tepede ise her şey sakindi, yıldızlar milyar yıllık uykularına devam ediyordu. birer sigara güzel geldi, dışarıda olmak her zaman iyiydi de cumartesi günü zirve yapmıştı. gökkuşakları, şimşekler, yıldızlar, rüzgar ve ateş. dört elementin en güzel sunumları bizim için hazırlanmış gibiydi. pansiyona dönüp bu sefer ateşin etrafına dizildik, ailenin diğer oğlu da sevgilisiyle ateşin başındaydı. kardeşim de gelmişti aynı yere ve bira içiyordu. biraları alıp bir ateşin başında konuşlandık, insanın hayatta değer verdiği kaç insan vardır ki? büyük bir kısmı, benim için ateşin başındaydı ve bir şeyler konuşuyorduk. biralar bitiyor, biralar geliyor; ateşe bakıyorken yüzlerimiz de hafiften yanıyordu. cumartesi gecesi bir pansiyonun portakal ağaçlarıyla kaplı bahçesinde kütüklerin üzerinde son buluyorken, hayattan aldığım keyfi damağımda hissediyordum.
20 Ekim 2010 Çarşamba
dört element haftası - cuma
- perşembeden aklımda kalanlar bunlar doktor, birçoğunu unutmuşum bile. ne yapmam gerekiyor?
- bir şey yapmana gerek yok, zaten perşembe değil cumaydı önemli olan. cumaya konsantre ol ve odanın duvarında sabah karşılaştığınız dev örümcekten bahsederek başla.
günışığının doldurduğu beyaz bir odada uyanıp yavaştan çantaları toplamaya başlamak, sırt çantasının ardındaki duvarda dev bir örümceğin bize günaydın demesiyle epey hızlandı. yüzüklerin efendisinden fırlamış sanki pezevenk, uzaktan gözlerini bile görebiliyorduk. bacağındaki kıllar saçımdan uzundu ve yavaş hareketlerle bizi tedirgin ediyordu. öldürmeye çalışıp da ilk seferde başaramamak, bizim ölümümüze giden patikayı açacağından hayvana saygı duyduk, onu övdük ve fotoğrafını çekip odadan kaçarcasına uzaklaştık. biz uyurken gelip de yanağımızdan öpmediği için teşekkür ettik. iki eşcinselin tatil anıları gibi oluyor böyle olunca ama tamamen ayrı yataklardaydık, zaten bir gün sonra da sevgilimin yanına gidecektim.
kahvaltımız demoydu, masadan aç kalktık. irfan amca yarım domatesi pay etmişti bize, zeytin de 1/10 ölçekliydi fakat manzara ve hava güzel olduğundan keyfimiz kaçmadı. kaştan çıkıp kuzeye ilerlemeli; üçağız, kaleköy ve coğrafik açıdan diploma projesi inceliğinde hazırlanmış başka koyları görmeliydik. bizi yanıltan ve bir saatten fazlamıza mal olan şey tam olarak bayındır yazan bir tabela oldu. ara yola ve cehennemin öteki ucuna gittik, adres sorduğumuz ilk kişi sağır ve dilsizdi, ikincisinden de biz bir şey anlamadık. uzun ve toprak bir yoldu, bizi hiçliğin sonundaki koya indirdi. hiçliğin sonundaki koyda bile her tarafa çöp atıldığını görmek beni şaşırtmadı, çünkü çöp atmak ata sporumuzdu, olmazsa olmazımızdı. içtiği suyun şişesini geri götürmekten aciz bir sürü gerizekalıya beddua edip geri döndük. evlerinde insanların, ahırlarında hayvanların olmadığı tuhaf bir köyün ortasında durup insanların nereye gitmiş olabileceğini merak ettik. sanki, biz gelmeden bir saat önce öncü birlikler "kaçın geliyorlar" diyor ve insanlar bizi görmek istemediklerinden olsa gerek sığınaklara saklanıyorlardı. perşembe öğretmenevi, cuma günü de bu ıssız köy.
tekrar ana yola çıkmak bir saatimizi aldı, güneş tepedeydi ve otuz kilometre sonra üçağız'a varacaktık. üçağız yolu sakindi, ortalıkta bağımsız atlardan başka kimse yoktu. turistler evlerine, öğrenciler sıralarına, çalışanlar da işlerine dönmüştü. üçağız'a varmamızla, bizi tekne turuna çıkarmaya ant içmiş adamları karşılamamız bir oldu. adeta saldırı altındaydık, küçük tekne sahipleri etrafımızda dönüyor ve dalgalı denizde rodeo fırsatından bahsediyorlardı. büyük ve çirkin tekne sahipleri ise astronomik fiyatlardan bahsediyordu. esnaf kabusu yine başlamıştı, nereye gitsek birileri geliyor ve bize fiyat söylüyordu. öyle sıkıcıydı ki pazarlık teşebbüsünde bile bulunmadık. küçük teknesiyle bizi gezintiye çıkarmaya çalışan yaşlı amca (kendisine musallat adını verdim), turdan umudunu kesince sekiz dönüm arsayı atmış milyara, arsadan umudunu kesince de uygun fiyata gözleme satmaya çalıştı. cinnet geçiriyor gibiydi. koşarak uzaklaştık, bu koşu bizi uzaktaki kaleye götürdü. nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, sadece bir kale sanmıştık. o kale, kaleköy'ün (eski adıyla simena) kalesi imiş, yüzümüzü rüzgarla yıkayınca anladık.
sadece denizden ulaşımı olan ender yerlerden birisi kaleköy, yayan gelmek istiyorsan patikalardan biraz yürümen gerekiyor. küçük bir limanı ve bozulmamış bir dokusu var, tepedeki kalenin eteklerinde konuşlanmış birbirinden güzel taş evler denize kadar inerken, araçsızlığın ne kadar huzur verici olduğunu anlıyorsun. korna sesi, fren, siren yok. rüzgar var aralıksız esen, perspektifler var bir bankta oturup da yüzyıllarca bekleyebileceğin.
yanımızda getirdiğimiz biraları, kalenin eteklerindeki bir yamaçta, eski bir ahşap bankın üzerinde bitirdik. sırtımızı duvara yüzümüzü güneşe verdik, geldiğimize değmişti. yüksek basamaklardan aşağıya inmek ve denize ulaşmak, ulaşmak yetmiyormuş gibi denizle hemzemin bir iskeledeki ahşap masada, beyaz sandalyelerin üzerinde çok soğuk birer bira daha içmek başımıza gelen en güzel şeylerden biriydi. likya rüzgarları denizi dalgalandırıyor ve o dalgalar da iskeleyi süpürüyordu. denizin içindeki lahit, taştan bir tekne gibi duruyordu. güneşe doğru hafiften yürüdük, azrail epeydir gelmemiş gibiydi belki de böyle bir yer olduğundan onun da haberi yoktu. denizin üzerine çok yüksekten bırakılmış gibi duran kayalardan sekerek, kayaköy'e bir de denizden baktık. başımızın dönmesi biralardan değildi.
hava hafiften kararırken de arabaya doğru giden patikaya düştük yeniden. zifiri karanlık yaklaşıyordu ve yolumuzun üzerinde bizim ev vardı. demre çayağzı ve hemen solunda kalan andriake'ye tepeden baktık, bulutlar bir yere yetişiyormuşçasına çok hızlı hareket ediyordu. menüde humus ve balık varken, ev bizi bekliyordu. laptopu televizyona bağlarsak dev ekranda pes keyfi de mümkündü.
yorucu ve keyifli geçen günün ardından eve ulaştık, iki onluk atacak zamanımız kalmıştı ve eşitlik bozulmadı. fotoğrafları bilgisayara yükledik, şarjları yenileyip ertesi sabah çıralı tarafına gitmek üzere karşılıklı çekyatlara yerleştik. cuma bitmişti ve kaleköy aklımda sonsuza kadar kalacaktı.
günışığının doldurduğu beyaz bir odada uyanıp yavaştan çantaları toplamaya başlamak, sırt çantasının ardındaki duvarda dev bir örümceğin bize günaydın demesiyle epey hızlandı. yüzüklerin efendisinden fırlamış sanki pezevenk, uzaktan gözlerini bile görebiliyorduk. bacağındaki kıllar saçımdan uzundu ve yavaş hareketlerle bizi tedirgin ediyordu. öldürmeye çalışıp da ilk seferde başaramamak, bizim ölümümüze giden patikayı açacağından hayvana saygı duyduk, onu övdük ve fotoğrafını çekip odadan kaçarcasına uzaklaştık. biz uyurken gelip de yanağımızdan öpmediği için teşekkür ettik. iki eşcinselin tatil anıları gibi oluyor böyle olunca ama tamamen ayrı yataklardaydık, zaten bir gün sonra da sevgilimin yanına gidecektim.
kahvaltımız demoydu, masadan aç kalktık. irfan amca yarım domatesi pay etmişti bize, zeytin de 1/10 ölçekliydi fakat manzara ve hava güzel olduğundan keyfimiz kaçmadı. kaştan çıkıp kuzeye ilerlemeli; üçağız, kaleköy ve coğrafik açıdan diploma projesi inceliğinde hazırlanmış başka koyları görmeliydik. bizi yanıltan ve bir saatten fazlamıza mal olan şey tam olarak bayındır yazan bir tabela oldu. ara yola ve cehennemin öteki ucuna gittik, adres sorduğumuz ilk kişi sağır ve dilsizdi, ikincisinden de biz bir şey anlamadık. uzun ve toprak bir yoldu, bizi hiçliğin sonundaki koya indirdi. hiçliğin sonundaki koyda bile her tarafa çöp atıldığını görmek beni şaşırtmadı, çünkü çöp atmak ata sporumuzdu, olmazsa olmazımızdı. içtiği suyun şişesini geri götürmekten aciz bir sürü gerizekalıya beddua edip geri döndük. evlerinde insanların, ahırlarında hayvanların olmadığı tuhaf bir köyün ortasında durup insanların nereye gitmiş olabileceğini merak ettik. sanki, biz gelmeden bir saat önce öncü birlikler "kaçın geliyorlar" diyor ve insanlar bizi görmek istemediklerinden olsa gerek sığınaklara saklanıyorlardı. perşembe öğretmenevi, cuma günü de bu ıssız köy.
tekrar ana yola çıkmak bir saatimizi aldı, güneş tepedeydi ve otuz kilometre sonra üçağız'a varacaktık. üçağız yolu sakindi, ortalıkta bağımsız atlardan başka kimse yoktu. turistler evlerine, öğrenciler sıralarına, çalışanlar da işlerine dönmüştü. üçağız'a varmamızla, bizi tekne turuna çıkarmaya ant içmiş adamları karşılamamız bir oldu. adeta saldırı altındaydık, küçük tekne sahipleri etrafımızda dönüyor ve dalgalı denizde rodeo fırsatından bahsediyorlardı. büyük ve çirkin tekne sahipleri ise astronomik fiyatlardan bahsediyordu. esnaf kabusu yine başlamıştı, nereye gitsek birileri geliyor ve bize fiyat söylüyordu. öyle sıkıcıydı ki pazarlık teşebbüsünde bile bulunmadık. küçük teknesiyle bizi gezintiye çıkarmaya çalışan yaşlı amca (kendisine musallat adını verdim), turdan umudunu kesince sekiz dönüm arsayı atmış milyara, arsadan umudunu kesince de uygun fiyata gözleme satmaya çalıştı. cinnet geçiriyor gibiydi. koşarak uzaklaştık, bu koşu bizi uzaktaki kaleye götürdü. nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, sadece bir kale sanmıştık. o kale, kaleköy'ün (eski adıyla simena) kalesi imiş, yüzümüzü rüzgarla yıkayınca anladık.
sadece denizden ulaşımı olan ender yerlerden birisi kaleköy, yayan gelmek istiyorsan patikalardan biraz yürümen gerekiyor. küçük bir limanı ve bozulmamış bir dokusu var, tepedeki kalenin eteklerinde konuşlanmış birbirinden güzel taş evler denize kadar inerken, araçsızlığın ne kadar huzur verici olduğunu anlıyorsun. korna sesi, fren, siren yok. rüzgar var aralıksız esen, perspektifler var bir bankta oturup da yüzyıllarca bekleyebileceğin.
yanımızda getirdiğimiz biraları, kalenin eteklerindeki bir yamaçta, eski bir ahşap bankın üzerinde bitirdik. sırtımızı duvara yüzümüzü güneşe verdik, geldiğimize değmişti. yüksek basamaklardan aşağıya inmek ve denize ulaşmak, ulaşmak yetmiyormuş gibi denizle hemzemin bir iskeledeki ahşap masada, beyaz sandalyelerin üzerinde çok soğuk birer bira daha içmek başımıza gelen en güzel şeylerden biriydi. likya rüzgarları denizi dalgalandırıyor ve o dalgalar da iskeleyi süpürüyordu. denizin içindeki lahit, taştan bir tekne gibi duruyordu. güneşe doğru hafiften yürüdük, azrail epeydir gelmemiş gibiydi belki de böyle bir yer olduğundan onun da haberi yoktu. denizin üzerine çok yüksekten bırakılmış gibi duran kayalardan sekerek, kayaköy'e bir de denizden baktık. başımızın dönmesi biralardan değildi.
hava hafiften kararırken de arabaya doğru giden patikaya düştük yeniden. zifiri karanlık yaklaşıyordu ve yolumuzun üzerinde bizim ev vardı. demre çayağzı ve hemen solunda kalan andriake'ye tepeden baktık, bulutlar bir yere yetişiyormuşçasına çok hızlı hareket ediyordu. menüde humus ve balık varken, ev bizi bekliyordu. laptopu televizyona bağlarsak dev ekranda pes keyfi de mümkündü.
yorucu ve keyifli geçen günün ardından eve ulaştık, iki onluk atacak zamanımız kalmıştı ve eşitlik bozulmadı. fotoğrafları bilgisayara yükledik, şarjları yenileyip ertesi sabah çıralı tarafına gitmek üzere karşılıklı çekyatlara yerleştik. cuma bitmişti ve kaleköy aklımda sonsuza kadar kalacaktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















































