3 Aralık 2010 Cuma

united colors of balat



üşenmediklerim

sabah kalktıktan sonra yatağımı toplayıp yorganımı katlamaktan zerre üşenmem, bir çırpıda kurtulurum bu eziyetten. otostopçu'nun galaksi rehberi görüş alanımdaysa hemen gidip rastgele bir bölüm okumaktan ve her seferinde douglas adams'ın hayal ve mizah gücünü övmekten de erinmem, herkese hakkını veririm. portakal suyu içmeyi gerçekten istiyorsam ve evde portakal da varsa, narenciye sıkacağı teçhizatını kurup bir bira bardağı dolusu sıkma portakal yapmaktan da çekinmem. bastıra bastıra aletin canını çıkarırım, ciyaklatırım sinbo'yu. her seferinde orta çağ işkence aleti gibi duran manuel makinelerden almayı da düşünürüm. 

kahvaltımı yaptıktan sonra bilgisayarıma giden uzun yolu arşınlamaktan da çekinmem, ses sistemini her akşam kardeşim alır ve uyanmayı başardığım her sabah geri alırım. sonra o akşam gelir ve yeniden söker jakları, ertesi sabah bir an bile düşünmeden geri takarım. altı aydır sekmedi, müziksiz bir bilgisayar deneyimini kabul edemem.

canım gerçekten bira istiyorsa üzerimi değişirim, markete emin adımlarla yürüdükten sonra en dipteki tuborg dolaplarına giderim. dolabın karşısında durup da tüm biralara ve fiyatlarına bakmak hiç zoruma gitmez, kutulara baktıkça keyif alır ve geçmiş zamanda yaptığım tuborg duvarını hatırlarım.

fotoğraf makinem boynumda olduğu zaman da şafak tanrıçası eos'un gücü ve kudreti üzerime olur, bir fotoğraf çekmek için teke gibi dağlara tırmanırım. yerlerde sürünür, türlü serüvenlere dalarım. hele yanımda bira da varsa, iyi bir bira karesi çekmek için aklımı kaybederim, ışık bir saat sonra daha güzel olacaksa bir saat beklerim. akşam üstleri genelde bir şeye üşenmem, harekete geçerim. 

basketbol oynarken turnikeye girmekten üşenmem, elimden geldiğince havada kalmaya çalışırım. topu dizlerime çekip ters turnikeyle bırakmak da bana zor gelmez, çemberi ellemek için defalarca zıplayabilirim. potadan seken topu almak namusumdur, bacaklarım el verdiği ölçüde yükseğe zıplarım.

halı sahada kaptırdığım topu geri almak için arabaları kovalayan köpek gibi koşarım, yüz kiloya yakınım ve hızlandığım zaman gerçekten tehlikeli olabiliyorum. taca çıkmak üzere olan toplardan tiksinirim, gerekirse yatarak hamle yaparım. her maç öncesi karşı takımdan bir düşman belirlerim ve onunla savaşırım, savaşmaktan ve kendimi liverpool sol kanadında ispanyol asıllı luis fernandes sanmaktan sıkılmam. 

yazı konusunda üşenmem, zamanı ileri almak istiyorsam oturur neyden bahsedeceğimi planlamadığım bir yazı yazar ve anında bir saat ileriye atlarım. hayal kurmak da elektrik süpürgesiyle halıyı temizlemekten daha zor gelmez.

fakat üşendiklerimin neler olduğunu maddelemeye üşenirim, bilirim ki bir anda bitecek bir şey değildir.

2 Aralık 2010 Perşembe

spider man vs. venom


üç gri

üç kırmızı

felis willus



beni tuborg'la tanıştıran, alışmam için ciddi miktarlar harcayan ve desteğini hiçbir zaman esirgemeyen aziz dostum willy'nin fotokapanla çekilmiş ilk ve tek fotosu bu. ara sıra efes içtiği için nesli tükenmek üzere. türünün devamı için garanti maaşı ve devlet memurluğunu seçti, biraz önce telefonla konuşup fotoğrafını bloga yüklemek için izin istedim. cevap vermedi sadece "sokarım senin on bininci gününe, yeter artık" dedi. "bıktırdın usandırdın, yeni işin de hayırlı olsun" dedi. karşılıklı küfürleştik ve en yakın zamanda bir araya gelip içmek üzerine iyi dileklerimizi sunduk birbirimize. tuborg bulamadığımız çıralı-phaselis ve kaleköy-üçağız serüvenlerimizde yolumuza efes'le devam etmiş ve bundan çok da pişman olmamıştık. güzel bir manzarada bira içmek, tuborg olsun illa ki ısrarından her zaman daha önemliydi. 

willy, on bininci gününü 14 aralık 2009'da bundan zerre haberi olmadan geçirmiş birisi. o sırada askerde olmasam, bu on bin furyasıyla onu da bıktırırdım fakat kısmet olmadı. heralde karın boşluğuma yumruk atar ve bir daha sayılar hakkında konuşmamı engellerdi. sinirlendiği zaman daha güzel oluyor, çok sevinirse de daldan dala atlıyor. bir devlet dairesinde insan kamuflajının içinde raporlarla, işveren ve götverenlerle uğraşıyor. hafta sonları çalışmayıp dizi izliyor, çok harikulade pes oynuyor fakat son kazanan bendim. bira içme kapasitesi bakımından rakiplerine tur bindirir, iyi araba kullanır. sevdiklerine bonkör, sevmediklerine ise acımasızdır. gözlerinden merhamete dair tek bir gölge geçmez, içkiyle sigara içmeyi çok sever. et odaklı beslenir, nerede ne var bilir, bulur ve not alır. ısrar etti mi adamın belasını siker. 2001'in eylülünde tanıdığım ve onu tanıdığım için beni ara sırada olsa pişman eden kraliyet ailesinden bir adamdır, büyük büyük dedesinin iskoç kralı olduğuna dair söylentiler anlatılır kuşaktan kuşağa.

willy yabancı dil bilmez, türkçe'yi bile mecbur kalmadıkça kullanmaz. az konuşur, az dinler. sakinliğini sadece etrafında uçuşan bir böcek gördü mü kaybeder ve sineğe biber gazı sıkar, deodorantla lav silahı yapabilir. bu lav silahını her tarafın ahşap olduğu ağaç evde bile kullanmaktan çekinmez, ölümle dans eder.

willy, iki dostumdan birisidir. isimsiz ormanlarda dolaşır ve bira kutusu buldu mu hemen başına çöreklenir.

her şey yerli yerinde

dört biranın rehavetiyle uzandığım çekyatta sızmış kalmışım, kendime geldiğimde kafam 180 derece dönmüştü ve sırtıma bakıyordum. yerimden kalkıp kafamı şık bir hareketle eski haline getirdim, ışık ve televizyon açık kalmıştı. reklamlar vardı, saat başı evde devriye atan annem bu gece şaşırtıcı şekilde ortalıkta dolaşmamıştı. rezil uykunun tadı damağımdaydı fakat devam edemezdim, tamamen dönmüş bir kafayla ileriye değil sürekli geriye bakardım ve dikiz aynası kullanan ilk insan olabilirdim. bu da muhteşem olmasını beklediğim normalleşme sürecini sekteye uğratırdı. gelecek haftadan itibaren bir değişim yaşayacak ve içinde bulunduğum dalgınlık-vurdumduymazlık-hayalperestlik ve adamsendecilik dörtgenine bir daha adımımı atmayacaktım. bir değişim şarttı ve miladi takvimler bu değişim için doğru zamanın bu aralar olduğunu söylüyordu. itaat edecektim. tüm disiplinimle kalktım yatağımı açtım, hava hafiften soğuktu. dünyanın en kalın battaniyesini üzerime çekip ışıksız bir odada gözlerimi kapadım.

uzun zamandır ilk defa sabah kalkar kalmaz mimarlık üzerine düşündüm, masif ahşaptan bir masa ve yere kadar inen camlar vardı. mekanları duvar değil kitaplar bölüyordu, onlar da insan boyunda değil bel hizasındaydı. büyük camlardan içeri giren ışık lambaları gereksiz kılıyordu, vadiye yüzünü dönmüş tek katlı ve zemine yayılmış bir evin imgesi üzerine düşünmek, bugünden itibaren bir şeyler tasarlamaya başlamak ve unutulmuşları yeniden hatırlamak için şevk verdi. güzel olacaktı, istediğim şehirde istediğim işi yapacaktım. 

yatağımdan uzun zaman sonra keyifle kalktım, odaklanmaya başlamıştım. bununla birlikte bir yeraltı edebiyatı dergisi, yazdıklarımla ilgilendiğini ve değerlendirilebileceğini söylemişti, açıkçası kendime fazla şans tanımadım. yeraltı edebiyatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum, öğrenmek için ise işten eve geldiğim uzun kış gecelerinden başka zamanım olmayacaktı. öğrenilebilir bir şey miydi? ondan da emin değildim.

kendime portakal suyu sıktım, biraz da börek vardı. günlerin beni nereye götüreceğini bilmiyordum ama işsizlik ve amaçsızlıktan daha iyi olacağı kesindi. gülümsedim, antalya güneşli bir güne daha başlamıştı ve güneş ışığı evin tüm odalarında izin almadan dolaşıyordu.

her şey yoluna girmeye başlamıştı.



1 Aralık 2010 Çarşamba

en iyi 10 dram

diğer dokuzunu bilmiyorum ama birinci sırada, 10000. gününde evde mahsur kalan bir genç var. evden çıkamıyorum lan? arabada unutulmuş ve daha 1000. gününe ulaşmamış kel bebekler gibiyim, mutfağa gidip yiyecek bir şeyler keşfetmeye çalışıyorum. kuru pasta ve mevlana şekeri buldum, ceviz var ama kırmak gerek. kuru pastayı ise çaysız yemeye çalışırsam boğulabilirim, annem geri geldiğinde beni halıda can çekişiyor bulabilir. ekmek almaya gitmek lazım fakat gitmişken bira da bulmak lazım ısrarım yüzünden tek kişilik dram sahneliyorum. makarna organizasyonuna girmeye ise pek sıcak bakmıyorum, en iyisi bir hesap hatası yaptığımı iddia edip, asıl yarınmış lan kutsal gün diye ortalığı velveleye vermek. bira içmeye başlamam gerekirken, kasabaya inmiş tilkiler gibi dolabın önünde dolaşıyorum. aç kaldıkça hareket kabiliyetim azalıyor, eve birilerinin gelmesini bekliyorum.

bunca aydır bu evde yaşıyorum ama anahtarım bile yok, genelde evden çıkmıyorum. asosyalliğin doruklarında yalnız bir dağcıyım ben, sosyal bir hayvan olarak kabul edilen insanları hayrete sürüklüyorum. dünya'yı her sabah yattığım yerden tavaf ederken, dış kapının anahtarını umursamıyorum. en iyi 10 listelerim de maşallahıyla birbirinden berbat oluyor. bir takım kursam alacağım 10 futbolcu gibi çirkin işlere girmek zorunda kalabilirim, beynim her geçen saniye daha az çalışıyor. babamı arayıp da ben evde kaldım, ne yapayım baba demek istemiyorum. bu gibi durumlarda öyle ayar veriyor ki, kendime gelmek için bir sonraki mevsimi bekliyorum. kış mevsiminin ilk gününde bu hatayı yapacak değilim, bahara daha var.

ahanda kapı çaldı!

10000. gün


10 ve 10'un katlarından her zaman hoşlanmış birisi için 10000. gün ne de güzel bir gün. sabah uyandığımda kimse yoktu, kimseyle birlikte yenecek bir şey de yoktu. evin anahtarını da bulamadığımdan markete gidecek durumda değildim. buzdolabını açınca sadece dün akşamki misafirlikten kalma tatlıyı buldum, ekmek yoktu. tatlı ve portakal suyu ile şuursuz dükler gibi kahvaltı ettim. patatesi günün ilerleyen saatlerinde yiyebilirdim fakat annem neredeydi? ev telefonundan annemi aradım ve cep telefonunu her zamanki unutkanlığıyla mutfakta bıraktığını fark ettim. anahtar görünürde yoktu, kapıyı açık bırakıp bir koşu markete gitmek mümkündü de en az yarım saat sürecek kırmızı tuborg parkurumu nasıl tamamlayacaktım? apartmanın altındaki marketten efes almak beni lanetlerdi, kırmızı içilmeliydi. ne yapacağıma karar verirken zaman su gibi akıp geçti. bir önceki yazı hayatımın iki saatini aldı götürdü, kısa yazmayı öğrendiğim gün sanırım zamandan epey kar edeceğim. karnım aç ve pasta yemek istemiyorum, fakat bir şeyler içmeye başlamadan önce biraz temel atmak lazım. aç karnına kırmızıyla 20000. güne anında ışınlanır ve 54 yaşımın bedbahtlığıyla "nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım"a eşlik edebilirim. geride kalan onca günün ne çabuk bittiğine bile hayret edebilirim. ailemi ikna edersem de gece 11'de ankara otobüsüne biner, sonraki onbinliğin ilk gününü sevgilimle geçirebilirim. bu sabah çıkmak gibi olasılık söz konusuydu fakat ekmek almak bile imkansızken ankara'ya gitmeye sıfat bulamadım. ekmek almaya gidiyorum deyip kuğulupark'tan çıkan genç görenleri hayrete düşürdü dedirtmek istemedim arkamdan.

zaman, çalışırken de umarım bu kadar hızlı geçer. saate her baktığımda hayrete düşerim. akşam bir anda olur, hafta sonları yokuş aşağı yuvarlanır gibi gelir, maaşım bir bakmışım elimde ve parasız geçen çok uzun zaman sonrasında kendimi acun gibi hissediyorum. öğrenim kredisini geri ödemenin zamanı gelmişti dostum, lanet olsun. tüm borçlarını bitirdikten sonra da elektrikli bisiklet alıp cia koridorlarında rus ajanı gibi dolaşırım da kimse fark etmez. 

10000 güne hazırlıksız yakalandığımı söyleyebilirim, grafik çalışmalarına ancak bu sabah aç bir beyinle başlayabildim. şimdi de açlık kaynaklı hafif bir baş ağrısı var, dışarı çıkarsam yemek yeyip bira alabilirim fakat geri geldiğimde evi boşalmış bulmayı pek istemiyorum. en azından bilgisayarım kalsın, fotoğraflarıma üzülürüm.

şarjının azaldığını dakikada bir dijital ciyaklamayla belli eden ev telefonunu, gidip şarja koymak yerine pilini söktüm. eğer ev telefonu çalarsa, yerimden kalkmamak için pili geri takıp öyle cevap vereceğim. bu üşengeçlikle yaklaşık 10000 gün yaşadım, bundan sonra da aynı karakterde devam etmeyi düşünüyorum. iş odaklı olursam da efsane olur gerçi, tam emin değilim. 27 ile 28 arası bir şeyden emin olmamakla ve kararsızlıkla geçiyor, 30 arsız bir tur teknesi gibi hızla yaklaşıyor. 

hayatımın en iyi 10'u gibi listeler, bir önceki müziğe dair listenin kontrolden çıkıp bir aileyi yok etmesinden sonra ileri bir tarihe ertelendi. kelime kontrolünde aşama kaydedersem geri dönerim, 11111. gün de fena olmayacak sanki. en azından içki içmek için bahane yaratırım.

şimdi gidip besin ve içecek bir şey bulmalı, aile efradından birileri gelirse de onlara ankara'ya gitmek istediğimi elimden geldiğince iyi ifade etmeliyim. belki seyahat kredisi verirler bir ay vadeyle. üç kırmızının büyüsüyle kuzeye giden otobüsün cam kenarında kendime bir köşe bulabilirim ama bulamayabilirim de.

hepsi ve daha fazlası gün boyu aralıksız yayınlarla bu adreste.

ending credits

at başlı ejderha diye başlık atıp neyden bahsedeceğimi bilmediğim bir yazıya daha yelken açacakken, winamp "dur" dedi. "al sana başlık, gerisini opeth'in hayatındaki yeri ve öneminden hareketle şekillendir". ben de önce başlığı koydum, sonra da hazırlıksız yakalandığım 10000. gün festivaline bir kenarından girmeye karar verdim. keşke son geceye bırakmasaydım ama artık çok geç. okulda da böyle olurdu; her gün bir saat çizerek halledebileceğim şeyler için son gece cinnet geçirmiş mavi yengeç gibi sabahlardım. sabah ezanı sonum olurdu, elimde sanki patlamadan geriye kalmış bir maketle okula giderdim. hem kendimden hem de maketten utanırken, o proje dersini bir şekilde atlatmanın isteğiyle orta bahçe'den kahve alırdım. yıldız teknik, ağaçların gölgesinde kahve içmek için fena bir okul değildi.

müzikal yolculuğumun temelini dayımdan çarptığım queen - innuendo ile atmış ve ilk katı scorpions'un best of'uyla çıkmıştım. still loving you, bestelenmiş aşk acısı şeklinde gelmişti fakat kimseye aşık değildim. yine de oturup aşk acımı çektikten sonra da "wind of change" ile yumruğumu kaldırmıştım. büyülendiğim ilk solo innuendo'daydı, albümden şu zamana kadar gelen en büyük şarkı ise "these are the days of our lives" oldu. ne zaman çıksa bir durup dinlerim, hem geçmişi, hem geçmişten gelen kendimin bugünü hem de gideceğim yolu düşünürüm. freddie bir başka söyler şarkıyı, insan yavaşça süzülür. yüzleşir, hesaplaşır ve şarkı bittikten sonra hayatına kaldığı yerden devam eder.

queen ve scorpions evresinden sonra nirvana gelir, solistinin intihar ettiğini bir yerlerden duymuştum fakat kendileriyle tanışmam blue jean dergisinin verdiği klip cd'siyle olur. internet üzerinden video izlemenin futuristik olduğu, rock'a dair görselin sadece pazartesi günleri trt3'te yayımlanan izdüşüm sayesinde gerçekleştiği 90'lar sonu. oysa efsane albüm nevermind diğer tüm güzel albümler gibi 1991'de çıkmıştı fakat küçük ilçede yeşeren ergenliğimin bunlara ulaşması için sekiz sene geçmesi gerekmişti. "smells like teen spirit" için tüm zamanların en önemli şarkısı gibi tuhaf şeyler geliyordu kulağıma, ilk dinlediğim zamanlarda "bu muymuş en önemli" diye burun kıvırıyordum. the heart shaped box'u, in bloom'u, unplugged'taki the man who sold the world'u zamanla ne kadar sevdim anlatamam. başa sarmak konusunda ihtisas yapıyordum, kurt cobain o zamana kadar gördüğüm en karizmatik herifti ve kafasına av tüfeğini dayamasının üzerinden altı sene geçmişti. küçük ilçede her gün bir öncekinin aynısıydı, değişen sadece ben oluyordum. kısıtlı imkanlarla kaset elde etmeye çalışıyor ve sonra onu megabasslı sony walkmenime kurban ediyordum. kapağındaki megabass dalgasını yukarı kaldırınca müzik kalitesinin kendisini katladığı bir icattı, o dalgayı kaldırmadan müzik dinleyen adamların dünya'nın bir köşesinde var olup olmadığını merak ederdim.

nirvana döneminden sonra üniversite yılları başlar, 2000'lerin başı izmir. mp3 cd'lerinin tezgahı yavaştan kaplamaya başladığı fakat walkmenlerinde başa baş mücadele ettiği o güzelim yıllar. üniversiteyi kazanmakla her şeyden kurtulduğumu sanıp bir ay sonra fizik-kimya-biyoloji ve matematik vizelerini yüz üzerinden yedi ortalamayla tamamladığım yıllar. küçüktüm, ölümden sonra hayat yok diyen seyyar pilavcılar gibi liseden sonra ders yok diye kendimi kandırırdım. tabii varmış, berbat başlayan üniversite maceramın en güzel tarafı ise gün boyu müzik dinlemekmiş, edebiyat fakültesinin bahçesinde the beatles ile bira içmekmiş. bir süre the beatles ile yaşadım, i wanna hold your hand'te elini tutmak istediğim bir sevgilim henüz yoktu ama şarkıya yine de eşlik ettim. let it be dedi lennon, her şeyi akışına bırakıp ilk sene sekiz dersten kalarak lise 1'de tüm dersleri beş olan çalışkan çocuğa şık bir ayar verdim. müzik dinlemem gerekiyordu, suç ve ceza'ya da henüz başlamamıştım.

üniversitedeki ilk sene bittiğinde, okulu bırakıp yeni bir okula başlayıp onu bitirmenin daha kısa süreceğini farkettim. organik, inorganik, fiziko ve bunun gibi bir sürü sevimsiz kimyayı görmek istemiyordum, mimar olmak aklımın bir köşesinde yavaşça yerleşmişti ve bir sonraki öss'yi kendime armağan etmek zorundaydım. yaz tatilini bir rock barda çalışarak geçirecektim ve neler olabileceği konusunda pek bir fikrim yoktu.

teras katında küçük bir oda verdiler. eski bir çift kişilik yatak ve bir masadan başka bir şey yoktu. gündüzleri o kadar sıcak olurdu ki, sürekli soğuk duş almak zorunda kalırdım. müzik kültürüm hafiten şekillenmeye ve zenginleşmeye de başlamıştı. barda çalan grup hiç fena değildi ve daha önce duymadığım şeyleri o kadar güzel çalıyorlardı ki şarkıların orjinalinin nasıl olduğunu merak etmeden yapamıyordum. system of a down - chop suey ile ansızın karşılaştık, daha önce benzerini bile duymadığım bir şeydi. silahlı çatışmanın müziğe dönüştürülmüş haliydi, toxicity albümü gecemi gündüzüme katıp anlamaya çalıştığım bir albüm oldu. yavaşlayan kısımlarını ayrı bir sevdim, çeşitliliği kutluyorlardı adamlar her şarkıda, benzersizdi, eşsizdi fakat bir radiohead değildi.

radiohead, hayatıma creep ile girdi ve bir daha çıkmadı. bardaki grubun bu şarkıyı güzel çaldığını düşünürken, thom yorke'un sesini biraz içtiğim bir gece duymamla "ben burada ne halt ediyorum" demem bir oldu. creep'in radiohead çizgisinde bir şarkı olmadığını iddia edenleri ise bir kamyona doldurup denize döktüm. yetmedi, bir kepçeyle hepsini denizin dibinden çıkarıp medusa diskonun neonlu-sütunlu pistine bıraktım. onları helak ettim.

radiohead'ten asıl darbeyi ise adamın birinin bir akşam üstü bara "ok computer" getirmesiyle yedim. barın temizliğini bitirmiştik, ortalık sakin ve temizdi. kimseler yoktu, diktatörlere özenen patron da başka bir cehennemdeydi. albümü dinlemeye başladım, bira musluğuna gidip porselen fincanımı fulledim. güzel bir ses sistemi vardı, karma police'i ilk duyduğum an "tamam" dedim. öyle net bir tamamdı ki, neredeyse on sene geçmiş ve ben şu an bile aynı şarkıyı aynı zevkle dinliyorum. ortadaki tramplen sesine varana kadar ezberimde her şey.

radiohead ile müzik zevkimin bir kademe yükseldiğini hissediyordum, barın cd arşivi de buna destek oluyordu. müzik kültürü tuğla örmek gibiydi, her yeni albümle biraz daha şekilleniyordu. bir duvar oluşturmak yıllarımı alacak gibi olsa da buna hazırdım, pink floyd'un the wall'ı da "hazır örülmüşü var" diye birden bire karşıma çıktı. barda dinlemek yerine odama çıkardım albümü, bir tane de cdçalar ayarladım. sabaha karşı kapattığımız bardan sonra ortalıkta pek dolaşmadan teras kattaki odama çıkıp denize karşı pink floyd dinledim. güneş denizin üzerinden yükselirken, ben de dünya'nın üzerinden yükseldim. yörüngeye yerleşip pink floyd dinledim, comfortably numb ise her şeyi bir daha eskisi gibi olamayacak şekilde değiştirdi. ölümlü insanların arasına ölümsüz parçalar yollamak, pink floyd gibi küstah grupların işiydi. hey you'da kendimle konuştum, yüzleştim. bir kolordunun ayazında, diyarbakır'da nöbetteydim. illegal yollarla müzik dinliyordum, küçük bir mp3 çalardı, kamuflajımın yakasında kendini belli etmeden yaşardı. didim'de denizin üzerinden yükselen güneş, diyarbakır'da ovanın ucundan doğardı. dakikaları sayardım metronom gibi, bazen zaman dururdu. bazen her şey ilerlerdi ben dururdum, senkron eksikliği yaşardım günaşırı. vatani görevdeydim ve aklımın bir köşesinde daha önce dinlediklerim çalardı. 

didim'deki ilk sezonu bitirip ege üniversitesi'nde ikinci seneye, alttan derslerimin önder komutanı gibi başladım. o günlerimin şarkısı ise kesinlikle radiohead-sulk'tı. the bends de en az ok computer kadar iyiydi, boş sokaklarda yürüyüp ne olacağımı düşünürken de "street spirit" ne güzel gelirdi. walkmenim montumun iç cebinde, yürürdüm gün aşırı. saçlarım biraz daha uzun, umutlarım biraz daha kısa. 

last.fm sayfama bakıyorum da, radiohead en fazla dinlediğim grupken ikincilik the beatles'ta. üçüncülüğü ise bu toprakların bence en iyi müzik yapan insanı, sözleri en anlamlı olanı ahmet kaya alıyor. kim ne dinlerse dinlesin, ahmet kaya'da insanın özüne inen bir damar vardır, kayıtsız kalmak pek mümkün olmaz. her şarkıda bir görüşü vardır, ifadesi neyse çıkıp savunur. kıvırmaz, soytarılık yapmaz. "soytarılık yapmadan güldürebilmek seni, ekmek çalmadan doyurabilmek" dizeleri bile anlatır her şeyi. her dizesinden öykü çıkar, her öyküyü bir dizeye sığdırdığı yetmezmiş gibi bunu çok da güzel icra eder. yavşakların domine ettiği türk medyasının ona oynadığı oyun da, bu mert tavrının bir ödülüdür. magazin gazetecileri derneği, bir ahmet kaya şarkısı etmez. her zaman dinlenmez ahmet kaya, o gelmesi gereken zamanı bilir. aynen deep purple gibi.

"şimdiye kadar hiç gündüz vakti "when a blind man cries" dinlemedim, bundan sonra da dinlemeyeceğim. gece olmalı, şarkıyı açtıktan sonra tüm ışıklar gözlerle birlikte kapatılmalı. içgüdü gibi bir şey bu, birkaç dakikalığına kör olmadan anlamı eksik kalır. şarkı biter, eğer gece üzerime çökmeye başlamışsa ve bira da içmişsem soldier of fortune ile devam ederim. barın kapanış şarkısı bu olurdu, bir bardak daha doldururdum bira akan musluktan. babalar tüm endamıyla boğazın kenarında seslenirken de gözlerimi bir açarım ki 2009 yılında istanbul'dayım. mimarlığı okumuş bitirmişim, ofisten çıkıp beşiktaş'tan tekneyle kuruçeşme'ye gelmişim. bir bira daha? neden olmasın.

istanbul'daki günlerimin azaldığı, askerliğin yaklaştığı, her şeyin bitmeye yakınsadığı anlarımda ise tek bir şarkı çalardı gökkubbede. opeth, ending credits ile beni sakinleştirirdi. bitmekle yükümlüydü her şey, hayat bile. enstrümantal bir şarkı nasıl olur da bana bir kitap okumuş hissi verirdi anlamazdım. opeth nasıl bir gruptu da, beni zamanın ortasında ellerimden yakalardı bilmezdim. sadece dinlerdim; şarkı yükselir, devam eder ve biterdi. dört dakika önceki halimden eser kalmazdı, başkalaşım geçirirdim; biraz daha sakin. 

farklı grupların farklı zamanlarından çıkmış olmasına rağmen, ending credits'in ruh ikizi camel'ın after all these years'ından başkası olmazdı. her şeyi başlatan camel'dı sanki, beni soğuk bir istanbul gecesinde donmak üzereyken bulan ve üzerime rajaz'dan battaniye örten de bu adamlardı.

rajaz'ı ilk duyduğum andan itibaren, hayatımın en önemli şarkılarından birisi olacağını biliyordum, eksik parçam gibiydi. kilit taşımdı sanki, her şey o gelmeden önce çökmek üzereydi. boğaza bakıp dinlerdim soğuk aylarda, vapurlar başka kıyıdan adamlar getirirdi. hava soğuk olurdu, kırmızı tuborg'la ısınmaya çalışırdım. gündüzleri bir ofise gider, öğlen yemeğinden sonraki o boyutsuz dinginlikte rajaz'ımı bir fincan kahveyle yutardım. antidepresanımdı, yazarak sakinleştiğim bir romanın ilk sayfasıydı. rajaz benim sol anahtarımdı, ki hala öyledir. ne zaman dinlemeye karar versem, yerimden kalkarım ve kahve yapmak için mutfağa giderim. bir fincan kahvede bulurum kendimi, eğer geceyse de biraz kırmızı'da.

biraz yağmur yağarsa da creedence clearwater revival, "have you ever seen the rain?" diye kapımı çalar, kafamı kaldırıp da gökyüzüne bakarım. çakıl taşlarına uzanıp da deniz kenarında yağmura baktığımız sahneler aklıma gelir, genelde geçmişimle yaşarım. ccr, yaşamadığım ülkelerin bilmediğim zamanlarından kalma ne varsa sırayla anlatır, üstü açık arabada on the road'ın geçtiği yerlerden bir de ben geçerim. navigasyon cihazı gibidir, amerika'nın görülmeye değer ne kadar yeri varsa sırayla gezerim, saçlarım rüzgarda dalgalanır. yetmişli yıllar görülmeye değerdir, progressive rock dinleyen mini etekli güzel kızlara çaktırmadan bakarım.

müzik sayesinde hem kendi hayatımda hem de insanlığın tarihinde rahatça gezinebilirim, ölürsem de ardımdan yine rajaz çalar, cennete yükselen bir ruhla son kez dönüp de dünyaya bakarım.