günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2010 Pazartesi

ayakkabıcı ve 7 numara

askerde top oynarken sol iç kısmının hafiften açıldığı süperstarımın bir tekini tamire götürmekle başladı bu son aylak pazartesim. acaba bir sonraki ne zaman olacak? zaman neler getirecek, bir motorsikletin üzerinde güneşin batışı neredeyse oraya gidebilecek miyim?

küçük dükkanında tavana kadar eski ayakkabıların olduğu ayakkabıcı halinden memnundu, selam verip girdiğimde mandalina yiyordu. bana da ikram etti, babamı tanıyordu. en fazla dört kişinin sığabileceği bir dükkanda tabureye çöküp ayakkabıların derdini anlattım. süperstarımın içine parça eklemek gerektiğini söyledi, onayladım. ayakkabı üzerine saatlerce konuşabilirdim, genel olarak ayakkabıları değil benimle türlü maceraya atılmış bir çifti sever ve onları korurdum. siler, parlatır ve gerekirse de tamire götürürdüm. beni cezbeden yeni bir çift ayakkabının ışıltısı değil, beraber askerlik yaptığım siyah üzerine gri çizgili adidas'ım olurdu. 

ayakkabıcıda oturup birer bardak çay içerken, önceden çok şişman olduğunu hatırladığım amatör takımın amigosu geldi. sesi insanı çıldırtacak kadar inceydi ve 7 numaralı çocuğun çok iyi olduğundan bahsediyordu. adı cenkmiş, üçüncü lige bu sene kesin çıkacaklarmış. üç kişiyi peşine takıp apalatmış (süründürmek- rezil etmek). bir takıma ömrünü vermişti ve galibiyetle kapadıkları haftalardan sonra bunun keyfini sürüyordu. spor salonunun bekçiliğini de kapmıştı belediyeden, hayatı yolunda gözüküyordu. masanın üzerinde duran mandalinayı kapıp geri çıktı. ayakkabıcıda gün eğlenceli geçiyordu, dakikasında yeni birisi geliyor ve bir şeyler anlattıktan sonra geri çıkıyordu. ortaokul çağlarında bir çocuk geldi ve top oynamaya gideceğini söyledi, ayakkabıcının oğluydu. babası "alırım ayağımın altına" deyip çocuğu geri gönderdi. derslerine çalışmayan haylaz bir çocukmuş, sıra arkadaşının aklına uyarmış. yine de ayakkabının önü açıldığı zaman bunu dert edecek son çocuktu, elindeki topu sektirerek gözden uzaklaştı. 

raflar sahiplerinin kimliğini almış eski ayakkabılarla doluydu. küçük ayakkabıların kenarı top oynamaktan açılmışken, kadın ayakkabılarının tokası düşmüştü. topuğu eğrilenler, dikişi sökülenler derken en sağlıklısı yine benim cancağızlarım gözüküyordu. halı sahada top oynamasam yine bir şey olmazdı da, askerde insan eğlenecek bir saat buldu mu kaçırmak istemiyor. akşam 9-11 arasıydı maç, iki saat koştuktan sonra nöbete çeyrek kala bölüğe gelmiştim. kamuflajlarımı giyip nöbet yerine ulaşmış ve epey zor bir nöbette ayakta durmaya çalışmıştım. gücüm bitmişti, uyku ölüm kadar kesindi fakat uyumamalıydım. işte o gece hafiften açılan ayakkabımı, bugün tamire götürdüm. kontör almak için çarşıya çıkacaktım zaten, hazır çıkmışken birkaç branş daha ekledim.

ayakkabıcıdaki zaman hızlı ve güzel geçti, 7 numaranın varlığından haberdar oldum. acaba süper lige yükselebilecek miydi, yoksa amatör liglerde mi geçecekti ömrü? kaç yaşındaydı, sol ayağını da kullanabiliyor muydu? bir sonraki hafta belki giderdik babamla maça, devre arasında birer köfte ekmek ve ayran da alır soğuk tribünlerde otururduk. 7 numarayı izlerdik, notlar alırdık. bilemedim, sağlamlaştırılmış ayakkabımla ayakkabıcıdan çıkıp kontör almaya girdim. numaramı sordu, ilk seferde aklıma gelmedi. neyseki "a" diye kendimi kaydetmiştim, oradan baktım numarama.

kontörü yükleyip elimdeki poşetle eve doğru yürürken de sevgilimi aradım, bir gün duymasam özlüyordum. insanlar hep bir uğraş içindeydi, aralarına karışmaya birkaç günüm kalmıştı. ben de çalışacak ve ekmeğimi kazanacaktım sonunda, bir işe yarayacağımı düşünüp dükkanların içlerine baka baka eve geldim.

bir pazartesi daha bitmişti, çarşamba sabahına ise pek bir şey kalmamıştı.



28 Kasım 2010 Pazar

biraz daha iyi

dün öğleden sonra başlayıp bu akşama kadar etkisini sürdüren ruhsal lodosum, 9997. günüme sayılı dakikalar kalmışken hafiften azaldı. bazen her şeyin geçeceğini bilmek bile beni sakinleştiremediği için, içimdeki zehiri anında ölümsüzleştirmeye çalışıyorum. nefretimi kusmak iyi geliyor, kendimi yorgun fakat hafiflemiş hissediyorum. kendimi, büyük bir savaştan sonra evine dönen bir savaşçı gibi görüyorum, atım ve kılıcım yanımda fakat epey yara almışım. göğsüme aldığım mızrak darbesi ara sıra nefesimi kesiyor sadece, bunun dışında her küçük bütçeli depresyondan sonraki düzelme evresini seviyorum. bir sonraki ne zaman olacak peki? bilmiyorum fakat insanlara güven meselesi epey canımı sıktı. daha önce görmediğim adamlara güvenmek ve onlara göre konum almak zorunda kalıyorum, yeni kararlar alıp haber bekliyorum ve adamlar geri bile dönmüyor. bu da zaten hayal kırıklığından pek hoşlanmayan bünyemi yerden yükseltip geri çarpıyor. oturup sakinleşmeyi beklemek bile sinirlendiriyor.

bugün böyle bir gündü, evden dışarı çıkmak yerine jack london'un nasıl gözümden kaçtığını anlamadığım "the road" kitabını ve kitaptan uyarlanan filminin izini buldum. viggo mortensen'i de çok severim, yol filmine bir "strider"dan başkası da yakışmazdı. filmi, internetten bir şeyler indirme özürlüsü bir insan olarak rekor denebilecek sürede indirdim. sanırım programlar portları kendisi açıyor artık, son kullanıcı salaklıklarıyla uğraşmıyorlar. adana'da tanışma fırsatı bulduğum truman capote'nin filmi de uzun zamandır inmeye çalışıyordu, hazır utorrenti açmışken onun da inmesini bekledim. altyazılarını buldum, klasörledim ve medya oynatıcı olduğunu iddia eden vernikli kaplumbağaya yükledim. bu sırada ev ahalisi haber izlemek istediklerini söyledi, ben de televizyon dışında başka bir yerde film izleyemeyeceğimi bildiğimden tatsızlık çıkarttım. film izlemek için geç kalmıştım, haberler ise başlamak üzereydi. beş dakika haber izleyerek düzelme belirtileri gösteren ruhi durumumu eski haline getirdim, gerçekten her gün daha kötüye giden bir trene doluşmuş gibiydik. haberlerden sıkılıp bu haftanın uykusuz'unu incelemeye başladım. diyanet'in bütçesinin, iç ve dış işleri bakanlığından çok daha fazla olduğunu görmek beni yeniden sinirlendirdi. acun'un elli milyon liralık servetini anlatıyordu o sırada televizyon, mizah dergisi bile nelerden bahsediyordu. havalar hafiften soğumuşken, içimdeki sıkıntı şaha kalkmak için fırsat kolluyordu fakat izin vermedim. dün iletişimsizlik problemi çektiğim sevgiliyle konuşmak ve birbirimizi yeniden anlamaya başlamak bana güç verdi, sesini duyduğuma sevindim. haberler biterken, meyve yemeye başladık. gerçekten sıkıcı bir akşam oluyordu, istanbul'u düşündüm biraz ama özlemedim, orada olmak da istemedim.

haberlerden sonra yok böyle dans mı ne başladı, elli milyonluk acun hem sunuyor hem de çeviri yapıyordu. bu ve bunun gibi adamlardan zerre hoşlanmadığımı fakat mevcut düzenin kaymağını hep böyle adamların yediğini düşündüm. serdar ortaç gibi birisi bile bayram programında yüzbinlerce lira para kazanmışken, ben onun birkaç dakikada kazandığı için bir ay işe gitmek zorunda kalacaktım. bu bile mümkün olmuyordu gerçi, tüm sakinliğimle işsiz işsiz oturup insanlara güvendiğim için hayal kırıklığı yaşarken, serdar'ı ve acun'u paradan havuzlar bekliyordu. 

reklam oldu, nat geo'ya geçiş yaptık. ikinci dünya savaşı belgeseli vardı. insanlar diri diri çukurlara gömülüyor ve gaz odalarında öldürülüyordu. kadınlar, çocuklar ve geri kalanlar, alman subayların elinden canlı kurtulmuyordu. soğuktan donarak ölen yüzbinlerce kişi, açlık, hastalık, silahlar... ruh hastası diktatörlerin mahvettiği milyonlarca insandan yaklaşık yarım asır sonra, her şey düzelmiş gibiydi. acun'un ferrari'si ve muhtelif yerlerde sayısız evleri vardı. ellerini nispet yaparcasına sallayan serdar'ın da keyfi yerindeydi, dört yüz bin lira trink para çok da kötü değildi.

kendime üzülmeyi bıraktım, bir hiç uğruna ölenlere ve bir hiç gibi yaşayanlara baktım. dünya daha mı kötüye gidiyordu, yoksa olabilecek en iyi hali bu muydu? tan sağtürk puanını verip "aslında en iyisi benim" bakışıyla yarışmacılara bir şeyler gevelerken odadan çıktım, televizyon dünyası bana göre değildi. orada acun ve serdar vardı, bana gereken ise sadece yazmaktı.

23 Kasım 2010 Salı

ihtiyarlara yer var

adana'dan sabah beşte dört kişi yola çıkmış ve ilk molayı kahvaltılık alışverişi için aydıncık'ta vermiştik. dokuz günlük uzun bir tatil her zamanki gibi bitmiş ve elimize pazar günlerinin o anlaşılmaz iticiliğini bırakmıştı. okulum olmadığı ve yapmayı unuttuğum bir ödevle yüzleşme gibi ihtimalim bulunmadığı için çok tedirgin değildim ama yine de sıkılıyordum. çocukluğumda o kadar çok karşı karşıya gelmiştim ki bu durumla, artık kişisel belleğime kazınmıştı her detay. arabadan inip pazar yerine yürürken, yolun bir an önce bitmesini ve eve varmayı istiyordum. 

deniz kenarına kurulmuş aydıncık pazarından birkaç şey aldıktan sonra yolun kenarına park ettiğimiz arabanın yanına yürüdük. annem her mevsime uygun kıyafet alırken kontrolü kaybetmiş ve aracı köy köy dolaşan çok amaçlı dolmuşlara çevirmişti. adana'da narenciye ağırlıklı yükümüzü bırakmak bile bir işe yaramış gibi gözükmüyordu, sonsuzdan narenciyeyi çıkardığımız zaman eldeki sonuç yine sonsuz olmuştu. hemen arabanın beş  altı metre gerisinde, kalın camlı gözlükleri ve elinde bastonuyla çok yaşlı bir amca vardı. biz hareket etmeden geldi ve ilerideki hastaneye onu bırakmamızı rica etti. şivesi ve "guzuumm" deyişi o kadar tatlıydı ki, "bırak hastaneyi, bize gel dede" diyesim bile geldi. hemen koltukta ne kadar ıvır zıvır varsa bagaja tıktım, birkaç dakika önce arka koltukta bana bile yer yokken dedenin yüzü suyu hürmetine üç kişilik yer açılmıştı. arabaya girip aile efradını selamladı, babamla dikiz aynasından birbirimize göz kırptık. o kadar kendine hastı ki, hastanenin bir saat ötede olmasını diledim fakat aydıncık küçük bir yerdi, beş dakika geçmeden durmak zorunda kaldık. dede, önce bastonunu yere bastı ve ağır hareketlerle dışarı çıktı. sağ salim evimize varmamız için duasını etti, son kez "guzuum" deyip pazar gününün verdiği tüm sıkıntıyı arabanın içinden söktü aldı. hayatının son demlerine gelmişti, benden yaşlı bir bastonu vardı ve pazar sabahından hastaneye gitmek için yola çıkmıştı. belki hanımı yatıyordu hastanede, belki de torunu geçen hafta bir trafik kazası geçirmişti, bilemedim. dedeyi almasak karşı yönden gelen araçla çarpışan beyaz araç bizimki mi olurdu onu da bilemedim.



22 Kasım 2010 Pazartesi

bir yudum bira

2009 aralığının öğleden sonrasında, saatlerce yürümenin ödülü olarak on dakika sürecek istirahatteydik. dakikalar sonra düdük çalacak ve köpekler gibi koşup yeniden manga düzenine girecektik. sonra gerçeğin ne olduğunu şaşırana kadar tekrardan yürümeye başlayacak, bir gün bütün her şeyin biteceği inancıyla kolları ve ayakları sallayacaktık.

üç kişiydik; boylarımız, huylarımız ve yatak numaralarımız ardışık olduğundan günün her saatini birlikte geçiriyorduk. birisi evli ve bir kız çocuk babasıydı, diğeri ise döner dönmez evlenecekti. ellerimiz ceplerde, soğuk hava nedeniyle şapkanın kulaklıklarını indirmiş ve bulutların arasından ara sıra çıkan güneşe yüzümüzü dönmüştük. hayal etmekten başka her şey yasaktı, eski günlerin anıları ve gelecek günlerin umuduyla iyi idare ediyorduk. onlara günün birinde karşılıklı bira içeceğimizi söyledim. güzel bir şarkı da çalacaktı bir yerlerde. belki gittiğimiz mekan patlamış mısır bile verirdi, bir yudum bira içtikten sonra artık özgür bir insan olduğumuzun bilinciyle bir kez daha gülerdik. askere geleli iki üç hafta olmasına rağmen bu herifleri sanki çok önceden tanıyor gibiydim. insanlarla tanışmak pek tercih ettiğim bir sosyal etkinlik değildi, onları tanımaya çalışmayı ise uzun süre önce bırakmıştım. fakat bu adamlar iyiydi, samimiydi, yüz kişinin içindeki belki de en iyi insanlardı.

saniyeler hızla ilerlerken onlara bir yudum biradan ve hissettirdiklerinden bahsettim, çok susayınca kana kana içmenin verdiği hazzı dünya'da çok az şeyin verebileceğinden, bardağı sarıp kafaya dikmenin ve özgürlüğe içmenin yüzyıllardır yapılan en güzel şeylerden birisi olduğundan bahsettim. düdük birazdan çalacaktı, on saniye içinde orada olmak zorundaydık. yavaşça yerlerimizden doğrulduk, bir yudum biranın damağıma değmesine aylar vardı, birlikte ne zaman içeceğimiz ise gelecekte bir günde saklıydı. düdük çaldı, manga düzenine zamanında girmek için koşmaya başladık, kamuflajlarımız ve botlarımız yeniydi. benim topuğumu vurduğundan hafifçe sekiyordum fakat bir yudum altın sarısı biranın hayali bile tüm acılarımı hafifletmeye yetmişti.

aylar geçti ve iki gün önce, bira hayalinin aklımıza düşmesinden tam on bir ay sonra adana'da buluştum asker arkadaşımla. bir çocuğu daha olacakmış beş ay sonra, benimle bira içmek için ne kadar beklediğinden, aslında içen birisi olmadığından bahsetti. bahçeli bir mekana girdik, ahşap masalar ve uzaktan gelen güzel bir müzik. livaneli "ey özgürlük" derken, biralarımız geldi. ilk yudum çok önemliydi, kadehimizi özgürlüğe kaldırdık. hava soğuk değildi, kimsenin düdük çalacağı da yoktu. ilk yudum dilime kavuştu, susamıştım. bira efes olmasına rağmen şahane gelmişti. hep kamuflajla gördüğüm adam siyah gömleğini giymişti, beni gördüğü için mutluydu ve yarım bardak birayla kafası güzelleştiğinden cümleleri sağa doğru kaymaya başlamıştı.

birer bardak birayı içip o gün yanımızda olmayan yeni evliyi aradık, ona bütün bu olacakları daha önceden söylediğimi hatırlattım. o da dünya kupası'nı ispanya'nın alacağı üzerine girdiğimiz bahsi ve bir kasa birayı hatırlattı. istanbul'a gelin lan allahsızlar dedi, günün birinde istanbul'a da geleceğimizi ve nevizade'nin beyaz örtülü bir masasında rakı içeceğimizi fakat bu herifin bira bile içemezken rakıyı nasıl içeceğine dair endişelerimi söyledim. ben sizi eve taşırım dedi, sanki çocukluk arkadaşımdı; öyle iyi niyetli.

ikinci biraları isteyen ben değildim, aylar boyunca içmek için beni bekleyen ve beş ay sonra ikinci çocuğunu kucağına alacak olan asker arkadaşım içinden geldiğini yapıyordu. iki birayla küfelik olmayı istedim, alkol zammının hayatıma kattığı renksizliği bu şekilde giderebilirdim belki. kırmızı içmeyeli epey olmuştu. livaneli güzel söylüyordu, ikişer bardak birayla tüm askerliği aradan çıkartmıştık. yeniden özgür insanlardık.

manga düzenine gerek yoktu, zaten istesek de giremezdik. koluma yaslandı, yengeç gibi yürüyordu. bir yudum biraya olan sadakatimiz beni mutlu, onu sarhoş etmişti. 



21 Kasım 2010 Pazar

lost bios

dokuz gün aradan sonra tekrar eve dönmek ve her şeyin yerli yerinde durup beni beklediğini görmek güzel. ne zaman adana'dan gelsem, sanki başka bir ülkeden ve aylar süren bir yolculuktan sonra eve varmışım gibi oluyor. arabayla on iki saat süren yol, benim zihnimde çok daha fazlasını kaplıyor. sanki boyut değiştiriyorum, aynı gün içinde hem dedemlerin evini hem de kendi evimizi görmeyi pek mantıklı bulmuyorum. orada çocukluğum ve geçmişe dair birçok şeyim saklıyken; burada ise bilgisayar başında bir şeyler yazıp fazla konuşmayan, internetteki kimlikleriyle gül gibi geçinip giden, bir kitaba dalıp çabucak akşamı eden halim var. akşamı ederken pek bir şey yapmayan, pek bir şey yapmamanın yazısını yazıp duran yirmi yedi yaşım bu ortamdaki kimliğimin temelini oluştururken, adana'da biraz daha farklı oluyorum. farklı insanlar, farklı hayatlar, aileler, ailelerin zaman içindeki değişimi ve insanların tercihlerinin nelere mal olabileceğini izleyip düşünürken de, daha önceki senelerde olduğu gibi post-adana sendromu yaşıyorum.

yazacak epey şey birikti, küçük notlarıma bakıp istediğim kadar uzun yazılar yazabilirim. büyük yazarlarla olan söyleşilerin yer aldığı "yazarın odası" iştahımı kabarttı, düşüncelerimin (özellikle çalışmanın faydasızlığı üzerine) faulkner tarafından yıllar önce dile getirilmiş olması da doğru yolda olduğumu anlamama yardım etti. on senedir görmediğim çocukluk arkadaşımdan, bana son on senede ne yaptığını özet geçmesini istedim. 

iki bin yılında şırnak'ta komandoymuş. geldikten sonra mobilyacıda çalışmaya başlamış. fakat sağ serçe parmağının yarısını tornaya kaptırıp fışkıran kanı görünce başka bir iş yapmaya karar vermiş. iki sene kıbrıs'ta bir otelde abisiyle çalıştıktan sonra, kazandığının bir kısmını kumarda kaybedip 2004 yılında adana'ya baba ocağına geri dönmüş. o sırada bir kızla tanışmış, bir süpermarkette muhasebe departmanına girdikten sonra da evlenmeyi kafasına koymuş. fakat maaşı o kadar azmış ki, biraz para biriktirmesi ve evliliğe yatırım yapması senelerini almış. bu ağustosta ancak nişanlanmışlar, önümüzdeki yaz da allah nasip ederse evleneceklermiş. çocukken en yakın arkadaşımdı, voltron robotu vardı ve okuyacağım derdi. liseden sonra okumamış, üniversite sınavında kötü puan aldıktan sonra da yirmisinde askere gitmiş. onu en son gördüğümde askere gitmemişti, şimdi otuz yaşında bir adam olmuş. bildiğin büyük bir adam, kaderi çizilmiş, denemiş ve kararını vermiş. bana "sen ne yaptın?" dedi, ben  2001'de üniversiteye başlayıp 2009'da bitirmiş ve askerliği aradan çıkarttıktan sonra da bir kurban bayramı adana'ya gelmiştim. pek bir şey yapmış gibi durmuyordum, ortak noktamız yok denecek kadar azdı. tamamen farklı kulvarlardaydık ve benden daha huzurlu gözüküyordu. hayalleri vardı, daha iyi maaşı olan bir yere girerse belki adana'nın daha nezih semtlerinin birisinde yaşayabileceğini söyledi. sorumlulukları vardı, nişanlıydı ve tek isteği artık evlenmekti. van damme'ın idolümüz olduğu ortaokul zamanlarında tek isteğimiz mükemmel döner tekmeler atabilmekti oysa. geçmişte yaptığı tercihlerin onu nereden nereye sürüklediğini görmek hoşuma gitti, tanıdığım insanların biyografilerini kafamdan yazmak ise yeni alışkanlığım oldu. çocukluğuma gönderilmiş bir yazardım sanki, her şeyden yazacak bir şeyler çıkarıyordum.

dedemlerin avlusunda oturuyor ve eskiden tanıdığım insanlarla konuşuyordum, onların şimdiki halleriyle de tanışmak istiyordum.
...

sekiz günlük adana yolculuğunun üzerimdeki etkisi büyük oldu, bunun üzerine yazmak ve kişilere odaklanmak istiyorum bir süreliğine. dedemin daha önce duymadığım birkaç ayrıntısı ve adana'nın geri kalanı var. iyi ki gitmişim ve yazmak için geri dönmüşüm. 



11 Kasım 2010 Perşembe

anlamsız hareketler kumpanyası

eğer son iki saattir yapmaya çalıştıklarımı dersim varken yapsaydım "ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler", ofiste yapsaydım "iş yapmamak için yapılan anlamsız hareketler" ve at üstünde batıya sürerken yapsaydım "at sürmemek için yapılan anlamsız hareketler" başlığına yazacak bir şeylerim olurdu. fakat kırmızı tuborg fotoğraflarını yüzümü oluşturacak şekilde bir araya getirmeye çalışırken ve mozaik programlarının nasıl çalıştığını internette ararken ne yazık ki diyebileceğim pek bir şey yok. her şeyin sonundaki sorgu gününde bunu tanrı bile sorsa sadece "o ben değildim" deyip işin içinden çıkmaya çalışırdım. bazen düşük bütçeli bir filmde oynadığımı sanıyorum. kahramanının gerçekten gerizekalı gibi gözüktüğü filmler festivali olsa, bir saatlik webcam kaydımla rahatlıkla mansiyon alırdım. 

mozaikleme yapmaya çalışırken bilgisayarım nefis bir mavi ekran verdi, uzun zamandır görmediğim şık bir ekrandı ve bilgisayarın başını belaya soktuğumu xc098wessds38x.dkas koduyla bana anlatmaya çalıştı. belki de sadece küfretti bilemedim, bilgisayarımı yeniden başlatmak yerine mutfağa gittim. kahve yapmak ve karnıyarık yemek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu, tercihimi oldukça albenili gözüken karnıyarıktan yana kullandım. karındeşen jack'in bulduğu bu yemeği, annem de fena yapmıyordu hani. geniş bir tabağın yarısına karnıyarık, diğer yarısına da pilav koydum. bir gün yanlışlıkla açlıktan ölecektim fakat o gün bugün değildi. sadece aklımla bedenimi birbirine perçinlemem gerekiyordu, ikisinin farklı zamanlarda dolaşması genelde zaman kaybına neden oluyordu. doğmadığım yıllarda dolaşmaktan hoşlanan bir hayal dünyam var, normandiya'ya günübirlik çıkartma yapıyorum. birkaç karnıyarık kimseye yetmezdi, ocaktakilerin hatırı sayılır miktarını da ebediyete uğurladım. yemek yemekten hoşlanıyordum fakat şimdiye kadar pilav yapmışlığım bile yoktu. sac kavurma yapabilen fakat makarna konusunda derin endişeleri olan bir insandım istanbul'dayken. bizimkilerin yanına yerleştikten sonra bu endişelerim de pek kalmadı. makarnadan hiç hoşlanmadım.

yemeğimi yedikten sonra bilgisayarımı açtım, gerçekten sürreal bir günün akşama bakan yarısahası içindeydim ve adana'yı düşünüyordum. adana kebabı üzerine derin özlemim karnım tokken bile pekişiyor, o közlenmiş domates ve biberin enfes ekmek üzerindeki uyumunu saygıyla anıyordum. pilavın üstüne kebap koyarak beni çileden çıkaran tüm işletme sahiplerini bir tırın kasasına doldurup, kuruköprü civarında yola dökmek istiyordum. kurban bayramı yaklaşıyordu ve et kokan dev bir bulut adana üzerine çökmek için son hazırlıklarını yapıyordu. 


şu üç öykü meselesini de kendimi zorlayarak yazmam lazımdı fakat olmayacak sanırım. akşam beş dedin mi bende gün biter, günün geri kalanını kitap okuyarak ve bizimkilerin sabrını taşırarak geçiririm. anlam veremezler içinde bulunduğum bu boşvermişlik haline, hiçbir şeye çaba göstermediğimi iddia ederler.

fakat her anne-baba gibi haklı payları olmakla birlikte azıcık da yanılırlar. en azından yazmaya ve blogumu zenginleştirmeye çalışıyorum, kırmızı tuborg fotoğraflarını birleştirip yüzümü oluşturmaya gayret ediyorum.



9 Kasım 2010 Salı

kısa bir günün tarihi

hava kararmaya başladığı an benim için gün biter; aile efradının çalışan kesmi eve döner, yemek yenir ve mutlak sessizlik ve yalnızlıkta aklıma gelen her şey, bir sonraki sessizliğe kadar yok olur gider. bilgisayarımı kapatırım, odalarda dolaşırım, yazmak için aklıma bir şey gelirse ve gerçekten bir şeye benzerse de telefonuma not alırım. 

bugün de hızlı biten sevimsiz bir gün oldu, yazmak istediğim şeylere zaman ayıramadım fakat zamanımı alan başka bir şey de yapmadım. sanki on saat sürecek bir güne doğmuş gibiydim, üç fincan kahve içip biraz bilgisayara baktım ve günü bitirdim. geleceğe mektuplar vasıtasıyla zaman yolculuğu yapan bir adamı, kurgu konusunda kafamı zorlayarak yazmam lazım fakat cümlelere bile giremiyorum. bununla birlikte otostopçu'da gördüğüm kısa bir "hayat böyledir" hikayesini, sözlükte yazdığım entrynin devamı olarak da eklemem lazım. fakat buna da nereden gireceğimi bilemediğimden, ileri bir tarihe erteledim. ne yaptın dersen, hiçbir şey yapmadım biraz yazı yazmak dışında. sabah fasulye ayıklamak, 9 kasım 2010'un en faydalı işiydi. herhangi bir şeye konsantre olamadığım gibi, bir şey de izleyemedim. adeta mal gibi bekledim koltuğun üzerinde, ağırlıklı olarak massive attack ve radiohead dinledim. atlas air'i yüzüme çarptım defalarca, provence ve taş evler üzerine birkaç dakika düşündüm. iskoçya'da yaşamak ve akşamları aynı puba takılmak konusunda da bir şeyler aklımdan geçti. manastıra kapanmak konusu da gündeme geldi, otuz saniye falan manastıra kapanmak ve kitap yazmak üzerine hevesler yetiştirdim.

kısa, sonuçsuz ve amaçsız fikirler uçuştu bugün; aynı ağacın farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarına yazmam gereken yazının temasının zaman mı, mevsimler mi, sabitlik mi yoksa başka bir şey mi olduğuna da karar veremedim. üşenmeye üşendim, internette de dolaşmak istemedim. sözlüğe bir şey yazmak içimden hiç gelmedi, tek entry dahi okuyamadım. blu-ray film aradım biraz, the boat that rocked ve saving private ryan indirmeye başladım. içim sıkıldı, hayattaki on bininci günümün yirmi gün sonra geleceğini hatırladım. istatistikler ve en güzel beş gün batışı gibi listelerle meşgul oldum. biraz mies van der rohe'yi ve benimle konuşsa ne gibi küfürler edeceğini hayal ettim. hayal kurdum evet, bir yazar olmayı ve kitabımın ortalarında bir yerde kahve molası verdikten sonra veranda boyunca uzanan zeytin ağaçlarına bakmayı diledim. mat, pastel ve yeşil tonlarında biraz kaybolmak ve sonrasında yeniden dönmek istedim fakat bu hayalin üzerine de fazla gitmedim. gördüğüm rüyaları düşündüm, liverpool formasıyla çıktığım final maçını benim hatam nedeniyle üç sıfır kaybediyorduk. bunun hayal kırıklığıyla üzgün uyanmam belki de bu boş günün yaratıcısı oldu.

evet bugün yine salıydı, muhtemelen hayatlarının en güzel günü olduğunu iddia edecek birkaç insan olacaktır ama benim için değildi. o kadar anlamsızdı ki buna kötü demek bile kötüye hakaret olurdu.



olimpes

- olimpes nedir abi?
- eğer olimpos'taysan ve bir ağaç evde pes oynayıp bira içiyorsan, bu tam olarak olimpes'tir esteban.

devlet memuru olduktan sonra zincirinden boşalmış danalar gibi tatil yapan aziz dostum willy, daha üç hafta önce izmir'den çıkıp sahilden antalya'ya gelmesine rağmen (dört element haftası) yıllık iznini bitiremediği için, aynı güzergahı bir kere daha çizdi. bu herifi gördükten sonra devlet memuru olmaya karar verdim zaten, senede bir ay tatil ve cumartesileri çalışmamak için herhangi bir devlet dairesine kravatla gidip pembe kapaklı tiksinç dosyalar ve raporlarla uğraşabilirim. sıradaki kpss bana gelsin madem.

cuma akşamı kaş tarafından geldi. yolda içme dememe rağmen içmiş, bana adam getirme dememe rağmen de yanında bir arkadaşını getirmişti. dostumun dostu benim düşmanımdır deyip bindim arabaya, birahane gibi kokuyordu. erkenden kararmıştı yine ortalık, sağ şeridi fazla terk etmeden olimpos'a doğru hareket ettik. bu kaçıncı olimpos seferiydi, her seferinde "bu son" desem de en geç iki hafta içinde geri dönüyordum. olimpos arsızlığı 2010'a damgasını vurmuştu ve hala devam ediyordu. varır varmaz akşam yemeğine yetiştik, bayrams'ın yemeklerini ve atmosferini her zaman severim. diğer yeni ve aptal pansiyonların aksine iki katlı ahşap saçmalıklar yoktur, her şey yere yakındır ve portakal ağaçlarının arasındadır. ne ışık direk gelir, ne de çıplak çardaklar ortalıkta dolaşır. her şey portakal ağacının altında yarı saklıdır.

olimpos akşamı epey soğuktu, sahile üç erkekle inmenin hiçbir cazip tarafı olmadığından, odada kalıp pes oynamak herkes için daha hayırlıydı. tuborg yine ortalıkta gözükmüyordu, fıçı efes'lerle odaya gelip laptopu kurduk ve pes 11'e başladık. yenilenin kalktığı ölümcül bir turnuvada en az ben kalktım, liverpool inançlıydı ve torres, küheylan gibi sekiyordu yeşil çimlerin üzerinde. gece, ateşin başında bira içerek sonlandı. resmen bira içmekten bıkmıştım, efes bende bıkkınlık yaratıyordu. ekmek yiyormuş gibi hissediyordum.

pencereyi açık unutmamız gerçekten muhteşem bir gece verdi, soğuktan donarak ölüyorduk. yalıtımı olmayan ağaç ev, dışarının soğuğunu şakaklarıma vurdukça daha fazla küçüldüm yatakta. mikrobik canlılar gibi büzüştüm sabaha kadar. hafif bir karasallık vardı kasım antalya'sında, gündüzleri sıcak olsa da geceleri epey soğuyordu ortalık.

adamakıllı gezebileceğimiz tek gün cumartesi olduğundan, fazla oyalanmadan kahvaltıyı efsanevi omletle tamamlayıp kalktık. önce ceneviz kalesi, antik kent ve ardından phaselis'e gidip yüzmeli, phaselis'ten çıralı'ya dönerken de ulupınar'da balık yemeliydik. çıralı'da güneş batmadan dar boğazda bira içmeli, sonrasında da erken kararan havanın gölgesinde yeniden pes oynamaya başlamalıydık. turnuvalar çetin geçiyordu, herkes iyiydi.

su, yazın olduğundan daha berraktı. hava nemsizdi ve başka yarımkürenin turistleri vardı sahilde. on sene önce tektük insanın geldiği uzak bir coğrafya gibiydi yine olimpos, kendisine yakışanı yapıyordu. yine kaleye çıktık, ne kadar çok çıktığımı ben de bilmiyorum fakat her seferinde başka bir keyif alıyorum bu manzaradan. mevsimlerle birlikte ben de değişiyorum fakat bu taş pencerenin sabit kalmasını seviyorum, mitolojiye inanıyorum.

birkaç saatlik olimpos sahilinden sonra, phaselis'e doğru yola çıktık. yaklaşık yirmi dakikalık güzel bir yol. tahtalı dağı, gökyüzünün bekçisi gibi tepemizde dikilirken henüz yağan yağmurların yıkadığı yollar pırıl pırıldı. müzekartların sponsorluğunda geçtik kontrol noktasından. kendi müze kartımın son kullanma tarihi altı ay önce bittiğinden ve plastik bir parçaya yirmi kağıt vermek istemediğimden kardeşimin müze kartıyla geçtim yine. görevli, lan buradaki herif sarışın dese, eskiden sarışındım ağbi diye yerlere vuracağım kendimi.

üç limanlı güzel phaselis, karanlık çökünce dünyanın en korkunç yeri olan phaselis, korku eşiğimi tahtalı dağına çıkaran phaselis...

agora yolu boyunca yürüyüp kumsal tarafına vardık; birkaç tekne, balık tutan bedbahtlar, bekçiler ve yaşlılar vardı. yoldan aldığımız efes'ler yine bitmişti ve daha fazla almadığımız için birbirimizi suçlamaya çoktan başlamıştık. sanırım suçlu bendim fakat öğlenden başlamanın çok da gerekli olmadığını düşünmüştüm.

güzel bir köşe bulduk yüzmek için, siyah ve parlak kayalardan küçük adacıklar vardı. küçük balıklar suyun üzerinde yüzüyordu ve turkuaz tüm berraklığıyla önümüzde uzanıyordu. eski bir kalenin hemen altındaydık ve renkler insanı kışkırtıyordu. hava sıcak, deniz ise serindi. kendimi yüksek bir kayadan bıraktım yine, kuş gibi süzülmek bir hafta önce başlayan hastalığımın son izlerini de silip attı. doğru zamanda ve doğru yerdeydim, bir tek tuborg'a dair bir şeyler yoktu.

phaselis'te yüzme molasından sonra, ulupınar'a alabalık yemeye döndük. dört çeşit meze, sıcak pide ve kiremitte alabalık; üç kişi için ödediğimiz hesap yirmi beş liraydı. her şey ucuzdu, özellikle istanbul gibi bir yerde yaşadıktan sonra bu fiyatlar sevimli geliyordu. üç kişi herhangi bir taksim büfesine gitsek, bu paranın iki katını bırakırdık sanırım.

çıralı'da içmeye devam ettik, hafif bir sis kuru ağaçların üzerine çökmüş ve ortama mistik bir hava kazandırmıştı. mutlu çocuklar kumların üzerinde koştururken, türkiye'nin tadını ve güzelliğini her zamanki gibi turistler çıkarıyordu. karavanları vardı, ortalık sessiz ve sakindi. deniz her yerde olduğu gibi burada da berraktı. koyun solunda kalan kayaları takip edip bu senenin moda köşelerinden biri olan dar boğaza yerleştik. pembeye çalan gökyüzü, denizi de aynı renge boğuyor ve her şeyin üzerini örtüyordu. başka bir zamandaydık, yüzyılların hangisinde olduğumuz bile belli değildi. fakat, kış saati nedeniyle erkenden hava karardı. saatleri iki saat ileriye aldığımız takdirde bunları yaşamazdık ama tatil bittiğinden bunu erteledik. bir sonraki tatile belki.

yeniden olimpos akşamı, yeniden pes. willy inter'i aldı, ben ise liverpool'u. 10'da bitmesi gereken turnuva, ısrarlı beraberliklerle 16-13 benim galibiyetimle tamamlandı. will gerçekten iyiydi ve yakaladığı fırsatları anında gole çeviriyordu, bende ise gerrard ve torres'in büyülü uyumu vardı. 

pazar sabahı, her zamanki sevimsizliğiyle başladı. tatilin son günlerinden her zaman nefret ederim. efsanevi omletli kahvaltıyı yapıp, yenilgimle biten fakat yine de çok sert geçen bir tavladan sonra tekrar yola çıktık. will ve arkadaşı, batıya doğru yola çıktı, beş saatlik yolları vardı ve akşam karanlığına kalmak istemediler. ben de eve geri döndüm.

evde bayram temizliği vardı, daha ilk dakikadan elime bez verdiler ve kapıları silmemi istediler. tüm sevincim gitti, kollarımın gücü on dakika sonra tükendi. ev savaş alanı gibiydi, perdeler yıkanmış ve geri takılmış, odalar da boyanmıştı. pencereler açıktı, yoldan geçen arabaların gürültüsü odaların içinde dolaşıyordu. sessizlik isterken, bayram temizliğinin kucağına düşmüştüm. 

olimpes ve iki günlük güzel bir tur daha bitmiş ve eve bir kez daha geri dönmüştüm.




5 Kasım 2010 Cuma

remember 5th of november

guy fawkes'ın 5 kasım 1605'te ingiliz parlamento binasını havaya uçurmaya çalışmasını pek hatırlamıyorum, 17. yy başlarında kim bilir dünyanın hangi köşesinde neyin peşindeydim. benim hatırladığım 5 kasım, 20. yy başlarına ait. taze bir anı, geçen seneden.

5 kasım 2009...

meis manzaralı küçük, tuhaf ve gerçeküstü pansiyonumuzda uyanıyoruz. hedefimiz, kaputaş'a gidip birkaç bira içtikten sonra yüzmek. planlarımız her zaman basit, dünya'nın kaderini hiçbir surette değiştirmeyecek cinsten. havalar serinlemeye başladığından, hafiften ılımış birayı içmenin pek bir kötü tarafı yok(bu arada dolapta iki kırmızı tuborg olduğunu bilmek beni nasıl mutlu ediyor anlatamam, içilir öğleden sonra). öğlene doğru pek bir tatlı sevgilimle, pansiyonumuzdan çıkıp beş dakika mesafedeki otogara yürüyoruz. kalkan'a giden herhangi bir araç bizi kaputaş'a bırakır fakat sözkonusu aracın kırk dakika sonra kalkacağını öğreniyoruz. kış geldikçe turistler azalır ve otobüsler arasındaki dakikalar uzar; bunu normal karşılayıp bekliyoruz. genpadan aldığımız tuborg fıçılar, mercimek çorbasına dönüşmesin diye de liverpool havluma sıkı sıkı sarıyorum. kalkan'a giden minibüs, bizi de kaputaş'a bırakıyor. 

birkaç gün önce yağan yağmur her tarafı pırıl pırıl yaptığından, kaputaş plajı film seti gibi gözüküyor. sanki ilk misafirleri bizmişiz gibi merdivenlerden iniyoruz, 187 basamak fazla gelmiyor. deniz hafiften dalgalı, tonları ve sarı kumlarla olan kontrastı pitoresk. erkenden batmaya başlamış güneş, daha öğleden sonra uzun gölgeler bırakıyor taşların ardına. güzel bir gündeyiz, askere gitmeme neredeyse bir ay kalmışken, geri dönmeyecek gibi yaşıyorum. önce biraları içiyoruz, şaşırtıcı şekilde ılımamış. dalgaların köpükleri, bira köpüğü gibi beyaz, temiz ve yoğun. kum yumuşak ki ayak izlerimiz, küçük kraterler gibi dolaşıyor sahil boyunca. yazın kalabalığı ve şaşırtan sıcağından eser yok, kumsalın diğer ucunda bir çift bir de biz. tuborg fıçı, hiç olmadığı kadar lezzetli geliyor. biralar bitiyor ve fotoğraf çekmeye karar veriyorum. ışık, renkler ve mekan o kadar yerli yerinde ki, ben bir şey yapmasam bile makinem kendisi çekecek olan biteni. güneş yavaşça denize doğru alçalıyor, ince bir bulut sürüsü ufku kapatmış, renklerin sarhoşluğu iki genci ele geçirmiş. bir oraya, bir buraya koşuyoruz. bazen durup öpüşüyoruz, sarılıyoruz. altı ay görüşemeyeceğimizin keskin bilinciyle bir kez daha sarılıyoruz. daha ayrılmadan özlüyoruz birbirimizi, hangi şehre gideceğim belli değil, ankara olmasını istiyorum.

güneş yaklaştıkça denize, gölgelerimiz metrelerce uzuyor. köpüklerin içinde oturup da hayatımızın en güzel günbatışını izliyoruz. güneş gidiyor bu sefer de yıldızlar parlamaya başlıyor, havada zerre nem yok. başka galaksileri izliyoruz, gece mavisinden bir battaniye yavaşça kuzey yarımkürenin üzerini örterken, pansiyonumuza dönmeye karar veriyoruz. yeniden 187 basamak ve karanlık bir yol, bir minibüs dakikalar sonra bizi kaş'a geri götürürken 5 kasım 2009'u hiç unutmayacağımızı biliyoruz.





4 Kasım 2010 Perşembe

2010'da bir gencin günlüğü

on sene önce, uyandıktan sonra neler yaptığımı pek hatırlamıyorum fakat bu, internete girip bir sürü siteye bakmakla başlamıyordu. herhangi bir sitede hesabım yoktu, nikler ve sanal kimlikler, kişisel alan ve sosyal paylaşım furyası da henüz başlamamıştı. günde bir saat internet yetiyordu sanki, nba.com'a girip skorlara bakıyordum, sözlük kavramından bihaberdim. michael jordan fotoğrafları indirmek epey zamanımı alıyordu, site site dolaşıyordum. google değil altavista vardı ve bugüne kıyasla pek bir şey yoktu.

fakat aradan on sene geçti, internetin hacmi kendisini defalarca katlarken, kullanıcısı da iyice yuvasını yaptı. benim de amacım, bir on sene sonra "on sene önce, uyandıktan sonra ne yapıyordum lan?" sorusuna cevabı şimdiden yazmak. her şeye on sene önce başlasaydım, bu soruların cevabını şimdi alırdım fakat geç kaldım. hedefim bundan sonraki on yıllık süreç; o yüzden, bu sabah ne yaptığımı anlatmak lazım.

tuhaf şekilde askerlikle ilgili rüya görme ısrarım devam ediyor, sanırım zihnimi en son yoran şey o olduğundan, bilinçaltım bununla ilgilenmeye devam ediyor.  sekiz buçuk gibi kalktım, babam işe gitmişti ve kardeşim de çıkmak üzereydi. yatağımı topladım, televizyonu açıp açmamak konusunda küçük bir şüpheye düşüp açmamakta karar kıldım. bir gece önceki şampiyonlar ligi maç sonuçlarını teleteksten öğrensem bile, golleri kimin attığını öğrenemeyecektim. 

geleceğe not: 2010'da türk televizyonlarından şampiyonlar ligi izleyemiyoruz, gerizekalı adamlar milan - real maçı yerine papatyam diye dizi koyuyorlar. ancak türk takımı olursa canlı yayın, hala sabri ugan-ertem şener. hala mutlak başarısızlık ve talihsizce yenen goller, bilinçsiz ataklar. internetten izlemek de ikide bir takıldığından beni çileden çıkartıyor. sözlük üzerinden maç linki yayınlamak illegal, kanunlar hala epey geriden takip ediyor gündemi ama yapacak pek bir şey yok. ülkede iki tane dijital platform var; ikisi de birbirinden kötü. digiturk'te süper lig ve premier lig; dsmart'ta ise avrupa ligleri var. neyse ki ntv grubu, ispanya ligini aldı da messi ve c. ronaldo izleyebiliyoruz. teknolojik hamle yapmaktan aciz olduğumuz gibi, site sansürleriyle uğraşıyoruz. youtube yeni açıldı, kapanması da yakındır gerçi.

neyse, televizyonu açmak yerine kahvaltı etmeye karar verdim. iki lavaş ekmeğin arasına füzyon pizzası yapmıştı annem, sütlü bitki çayı içip iyileşme sürecini hızlandırdım. kahvaltıdan sonra da kalktım bilgisayarı açtım. 2010'da bilgisayarın sürekli açık durması o kadar garip değil, on sene önce günde birkaç saatlik kotamız vardı. tarayıcı olarak google chrome kullanıyorum, açılış hızı ve sade tasarımını seviyorum. tüm kısayollar, adres çubuğunun altında. soldan sağa ilk on site: ekşi sözlük-tuborger blog-twitter-gmail-nba- aceto blog-liverpool fc- youtube-fotoritim-ntvspor. sözlükten mesaj gelmişse onları cevaplıyorum, karmaya bakıyorum. son beş bin senedir 745-740 arası sanırım. algoritmasını anlayamadığım tek şey sanırım bu, kimse de bilmiyor. sol frame'e kısa bir bakıştan sonra da, badilerim ne yazmışa bakıyorum. sol frame genelde canımı sıkıyor. bugün önder sav (50) ile başladık, birkaç gün böyle gider. siyasetten zerre hoşlanmadığım gibi bunun üzerine yazılanları da okumuyorum, kendim de yazmıyorum. badilerim de, gündemi yakalamak yerine kendi gündemlerinde kendi hayatlarını anlatan sakin insanlar. elliden biraz fazlalar, çoğuyla hiç mesajlaşmam bile. senelerdir okurum, sadece okurum. 

sözlüğe kısa bir bakıştan sonra, kişisel alanım olan bloga giriyorum. istatistiklere bakmak her zaman hoşuma gitmiştir, iyi kötü okunuyor sanki. sadece "adsız" adı altında yorum yapanların kim olduğunu bilmediğimden, o açıdan biraz sıkıntı var. karanlıktan gelen bir ses gibi. sonrasında pek sevdiğim twitter. son bir senedir epey moda olan ve 140 karakterle sınırlandırılmış sevimli bir sosyal paylaşım sitesi. basit düşünmenin yarattığı en güzel site sanırım. aforizma için ideal, özet geçmeyi öğretiyor. aklıma gelen birkaç cümleyi hemen yazıyorum, belli bir amacım yok. internet üzerinde bir kimliğim var ve her sabah, bu kimliğe gelen tepkilere, mesajlara ve istatistiklere bakıyorum. herkes gibi, benim de burada bir hayatım oldu. geriden takip etmiyorum devlet gibi.

yaklaşık bir saat süren kontrollerden sonra da bir şeyler yazacaksam, nereye yazmam gerektiğine karar veriyorum. offf bıktım lan yazmaktan, anlatmak istediklerim biraz daha fazlaydı halbuki. yeniden bile okunmaz, belki on sene sonra.

25 Ekim 2010 Pazartesi

1420. pazartesiden notlar


ortalama yedi günde bir pazartesi yaşayan ve bundan zerre keyif almayan birisi olarak durum değerlendirmesi yapmak benim de hakkım. peki bu neyin durumu olur? hayat, evren ve her şeyin durumu tabii ki, küçük ölçekli işler için zihinsel mesai yapamam. masrafını kurtarmaz.

şans oyunlarından yana dibe vurduğum ve daha onuncu dakikadan yatan kuponlarımla iddaaya lanet ettiğim iki gündü, psv'ye 10-0 yenilen feyenoord'a şans vermek dışında yapabileceğim tüm berbat seçimleri yaptım. banko maçlar daha onuncu dakikadan iptal oldu, sinirlendiğimle kaldım. liverpool, blackburn'u ölesiye boğarak ve sağlı sollu kroşelerle diz çöktürerek 2-1'lik hayati bir galibiyet aldı. carragher, sağ bek oynamasına rağmen yine kale çizgisine inip kendi kalesine gol attı. şaşırtıcı derecede bir istikrar var carra'da, bazen hat-trick yapacak diye korkuyorum. takım armasına bedevi silüeti eklense çok değil, bu kadar şanssız bir takım daha görmedim; binlerce atak yapıp sadece iki gol atmak yine iyi de; geçen sekiz haftanın hesabını kim ödeyecek? doksanıncı dakikada reina'nın kendi kalesine attığı gol ile 1-1 biten arsenal maçı peki? berbatov'un durduk yere üç gol atması, birisi yaşlı rövaşatası olmak üzere? kötü başlayan lig, yeni bir ivmeyle toparlanabilir. üç haftalık bir seri, liverpool'u rahatlıkla ilk sekize sokar ki gerisini stevie g halleder zaten.

cumartesi evdeydim, iki kırmızı bir gold ile gündüz bira keyfi yapıyordum evde kimse olmamasının şerefine. biramın son yudumunda kardeşim geldi ve "devam" dedi. altılı bir paket daha yaptırdık altın yaldızlı. kutuları iyi kamufle edip, kimseye çaktırmadan çöpe attık. haftada bir olan evde içme hakkımızı, başka bir güne taşıdık. bu gün, pazar oldu; çıralı'da tuttuğumuz bir poşet balığın yanına ikişer gold alıp enfes deniz balığını, patates kızartması ile taçlandırdık.

pazar günü, şirketinin kardeşime verdiği yeni arabayla çıralı'ya gitmekle başladı. hazır top sahası da varken, tek eksiğimiz futbol topuydu. bir öncekini çalıların arasında unutmuştuk, ayakkabılarımız bile varken topsuz olmazdı. klasik tasarımlı topu da alıp öyle geçtik volkanik kumsala. deniz, en iyi beş çıralı denizi listeme bir numaradan girdi. su inanılmayacak derecede berraktı; sahilden, denizin içindeki balıklar bile sayılabiliyordu. tavuğu oltaya takıp salladık denize, bir dakika sonra babam ilk balığı yakaladı. bu kahrolası bir balon balığıydı ve onu aşağılamak zorunda kaldım. bir sonraki balık da yine aynı türden gelince, balık hevesim kaçtı; kendimi geçen hafta will ve sevgilimle gittiğim siyah taşlı gizemli geçişe fırlattım. biraz kaya tırmanışı, biraz da yükseklerden denize atlamanın o heyecanlı birkaç saniyesi. güzel bir gündü, hava sıcaktı. kayanın tepesinde 14 ağustos 2008 tarihli hürriyet buldum, gezi eki de vardı ve oturdum bir çırpıda okudum. bizimkilerin yanına geri döndüğümde, yenilebilir balıklar bir poşetin içinde istiflenmişti. kısmetimiz açılmıştı ve akşama balık yiyecektik. bir olta da kendime aldım, daha denize değer değmez kurşun bir tane sarıkanat yakaladım. mızrakla balık tutsam daha uzun sürerdi sanırım, balığı çekerken ki o anlatılmaz keyif yüzümü güldürdü. kısa sürede dört tane sarıkanat çektim, çok büyük değildi fakat tavada şık dururdu. annem, tavuk küpleri kesiyor, babam oltaya takıyor; kardeşim ve ben de olta sorumlusu olarak balık tutuyorduk. düşük bütçeli bir aile şirketiydik, yüzümüz gülüyordu. çekirdek aile kavramını iyi dolduruyorduk. herkes genç gözüküyordu ve bu bir yanılsama değildi. genç anne-baba olmanın bir getirisiydi. balık tutma işini babama devredip futbol sahasına geçtik, kale arkasındaki sık çalılar topun sonsuza gitmesine engel oluyordu. beşer penaltı çekiştik, kardeşin sol ayağı dün itibariyle benim sol ayağımdan daha iyi olunca, perişan olan ben oldum. kan ter içinde kalmıştık, birkaç bira hiç fena gelmezdi fakat güneş batmak üzere olduğundan eve dönmek gerekiyordu. babam yıllar sonra ilk defa fener- gassaray maçı izlemeyeceğini söylüyordu.

"bu balığın yanına bira ne güzel olur" dedi kardeş, bu hafta evde içmediğimizi sandıklarından teklifi kabul ettiler. altılı külçe gold ile eve girdik, yorgun ama mutluyduk. balıklar tavada kızarırken, birer bira açıp babamın ilk motosikletinden konuştuk. kendi tuttuğumuz balıkların lezzeti, bir sonraki hafta tam teşekküllü gitmek için bize cesaret verdi. bir pazar günü daha bitti, yeni bir hafta daha kimseyi umursamadan başladı.



21 Ekim 2010 Perşembe

dört element haftası - cumartesi

- günün tamamını yazmak çok uzun sürüyor, yeniden bile okuyamıyorum doktor?

- yeniden okuman için değil, uzak bir gelecekte geçmişi hatırlamak için yazıyorsun zaten genç adam. bunu da gerçekleştirebileceğin en doğru mecra burası, sözlüğü insanların genelini ilgilendiren konular için kullanırsan iyi olur.
- evet haklısın da cumartesi günü ne yapmıştım, nereden başlayayım?
- phaselis'ten başla ama önce kapıya bak.
- yok bakmayacağım, bugün kapıya bakmak istemiyorum.


en son ölesiye bir korku yaşadığım phaselis'e araçla dönüp gündüz normal seyreden her şeyin gecenin karanlığıyla nasıl bir hale bürünebileceğine tanık olarak güne başladım. panik yapacak bir şey yoktu, fakat o hışırtı hala aklımın bir köşesinde. hemen çaprazımızda bir şeyler bizi takip ediyordu, yol zifiriydi. kara bir köpeğin, dişlerini gösterip bize hırlaması bile hışırtının yanında bir hiçti. bulutların epey alçaldığı, bununla birikte güneşin de ara sıra çıktığı serin bir gündü. likya maratonu için kurulan finiş çizgisinden geçip phaselis'in üç limanını ve antik kenti dolaştık. sabah yağan yağmur, taşların üzerindeki mevsimlik tozu almıştı ve ortalığa bir canlılık katmıştı. turist kalabalığı yoktu, olanlar da sakince dolaşıyordu. çok yaşlı turistler, sanki ilk gençliklerini geçirdikleri phaselis'e geri dönmüştü. dağdan yuvarlanıp denize düştükten sonra hayatını kaybetmiş bir ağacın yanına giderken dalga içinde kalmam, günün geri kalanında çok sevdiğim süperstarlarım yerine will'in sandaletleriyle idare etmeme neden oldu. ağaç güzeldi, geometrikti; uğruna ıslanmaya değecek nadide ölü şeylerden birisiydi.


phaselis'te küçük bir geziden sonra, çıralı yol kavşağında beni bekleyen sevgiliyi almak için geri döndük. hedefimiz, volkanik kayalardan oluşmuş dar bir boğazın kenarında bira içmekti ve bulutların arasından çıkan güneş, bölgesel aydınlatmalarla ağaçları ön plana çıkartıyordu. gün güzel olacak gibiydi, ama bu kadar olacağını bilemezdim.

çıralı'da ne yazık ki tuborg bulamayınca, tuborg çantamıza altı tane efes sıkıştırdık. bazen tuborg'un hiçbir surette bulunmadığı özel anlar oluyor ve ne yapsak da ulaşamıyoruz. dağıtım ağı efsanevi gerçekten, bu aralar kutu fıçı da göremiyorum. ne yaptıklarını bir anlayabilsem her şey daha kolay olacak. efesleri yüklenip, çıralının çöl atmosferinden geçtik. solda uzanan kayalar bizi pek kimsenin bilmediği, bilenlerin de her zaman gelemediği muhteşem bir geçide götürecekti. bu geçidi keşfettiğimden beri sevdiklerimle burada içmeyi çok istiyordum. arazi şartlarına çok uyumlu olmayan sevgili kayaların üzerinde sekmekte pek başarılı olamasa da, bir şekilde vardık. kayalar koyu griydi, hava ve şartlar güzeldi. havluları serip içmeye başladık. kuzey-güney aksında devam eden akdeniz, önümüzden usulca geçiyordu. camel yine rajaz söylüyordu, hayat bir bize güzeldi. biraların bitmesi ve yağmurun başlaması aynı ana denk gelince, yerimizden kalktık. birası bitince keyfi kaçan willy, her zaman yaptığı gibi bira bulmaya gitti. ben de, şu anda ankara soğuğunda hayatta kalmaya çalışan sevgiliyle yağmurda denize girdim. olması gerektiğinden daha soğuktu, o yüzden fazla kalmadan geri çıktık. ileride güneş açmıştı ve gökkuşağı hemen tepemizdeydi. bir ayağı denize saplanırken, turunculaşan güneş ortama masal havası veriyordu. çıplak ayakla ve fotoğraf makinemle oradan oraya koşup kendimi anı ölümsüzleştirmeye adadım, ellerimizde biralarla sağa sola seken üç kişiydik ve doğru zamandaydık. güneş batıncaya kadar ne kadar optik illuzyon varsa sırayla gerçekleşti, ruhumuzu olimpos tanrılarına emanet edip olimpos'a bayrams'a geçtik. çıralıdan olimposa yürümenin bir kilometre, arabayla gitmenin ise yirmiden fazla olmasını seviyorum, araçsızlık özlemimi pekiştiriyor.



dağdan kasabaya inip kümeslere girişen aç kurtlar gibi daldık yemeğe, hepsi birbirinden güzeldi. ortada ateş yanmaya başlamıştı fakat biralarımızı sahilde içmek istedik. olimpos'ta da soğuk tuborg bulamayınca efes'e devam ettik. bloga "tuborger" diyen birisi için ciddi bir handikap ama bir daha olmasın. tuborg kendi dolabıyla ve dağıtım ağıyla gelsin de besleme gibi meşrubat dolaplarında dolaşmasın. ufukta sürekli çakan şimşeklerin aydınlattığı bulutlar, tepede samanyolu galaksisi. kayaların dibine çöküp geniş ekran şimşek izledik, bulutsu pamuklar uzağa yığılmıştı ve kağıttan aydınlatmalar gibi gözüküyordu her elektrik atladığında. tepede ise her şey sakindi, yıldızlar milyar yıllık uykularına devam ediyordu. birer sigara güzel geldi, dışarıda olmak her zaman iyiydi de cumartesi günü zirve yapmıştı. gökkuşakları, şimşekler, yıldızlar, rüzgar ve ateş. dört elementin en güzel sunumları bizim için hazırlanmış gibiydi. pansiyona dönüp bu sefer ateşin etrafına dizildik, ailenin diğer oğlu da sevgilisiyle ateşin başındaydı. kardeşim de gelmişti aynı yere ve bira içiyordu. biraları alıp bir ateşin başında konuşlandık, insanın hayatta değer verdiği kaç insan vardır ki? büyük bir kısmı, benim için ateşin başındaydı ve bir şeyler konuşuyorduk. biralar bitiyor, biralar geliyor; ateşe bakıyorken yüzlerimiz de hafiften yanıyordu. cumartesi gecesi bir pansiyonun portakal ağaçlarıyla kaplı bahçesinde kütüklerin üzerinde son buluyorken, hayattan aldığım keyfi damağımda hissediyordum.

20 Ekim 2010 Çarşamba

dört element haftası - cuma

- perşembeden aklımda kalanlar bunlar doktor, birçoğunu unutmuşum bile. ne yapmam gerekiyor?
- bir şey yapmana gerek yok, zaten perşembe değil cumaydı önemli olan. cumaya konsantre ol ve odanın duvarında sabah karşılaştığınız dev örümcekten bahsederek başla.


günışığının doldurduğu beyaz bir odada uyanıp yavaştan çantaları toplamaya başlamak, sırt çantasının ardındaki duvarda dev bir örümceğin bize günaydın demesiyle epey hızlandı. yüzüklerin efendisinden fırlamış sanki pezevenk, uzaktan gözlerini bile görebiliyorduk. bacağındaki kıllar saçımdan uzundu ve yavaş hareketlerle bizi tedirgin ediyordu. öldürmeye çalışıp da ilk seferde başaramamak, bizim ölümümüze giden patikayı açacağından hayvana saygı duyduk, onu övdük ve fotoğrafını çekip odadan kaçarcasına uzaklaştık. biz uyurken gelip de yanağımızdan öpmediği için teşekkür ettik. iki eşcinselin tatil anıları gibi oluyor böyle olunca ama tamamen ayrı yataklardaydık, zaten bir gün sonra da sevgilimin yanına gidecektim.




kahvaltımız demoydu, masadan aç kalktık. irfan amca yarım domatesi pay etmişti bize, zeytin de 1/10 ölçekliydi fakat manzara ve hava güzel olduğundan keyfimiz kaçmadı. kaştan çıkıp kuzeye ilerlemeli; üçağız, kaleköy ve coğrafik açıdan diploma projesi inceliğinde hazırlanmış başka koyları görmeliydik. bizi yanıltan ve bir saatten fazlamıza mal olan şey tam olarak bayındır yazan bir tabela oldu. ara yola ve cehennemin öteki ucuna gittik, adres sorduğumuz ilk kişi sağır ve dilsizdi, ikincisinden de biz bir şey anlamadık. uzun ve toprak bir yoldu, bizi hiçliğin sonundaki koya indirdi. hiçliğin sonundaki koyda bile her tarafa çöp atıldığını görmek beni şaşırtmadı, çünkü çöp atmak ata sporumuzdu, olmazsa olmazımızdı. içtiği suyun şişesini geri götürmekten aciz bir sürü gerizekalıya beddua edip geri döndük. evlerinde insanların, ahırlarında hayvanların olmadığı tuhaf bir köyün ortasında durup insanların nereye gitmiş olabileceğini merak ettik. sanki, biz gelmeden bir saat önce öncü birlikler "kaçın geliyorlar" diyor ve insanlar bizi görmek istemediklerinden olsa gerek sığınaklara saklanıyorlardı. perşembe öğretmenevi, cuma günü de bu ıssız köy. 




tekrar ana yola çıkmak bir saatimizi aldı, güneş tepedeydi ve otuz kilometre sonra üçağız'a varacaktık. üçağız yolu sakindi, ortalıkta bağımsız atlardan başka kimse yoktu. turistler evlerine, öğrenciler sıralarına, çalışanlar da işlerine dönmüştü. üçağız'a varmamızla, bizi tekne turuna çıkarmaya ant içmiş adamları karşılamamız bir oldu. adeta saldırı altındaydık, küçük tekne sahipleri etrafımızda dönüyor ve dalgalı denizde rodeo fırsatından bahsediyorlardı. büyük ve çirkin tekne sahipleri ise astronomik fiyatlardan bahsediyordu. esnaf kabusu yine başlamıştı, nereye gitsek birileri geliyor ve bize fiyat söylüyordu. öyle sıkıcıydı ki pazarlık teşebbüsünde bile bulunmadık. küçük teknesiyle bizi gezintiye çıkarmaya çalışan yaşlı amca (kendisine musallat adını verdim), turdan umudunu kesince sekiz dönüm arsayı atmış milyara, arsadan umudunu kesince de uygun fiyata gözleme satmaya çalıştı. cinnet geçiriyor gibiydi. koşarak uzaklaştık, bu koşu bizi uzaktaki kaleye götürdü. nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, sadece bir kale sanmıştık. o kale, kaleköy'ün (eski adıyla simena) kalesi imiş, yüzümüzü rüzgarla yıkayınca anladık.




sadece denizden ulaşımı olan ender yerlerden birisi kaleköy, yayan gelmek istiyorsan patikalardan biraz yürümen gerekiyor. küçük bir limanı ve bozulmamış bir dokusu var, tepedeki kalenin eteklerinde konuşlanmış birbirinden güzel taş evler denize kadar inerken, araçsızlığın ne kadar huzur verici olduğunu anlıyorsun. korna sesi, fren, siren yok. rüzgar var aralıksız esen, perspektifler var bir bankta oturup da yüzyıllarca bekleyebileceğin. 


yanımızda getirdiğimiz biraları, kalenin eteklerindeki bir yamaçta, eski bir ahşap bankın üzerinde bitirdik. sırtımızı duvara yüzümüzü güneşe verdik, geldiğimize değmişti. yüksek basamaklardan aşağıya inmek ve denize ulaşmak, ulaşmak yetmiyormuş gibi denizle hemzemin bir iskeledeki ahşap masada, beyaz sandalyelerin üzerinde çok soğuk birer bira daha içmek başımıza gelen en güzel şeylerden biriydi. likya rüzgarları denizi dalgalandırıyor ve o dalgalar da iskeleyi süpürüyordu. denizin içindeki lahit, taştan bir tekne gibi duruyordu. güneşe doğru hafiften yürüdük, azrail epeydir gelmemiş gibiydi belki de böyle bir yer olduğundan onun da haberi yoktu. denizin üzerine çok yüksekten bırakılmış gibi duran kayalardan sekerek, kayaköy'e bir de denizden baktık. başımızın dönmesi biralardan değildi.




hava hafiften kararırken de arabaya doğru giden patikaya düştük yeniden. zifiri karanlık yaklaşıyordu ve yolumuzun üzerinde bizim ev vardı. demre çayağzı ve hemen solunda kalan andriake'ye tepeden baktık, bulutlar bir yere yetişiyormuşçasına çok hızlı hareket ediyordu. menüde humus ve balık varken, ev bizi bekliyordu. laptopu televizyona bağlarsak dev ekranda pes keyfi de mümkündü.




yorucu ve keyifli geçen günün ardından eve ulaştık, iki onluk atacak zamanımız kalmıştı ve eşitlik bozulmadı. fotoğrafları bilgisayara yükledik, şarjları yenileyip ertesi sabah çıralı tarafına gitmek üzere karşılıklı çekyatlara yerleştik. cuma bitmişti ve kaleköy aklımda sonsuza kadar kalacaktı.

dört element haftası - perşembe

- bütün bunları unutmaktan korkuyorum doktor,
- o zaman şu koltuktan kalk ve bilgisayarını açıp her şeyi yaz evlat, unutmadan her şeyi. fotoğraflar sana yön gösterecektir, bağlantılar ise zihninde mevcut.
- nereden başlayayım peki?
- perşembe öğlen kaş otobüsü beklerken çöktüğün kaldırımdan başla ve bırak aksın.

perşembe öğlen sırt çantam ve fotoğraf makinemle evden çıktım, evin yüz metre ilerisindeki yolun kenarına çöküp yaklaşık kırk dakika kaş otobüsü bekledim. gelecek gibi değildi, ekim rüzgarları yaprakları sallarken moleskine büyüsü yapmaya karar verdim. ne zaman bir sayfa yazmaya kalksam otobüs geliyordu ve yazım yarım kalıyordu. bu sefer de öyle oldu ve beş dakika sonra kaş'a giden yoldaydım. planlar karışıktı, sadece bira içeceğimizden emindim. 




öğleden sonra yağmurlu kaş'a varıp sahile indim, limanı çaprazdan gören bir mekandı ve willy her zamanki gibi ben gelmeden içmeye başlamıştı. ona neden efes içtiğini sordum, cevab veremedi. laptopunu açmıştı ve amatör fotoğrafçıları çektiğim fotoğrafa bakıp gülüyordu. yarım ada tarafına sürdük, kocaman evler ıssızdı ve ortalıkta pek kimse yoktu. kaş öğretmenevi, biraz önce zombilerin saldırısına uğramış gibiydi. kahve makinesi dışarıdaydı, havuzun üzerinde birkaç sarı yaprak vardı. bilgisayarı bile içeri alacak zamanları kalmamıştı demek ki, nerede olduklarını bilmediğimizden bahçesinde biraz dolaştık. kimselerin yaşamadığına kanaat getirince, yarımada'nın yıllar önceden fotoğrafını çektiğim bir koyuna yanımızda genpadan aldığımız ve tuborg çantasında muhafaza ettiğimiz goldlarla indik. kayalar sivriydi ve yağmur inceden başlamıştı. turkuaza boyanmış eski bir planet motor, zeytin ağaçlarının arasında dinleniyordu. rengi güzeldi ve kendisine yakışıyordu; eskilerin o yumuşak geçişli estetiğinin iki tekerlekli asil bir kanıtıydı ve iyi poz veriyordu.






yüzümüzü meis'e ve küçük adalara dönüp buz gibi biralardan yudum aldıkça hayat olduğundan daha güzel bir hale geldi. üstüne bir de rajaz dinleyince devre tamamlandı ve oturduğumuz yerden ışık yaymaya başladık. koyu bulutlar geceyi erken getirdi, kendimizi limana bakan başka bir köşede bulduk. dalgıçlar fenerbalıkları gibi ilerliyordu önümüzden, pansiyonda pes 2011 oynamamız gerektiğinden nevaleyi yüklenip yarımada üstündeki meis manzaralı ve geceliği adambaşı 25 kağıt olan iki katlı, büyük bahçeli hamarat pansiyona geçtik. odada mini buzdolabı bile vardı, üzerine laptopu kurup başladık oynamaya. deve gibi içtiğimizden top hakimiyeti zor oldu ve willy gerçekten iyiydi, iki onluk (galibiyetin üç, beraberliğin bir puan olduğu ve ona ulaşanın kazandığı bir sistem) kaybedip yatağa yığıldım. goldlar manga düzeninde dizilmişti ve perşembe günü çok içerek, gülerek ve pes oynayarak bir pansiyonda son bulmuştu.