11 Kasım 2010 Perşembe

sorumsuzluğun kökeni ve tost

bu sabah ilk işim, yatakta bilmem kaçıncı rüyasını gören kendimi izlemek ve bu herif için endişenmek oldu. uyurken bile daha fazla sorumluluk alıyor ve rüyada da olsa bir şeyler için çaba gösteriyordu. gerçek hayattaki (kime göre) durgunluğu ve sabitliği ailesini de endişelendirmeye başlamıştı. babasının iki tane oğlu vardı yirmi sekiz yaşındayken, güzel bir ailesi ve düzenli bir işi. ne yapacağım diye yukarılara bakmazdı ve bu yaklaşık yirmi sene önceydi. yastığına sarılmış halime bakmaya devam ettim, kaşları hafiften çatılmıştı. belli ki bir şeylerin içindeydi ve mücadele ediyordu. gün boyu yüzümün hareketsizliğini düşününce, asıl yaşayanın yataktaki, benim ise sadece bir düş olduğumu düşündüm. soran gözlerle sorumsuzluğumu düşünürken de bütün her şeyin kökeninin sormaktan geldiğini fark ettim.

sorumsuzluk - sorumsuz - sorum - sor - so fucking what?

hiçbir şeyi sormuyordum, bunun temelinde ise belki de her şeyin cevabını bildiğim gerçeği yatıyordu; balıklar gibi hiçbir şey düşünmüyordum çünkü zaten biliyordum. soruların aklımda yeri yoktu, cevaplara da önem verdiğim söylenemezdi. ben sadece zamanda yolculuk üzerine düşünüyordum, 50'lerin amerikası, 60'ların parisi, 70'lerin başında new york, gençliğe yön veren akımlar ve mekanların zaman içindeki değişimi, insanların kıyafetleri ve ailelerin kimse tarafından yazılmamış hikayeleri derken, bugüne ve bugünün sorumluluklarına varamadan gün bitiyordu. geçmişte ya da gelecekte yaşıyordum, tam şimdiye varacakken de uykum geliyordu. uykudaki bedenim yaşıyordu 2010 yılını, uyanık halim kesinlikle başka bir zaman diliminde sürtüyordu.

uykudaki halim hafiften kıpırdandı, uyanmasına dakikalar kalmıştı. uyandığı zaman beni görürse tedirgin olabilirdi, o yüzden odadan çıkmalı ve mutfakta kendime bir tost yapmalıydım. hayatımda yediğim en iyi tostları düşündüm, didim'deki rıfat en iyisiydi. barı kapattıktan sonra içkili kafalarla çökerdik ahşap masalarına. hamburger ekmeğine yapardı, insanın yedikçe yiyesi gelirdi. cennet meyveleri bile rıfat'ın tostunun yanında kıymalı ebegümeci gibi kalırdı. rıfat, tostları yapan tombul adamın babasının adıymış. tost hükümdarlığını kurup yıllar boyu yönettikten sonra da oğluna bırakmış tahtı. benim yaptığım tostlar, gerçekten tatsız tuzsuz oluyordu. açlığım geçsin diye yiyordum sadece, keyif almayı bırakmıştım. kaşarı ve sucuğu doğradım, ekmeğin içine tıktım. kötü bir tost olacağı daha ilk dakikadan belli olmuştu, bu saatten sonra rıfat'ın binde birine bile ulaşamazdım. bu sırada içerideki adam uyandı ve ilk işi televizyonu açmak oldu. liverpool'un beraberliğine canını sıktı, annesi yarın çıkacakları yol için çanta hazırlıyor ve genç adama bir şeyler soruyordu. adana'ya, dedesinin yanına gideceklerdi ailecek. yeniden yol, başka bir şehir ve başka insanlar. çocukluğunun geçtiği ve eskiden çok büyük gelen renkli duvarlı ev.

tostumu makineden sıyırıp(yine hafiften yanmıştı kahrolası) masaya oturdum. sorumsuzluğum her gün kendisini ikiye katlıyordu ve bir yerden bir türlü başlayamıyordum. çoğu zaman hangi günde olduğumu ve kimliğimi bile şaşırıyordum. hayal dünyam, mevcut gerçeği yerle bir ederken de bana düşen, berbat yaptığım bir tostun son lokmalarını yemek oluyordu.





10 Kasım 2010 Çarşamba

mevsimler geçerken


bazen kendimi bu ağaç gibi sabit ve değişikliğe kapısını kapatmış hissediyorum, tüm fiziksel şartlar değişse bile ben tuhaf bir inatla aynı kalıyorum. zaman geçiyor, mevsimler değiştiği gibi yıllar da düzenli artıyor ama kafamın içindekiler neredeyse son on senedir matematikte sabit sayı gibi davranıyor. gökkuşağı çıkıyor bazen tepemde, bazen de kendimi mavi göğün altında boylu boyuna uzanmış bulutlara bakıyor buluyorum. bazen tepeme çöken sisten çevremi göremediğim gibi, kim ne derse desin duyamıyorum. stand-by moduna geçip bekleyebiliyorum uzun bir süre, değişmek zor geliyor aynılığımı geliştirmeye çalışıyorum. çevremde her şey değişip yerine yenileri gelirken, arkeoloji müzesinin bahçesindeki heykeller gibi durabiliyorum. ya hareketlerim yavaşlıyor ya da insanlar hızlanıyor, bazen bulutlar birden bire yağmur getiriyor. fiziksel gerçekliğim beni yanıltıyor, başkasının zihninde yeşeren bir fikir gibi davranıyorum. belki de başkasının gördüğü rüya olduğum düşüncesi ara sıra yanımdan ayrılmıyor. mekanlar bazen dekor gibi geliyor, asırlık ağacın kuru dallarına bakarken de ağacın orada değil de aslında benim zihnimde olduğunu, tüm bu görsel efekti benim uydurmuş olabileceğimi iddia ediyorum. gözlerimin gördüğü ağaç, kendini somutlaştıran zihnimin küçük bir oyunu pekala olabilir. her şey değişse de kendini değiştirmemeye ant içmiş eksik benliğimin küçük bir şovudur belki canon'umun çektiğini sandığım bu üç fotoğraf. halbuki deklanşör sesi de gelmişti, ortadaki fotoğrafta deniz şortumla ağacın gövdesine yaslandığıma bile yemin edebilirim fakat bazen fotoğraflarda çıkmıyorum, bir sisin içinde kayboluyorum. bu belki de karmaşık düşüncelerimin kendini açıklama çabasıdır, belki de erkenden biten güne ettiğim isyandır; tam anlamıyla emin olamıyorum.

let it be

müziğin yön verdiği filmler kuşağında, içinde the beatles şarkısı geçmeyen the boat that rocked'tan sonra bünyeyi liverpoollu efsanevi gruba yatırmamak ayıp olurdu. across the universe; kalıbı dinlendirmek, müziğin ruhunu özümsemek ve sözlerde kaybolmak için yeterince iyi bir film. güzel taraflarından birisi de şükran günü yemeği için tüm aile bir araya geldiklerinde tüm her şeyi başlatan büyük insan jack kerouac'ın bahsinin geçmesi. okulu bırakmak istediğini ve okumanın saçma olduğunu söyleyen evin oğlu max'a babasının ilk tepkisi " planların nedir, kırık dökük bir steyşın alıp jack gibi amerika'yı baştan başa dolaşacak mısın?" oluyor. masadaki birisi "kimdi o" derken de, muhafazakar anne "kerouac" diye tamamlıyor ve okuduğunu ekliyor.

jack kerouac etkisi zamanla azalmadığı gibi yayılıyor, bir yerlere gitmek isteyen insanların kutsal kitabı "on the road" oluyor. şükran günü yemeğinde de, yarım asır sonra başka bir ülkenin öğleden sonrasında evde oturan 27 yaşındaki birinin zihninde de yerini alıyor şizoid tanısıyla ordudan atılan jack. her şey birbirini etkiliyor, lennon'un liverpool sabahında aklından geçenler seneler sonra bir şarkıya dönüşüyor, şarkılar milyonlarca insanı sürükleyip daha önce hayalini kurmadıkları yerlere bırakıyor. soğuk ve yağmurlu bir liverpool gecesinde mccartney'in gitarından çıkanlar, lennon öldürüldükten çeyrek asır sonra bir filme dönüşüyor. bir pubın eski ahşap masalarında, birkaç bira bardağının arasında insanın zihnine aniden gelen parlak birkaç dizenin etkisi, fırtınalar koparan kelebekten bile büyük oluyor. kerouac çok eskiden bir kitap yazıyor, lennon daha sonra bir beste yapıyor; birileri the beatles şarkılarından film yaparken, 2010 yılında yaşayan ve tüm gün film izlemeye karar vermiş birisi de oturup buna yazı yazarak bir anlamda şükranlarını sunuyor. 


rock 'n' roll

güne güzel bir filmle başlamak tüm sıkıntıyı alıyor ve günün geri kalanında insana ne yapması gerektiği hakkında net fikirler veriyor. bugün film izleme günü, dün gece yatağa giderken "yarın üç tane öykü yazacağım" demiştim fakat hem sözlüğün kısır, bıktıran ve insanda okuma aşkı bırakmayan siyasi ısrarı hem de film izlerken başka hayatların içine güzelce misafir olmanın keyfi beni bugünlük bilgisayarın karşısından kaldırdı. 

ilk filmi biraz önce bitirdim: the boat that rocked!

televizyonu kapatıp müziklerini dinlesem güzel, sesi kısıp görüntüleri izlesem insanlar ve mekanlar şahane; hem görüntü hem de sesle resmen ziyafet çektim kendime. ardısıra patladı şarkılar suratımda, beach boys'un insanı ne kadar mutlu eden bir grup olduğunun bir kez daha farkına vardım. procol harum, whiter shade of pale'e tam yeri ve zamanında girerken de, rock müziği tercih edip bu tercihi her geçen gün perçinlediğim için kendimi bir fincan kahveyle ödüllendirdim. peki ya father and son ile cat stevens'ın o kadifemsi sesi, rock'un 60'lar sonundaki o en güzel hali? hepsinin tadı damağımda, en yakın zamanda bir daha izlemek ve o yıllarda yaşama arzusuyla başa çıkmak farz oldu. şu aralar politikacıların daha iyi bir yer yapma vaadiyle sikip bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz, türkiye ve onun siyasi içerik üretmeye çalışırken diğerinin kafasını ezmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayan gençliği de bundan epey nasibini almış. önceden radio rock yasaklanmaya çalışılırdı, şimdi ise siteler. politika her zaman insanın başına bela olmayı sürdürürken, rock da umut vermeye ve ayağa kalkıp savaşmak konusunda cesaret verecek. takım elbiseli kısa saçlı çirkin adamlar ve bu adamların peşinden giden bir sürü salyalı insan çoğunluğu oluşturmaya devam ederken, güzel günlerin hayaliyle kendisini müziğe verenler azınlığın o güzel tadını duyacak. 

ne güzel bir filmmişsin sen the boat that rocked, bir de içerek izlemek lazım seni. gündemin çirkefliğinden, gerizekalı bir sürü adamın aynı söylemleri bitmek bilmez bir ısrarla başa sarmasından, hoşgörüsüzlükten ve can sıkan tüm bu sirkülasyondan kurtulmak için binmem gereken kırmızı bir gemiymişsin. 

9 Kasım 2010 Salı

kısa bir günün tarihi

hava kararmaya başladığı an benim için gün biter; aile efradının çalışan kesmi eve döner, yemek yenir ve mutlak sessizlik ve yalnızlıkta aklıma gelen her şey, bir sonraki sessizliğe kadar yok olur gider. bilgisayarımı kapatırım, odalarda dolaşırım, yazmak için aklıma bir şey gelirse ve gerçekten bir şeye benzerse de telefonuma not alırım. 

bugün de hızlı biten sevimsiz bir gün oldu, yazmak istediğim şeylere zaman ayıramadım fakat zamanımı alan başka bir şey de yapmadım. sanki on saat sürecek bir güne doğmuş gibiydim, üç fincan kahve içip biraz bilgisayara baktım ve günü bitirdim. geleceğe mektuplar vasıtasıyla zaman yolculuğu yapan bir adamı, kurgu konusunda kafamı zorlayarak yazmam lazım fakat cümlelere bile giremiyorum. bununla birlikte otostopçu'da gördüğüm kısa bir "hayat böyledir" hikayesini, sözlükte yazdığım entrynin devamı olarak da eklemem lazım. fakat buna da nereden gireceğimi bilemediğimden, ileri bir tarihe erteledim. ne yaptın dersen, hiçbir şey yapmadım biraz yazı yazmak dışında. sabah fasulye ayıklamak, 9 kasım 2010'un en faydalı işiydi. herhangi bir şeye konsantre olamadığım gibi, bir şey de izleyemedim. adeta mal gibi bekledim koltuğun üzerinde, ağırlıklı olarak massive attack ve radiohead dinledim. atlas air'i yüzüme çarptım defalarca, provence ve taş evler üzerine birkaç dakika düşündüm. iskoçya'da yaşamak ve akşamları aynı puba takılmak konusunda da bir şeyler aklımdan geçti. manastıra kapanmak konusu da gündeme geldi, otuz saniye falan manastıra kapanmak ve kitap yazmak üzerine hevesler yetiştirdim.

kısa, sonuçsuz ve amaçsız fikirler uçuştu bugün; aynı ağacın farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarına yazmam gereken yazının temasının zaman mı, mevsimler mi, sabitlik mi yoksa başka bir şey mi olduğuna da karar veremedim. üşenmeye üşendim, internette de dolaşmak istemedim. sözlüğe bir şey yazmak içimden hiç gelmedi, tek entry dahi okuyamadım. blu-ray film aradım biraz, the boat that rocked ve saving private ryan indirmeye başladım. içim sıkıldı, hayattaki on bininci günümün yirmi gün sonra geleceğini hatırladım. istatistikler ve en güzel beş gün batışı gibi listelerle meşgul oldum. biraz mies van der rohe'yi ve benimle konuşsa ne gibi küfürler edeceğini hayal ettim. hayal kurdum evet, bir yazar olmayı ve kitabımın ortalarında bir yerde kahve molası verdikten sonra veranda boyunca uzanan zeytin ağaçlarına bakmayı diledim. mat, pastel ve yeşil tonlarında biraz kaybolmak ve sonrasında yeniden dönmek istedim fakat bu hayalin üzerine de fazla gitmedim. gördüğüm rüyaları düşündüm, liverpool formasıyla çıktığım final maçını benim hatam nedeniyle üç sıfır kaybediyorduk. bunun hayal kırıklığıyla üzgün uyanmam belki de bu boş günün yaratıcısı oldu.

evet bugün yine salıydı, muhtemelen hayatlarının en güzel günü olduğunu iddia edecek birkaç insan olacaktır ama benim için değildi. o kadar anlamsızdı ki buna kötü demek bile kötüye hakaret olurdu.



teknolojik ürün incelemesi #2

blog anca yeni yeni yoluna girdiğinden, devamını günün birinde getireceğime inandığım için #1 ile başladığım türlü şarlatanlıklara aylar sonra ancak dönebiliyorum. ilkinin ne hakkında olduğunu bile beş saniye düşündükten sonra bulabildim, allahın cezası sony ericsson w200i ve onun şaşırtan performansını masaya yatırmıştım ve sonra telefon masada kalmıştı. 

bugün ise crea joybox media player'i inceleyeceğiz. önce fotoğrafını koyayım ve incelenecek pek bir şey olmadığı konusunda hemfikir olalım. yeni, teknolojik ve iki sene sonra işe yaramayacağı kesin olan türlü kısaltmalarla zenginleştirilmiş kara bir kutu bu. üzerinde tuş olmaması, onu diğerlerinden daha kolay ve kullanıcı dostu bir cihaz haline getirmiyor. eğrisel kabuklu tasarımı ve sessizliği iyi, fakat internete bağlanıp film indirebildiğini iddia etmesi sevimsiz bir ısrar. her şeyi yapmaya çalışırken günün birinde dünyayı ele geçirecek sanrısına sahip. insanlık daha iyi video uzantısı bulduğu gün kendini yok edecek kadar onurludur umarım.

üç ayda bir teknolojik cihaz alıp evdeki kumanda popülasyonunu besleyen babam, dün bununla geldi. iki hafta önce 1 tb'lık harddisk almış ve bunun gerçekten işe yaramaz bir yatırım olduğuna ikna olunca da geri götürmüştü. fakat bu onu durdurmadığı gibi yavaşlatmamış bile. üç yüz elli kağıdı bu elim kadar cihaza saymış. cihazın özellikleri saymakla bitmez, fotoğraf gösterip müzik çalabiliyor. o paranın yarısını babam bana verse ben de fotoğraf gösterip blok flütle istediği bir şarkıyı çalabilirdim ama blu-ray film oynatamazdım. cihazın en önemli silahı .mkv uzantılı dosyaları oynatabiliyor. full hd televizyonumuz, eve geldiğinden beri ilk defa tam mesai çalıştı dün gece. diğer türlü piksel çorbası gibi gözüküyordu türk televizyonlarından dolayı. piksel piksel, belik belik anadolu'nun çilesini izliyorduk. hemen the fall'ı cihaza yükledim, beş gb'dan büyük bir dosyayı hemen attı, helal olsun. hdmi kablosuyla cihazı televizyona bağlar bağlamaz, parasını hak edecek kadar net bir görüntüyü gözlerimizin önüne serdi. the fall, hiç olmadığı kadar güzeldi fakat devamını getiremedik. çünkü babam, teknolojik bir cihazı kendi haline bırakmaz, eline aldığı kullanma kılavuzuyla birlikte canını çıkarır aletin. her özelliğine girer, menülerinden seker, denemeler ve testler yapar, hevesini alınca da cihazı bizim ellerimize teslim eder. bunun da sonu böyle olacak, bir hafta sonra blu-ray filmleri izleyip görsellikle karnımı doyuracağım. bilgisayar başında dikkatim dağıldığı için izleyemediğim bir sürü diziyi de bu dalga sayesinde izleyebileceğim. 

internete bağlanıyorum diyor ama inanmıyorum. bağlanmasa da olur, filmi gerekirse ben indiririm. ip adresi ve dns almam gerekecek, durduk yere sinirleneceğim yoksa. menüleri biraz karışık ya da ben hayatımın geri kalanında teknoloji üzerine bir şey öğrenmek istemediğim için karışık geliyor. açma kapama tuşu herkese yeter, menüleri batsın. 

o kadar parayı hak etmiyor, malzemeyi az koymuşlar. insan biraz büyük yapar, en azından "baba, adamlar sağlam kasa yapmış" diye kendimizi kandırırız. bu halde, verniklenmiş kaplumbağa gibi duruyor. 

olimpes in pics

mathilda: dünya'nın en güzel gülüşüne sahip yabancı bir kız çocuğu


çetin: tüm günü düşünerek ve fikir üreterek geçiren mavi bir yengeç


ismet: kuru dallarıyla zamana meydan okuyan yaşlı ve bilge bir ağaç


güçlü: fransa'dan bir sürü çamaşırla ve renkle gelmiş kaslı bir karavan

olimpes

- olimpes nedir abi?
- eğer olimpos'taysan ve bir ağaç evde pes oynayıp bira içiyorsan, bu tam olarak olimpes'tir esteban.

devlet memuru olduktan sonra zincirinden boşalmış danalar gibi tatil yapan aziz dostum willy, daha üç hafta önce izmir'den çıkıp sahilden antalya'ya gelmesine rağmen (dört element haftası) yıllık iznini bitiremediği için, aynı güzergahı bir kere daha çizdi. bu herifi gördükten sonra devlet memuru olmaya karar verdim zaten, senede bir ay tatil ve cumartesileri çalışmamak için herhangi bir devlet dairesine kravatla gidip pembe kapaklı tiksinç dosyalar ve raporlarla uğraşabilirim. sıradaki kpss bana gelsin madem.

cuma akşamı kaş tarafından geldi. yolda içme dememe rağmen içmiş, bana adam getirme dememe rağmen de yanında bir arkadaşını getirmişti. dostumun dostu benim düşmanımdır deyip bindim arabaya, birahane gibi kokuyordu. erkenden kararmıştı yine ortalık, sağ şeridi fazla terk etmeden olimpos'a doğru hareket ettik. bu kaçıncı olimpos seferiydi, her seferinde "bu son" desem de en geç iki hafta içinde geri dönüyordum. olimpos arsızlığı 2010'a damgasını vurmuştu ve hala devam ediyordu. varır varmaz akşam yemeğine yetiştik, bayrams'ın yemeklerini ve atmosferini her zaman severim. diğer yeni ve aptal pansiyonların aksine iki katlı ahşap saçmalıklar yoktur, her şey yere yakındır ve portakal ağaçlarının arasındadır. ne ışık direk gelir, ne de çıplak çardaklar ortalıkta dolaşır. her şey portakal ağacının altında yarı saklıdır.

olimpos akşamı epey soğuktu, sahile üç erkekle inmenin hiçbir cazip tarafı olmadığından, odada kalıp pes oynamak herkes için daha hayırlıydı. tuborg yine ortalıkta gözükmüyordu, fıçı efes'lerle odaya gelip laptopu kurduk ve pes 11'e başladık. yenilenin kalktığı ölümcül bir turnuvada en az ben kalktım, liverpool inançlıydı ve torres, küheylan gibi sekiyordu yeşil çimlerin üzerinde. gece, ateşin başında bira içerek sonlandı. resmen bira içmekten bıkmıştım, efes bende bıkkınlık yaratıyordu. ekmek yiyormuş gibi hissediyordum.

pencereyi açık unutmamız gerçekten muhteşem bir gece verdi, soğuktan donarak ölüyorduk. yalıtımı olmayan ağaç ev, dışarının soğuğunu şakaklarıma vurdukça daha fazla küçüldüm yatakta. mikrobik canlılar gibi büzüştüm sabaha kadar. hafif bir karasallık vardı kasım antalya'sında, gündüzleri sıcak olsa da geceleri epey soğuyordu ortalık.

adamakıllı gezebileceğimiz tek gün cumartesi olduğundan, fazla oyalanmadan kahvaltıyı efsanevi omletle tamamlayıp kalktık. önce ceneviz kalesi, antik kent ve ardından phaselis'e gidip yüzmeli, phaselis'ten çıralı'ya dönerken de ulupınar'da balık yemeliydik. çıralı'da güneş batmadan dar boğazda bira içmeli, sonrasında da erken kararan havanın gölgesinde yeniden pes oynamaya başlamalıydık. turnuvalar çetin geçiyordu, herkes iyiydi.

su, yazın olduğundan daha berraktı. hava nemsizdi ve başka yarımkürenin turistleri vardı sahilde. on sene önce tektük insanın geldiği uzak bir coğrafya gibiydi yine olimpos, kendisine yakışanı yapıyordu. yine kaleye çıktık, ne kadar çok çıktığımı ben de bilmiyorum fakat her seferinde başka bir keyif alıyorum bu manzaradan. mevsimlerle birlikte ben de değişiyorum fakat bu taş pencerenin sabit kalmasını seviyorum, mitolojiye inanıyorum.

birkaç saatlik olimpos sahilinden sonra, phaselis'e doğru yola çıktık. yaklaşık yirmi dakikalık güzel bir yol. tahtalı dağı, gökyüzünün bekçisi gibi tepemizde dikilirken henüz yağan yağmurların yıkadığı yollar pırıl pırıldı. müzekartların sponsorluğunda geçtik kontrol noktasından. kendi müze kartımın son kullanma tarihi altı ay önce bittiğinden ve plastik bir parçaya yirmi kağıt vermek istemediğimden kardeşimin müze kartıyla geçtim yine. görevli, lan buradaki herif sarışın dese, eskiden sarışındım ağbi diye yerlere vuracağım kendimi.

üç limanlı güzel phaselis, karanlık çökünce dünyanın en korkunç yeri olan phaselis, korku eşiğimi tahtalı dağına çıkaran phaselis...

agora yolu boyunca yürüyüp kumsal tarafına vardık; birkaç tekne, balık tutan bedbahtlar, bekçiler ve yaşlılar vardı. yoldan aldığımız efes'ler yine bitmişti ve daha fazla almadığımız için birbirimizi suçlamaya çoktan başlamıştık. sanırım suçlu bendim fakat öğlenden başlamanın çok da gerekli olmadığını düşünmüştüm.

güzel bir köşe bulduk yüzmek için, siyah ve parlak kayalardan küçük adacıklar vardı. küçük balıklar suyun üzerinde yüzüyordu ve turkuaz tüm berraklığıyla önümüzde uzanıyordu. eski bir kalenin hemen altındaydık ve renkler insanı kışkırtıyordu. hava sıcak, deniz ise serindi. kendimi yüksek bir kayadan bıraktım yine, kuş gibi süzülmek bir hafta önce başlayan hastalığımın son izlerini de silip attı. doğru zamanda ve doğru yerdeydim, bir tek tuborg'a dair bir şeyler yoktu.

phaselis'te yüzme molasından sonra, ulupınar'a alabalık yemeye döndük. dört çeşit meze, sıcak pide ve kiremitte alabalık; üç kişi için ödediğimiz hesap yirmi beş liraydı. her şey ucuzdu, özellikle istanbul gibi bir yerde yaşadıktan sonra bu fiyatlar sevimli geliyordu. üç kişi herhangi bir taksim büfesine gitsek, bu paranın iki katını bırakırdık sanırım.

çıralı'da içmeye devam ettik, hafif bir sis kuru ağaçların üzerine çökmüş ve ortama mistik bir hava kazandırmıştı. mutlu çocuklar kumların üzerinde koştururken, türkiye'nin tadını ve güzelliğini her zamanki gibi turistler çıkarıyordu. karavanları vardı, ortalık sessiz ve sakindi. deniz her yerde olduğu gibi burada da berraktı. koyun solunda kalan kayaları takip edip bu senenin moda köşelerinden biri olan dar boğaza yerleştik. pembeye çalan gökyüzü, denizi de aynı renge boğuyor ve her şeyin üzerini örtüyordu. başka bir zamandaydık, yüzyılların hangisinde olduğumuz bile belli değildi. fakat, kış saati nedeniyle erkenden hava karardı. saatleri iki saat ileriye aldığımız takdirde bunları yaşamazdık ama tatil bittiğinden bunu erteledik. bir sonraki tatile belki.

yeniden olimpos akşamı, yeniden pes. willy inter'i aldı, ben ise liverpool'u. 10'da bitmesi gereken turnuva, ısrarlı beraberliklerle 16-13 benim galibiyetimle tamamlandı. will gerçekten iyiydi ve yakaladığı fırsatları anında gole çeviriyordu, bende ise gerrard ve torres'in büyülü uyumu vardı. 

pazar sabahı, her zamanki sevimsizliğiyle başladı. tatilin son günlerinden her zaman nefret ederim. efsanevi omletli kahvaltıyı yapıp, yenilgimle biten fakat yine de çok sert geçen bir tavladan sonra tekrar yola çıktık. will ve arkadaşı, batıya doğru yola çıktı, beş saatlik yolları vardı ve akşam karanlığına kalmak istemediler. ben de eve geri döndüm.

evde bayram temizliği vardı, daha ilk dakikadan elime bez verdiler ve kapıları silmemi istediler. tüm sevincim gitti, kollarımın gücü on dakika sonra tükendi. ev savaş alanı gibiydi, perdeler yıkanmış ve geri takılmış, odalar da boyanmıştı. pencereler açıktı, yoldan geçen arabaların gürültüsü odaların içinde dolaşıyordu. sessizlik isterken, bayram temizliğinin kucağına düşmüştüm. 

olimpes ve iki günlük güzel bir tur daha bitmiş ve eve bir kez daha geri dönmüştüm.




8 Kasım 2010 Pazartesi

in my place


başlığı winamp buldu, fotoğrafları ise geçmişte kalmış üç farklı halim aynı makineyle çekti. birincisi öğleden sonra, ikinci sabah, üçüncüsü ise zamansız. ikincisinde istanbul'da çalıştığım işimden bir haftalığına gelmiş ve olimpos'ta gün doğuşu izlemek için çok erkenden kalkmıştım. erkenden kalkmış ve ceneviz kalesi'ne tırmanmıştım. ufukta toplanmış bulutların bana her zaman iyi bir şeyler vereceğini bildiğimden hızlıca kat etmiştim patikaları. mayısın sonlarında bir gündü, aynı günün akşamı istanbul'a giden uçaktaydım ve neden döndüğümü bilmiyordum. en uzun ve en güzel günlerimden birisiydi, olimpos kalesi'nde başlayan günün son karesi, taksim meydanı'nda olmuştu. eve çok yorgun dönmüş, yatağa kendimi zor atmış ve ertesi gün de kalkıp işe gitmiştim. bu kadar güzel bir perspektifi arkamda bırakıp mecidiyeköy viyadüğü ekseninde devam etmiştim yani hayata. çalışıyormuşum o zaman, ay sonunda aldığım maaş için her şeyi geride bırakıp haftanın altı günü kendimi bir ofise sokuyormuşum zorla. güneş her gün denizin içinden doğmaya devam ederken, ben kendimi kandırıyormuşum. neyse ki geride kaldı, bu perspektif sadece yarım saat uzağımda. tek yapmam gereken bir daha bu kadar uzaklaşmamak, mitolojiden ve yüzyıllık esintilerden kopmamak.

bir fincan kahve ve rajaz

pazartesi bir futbol sahasıysa, ben şu an kendi kalemin önünden  aldığım top ile orta sahaya yaklaşıyorum. hedefim akşama doğru diğer kalenin önüne varmak ve şutu atmadan birkaç saniye önce kafamı kaldırıp ileriye baktıktan sonra da plaseyle kaleciyi ve topu ayrı köşelere yollamak. basit ve etkili bir atakla bugünü kurtarabilirim, işe dair olumlu hamlelerle bir yere kapağı atabilirim. işsizliğin ağırlığı zamanla artıyor ve insanın hareket kabiliyetini engelliyor. ailemin yanında yaşayarak yeterince geniş alanlar yarattım kendime fakat artık bir yere başlamak lazım, babamın dediği gibi "önce işe gir, isteyip istemediğine sonra karar verirsin."

bayram temizliğinin bana düşen kısmını zar zor hallettikten sonra, rutinime sığındım yine. camları ve kapıları silmek insanı çileden çıkartıyor ve çıkan çileyi bir fincan kahveyle rajaz yuvasına geri sokuyor. şimdi sakinim, bir şeyler yazabilmek o kadar da uzak değil. hayatımın 1422. pazartesisindeyim ve paniğe kapılmayıp hayal kuruyorum. chelsea'yi iki sıfır yenen liverpool'un mutluluğu sarmış benliğimi, öğleden sonraki banttan yayını bekliyorum. 

hafta sonu yaptıklarımın başlığı kesinlikle "olimpes" olacağından, bu yazıda tamamen başka şeylerden bahsetmem gerekiyor fakat yaklaşık on dakika önce aklıma gelenler nedense şimdi ortalıkta gözükmüyor. neyle ilgiliydi acaba, kimi ne kadar ilgilendiriyordu. zamanda yolculuk üzerine kimsenin aklına gelmeyen ipuçlarım mı vardı yoksa "hayat böyledir" üzerine yazmam gereken tuğlavari bir yazı mı? 

eğer gerçekten önemli şeylerse, beni bir daha ziyarete geleceklerdir; eğer unutmam gereken anlık galeyanlarsa zaten unuttum bile. belki de bayram temizliğinin ve kullanılan onlarca temizleyici kimyasalın etkisidir bütün bunlar. epey temizlendi düşüncelerim evet, neredeyse hiçbir şey kalmadı.