dört element haftası sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
dört element haftası sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

19 Aralık 2024 Perşembe

dört element haftası - çarşamba

dört element haftası, bundan 14 sene evvel aziz dostum willy'nin gelmesi ve likya bölgesinde sağa sola gitmemiz, giderken içmemiz, vardığımız yerde pes oynamamız ve ertesi gün hemen hemen aynı şeyleri yaparken hayatın balını kaymağını emmemiz üzerine şekillenmiş bir yazı dizisiydi. yanlış hatırlamıyorsam perşembeden başlamış ve pazara kadar sürmüştü. o zamanlar memur değildim, askerden geldikten sonra işe girmek için acele etmediğim hayatımın pek bir özgür dönemindeydim. aile efradı, okulu ve askerliği bitirdikten sonra işe girmem gerektiğinin bilincindeydi fakat ben bu bilinç düzeyinden götüm götüm kaçıyor, günü kurtarmaya çalışıyordum. bloga bunu yazmış olmasam, o günler oralara gittiğimi bile hatırlamayacaktım. fotoğraflar vardı ama hikayesi temize çekilmemişse eksik kalıyordu. nereden başlamıştık, nereye gitmiştik, dev örümcek hangi etapta karşımıza çıkmıştı bilemeyecektim. konu üzerine derin araştırma yapmak isteyen lisans öğrencileri, sol üstteki arama çubuğuna "dört element" yazabilir, olmaz ben direkt tek tık istiyorum diyen doktora öğrencileri için ahanda dev hizmet.

her neyse, willy geçen hafta yeniden geldi ve eskisi gibi geniş yaylalar bulamadığımız için çarşamba öğleden sonra ancak yola düşebildik. yıl sonu nedeniyle işlerim, imzalarım, onaylarım o kadar çoktu ki bu izni koparmam bile kolay olmadı. önceden kaş tarafına giden minibüs beklemiş ve minibüs hemen gelsin diye moleskine defterimi açıp bir şeyler yazmaya çalışmıştım, şimdi ise saat 12 gibi arabama atlayıp gazı kökledim. köklenen gaz "abi yakıt al, yoksa neyi kökleyeceğini biliyorsun" diye inledi. zaman, hatalı üretilmiş bir kum saatinin geniş oluğundan akan kum taneleri gibiydi. akşam geri dönecektim, orada kalamazdım, kerem-wan kenobi beni görmeden uyumaz, ortalığı dağıtır, telefonla arayıp o kırılgan sesiyle "baba ne zaman geliyorsun, seni çok özledim" derdi. o yüzden dört element haftası-kayıp nüshayı 6 saatte tamamlamalı ve tarihe not düşmeliydim. 

çıralı'ya, aralık güneşine göğsünü açmış sarı yapraklı ağaçların arasından ulaştım. sular yavaştan çağlamaya başlamış, nehirler yatağını hatırlamıştı. yol sakindi, forever young dinliyordum. üzerimdeki kapüşonluda ise tuhaf bir tesadüf vardı; dört element sembolleri işlenmişti üzerine: ateş, hava, su ve toprak. bu tesadüfün verdiği kudretle çıralı'ya ulaşmak çok zaman almadı. willy, arabasının içinde beni bekliyor ve beklerken zaman kaybetmemek için bira içiyordu. arabada henüz bir sıkıntı yoktu ama çok geçmeden olacaktı, dört elementin hava kısmını tecrübe edecektik.

biralarımızı marketten alıp chimera'nın kutsal ateşine doğru yola çıktık; buraya birlikte daha önce de gelmiştik, 2002'nin ekiminde. ikimizin saçları uzun, benim kulağımda küpe, üç dört hafta önce kafamı duvara geçirdiğim için alnımda dikiş izleri, üniversitenin ilk senesinden kalma bir sürü alttan ders, acaba okulu bırakıp yeniden sınava mı girsem, mimar mı olsam endişeleri, aşk meşkten kalan yara izleri, çok az para, ateşin başında başka ülkelerden gelen insanlar, analog bir fotoğraf makinesinin otuz altı pozluk hakkı...



chimera'dan olympos'a dönerken o uzun sahili kat etmiştik, paradise lost tişörtüm üzerimdeydi ve ne kadar çok yıldız olduğunu ilk o zaman görmüştük. 

2024'ün son günlerinde, bu sefer arabayla gidiyorduk kutsal ateşe. yürüsek yürürdük fakat zamanımız azdı. yolun başında bir otostopçu aldık, sonra otostopçumuz yolda arkadaşlarını gördü ve onları da aldı. köy dolmuşundan tek farkımız, baş aşağı duran bir horozun henüz bize denk gelmemiş olmasıydı. otostopçular sanırım vegandı, varana kadar avokado övdüler. adamın birisinin enfes avokadolar yetiştirdiğinden ve bunu yirmi liraya verdiğinden bahsettiler. makam şoförümüzün avokadolarından daha iyi miydi peki, bunu asla öğrenemeyeceğim. makam şoförünün avokadoları ne alaka diyen hazırlık öğrencileri, birkaç yazı önce bunlardan bahsetmiş olmam lazım. bu blogta olan hiçbir yazı bağımsız değil, bir puzzle'ın parçasıdır. her şeyin sonunda hepsi birleşecek ve tek bir hikayeye dönüşecek. bunun ne zaman olacağını henüz kestiremiyorum, yirmi iki sene önceki yolculuğun ikinci kısmını ancak yazıyorum.

otostopçu veganları yolda indirdik ve ateşe doğru kadim yolculuğumuza devam ettik. willy artık keldi, benim ise kısa saçlarıma nispeten aklar düşmüştü. kulağımdaki delik kapanmış, paradise lost tişörtüm sırra kadem basmıştı. o bölümü bırakmamış memur olmuştu, ben bölümü bırakıp başka bir şehirde başka bir bölümü bitirdikten sonra memur olmuştum. kader, alnımdaki dikiş izinden bile belirgindi.

chimera düzlüğüne arabayı park edip sırt çantamızda biralarla tırmanışa başladık. hava durgun ve ılıktı, bizden başka kimsecikler yoktu. yazın buraya, miğferdibi'nde elinde meşaleyle koşan uruk-hai gibi tırmananlar olurdu, her ateşin başında onlarca kişi, bitmek bilmeyen uğultu, gürültü... biz ise haftanın ortasında ufak bir boşluk yaratmıştık. diğerleri okullarda, işlerde, sürekli bir şey alıp sattıkları için noterlerde ve dinlenme tesislerindeydi. koşuşturmaları bitmiyordu, yetiştirmeleri de. patika eskiden daha uzundu sanki, kısa sürede vardık. ateş ocaklarını tepeden gören bir ağaç altına yerleştik, iki üç kedi ateşin kadim koruyucuları gibi dolaşıyordu. bir kedi, cılız yanan ateşi fark etmediğinden kaşlarını bile yakmıştı. biranın açılma sesine koşarak geldiler, yiyecek bir şey var zannettiler ama yiyecekler çok aşağıda kalmıştı. biz birkaç bira içip dönecektik. 



öyle de oldu, yürümek istediğim bir patika daha vardı maden koyu'na doğru giden. daha önceden defalarca yürümüş, deniz içinde birbirine yakın duran iki kayayı "two brothers island" olarak literatüre katmıştım. bir keresinde de hava aşırı sıcakken yolun yarısında tüm suları tüketmiş, grubun yaşlı ve güçsüz olanları yüzünden en yakın koya tekne çağırarak kurtulmuştuk. yürüsem yürürdüm ama bir gruba dahil olunca en zayıfı normları belirliyor. kimseyi geride bırakamaz, kimsenin de önünde gidemezsin. 

chimera'dan indik, biraların kalanını maden koyu patikasında içecektik. yıkılmış ağaçların, parlayan taşların ve mercan rengi çiçeklerin yanından yürümeye devam ettik. sonu olimpos'ta biten uzun sahili tepeden görüyorduk, koca ağaçlar brokoli gibiydi yine. ne ölü ne de diriydiler, uzun zamandır yaprakları yoktu ama yok da olmamışlardı. schrödinger'in ağaçları ölüme, yaşama ve sonsuzluğa dair kadim lisanda şarkılarını söylüyorlardı. eski ve daha eski günlerdeki gibi biralarımızla, göğün altında manzarayı izledik. 2010'daki dört element haftasından sonra neler neler olmuştu, insan her günü aynı zannederken bir bakıyor ki hayatlar kurulmuş, yıkılmış ve bu tekrar tekrar gerçekleşmiş. willy evlendi, boşandı, üstesinden geldi ve yollara düştü. çalıştığı yeri değiştirdi. kurum, durum ve oturum sürekli devinim halindeydi. ben nispeten daha statiktim, artık pek bir yerlere gitmiyor ve aynı kurumun aynı odasında, bir pencere kenarında gündüz düşleri ve çıplak gerçeklik arasında denge kurmaya çalışıyordum. benim yolum da buydu belki de. okyanusları hiçbir zaman göremeyecek, tekne sahibi olamayacak ya da gümüş detayları olan kara bir motosiklet ile batıya süremeyecektim. yaptıklarım kadar yapamadıklarım, seçtiklerim kadar seçemediklerim de yolumun bir parçasıydı. kendimle daha barışıktım eskisine nazaran, suçlamayı bırakmıştım, elimden geleni yapıyor ve eldekilerin ne olduğunu biliyordum. oğlum, beni hayata ve kainata bağlayan çapaydı. aramızdaki bağ sanki milyar yıllık galaksilerden dünyamıza ulaşmış yıldız ışıkları kadar eskiydi. 

çıralı sırtlarından tekrar sahile indik, deniz kenarına yürürken kumların üzerinde terk edilmiş ve artık çok eskimiş kırmızı deniz bisikletini tekrar gördüm. kardeşimle geçirdiğim son gün, o deniz bisikletinin üzerindeydi. tüm aile sığmıştık oraya, pedal çevirmiş, gülmüş ve coşmuştuk. benim puslu kıtalar atlasım, en uzak sahilim, galaksi rehberim tam orasıydı. her şey orada olup bitmişti ve yeniden başlamıştı. o top sahasında, kardeşimle ve yıllar sonra oğlumla penaltı çekişmiştik. orada araba sürmeyi öğrenmiş, çifte gökkuşağını görmüş ve pembe bir akşam üstünü sarhoş karşılamıştım.


kıyıya çekilmiş teknelerin ve uzak diyarlardan gelen karavanların arasından yürümeye devam ettik; tekne gövdelerinin boyaları soyut tablolar gibi görünüyordu. kuru dallara konan kuşlar kendi aralarında günün muhasebesini yapıyordu. kum saatinin üst kısımda kalan kumları iyice azalmıştı, birazdan ben eve dönecektim, willy ise tuhaf pansiyonunda kalmaya devam edecekti. son bir kahve içelim dedim, karanlığın koyu yorganı çıralı'nın üzerini örtmeye başlamıştı. kahvecide sadece biz vardık, kış vakti nasıl da güzeldi her taraf. lacivert bir gecenin içinde tek tük parlayan yıldızlar, sıcak sarı ışıklar, ormandan esen rüzgarlar...

arabayı park ederken, dört element döngüsünü tamamladık. ateşi görmüştük, su boyunca ilerlemiştik, toprakları aşmıştık patikaları takip edip ve şimdi de arabanın lastiğini patlatmıştık. bordürün köşesine sertçe giren willy, citroen'in ön lastiğini yarmıştı. yedek lastikte hava yoktu, en yakın lastikçi başka bir ilçedeydi ve o akşam gelmesi imkansızdı. 2007 yılında, izmir'de güzel bir kız görüp arabanın içinde maymunlar gibi alkışladıktan yaklaşık yarım dakika sonra lastiği patlatmış ve bunun tanrının bir uyarısı olduğunu düşünmüştük ama gençlik işte, ibret almayı bilseydik böyle olmazdı. hatalarımızdan ders almayı bile bütünlemelere bıraktık.

arabayı zar zor kenara çektik, bereket marketin kasiyeri priapos sağolsun bize lastikçinin numarasını verdi, arabanın başına bir şey gelmez abi dedi. çıralı'nın tanrıları kışın ufak tefek işler yapardı, parasında da değillerdi sadece boş durmak onları sıkardı.

benim arabama doğru yürüdük, eşyalarımızı aldık, pansiyona doğru yola koyulduk. pansiyonu sanırım bir kedi işletiyordu, insana dair bir iz yoktu. odanın kapısında anahtar asılıydı, içerisi de willy'nin sabah çıkarken bıraktığı gibiydi. pansiyonun sahibi belki de işletmesi gereken bir pansiyon olduğunu unutmuştu, ertesi sabah hatırlayacaktı. gecenin karanlığında farlarımı açtım ve eve dönerken yolda "one of us" dinledim. bunu siena'da yağmurlu bir günde küçük bir dükkanda şemsiye alırken duymuştum en son, müzik yine zamanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş çakıl taşları gibiydi. taşları takip ederek eve vardım. bağımsız gözlemcilere göre yedi saat, bana göre ise yirmi iki yıl sürmüştü o öğleden sonra. dört element haftası-salı kim bilir ne zaman olacaktı, bir yirmi iki yılımız bile kalmamış olabilirdi, her şey imkan dahilinde ve plan haricindeydi...

9 Kasım 2010 Salı

olimpes

- olimpes nedir abi?
- eğer olimpos'taysan ve bir ağaç evde pes oynayıp bira içiyorsan, bu tam olarak olimpes'tir esteban.

devlet memuru olduktan sonra zincirinden boşalmış danalar gibi tatil yapan aziz dostum willy, daha üç hafta önce izmir'den çıkıp sahilden antalya'ya gelmesine rağmen (dört element haftası) yıllık iznini bitiremediği için, aynı güzergahı bir kere daha çizdi. bu herifi gördükten sonra devlet memuru olmaya karar verdim zaten, senede bir ay tatil ve cumartesileri çalışmamak için herhangi bir devlet dairesine kravatla gidip pembe kapaklı tiksinç dosyalar ve raporlarla uğraşabilirim. sıradaki kpss bana gelsin madem.

cuma akşamı kaş tarafından geldi. yolda içme dememe rağmen içmiş, bana adam getirme dememe rağmen de yanında bir arkadaşını getirmişti. dostumun dostu benim düşmanımdır deyip bindim arabaya, birahane gibi kokuyordu. erkenden kararmıştı yine ortalık, sağ şeridi fazla terk etmeden olimpos'a doğru hareket ettik. bu kaçıncı olimpos seferiydi, her seferinde "bu son" desem de en geç iki hafta içinde geri dönüyordum. olimpos arsızlığı 2010'a damgasını vurmuştu ve hala devam ediyordu. varır varmaz akşam yemeğine yetiştik, bayrams'ın yemeklerini ve atmosferini her zaman severim. diğer yeni ve aptal pansiyonların aksine iki katlı ahşap saçmalıklar yoktur, her şey yere yakındır ve portakal ağaçlarının arasındadır. ne ışık direk gelir, ne de çıplak çardaklar ortalıkta dolaşır. her şey portakal ağacının altında yarı saklıdır.

olimpos akşamı epey soğuktu, sahile üç erkekle inmenin hiçbir cazip tarafı olmadığından, odada kalıp pes oynamak herkes için daha hayırlıydı. tuborg yine ortalıkta gözükmüyordu, fıçı efes'lerle odaya gelip laptopu kurduk ve pes 11'e başladık. yenilenin kalktığı ölümcül bir turnuvada en az ben kalktım, liverpool inançlıydı ve torres, küheylan gibi sekiyordu yeşil çimlerin üzerinde. gece, ateşin başında bira içerek sonlandı. resmen bira içmekten bıkmıştım, efes bende bıkkınlık yaratıyordu. ekmek yiyormuş gibi hissediyordum.

pencereyi açık unutmamız gerçekten muhteşem bir gece verdi, soğuktan donarak ölüyorduk. yalıtımı olmayan ağaç ev, dışarının soğuğunu şakaklarıma vurdukça daha fazla küçüldüm yatakta. mikrobik canlılar gibi büzüştüm sabaha kadar. hafif bir karasallık vardı kasım antalya'sında, gündüzleri sıcak olsa da geceleri epey soğuyordu ortalık.

adamakıllı gezebileceğimiz tek gün cumartesi olduğundan, fazla oyalanmadan kahvaltıyı efsanevi omletle tamamlayıp kalktık. önce ceneviz kalesi, antik kent ve ardından phaselis'e gidip yüzmeli, phaselis'ten çıralı'ya dönerken de ulupınar'da balık yemeliydik. çıralı'da güneş batmadan dar boğazda bira içmeli, sonrasında da erken kararan havanın gölgesinde yeniden pes oynamaya başlamalıydık. turnuvalar çetin geçiyordu, herkes iyiydi.

su, yazın olduğundan daha berraktı. hava nemsizdi ve başka yarımkürenin turistleri vardı sahilde. on sene önce tektük insanın geldiği uzak bir coğrafya gibiydi yine olimpos, kendisine yakışanı yapıyordu. yine kaleye çıktık, ne kadar çok çıktığımı ben de bilmiyorum fakat her seferinde başka bir keyif alıyorum bu manzaradan. mevsimlerle birlikte ben de değişiyorum fakat bu taş pencerenin sabit kalmasını seviyorum, mitolojiye inanıyorum.

birkaç saatlik olimpos sahilinden sonra, phaselis'e doğru yola çıktık. yaklaşık yirmi dakikalık güzel bir yol. tahtalı dağı, gökyüzünün bekçisi gibi tepemizde dikilirken henüz yağan yağmurların yıkadığı yollar pırıl pırıldı. müzekartların sponsorluğunda geçtik kontrol noktasından. kendi müze kartımın son kullanma tarihi altı ay önce bittiğinden ve plastik bir parçaya yirmi kağıt vermek istemediğimden kardeşimin müze kartıyla geçtim yine. görevli, lan buradaki herif sarışın dese, eskiden sarışındım ağbi diye yerlere vuracağım kendimi.

üç limanlı güzel phaselis, karanlık çökünce dünyanın en korkunç yeri olan phaselis, korku eşiğimi tahtalı dağına çıkaran phaselis...

agora yolu boyunca yürüyüp kumsal tarafına vardık; birkaç tekne, balık tutan bedbahtlar, bekçiler ve yaşlılar vardı. yoldan aldığımız efes'ler yine bitmişti ve daha fazla almadığımız için birbirimizi suçlamaya çoktan başlamıştık. sanırım suçlu bendim fakat öğlenden başlamanın çok da gerekli olmadığını düşünmüştüm.

güzel bir köşe bulduk yüzmek için, siyah ve parlak kayalardan küçük adacıklar vardı. küçük balıklar suyun üzerinde yüzüyordu ve turkuaz tüm berraklığıyla önümüzde uzanıyordu. eski bir kalenin hemen altındaydık ve renkler insanı kışkırtıyordu. hava sıcak, deniz ise serindi. kendimi yüksek bir kayadan bıraktım yine, kuş gibi süzülmek bir hafta önce başlayan hastalığımın son izlerini de silip attı. doğru zamanda ve doğru yerdeydim, bir tek tuborg'a dair bir şeyler yoktu.

phaselis'te yüzme molasından sonra, ulupınar'a alabalık yemeye döndük. dört çeşit meze, sıcak pide ve kiremitte alabalık; üç kişi için ödediğimiz hesap yirmi beş liraydı. her şey ucuzdu, özellikle istanbul gibi bir yerde yaşadıktan sonra bu fiyatlar sevimli geliyordu. üç kişi herhangi bir taksim büfesine gitsek, bu paranın iki katını bırakırdık sanırım.

çıralı'da içmeye devam ettik, hafif bir sis kuru ağaçların üzerine çökmüş ve ortama mistik bir hava kazandırmıştı. mutlu çocuklar kumların üzerinde koştururken, türkiye'nin tadını ve güzelliğini her zamanki gibi turistler çıkarıyordu. karavanları vardı, ortalık sessiz ve sakindi. deniz her yerde olduğu gibi burada da berraktı. koyun solunda kalan kayaları takip edip bu senenin moda köşelerinden biri olan dar boğaza yerleştik. pembeye çalan gökyüzü, denizi de aynı renge boğuyor ve her şeyin üzerini örtüyordu. başka bir zamandaydık, yüzyılların hangisinde olduğumuz bile belli değildi. fakat, kış saati nedeniyle erkenden hava karardı. saatleri iki saat ileriye aldığımız takdirde bunları yaşamazdık ama tatil bittiğinden bunu erteledik. bir sonraki tatile belki.

yeniden olimpos akşamı, yeniden pes. willy inter'i aldı, ben ise liverpool'u. 10'da bitmesi gereken turnuva, ısrarlı beraberliklerle 16-13 benim galibiyetimle tamamlandı. will gerçekten iyiydi ve yakaladığı fırsatları anında gole çeviriyordu, bende ise gerrard ve torres'in büyülü uyumu vardı. 

pazar sabahı, her zamanki sevimsizliğiyle başladı. tatilin son günlerinden her zaman nefret ederim. efsanevi omletli kahvaltıyı yapıp, yenilgimle biten fakat yine de çok sert geçen bir tavladan sonra tekrar yola çıktık. will ve arkadaşı, batıya doğru yola çıktı, beş saatlik yolları vardı ve akşam karanlığına kalmak istemediler. ben de eve geri döndüm.

evde bayram temizliği vardı, daha ilk dakikadan elime bez verdiler ve kapıları silmemi istediler. tüm sevincim gitti, kollarımın gücü on dakika sonra tükendi. ev savaş alanı gibiydi, perdeler yıkanmış ve geri takılmış, odalar da boyanmıştı. pencereler açıktı, yoldan geçen arabaların gürültüsü odaların içinde dolaşıyordu. sessizlik isterken, bayram temizliğinin kucağına düşmüştüm. 

olimpes ve iki günlük güzel bir tur daha bitmiş ve eve bir kez daha geri dönmüştüm.




21 Ekim 2010 Perşembe

dört element haftası - cumartesi

- günün tamamını yazmak çok uzun sürüyor, yeniden bile okuyamıyorum doktor?

- yeniden okuman için değil, uzak bir gelecekte geçmişi hatırlamak için yazıyorsun zaten genç adam. bunu da gerçekleştirebileceğin en doğru mecra burası, sözlüğü insanların genelini ilgilendiren konular için kullanırsan iyi olur.
- evet haklısın da cumartesi günü ne yapmıştım, nereden başlayayım?
- phaselis'ten başla ama önce kapıya bak.
- yok bakmayacağım, bugün kapıya bakmak istemiyorum.


en son ölesiye bir korku yaşadığım phaselis'e araçla dönüp gündüz normal seyreden her şeyin gecenin karanlığıyla nasıl bir hale bürünebileceğine tanık olarak güne başladım. panik yapacak bir şey yoktu, fakat o hışırtı hala aklımın bir köşesinde. hemen çaprazımızda bir şeyler bizi takip ediyordu, yol zifiriydi. kara bir köpeğin, dişlerini gösterip bize hırlaması bile hışırtının yanında bir hiçti. bulutların epey alçaldığı, bununla birikte güneşin de ara sıra çıktığı serin bir gündü. likya maratonu için kurulan finiş çizgisinden geçip phaselis'in üç limanını ve antik kenti dolaştık. sabah yağan yağmur, taşların üzerindeki mevsimlik tozu almıştı ve ortalığa bir canlılık katmıştı. turist kalabalığı yoktu, olanlar da sakince dolaşıyordu. çok yaşlı turistler, sanki ilk gençliklerini geçirdikleri phaselis'e geri dönmüştü. dağdan yuvarlanıp denize düştükten sonra hayatını kaybetmiş bir ağacın yanına giderken dalga içinde kalmam, günün geri kalanında çok sevdiğim süperstarlarım yerine will'in sandaletleriyle idare etmeme neden oldu. ağaç güzeldi, geometrikti; uğruna ıslanmaya değecek nadide ölü şeylerden birisiydi.


phaselis'te küçük bir geziden sonra, çıralı yol kavşağında beni bekleyen sevgiliyi almak için geri döndük. hedefimiz, volkanik kayalardan oluşmuş dar bir boğazın kenarında bira içmekti ve bulutların arasından çıkan güneş, bölgesel aydınlatmalarla ağaçları ön plana çıkartıyordu. gün güzel olacak gibiydi, ama bu kadar olacağını bilemezdim.

çıralı'da ne yazık ki tuborg bulamayınca, tuborg çantamıza altı tane efes sıkıştırdık. bazen tuborg'un hiçbir surette bulunmadığı özel anlar oluyor ve ne yapsak da ulaşamıyoruz. dağıtım ağı efsanevi gerçekten, bu aralar kutu fıçı da göremiyorum. ne yaptıklarını bir anlayabilsem her şey daha kolay olacak. efesleri yüklenip, çıralının çöl atmosferinden geçtik. solda uzanan kayalar bizi pek kimsenin bilmediği, bilenlerin de her zaman gelemediği muhteşem bir geçide götürecekti. bu geçidi keşfettiğimden beri sevdiklerimle burada içmeyi çok istiyordum. arazi şartlarına çok uyumlu olmayan sevgili kayaların üzerinde sekmekte pek başarılı olamasa da, bir şekilde vardık. kayalar koyu griydi, hava ve şartlar güzeldi. havluları serip içmeye başladık. kuzey-güney aksında devam eden akdeniz, önümüzden usulca geçiyordu. camel yine rajaz söylüyordu, hayat bir bize güzeldi. biraların bitmesi ve yağmurun başlaması aynı ana denk gelince, yerimizden kalktık. birası bitince keyfi kaçan willy, her zaman yaptığı gibi bira bulmaya gitti. ben de, şu anda ankara soğuğunda hayatta kalmaya çalışan sevgiliyle yağmurda denize girdim. olması gerektiğinden daha soğuktu, o yüzden fazla kalmadan geri çıktık. ileride güneş açmıştı ve gökkuşağı hemen tepemizdeydi. bir ayağı denize saplanırken, turunculaşan güneş ortama masal havası veriyordu. çıplak ayakla ve fotoğraf makinemle oradan oraya koşup kendimi anı ölümsüzleştirmeye adadım, ellerimizde biralarla sağa sola seken üç kişiydik ve doğru zamandaydık. güneş batıncaya kadar ne kadar optik illuzyon varsa sırayla gerçekleşti, ruhumuzu olimpos tanrılarına emanet edip olimpos'a bayrams'a geçtik. çıralıdan olimposa yürümenin bir kilometre, arabayla gitmenin ise yirmiden fazla olmasını seviyorum, araçsızlık özlemimi pekiştiriyor.



dağdan kasabaya inip kümeslere girişen aç kurtlar gibi daldık yemeğe, hepsi birbirinden güzeldi. ortada ateş yanmaya başlamıştı fakat biralarımızı sahilde içmek istedik. olimpos'ta da soğuk tuborg bulamayınca efes'e devam ettik. bloga "tuborger" diyen birisi için ciddi bir handikap ama bir daha olmasın. tuborg kendi dolabıyla ve dağıtım ağıyla gelsin de besleme gibi meşrubat dolaplarında dolaşmasın. ufukta sürekli çakan şimşeklerin aydınlattığı bulutlar, tepede samanyolu galaksisi. kayaların dibine çöküp geniş ekran şimşek izledik, bulutsu pamuklar uzağa yığılmıştı ve kağıttan aydınlatmalar gibi gözüküyordu her elektrik atladığında. tepede ise her şey sakindi, yıldızlar milyar yıllık uykularına devam ediyordu. birer sigara güzel geldi, dışarıda olmak her zaman iyiydi de cumartesi günü zirve yapmıştı. gökkuşakları, şimşekler, yıldızlar, rüzgar ve ateş. dört elementin en güzel sunumları bizim için hazırlanmış gibiydi. pansiyona dönüp bu sefer ateşin etrafına dizildik, ailenin diğer oğlu da sevgilisiyle ateşin başındaydı. kardeşim de gelmişti aynı yere ve bira içiyordu. biraları alıp bir ateşin başında konuşlandık, insanın hayatta değer verdiği kaç insan vardır ki? büyük bir kısmı, benim için ateşin başındaydı ve bir şeyler konuşuyorduk. biralar bitiyor, biralar geliyor; ateşe bakıyorken yüzlerimiz de hafiften yanıyordu. cumartesi gecesi bir pansiyonun portakal ağaçlarıyla kaplı bahçesinde kütüklerin üzerinde son buluyorken, hayattan aldığım keyfi damağımda hissediyordum.

20 Ekim 2010 Çarşamba

dört element haftası - cuma

- perşembeden aklımda kalanlar bunlar doktor, birçoğunu unutmuşum bile. ne yapmam gerekiyor?
- bir şey yapmana gerek yok, zaten perşembe değil cumaydı önemli olan. cumaya konsantre ol ve odanın duvarında sabah karşılaştığınız dev örümcekten bahsederek başla.


günışığının doldurduğu beyaz bir odada uyanıp yavaştan çantaları toplamaya başlamak, sırt çantasının ardındaki duvarda dev bir örümceğin bize günaydın demesiyle epey hızlandı. yüzüklerin efendisinden fırlamış sanki pezevenk, uzaktan gözlerini bile görebiliyorduk. bacağındaki kıllar saçımdan uzundu ve yavaş hareketlerle bizi tedirgin ediyordu. öldürmeye çalışıp da ilk seferde başaramamak, bizim ölümümüze giden patikayı açacağından hayvana saygı duyduk, onu övdük ve fotoğrafını çekip odadan kaçarcasına uzaklaştık. biz uyurken gelip de yanağımızdan öpmediği için teşekkür ettik. iki eşcinselin tatil anıları gibi oluyor böyle olunca ama tamamen ayrı yataklardaydık, zaten bir gün sonra da sevgilimin yanına gidecektim.




kahvaltımız demoydu, masadan aç kalktık. irfan amca yarım domatesi pay etmişti bize, zeytin de 1/10 ölçekliydi fakat manzara ve hava güzel olduğundan keyfimiz kaçmadı. kaştan çıkıp kuzeye ilerlemeli; üçağız, kaleköy ve coğrafik açıdan diploma projesi inceliğinde hazırlanmış başka koyları görmeliydik. bizi yanıltan ve bir saatten fazlamıza mal olan şey tam olarak bayındır yazan bir tabela oldu. ara yola ve cehennemin öteki ucuna gittik, adres sorduğumuz ilk kişi sağır ve dilsizdi, ikincisinden de biz bir şey anlamadık. uzun ve toprak bir yoldu, bizi hiçliğin sonundaki koya indirdi. hiçliğin sonundaki koyda bile her tarafa çöp atıldığını görmek beni şaşırtmadı, çünkü çöp atmak ata sporumuzdu, olmazsa olmazımızdı. içtiği suyun şişesini geri götürmekten aciz bir sürü gerizekalıya beddua edip geri döndük. evlerinde insanların, ahırlarında hayvanların olmadığı tuhaf bir köyün ortasında durup insanların nereye gitmiş olabileceğini merak ettik. sanki, biz gelmeden bir saat önce öncü birlikler "kaçın geliyorlar" diyor ve insanlar bizi görmek istemediklerinden olsa gerek sığınaklara saklanıyorlardı. perşembe öğretmenevi, cuma günü de bu ıssız köy. 




tekrar ana yola çıkmak bir saatimizi aldı, güneş tepedeydi ve otuz kilometre sonra üçağız'a varacaktık. üçağız yolu sakindi, ortalıkta bağımsız atlardan başka kimse yoktu. turistler evlerine, öğrenciler sıralarına, çalışanlar da işlerine dönmüştü. üçağız'a varmamızla, bizi tekne turuna çıkarmaya ant içmiş adamları karşılamamız bir oldu. adeta saldırı altındaydık, küçük tekne sahipleri etrafımızda dönüyor ve dalgalı denizde rodeo fırsatından bahsediyorlardı. büyük ve çirkin tekne sahipleri ise astronomik fiyatlardan bahsediyordu. esnaf kabusu yine başlamıştı, nereye gitsek birileri geliyor ve bize fiyat söylüyordu. öyle sıkıcıydı ki pazarlık teşebbüsünde bile bulunmadık. küçük teknesiyle bizi gezintiye çıkarmaya çalışan yaşlı amca (kendisine musallat adını verdim), turdan umudunu kesince sekiz dönüm arsayı atmış milyara, arsadan umudunu kesince de uygun fiyata gözleme satmaya çalıştı. cinnet geçiriyor gibiydi. koşarak uzaklaştık, bu koşu bizi uzaktaki kaleye götürdü. nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, sadece bir kale sanmıştık. o kale, kaleköy'ün (eski adıyla simena) kalesi imiş, yüzümüzü rüzgarla yıkayınca anladık.




sadece denizden ulaşımı olan ender yerlerden birisi kaleköy, yayan gelmek istiyorsan patikalardan biraz yürümen gerekiyor. küçük bir limanı ve bozulmamış bir dokusu var, tepedeki kalenin eteklerinde konuşlanmış birbirinden güzel taş evler denize kadar inerken, araçsızlığın ne kadar huzur verici olduğunu anlıyorsun. korna sesi, fren, siren yok. rüzgar var aralıksız esen, perspektifler var bir bankta oturup da yüzyıllarca bekleyebileceğin. 


yanımızda getirdiğimiz biraları, kalenin eteklerindeki bir yamaçta, eski bir ahşap bankın üzerinde bitirdik. sırtımızı duvara yüzümüzü güneşe verdik, geldiğimize değmişti. yüksek basamaklardan aşağıya inmek ve denize ulaşmak, ulaşmak yetmiyormuş gibi denizle hemzemin bir iskeledeki ahşap masada, beyaz sandalyelerin üzerinde çok soğuk birer bira daha içmek başımıza gelen en güzel şeylerden biriydi. likya rüzgarları denizi dalgalandırıyor ve o dalgalar da iskeleyi süpürüyordu. denizin içindeki lahit, taştan bir tekne gibi duruyordu. güneşe doğru hafiften yürüdük, azrail epeydir gelmemiş gibiydi belki de böyle bir yer olduğundan onun da haberi yoktu. denizin üzerine çok yüksekten bırakılmış gibi duran kayalardan sekerek, kayaköy'e bir de denizden baktık. başımızın dönmesi biralardan değildi.




hava hafiften kararırken de arabaya doğru giden patikaya düştük yeniden. zifiri karanlık yaklaşıyordu ve yolumuzun üzerinde bizim ev vardı. demre çayağzı ve hemen solunda kalan andriake'ye tepeden baktık, bulutlar bir yere yetişiyormuşçasına çok hızlı hareket ediyordu. menüde humus ve balık varken, ev bizi bekliyordu. laptopu televizyona bağlarsak dev ekranda pes keyfi de mümkündü.




yorucu ve keyifli geçen günün ardından eve ulaştık, iki onluk atacak zamanımız kalmıştı ve eşitlik bozulmadı. fotoğrafları bilgisayara yükledik, şarjları yenileyip ertesi sabah çıralı tarafına gitmek üzere karşılıklı çekyatlara yerleştik. cuma bitmişti ve kaleköy aklımda sonsuza kadar kalacaktı.

dört element haftası - perşembe

- bütün bunları unutmaktan korkuyorum doktor,
- o zaman şu koltuktan kalk ve bilgisayarını açıp her şeyi yaz evlat, unutmadan her şeyi. fotoğraflar sana yön gösterecektir, bağlantılar ise zihninde mevcut.
- nereden başlayayım peki?
- perşembe öğlen kaş otobüsü beklerken çöktüğün kaldırımdan başla ve bırak aksın.

perşembe öğlen sırt çantam ve fotoğraf makinemle evden çıktım, evin yüz metre ilerisindeki yolun kenarına çöküp yaklaşık kırk dakika kaş otobüsü bekledim. gelecek gibi değildi, ekim rüzgarları yaprakları sallarken moleskine büyüsü yapmaya karar verdim. ne zaman bir sayfa yazmaya kalksam otobüs geliyordu ve yazım yarım kalıyordu. bu sefer de öyle oldu ve beş dakika sonra kaş'a giden yoldaydım. planlar karışıktı, sadece bira içeceğimizden emindim. 




öğleden sonra yağmurlu kaş'a varıp sahile indim, limanı çaprazdan gören bir mekandı ve willy her zamanki gibi ben gelmeden içmeye başlamıştı. ona neden efes içtiğini sordum, cevab veremedi. laptopunu açmıştı ve amatör fotoğrafçıları çektiğim fotoğrafa bakıp gülüyordu. yarım ada tarafına sürdük, kocaman evler ıssızdı ve ortalıkta pek kimse yoktu. kaş öğretmenevi, biraz önce zombilerin saldırısına uğramış gibiydi. kahve makinesi dışarıdaydı, havuzun üzerinde birkaç sarı yaprak vardı. bilgisayarı bile içeri alacak zamanları kalmamıştı demek ki, nerede olduklarını bilmediğimizden bahçesinde biraz dolaştık. kimselerin yaşamadığına kanaat getirince, yarımada'nın yıllar önceden fotoğrafını çektiğim bir koyuna yanımızda genpadan aldığımız ve tuborg çantasında muhafaza ettiğimiz goldlarla indik. kayalar sivriydi ve yağmur inceden başlamıştı. turkuaza boyanmış eski bir planet motor, zeytin ağaçlarının arasında dinleniyordu. rengi güzeldi ve kendisine yakışıyordu; eskilerin o yumuşak geçişli estetiğinin iki tekerlekli asil bir kanıtıydı ve iyi poz veriyordu.






yüzümüzü meis'e ve küçük adalara dönüp buz gibi biralardan yudum aldıkça hayat olduğundan daha güzel bir hale geldi. üstüne bir de rajaz dinleyince devre tamamlandı ve oturduğumuz yerden ışık yaymaya başladık. koyu bulutlar geceyi erken getirdi, kendimizi limana bakan başka bir köşede bulduk. dalgıçlar fenerbalıkları gibi ilerliyordu önümüzden, pansiyonda pes 2011 oynamamız gerektiğinden nevaleyi yüklenip yarımada üstündeki meis manzaralı ve geceliği adambaşı 25 kağıt olan iki katlı, büyük bahçeli hamarat pansiyona geçtik. odada mini buzdolabı bile vardı, üzerine laptopu kurup başladık oynamaya. deve gibi içtiğimizden top hakimiyeti zor oldu ve willy gerçekten iyiydi, iki onluk (galibiyetin üç, beraberliğin bir puan olduğu ve ona ulaşanın kazandığı bir sistem) kaybedip yatağa yığıldım. goldlar manga düzeninde dizilmişti ve perşembe günü çok içerek, gülerek ve pes oynayarak bir pansiyonda son bulmuştu.