27 Şubat 2012 Pazartesi

fuckin' responsibility

ingilizce öğrenmeye ortaokulda başlamış ve responsibility'nin söylemesi en güzel kelime olduğunu daha o zaman anlamıştım. ağzımı doldura doldura, her harfin üzerine basa basa responsibility demek hoşuma gidiyordu. bugün de dayreden çıkıp dişçiye, bana birkaç gündür hayatı zehir eden dişimin icabına baktırmaya giderken önüne fuckin' koyup öyle söyledim en güzel kelimemi. in bruges'deki colin farrell gibi, fockin' elephants'taki merhametsizlik gibi, onur'la atları şaha kaldıracak kadar içtikten sonra gecenin bir yarısı tekrar tekrar izlediğimiz sahnelerin ta kendisi gibi.

gün boyu yağmur yağmış ve yeni gelen bilgisayarıma, kullanacağım programları sırayla kurdurtmuştum. serial yapıştırmak ya da çeşitli madrabazlıkları bilgisayara tanıtmak artık benim problemim değil; çağırıyoruz bir tane bilgisayarcı, o sırasıyla hallediyor. ben de o sırada tek şekerli çayımdan bir yudum alıp dağların üzerine çöken bulutları izliyorum. sol bacağımdaki kesik hafiften acısa da tekrar yolda olmak ve yürümek istiyorum. bileğine kadar çamura bulanmış ayakkabılarımı özlüyorum, kardan çıkan sesi ve berrak maviyi. dağ beni ele geçiriyor, bunu biliyorum. 

ahşap gövdeli lacivert şemsiyem ile dişçiye giderken, çocukluğum ve ilk gençliğimin geçtiği caddelerden geçtim. işte, yaz tatillerinin tamamını geçirdiğim halk kütüphanesi ve jules verne dolu rafları. enid blyton ve afacan beşler,  türlü türlü serüvenler. lisede gittiğim dersane, sayısalcı olduğum halde utanmadan sözel birincisi olduğum için dersaneye vereceğimiz parayla ilk bilgisayarımı aldığımız bilgisayarcı. eskiden oturduğumuz ev, milli bayramları tatbik ettiğimiz ve bir köşesinde pastane olan meydan. ah meydan, seninle bu düzlemde kesişmek istemezdim.

- hangi düzlem abi?
- yazının sonunda bahsedeceğim esteban, sen bu sırada bir bardak daha bitki çayı getir. 

elimdeki şemsiyeyi baston gibi kullanarak dişçiye vardım, takmaya çalışırken hunharca parçalayacağıma emin olduğum galoşları alıp bekleme salonuna geçtim. ilk iki galoş, çıplakken bile 46 numara gösteren ayaklarıma küçük gelip infilak etti. ikinci çifte biraz daha merhametli davrandım ve sıramın gelmesini atlas dergisi okuyarak bekledim. yamaca kurulmuş rengarenk çadırlara bakıp iç geçirdim, ekipmanları parmağımın ucuyla sevdim ve bunun bağımlılığa dönüşmesine engel olamayacağımı fark ettim ki yeni bir şey değildi. bundan on yıl öncesine bakarsam, dağcılık dergilerini ege'nin kütüphanesinde defalarca okuyan bir çocuk göreceğime eminim. sıra bana geldi. dergiyi bir kenara koyarken, sahafın tekinden bir koli dergi almaya karar verdim. istanbul'da olsam işim kolaydı, iki saat içinde dergi dolu mukavva bir koli ile eve gelir ve hiç taşınmayacakmış gibi mutlulukla sayfaları çevirirdim fakat ilçede bunlar olmuyordu. 

koltuğa uzandım, dolgu yaptıktan sonra "sakın lokum yeme" diyerek beni kışkırtan dişçim saçı sakalı bırakmış ve müşterilerine progresif rock dinletmekten vazgeçmişti. dişimin durumu hiç iyi değilmiş. bunu biliyordum evet, su içmek bile fiziksel bir deneyim gibi oluyordu bazı saatlerde. beyne direk seferler başlamıştır, bornova metrodan kalkan 525'ler benim beynime uğradıktan sonra kampüse gidiyordu. kanal tedavisi için cumartesi öğlene randevu verdi. panama kanalına bile daha insaflı bir zamanda başlamışlardır, cumartesi öğlen de neydi? ne dağ yürüyüşü ne de güzelciğin yanına gitmek, ikide sıfır. geçici dolgu ile dişçiden çıkıp ingiliz kraliyet ailesinden kız almış arşidük gibi elimde şemsiye ile babamın arabasına doğru yürüdüm. sorumluluklar bitmiyordu ve ehliyet almam gerekiyordu. jack aklıma geldi bir kez daha, ne demişti:

"neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. otuz dört yaşına kadar araba kullanmadım, hiç ehliyetim olmadı. çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim."

ehliyet kursuna ilk başvurumu yaparken, haftanın kaç günü gelmem gerektiğiyle birlikte devamsızlık hakkımı öğrenmek istedim. babam, daha kurs başlamadan bu pazarlıklara giriştiğim için kızdı. haftanın her günü (buna pazar da dahil) olduğunu söylediler, onlara bu kursun kahrolası bir toplama kampından daha beter olduğunu söylemek istediysem de sustum, bu yaşa kadar ehliyet almamış olmamın bir bedeli olmalıydı. hafta içi beşte işten çıktıktan sonra kursa gelecek ve üç saat ders dinleyecektim. at üstünde kılıç kuşanmanın ve hareket halinde ok atmanın bile eğitimi bu kadar uzun süremezdi. babama çaktırmadan kurstan kaçma ve portakal bahçeleri arasında sigara içme planları yaparken, babam da gerekli belgeleri öğrendi. motor ehliyeti de alacak mıydım peki? günün birinde motora tekrar bineceğim ve o binişin bir geri dönüşü olmayacak, o yüzden acele etmedim. sadece b almak istediğimi söyledim. debriyajdan yavaşça çekerken, gaza hafiften yüklenmek ve yeterince yüklenince de vites değiştirmek. işte hepsi bu, kimlerin araba sürdüğünü hatırla ve artık sen de aralarına karış yırtık bacak, toplu taşımayla yıldızların altında uzanan bir sahilde sabahlayamazsın. 

eve dönmeden önce son bir şey daha kalmıştı ve poseidon da şahitlik edecektir, en fazla canımı sıkan şey de buydu. bir meydan vardı ve meydanın köşesinde de işlek bir pastane. bu pastanenin sahibi mekanını genişletmek ve meydanın bir kısmını, kendi pastanesi sınırlarına dahil etmek istiyordu. belediye başkanını ikna etmesi için iyi bir sunum yapması gerektiğine karar vermiş ve tanıdıklarından, bu emele kimin alet olabileceğini düşündükten sonra da beni bulmuştu. adamın eşi, annemin arkadaşıydı ve annem, oğlunun bu gibi konularda elinden geldiğince yardımcı olacağını iddia eden bir melekti. annemin hatrı için adamın yanına gittim ve fazla zamanımın olmadığını, hafta içleri ehliyet kursumun olduğunu, ancak birkaç fikir verebileceğimi söyledim. beni dinlemek yerine hayalinde çizdiği projeyi anlattı. bunu yetiştirmemiz lazım dedi, eliyle tarif ederken sigarasından bir nefes daha çekti ve uzaklara daldı. başımda patlayan bir iş daha ve ödemeyi birkaç tepsi lokum ile alabilirdim. dişlerimin tamamı sökülünceye kadar lokum yiyebilir ya da bir sene ücretsiz yaş pasta desteği kazanabilirdim. pastanelerden hayatım boyunca hoşlanmadım. bir nalbanta bile daha fazla işim düştü, ne doğum günü münasebetsizliği nedeniyle pasta organizasyonuna girdim ne de pastanelerin vitrinlerine kafamı çevirip baktım. kurupastadan hasmım gibi nefret ettim. ve quantumun dengeleri, beni bir pastane meydanı güzellemesinin önüne bıraktı, bırakırken de sol bacağımın üstüne tekme attı. o kadar hevesli anlatınca adamı reddedemedim ve tamam dedim, ben bir şeyler çizmeye çalışayım. lila sandalyeler ve beyaz masalar olsun, kahrolası perforjeden de korkuluk patlatalım sağa sola. başkan görünce şahlansın, bıyıkları sallansın. duyan duymayan kalmasın, ilçemize bir mimar gelmişse çok ucuza danışmanlık hizmetlerine başlasın.

bir kez daha yürürken, fockin' responsibility dedim. emniyet kemerini takmamı söyleyen ısrarkeş biplemenin de anasına sövdüm. yaptırmam gereken bir kanal tedavisi, her gün gitmemin istendiği bir ehliyet kursu ve pastanenin meydanla olan ilişkisi vardı. artık büyümüş ve kuşatılmıştım. kuşatılmasının amısına koyarım deyip asansörü çağırdım, bir gün daha bitmeye yaklaşmıştı.





26 Şubat 2012 Pazar

north was wrong

bir adı da tahtalı olan efsanevi olympos dağının güneye bakan eteklerinde başlayan yürüyüşe, kar toplamış sedirlerin arasında devam ettikten sonra dağın kuzeyindeki çukuryayla'da ara verirken, her şey yolunda gidiyordu. ortalık sakindi ve gökyüzü az önce maviye boyanmış gibiydi. bizim olmadığımız zamanlarda düşen yıldırımlar bazı ağaçları ikiye bölmüş ve zeus'un hala yaşadığını ilk elden göstermişti. kar kalınlığını ölçmek mümkün olmasa da, ağaçların üzerinde biriken kısım biraz fikir veriyordu. belli ki haftalarca kar yağmıştı; ben ciddi adamlarla toplantılara girip üzerimdeki sorumluluğu sırtlanmaya çalışır ve tek şekerli bir çay daha içerken, kar dinmemiş ve yağmaya devam etmişti. kış uykusuna yatan hayvanlar hiçbir şeyi umursamazken ağaçlar devrilmiş, kış uykusuna yatmayıp çalışma ısrarında olanlar ise cuma yaklaşıyor diye sevinmişti. tüm işaretler karın altında kalırken, ben de o sırada yap-işlet-devret modeli için büyükşehir belediyesine, siyah plakalı bir mercedes ile gitmiştim. 


kafamı kaldırıp aynadaki aksimle karşılaşıyorum. her taraf karanlık ve sadece benim üzerime biraz ışık vuruyor. renkler kendilerini kaybetmişler gibi. her tarafı parçalanmış kostümüme bakıyorum, göğsümün üzerindeki batman armasının etrafı yırtılmış. yüzümdeki maskenin çeşitli yerlerinden de kan sızıyor ama iyiyim. elimi vücudumda gezdirip hasar olup olmadığını kontrol ediyorum. sert bir ışık, yüzümde derin gölgeler oluşturuyor. karanlıklar içinde kalıyorum fakat sakinim.


çukuryayla'daki tek eve ulaşıp ateşi yaktıktan sonra, paçalarından içeri kar girdiği için ıslanan ayakkabıları çıkarıp çoraplarımı değiştiriyorum. ekipmanları bir an önce tamamlamam ve doğa koşullarına daha dirençli olmam lazım. yaklaşık beş saatlik bir yürüyüşten sonra acıkmışız. ateşin üzerinde çevrilen sucuklar, daha önce yemediğim kadar lezzetli geliyor. uzaktaki ağılların sadece çatısı göründüğüne göre iki üç metrelik bir kar yüksekliğinden bahsetmek mümkün. evin penceresinden de tahtalı dağı'nın kuzey sırtı gözüküyor. güzel ve heybetli bir dağ bu, boynunda koyu yeşil ağaçları ve ruhunda da tanrıları barındırıyor. yemeklerimizi yeyip kahvelerimizi içtikten sonra tekrar yola çıkıyoruz. ayaklarım kuru, karlara bata çıka kuzdere'ye gidiyoruz. güneş yavaştan alçalmaya başladığı için gölgeler uzamaya başlıyor, kar sorun değil de buzlanma ciddi sıkıntı demek. on beş kişilik bir ekibiz ve birbirimizden kopmadan ilerlemeye çalışıyoruz. bir kartpostala saatlerce baktıktan sonra o manzaraya ışınlanmış gibiyim, güneşin yatay ışığı bakir coğrafyayı daha da cazip hale getiriyor fakat tamamen tehlikesiz bir patikada değiliz. özellikle güneş görmeyen ağaç altları, insana tutunma şansı tanımayıp sürtünmeleri önemsiz hale getiriyor. öss'de fizik sorularına çeviriyor ortalığı ki makara olsa onların da ağırlığını almayacağız. 


yüzümden maskeyi çıkarmaya çalışıyorum fakat olmuyor, belli ki kan kurumuş ve bağlayıcı harç gibi tutmuş maskeyi. sol bacağımda hafiften bir kesik var ve orası sızlıyor. hala karanlık fakat gözlerim ışığı emiyor, detaylar yavaştan belirginleşirken, her tarafımda yarasa işaretleri görüyorum. ben batman'im ve sanırım bir felaketten sağ kurtulmuşum.

patikanın sonuna ulaşıyoruz, yumuşak kar artık yok. her taraf gölgede kaldığından buzlanma var. kayalara ve ağaçlara tutunarak ilerlemek pek mümkün değil, burayı geçsek bile bir sonraki aşamanın ne durumda olduğunu bilemiyoruz. geri dönmek sonraki aşamada daha tehlikeli olabilir, güneşi kaybetmeyi göze alamayız. yaklaşık bir saattir boşa yürümüşüz, evin olduğu alana geri döndükten sonra diğer yolu denemeliyiz. zaman azalıyor ve hızlı kararlar alıp bunu uygulamamız gerekiyor. bir kez daha yanılma şansımız yok. geri dönerken buz tutmuş bir yüzeye basıyor ve birdenbire kaymaya başlıyorum. neyse ki ağaçlarla kaplı bir alan ve eğim fazla değil, yalnız sol bacağımın üstü kayaya çarptığı için pantolonum parçalanıyor. saatlerdir yürüdüğüm için acıyı hissetmiyorum, dallara tutunup tekrar patikaya çıkıyorum. pantolonum ve içliğim yırtılmış, batman amblemli boxerımın ise bir şeyi yok. bacağımın sol üstünde yaklaşık on iki santimlik bir kılıç yarası var sanki, ben bir süperkahramanım ve acıyı hissetmiyorum. eve varmamız gerek, güneş gittikçe alçalıyor.


iki saat önce bulunulan yere bir kez daha dönmek ve sıfırdan başlamak, grubun moralini bozuyor. insanların yüzündeki endişeyi izliyorum. işte gerçek kişilik testi. hangi okuldan mezun olduğun, ayda ne kadar kazandığın, evin, araban, yatırımın, statünün artık hiçbir önemi yok. sadece sen varsın, türlü badirelerin merhametsiz süzgecinden geçmiş kişiliğinden başka hiçbir şey sana yardımcı olamaz. arabanın ulaşamayacağı bir vadideyiz ve telefon da çekmiyor. kendine güvenmekten başka çaren yok artık panpa. ben ise endişeli değilim, dağa gelmeden çok daha önce endişelenmeyi bıraktım. herhangi bir şey beni ürkütmüyor, ihtimallerin en kötüsü bile yeterince kötü gelmiyor. bu tarafta annem ve babam, diğer tarafta ise kardeşim var ve nereye gidersem gideyim, yalnız değilim. bunun mutlaklığı ve yırtılmış pantolonumla adımlarımı biraz daha sağlam atıyorum. yolun nereden gittiği tam olarak belli olmasa da, hissediyoruz. güneş de bizimle birlikte ilerliyor; doğru yola sonunda girmiş olduğumuza birkaç saat sonra emin olunca, herkesin yüzü gevşiyor. birkaç saat önce çığ gibi düşen umutsuzluktan eser yok artık. herkes yatağında uyuyacak bu gece, evli çiftler birbirlerine sarılıp bir daha kahrolası yürüyüşlere katılmamak için sözler verecekler. paralarıyla rezil oldukları hususunda hemfikir olduktan sonra, uzun süren kahvaltılara katılacaklar. tahtalı dağı tüm görkemiyle yükselirken; adam bir tane daha kahve isteyecek ve unutmaya çalışacak. arabasının anahtarını yoklayıp beygir gücünü damarlarında hissedecek.


karlı yolları ardımıza bırakıp toprak yola ulaştığımızda, karda yürümenin ne kadar gürültülü ve yorucu olduğunu fark ediyorum. toprak yol, aşağıdan yukarı itiyor sanki bizi. adımlarım, legolas'ınkiler kadar olmasa da hafiflemiş ve karlı vadilerin ortasından tek sıra ilerlerken yüzük kardeşliğiyle birlikte aragorn'u hatırlıyorum. aragorn vardı ve hep olacak.


toprak yolun sonunda bizi dev bir çınar karşıladı, belki de iki bin yaşındaydı. ağacın altında durdum ve onu dinledim, o yaşıyordu ve duymasını bilene bir şeyler anlatıyordu. dalları, başka bir ağaca gövde olacak kadar kalınken; gövdesini kelimelerle anlatmak imkansızdı. gücü ve kadim lisanı hissettim, entleri ve isimsiz ormanların binlerce yıllık bekçilerini andım. bizden daha öte bir şeyler vardı ve insan olmak serüvenin çok küçük bir kısmıydı. ağacın bir ruhu vardı ve onun altında durup sessiz kalanlara görünüyordu. batan güneşin kızıllığı, tahtalı'nın zirvesini boyarken minibüsümüze sonunda ulaştık. yaklaşık 12 saattir yoldaydık ve oturmayı haketmiştik. sabahtan siparişini verdiğimiz biralar, serüven dolu günün madalyaları oldu. çok yorgundum, kardan dolayı yüzüm yanıyordu ve bira inanılmaz lezzetliydi. bacağımda hafif bir sızı vardı fakat iyiydim. 

eve varıp banyo yaptıktan ve ayakkabılarımı balkona kuruması için koyduktan sonra, derin bir uykuya daldım. rüyamda batman kostümü içinde ve karanlık bir odadaydım. her tarafım parçalanmıştı fakat ayaktaydım. 


20 Şubat 2012 Pazartesi

the moments and mountains

etrafında bir şey yokken bile yeterince büyük olan ayağıma uygun ayakkabı bulmak, yıllardır süregelen masif sorunlarımdan biri oldu. dört katlı adidas mağazasından bir yaklaşık sonuçla bile ayrılamamış, outlet mağazalarının "hayvana özel" departmanlarında ancak bir şeyler bulabilmiştim. seçeneklerim olmazdı, numarasını bulduysam gerisini de sorun etmezdim. normal insanların ayağında bile büyük gözüken trekking ayakkabılarının bana göre olanı, muhtemelen iki oda bir salon olacaktı ve tapu senedi imzalamak için notere gidip saatlerce bekledikten sonra çileden çıkacaktım. bunun gibi fütursuz düşünceler ve avucumun içinde daha küçük bir el ile intersport'a girdim. sevgilim güzelcik ile bana trekking ayakkabısı almaya gelmiş ve ilk denemede başarısız olup beyaz kırmızı bir halı saha ayakkabısı ile ilk mağazadan çıkmıştık. daha sert şutlar atmak için kauçuk plakaların ayak üstüne konuşlandırıldığı iyi bir t90'dı ve daha önceki deneyimlere dayanarak konuşmam gerekirse, nike bu işte hiç de fena değildi. fakat benim gore-tex'in nimetlerinden faydalanabileceğim ve dağda bayırda senelerce giyebileceğim bir ayakkabıya ihtiyacım vardı.

güzelciğin az etli elleri, benim bir kabileyi doyuracak kadar hacimli ellerimin içinde kaybolurken birdenbire onu gördüm. gri bir salomon mid gtx idi ve gerçekten güzel gözüküyordu. 250'den aşağıya sağlam bir çiftin pek olmadığı bu amansız piyasada, 279'luk (yoksa 269 muydu?) fiyatıyla göz kırpıyordu ve 46 numarası da vardı. bazı spor ayakkabılarımda 47 giydiğim için, 47'sini de sordum. yokmuş, hiç olmamış. 47 numara ayağı olan bir insanın ayakkabıya ihtiyacı da olmazmış. neyse ki 46 numarası, alışveriş merkezinin insanı kaşarlı pideye çeviren sıcak ve bıkkın atmosferinde bile gayet iyi geldi. ayakkabıyı giyip biraz yükseldikten sonra, aynaya baktım. dağlar, zirveler ve likya yolunun isimsiz mezarları beni bekliyordu. yanlış patikaları gösteren kırmızı çarpılar ve doğru yolda olduğumuzu gösteren beyaz kırmızı çizgiler. denize paralel uzanan dağların bakir sırtları, uzakta gözüken adalar ve mavinin her tonu. sonunda kavuşacaktık ve ilk adımımı bir alışveriş merkezinin düz zemininde atmıştım. 30 lira ile 60 lira arasındaki 30 liralık fark, 250 ile 280 arasında pek dikkat çekmediğinden ve artık fena olmayan bir maaşım olduğundan elimi korkak alıştırmadım. cezasını üç taksitte ödemek üzere, elimde iki kutu ayakkabı ve toplamda 184 numara ile alışveriş merkezinden çıktım. 200 liraya ayakkabı alacağımı duyduklarında tepki gösteren bizimkileri düşünüp, suçlu bir çocuk gibi gülümsedim. bazı gerçekleri saklamak hedefe ulaşmayı kolaylaştırırdı. çağlar da 15.000 liralık yamaha'sını önlenemez bir güdüyle almıştı. ah çocuk, seni durdurmayı bırak yavaşlatamadı bile hiç kimse. virajı güzel alan her motosikletlide, birdenbire yüzüme çarpan rüzgarda ve yol çizgilerinde hep seni görüyorum. nereye gitsem seni yanımda taşıyorum ve taşıyacağım. omuzlarım artık daha güçlü, kolay kolay düşmüyorlar.

ertesi günün ilk ışıklarında yola koyulduk, minibüs bizi bir yere kadar bıraktı. hava nemsiz ve geride kalan her şey önemsizdi; su birikintilerinin içinden dağlara doğru emin adımlarla yürüyordum. ayakkabı oldukça rahattı ve gücünü bana veriyordu. kayın ağaçlarına doğru giden patikanın bir noktasında objektifimin kapağını bir kez daha kaybederek dünya rekorumu geliştirdim. daha önce büyükada'da, ali sami yen'de ve kuzey ege'nin hatırlamadığım bir noktasında kaybetmiş bulunduğum objektif kapakları serisine bir halka da likya yolunda ekledim. yol ilerledikçe kar da karşımıza çıkmaya başladı. uzakta üçağız ve kekova vardı, deniz durgun bir göl gibi derin uykudaydı ve vakit daha erkendi. yosun tutan kenarlar ve devrilmiş ağaçların altından, yazın geri dönmek üzere terk edilmiş tahta kulübelere ulaştık. karla kaplı yamaçlardan, naylon örtülerle vahşicesine kaydık. ben direksiyon hakimiyetimi kaybedip dağdan döne döne indim. ayakkabılarım dışında su almayan yerim kalmadı. ne zaman kar görsem vahşileşiyordum.

hayatımda pek karşılaşmadığım kar, bana her şeyin bir andan ibaret olduğunu bir kez daha hatırlattı. bunu geçen sene, yaylanın birisine ailecek çıktığımızda fark etmiştim. iyi vakit geçiriyor ve çılgınca kayıyorduk. bir aradaydık fakat bende anlamadığım bir hüzün vardı. sanki o anı yaşamıyor da hatırlıyordum. bu uzun zamandır aklımda olan fakat bir türlü toparlayamadığım bir konu. alışık olmadığım bir durumda ortaya çıkıyor ve kar da bunu tetikliyor. sanki her şey yaşanıp da bittikten sonra, ben yaşlı bedenimle bir pencere kenarında dışarıyı izlerken aklımda kalanlar gibi. şimdi değil de, geçmişin arşivinden zar zor çıkardığım bir bant kaydı gibi.

dün de aynısı yaşadım, içindeki çocuğu öldürmeyen koca koca adamlar bir yamaçtan kayıp kahkahalar atarken; ben bütün bunların çoktan yaşandığını ve gördüklerimin anılarımdan fazlasını olmadığını düşündüm. sırt çantamda getirdiğim ve tuborg bulamadığım için içtiğim efes dark ile hem karlı manzaraya hem de on sene önce ege edebiyat fakültesinin bahçesinde oturup the beatles dinleyerek içen geçmişime baktım. mühendislik fakültesi yerine edebiyat fakültesini tercih etseydim şu anda başka bir hayatım olurdu belki, kim bilir? mühendisliği bırakıp mimar olmaya istanbul'a gitmeseydim de, bugün yerel gazetenin muhabirlerine takım elbisemle poz verip "belediyemizde yeni işe başlayan genç mimar" başlıklı habere konu olmazdım. birisi sürekli yüzümde flaş patlatıp fotoğraf çekerken, diğeri de kısa bir özgeçmişimi yazıyordu.

içimden bir ses "kısa mı?" dedi. "ben kahrolası kısa yazmayı bir türlü beceremedim ki, ayakkabı alıp dağa çıkmam bile bunu yazmaktan daha kısa sürdü."

muhabirler gitti, gazetenin ilgili sayısını taratıp bloga koymayı düşünürken de eve vardım. anneme ve babama olanları anlattım, sanırım hafiften gurur duydular. en azından gülümsediler, bu da bana yetti. onlar mutlu olsun, gerekirse "yerel gazeteler uzun vadede kör ediyor" temalı makale bile yayınlarım herhangi bir yerel gazetede, sorun değil.









17 Şubat 2012 Cuma

friday revenges

bugün, bulutların yar ile yardımcılığı sağolsun, güzel ve atmosferik bir gün oldu. denizin tonlamaları ve mavi-yeşil alglerin performansı yerindeydi. koyu bir türkuazın ucunda beyaz çiçek açan dalgalar yavaşça ortaya çıkıp sonra da kayboldu. siyah takımın içine açık mavi bir gömlek ve dokulu siyah kravat ile işe giderken, gri siyah alglerin olup olmadığını düşündüm ki yoklardı. ne kadınlar sevdim zaten yoklardı. ıstranca dağlarında ıstırap çeken rahipler, kendi biralarını üretip yıllıklarına yazıyordur belki her şeyi bilmiyorum; ben sadece güzel bir günden aklımda kalanları temize çekmeye gelmiştim. neydi hatırlamıyorum, dudaklarının kenarındaki tebessüm müydü neyden bahsettiğimi bile unutturan? evde kimseler yok, bizimkiler misafirliğe gidince geri kalan dev boşlukta bira içmeye karar verdim. sigorta girişim çok geç yapıldığı için tam 5 günlük maaş aldım. bunun bir kısmıyla dayre arkadaşlarıma yemek ısmarlayıp hayırlı olsunlarla kutsandım. bir paragrafı geride bırakmadan her şeyi birbirine karıştırdım. uzun zamandır içmeyince, 3 kırmızı bile insanın aşil tendonuna basabiliyor. bundan sonrasına katırlarla devam etmek istiyorum, kayıt dışı blog yazarlığına bir halka da ben ekleyeyim anzağım. adımın onur olduğunu, anzak adlı yazımdan çıkardıklarını söyleyen insanlar olmuştu bir zamanlar fakat anzak tamamen kurguydu. yalanları, doğrulardan daha kolay söylediğim için ne zaman bir şeyleri itiraf etsem yalancılıkla suçlandığım günler geride kaldı artık. hepsi bitti.

koca gökyüzünde tek bir bulut vardı ve o da bir şeyleri içinde saklayıp ufka götürüyordu. o sırada siyah plakalı resmi bir araçta ve birisi oldukça kötü kravat takmış iki adamla birlikteydim. birkaç yerin ölçüsünü alıp mimar bey olarak görüş belirttikten ve yeterince çay içtikten sonra gökyüzünü izlemeye başlamıştım. bugün bulutlar biraz tuhaftı geniş açılım, düşük diyaframlım.


2 gün sonra...


artık yarıda kalmış yazıları bir kenarda bekletmek ve çürümeye terk etmek istemiyorum, geri kalanını sen aklından kendine göre tamamlarsın tedirgin pırıltım, rüzgarlı havalarda denizin üzerinde gezinen su zerreciğim. giriş, gelişme ve sonuç olmasa da olur; ben tamamlasam da bunları sağlayamazdım. giriş, gelişme ve yıkım olurdu. artık yapan kısımda değil, eğer kanunlara aykırı ise yıkan kısımdayım ve hiç fena değil. balyozu duvara sallayan işçileri uzaktan izliyor ve zamanın lehime mi yoksa aleyhime mi işlediğini anlamaya çalışıyorum. günlerimin kıymeti pek olmasa da, cuma öğleden sonraları kadim zamanlardan kalma bir mutluluğun esiri oluyorum. pazar günü hava güzel olursa saklıkent'e gideceğim bizimkilerle, kar topu yapıp küçük çocukları yalpalatmak istiyorum. yaşıtım yok, ya çok büyüklerle okey ya çok küçüklerle top oynuyorum. yalnız kalmak istediğimde de sırt çantamı alıp çıralı'ya, oradan da olimpos'a kadar yürüyorum. duymak için susmak gerekir, o yüzden pek konuşmuyorum. gün boyu aklıma parlak fikirler gelse de, bunları tüm parlaklığı ile yazıya dökmek pek mümkün olmuyor. akşamları, özellikle melisa çayı denilen ağır uyuşturucuyu içmişsem yatağıma bile sürünemeden olduğum yerde uyuyorum. sana kendimden bahsetmek istemezdim ama artık bu kahrolası bir tarza dönüştü biliyorsun çökük avurtlum. 


kaçak yapısını yıktığımız komik bıyıklı adam tüm öfkesiyle hop oturup hop kalkarken, onun yosemite sam'a ne kadar benzediğini düşünüp sakin kalmaya çalıştım. güldüğüm belli olsaydı belki kurşun yağmurunda şemsiyesiz kalırdım. delik deşik olmak istemiyorum, sağımdan solumdan sızan kan takım elbisemi batırır ve beni sinirlendirirdi. intikam alacak zamanım kalmazdı. şahane bir intikam destanı için yeniden dünyaya gelir ve yetişkin olmayı beklerdim. okula gitmezdim, kimliğim olmazdı sadece intikam alıp geri dönerdim.


bunca deli saçmasının arasında yanlışlıkla hayatın sırrını yazmış olursam, haber et çekme mesafem, imar mevzuatım. ben öğle arasındayım.

13 Şubat 2012 Pazartesi

poor choice of words

başlıkları winamp seçsin, paragrafları ben bulurum. belli bir anlam bütünlüğü oluşturmak ve günaşırı yazmak zorunda değilim nasıl olsa; paşa gönlüm ve bağlı bulunduğum mevzuatın ilgili bentleri nasıl isterse. bütün gün yaklaşık maliyet hesapları ve metrekareler arasında hesap makinesiyle dolaşınca, kelimeler bir kenara sayılarla bile bir şeyler ifade edebileceğime inandım. sayıların kesinliği hoşuma gitti, yoruma açık değillerdi. hangi tür yapı ve metrekaresi ne kadar? bayındırlık bakanlığının bu konu hakkındaki düşünceleri ve görüşleri, heyetler ve dedeler. bir ara muhasebe müdürünün yanına çıkıp, istediğim bilgisayarın özelliklerini söyledim. bundan beş sene önce olsaydı, kasanın nasıl soğuması gerektiğine kadar bir sürü gereksiz bilgiyle ortalığı cehenneme çevirmesini bilirdim fakat bugün sadece, "ekran büyük ve işlemci iyi olsun" dedim. "hp'nin son modeli hangisiyse, o yeterli gelir". ocz'nin ömür boyu garantili sinir hastası ramleri, overclock yemekten kusma raddesine gelmiş işlemciler, rpm'si yüksek harddiskler, 64bit işletim sistemleri... artık hepsi geride kalmıştı, önemli değillerdi. internet bağlantısı olan bilgisayar işimi görürdü, çok gerekli olmadığı sürece model yapma fonksiyonumu devreye sokmayacaktım nasıl olsa. 

hava denize giren insanları yadırgatmayacak kadar ılıktı,  dalgalar kıyıya kadar zahmet etmeden geliyor ve eriyip  gidiyordu. panama bandıralı gemiler başka körfezlerin ufuklarında dolaşırken, bizim denizimiz sakindi belki balıklar bile yoktu. saçlarım hafiften uzamış ve jöleyle iktidar mücadelesine girişmişti, kravatımın düğüm noktası ise hafiften kontrolden çıkmıştı. odama dönmeden önce aynaya bakıp, kravatımı teraziye aldım. bir uçurtmanın ipi nasıl onun yerle bağlantısını sağlıyorsa, kravat da beni büyüklerin şaka kaldırmaz dünyasına bağlıyordu işte. şaşıracak bir şey yoktu, mesai saatlerim belliydi ve haftanın iki günü tatil yaptığım için keyfim yerindeydi. cumartesi günü sevgilimle star wars 3d'ye gidip öncesinde big mac yemek, pazar gününün neredeyse tamamını yatakta uyuyarak geçirmek kadar güzeldi. bir zamanlar anadolu'nun sanıyorum ki ilk yarım saatinde uyumuş kalmış ve film bittikten bir süre sonra uyanmıştık. nuri bilge ceylan filmleri asıl amacından çıkıp bize bir kez daha ninniler söylemişti. 

winamp, a day in the life ile devam ederken; örtüşmelere ve tesadüflere artık pek şaşırmıyorum. anlamadığım şeyler olmaya devam ediyor ve diğer birçok insandan farklı olarak, bunların farkına varıyorum. quantum seviyesinde kanat çırpan karanlık kanatlı kelebekleri gördüğüm doğru, bazen odanın içine dolsunlar diye pencereleri açıyorum. printer'ın önüne taze kağıt koyuyor, kurşun kalemlerin ucunu açıyorum. cep telefonlarına bakıyor ve ayın hallerini gösteren bir kol saati için piyasa araştırması yapıyorum. dolunayın ne zaman geleceğini önceden bilirsem gardımı almak için zamanım olur, galaktik bir meydan dayağı yemekten kurtulurum. htc evo 3d, beni çileden çıkartacak kadar karmaşık bir telefona benziyor. fotoğrafı kaç boyutlu çekeceğime karar verirken bile saatler geçer ve şafak bir gün daha atar. yaşama serüvenimin geçici olduğunu biliyorum, bir düşten bir saniye bile uzun değil. o yüzden tüm acıları yüreğime hapsetmek yerine, gözlerimi açıp etrafa bakıyorum. üzerinde impossible yazan sırt çantam ve alabildiği kadar soğuk bira ile başka bir boyuta geçmeden önce, bu dünya'da kusura bakmazsanız aranızda dolaşıyor, suyunuzdan içiyorum. kadronuzda görev alıyor, vergilerinizle kendime bir şeyler alıyorum. hepinize teşekkürler.


9 Şubat 2012 Perşembe

no pasaran

pek de uzak olmayan bir gelecekte oradan yol geçecekti ve orası tam olarak bir adamın, yapısını kimseye sormadan yaptığı yere tekabül ediyordu. yapı kaçaktı ve yıkım kararı aylar öncesinden çıkmıştı fakat adam, bütün bunlardan haberi yokmuş gibi davranıyordu. oysa bu konu o kadar çok konuşulmuş ve çeşitli kağıtlara basılı olarak önüme gelmişti ki, dünya'nın geri kalanının da encümen üyeleriyle aynı fikirde olduğunu düşünmeye başlamıştım. dünya'daki diğer yapıların hepsi ruhsatlıydı ve kahrolası bir yol ya önlerinden ya yanlarından ya da arkalarından geçiyordu. bir tek bu kalmıştı ve bağlı bulunduğum birim tarafından yok edilmesi gerekiyordu. mülki idare, kolluk kuvvetleri, tarım ve hayvancılık, zabıta, fen işleri ve daha görev tanımını bilmediğim bir sürü insanla yapının bulunduğu yere değil zigetvar'a sefere çıkar gibi yola koyulduk. aylarca geri dönmeyecekmiş gibi hazırlanmış, kravatımı da boynumdan çıkarıp kafama bağlamıştım. kararlıydık fakat yapı sahibi daha kararlı çıktı. önce kepçelerimiz girmesin diye tırla yolu kapattı. işçilerimiz ellerinde balyoz ile girişmesin diye de adeta bir satranç üstadı gibi önümüze köpek sürdü. köpeğe kimin müdahale etmesi gerektiği kimse tarafından bilinmediği için, bu hamle bizi çaresiz bıraktı. kasparov bile bu kadar etkili hamleleri dört gün düşündükten ve rakibine içinden yeterince küfrettikten sonra yapıyordu. köpeği tabancayla bayıltmak fikri, ilk seferinde bozguna uğramak üzere olan yeniçeri ordusunda kulaktan kulağa fısıldandı. tabanca yoktu ve il sağlık müdürlüğünün de bu konuda iyi bir fikre sahip olduğu söylenemezdi. yapı sahibinin büyük büyük ataları, yamaca kurulmuş bir kaleyi onbinlerce kişilik başka bir orduya karşı yıllarca savunmuş mert insanlardan olsa gerekti. geçen zaman, mevzuatları ve giyim kuşamı değiştirse de kahramanlığı değiştirmemişti; iyi savunma yapmak her çağda geçerli bir akçeydi. köpek hamlesi ile ilk roundu kaybedip geri döndük, kuşatma başarısız olmuştu ve ilk işimde sonuca gidememiştim. aslında bütün bunlar gerçekleşirken, biraz arka planda kalmış ve her şeyin otostopçunun galaksi rehberi ile ne kadar örtüştüğünü düşünüp çaktırmadan gülümsemiştim. 

bir gün geçti ve bu sabah, lacivert ceketimin içine giydiğim siyah gömlek ve siyah kravatım ile oturup dışarıyı izlerken kafayı iyiden iyiye yediğimi düşünmeye başladım. belediye binasına yaklaşan kepçenin önünde, neredeyse üç metre boyunda bir yunus vardı. önce yıkım ve gerginlik, sonra da "elveda ve bütün o balıklar için teşekkürler" diyen yunusları hatırlatan küçük bir sekans. bir kitabın sayfalarında yaşayan roman kahramanı olduğumu daha önce aklımdan geçirmiş ve farklı olduğumu zannedip sinsice gülmüştüm fakat bu sefer durum farklıydı, sözleşmeli bir mimar iken bunlarla uğraşamazdım. sigorta girişim yeni yapılmıştı ve ayın ortasında maaş alacaktım. takım elbise, kundura ve henüz nasıl bağlandığını tam bilemediğim kravatlar almıştım; binaya doğru yaklaşan yunus imgesiyle başa çıkamazdım. ayağa kalkıp aşağı indim ve onun gerçekten bir yunus olduğunu başka insanlardan teyit ettim. herkes sırayla hayvanın önüne geçip fotoğraf çekiliyor ve neden ölmüş olabileceğine dair tahminler yürütüyordu. sanırım dünya'nın sonu yaklaşıyordu ve benim otostop çekebileceğim bir uzay gemisi görünürde yoktu. başka gezegenlere gitmek istemiyordum, annemin yemekleriyle mutluydum. şanssız bir insan olduğumdan, evrenin sonundaki restoranda şef olarak işe başlasam bile cumartesi çalışacağıma neredeyse emindim. yunusa ve yunusa sorgulayan gözlerle bakıp bir cevap arayan başka insanlara baktım. yunus ile birlikte tüm memurları ve belediye binasını da kafamdan uydurmuş olabileceğime inanmak istemedim. işler tamamen raydan çıkacaktı o zaman, bir süper kahramanlar topluluğu olan encümen bile geçersiz sayılacaktı. odama geri çıktım, telefonu açıp tüm odaya çay ısmarladım. 

gerçeğin gerçekten nasıl bir şey olabileceği üzerine düşünüp, keşif ve metraj cetveli hazırlayarak günü bitirdim. yıkmamız gereken yapıyı yıkmadığımız için sular ısınmış ve gerginlik, lambri duvarları tahtakurusu gibi kemirmeye başlamıştı. adam, devlete kafa tutmuş ve köpek de buna alet olmuştu. köpeğin üç sene yatarı vardı kafadan. her şey, sıradanlığın şaşmaz büyüsünde eğlenceli bir hale giriyor ve bunun farkına sadece ben varıyordum. yarın işe gelirken, bir plaj havlusu getirmenin hiç de fena bir fikir olmadığını düşünüp kravatımı hafiften gevşettim. bir gün daha bitmişti ve eve gidip yemek yedikten sonra, başımdan geçenleri devrim şarkılarının en güzellerinden biri olan no pasaran eşliğinde yazabilirdim.



7 Şubat 2012 Salı

in or anges or angels

ağaçsız dağın dibine kadar uzanan portakal ağaçlarına ve kapalı pencereden az buçuk görünen yansımama bakarken elimdeki çay henüz soğumamıştı. uzunluğunu sonunda ayarlayabildiğim kravat ve az önce tamamladığım vaziyet planının şahsıma sağladığı güven ile sırtımı insanlara dönmüştüm. asırlardır değişmeyen dağa bakarken, çocukluğumda yaptığım gibi ardını tahmin etmeye çalıştım. bir panayır mı vardı acaba, hokkabazlar mı dolaşıyordu renkli sokaklarda? yağmur sonrası çıkan güneş, gökkuşağından köprüler mi asıyordu boydan boya? önceden hayal kurardım, şimdi ise pek zamanım olmadığından google earth açıyorum. dağın arkasında başka bir dağın olduğunu görünce, büyünün bu dünyayı çoktan terk ettiğini; masalların da hiçbir zaman olmadığını düşünmeye başlıyorum. biraz dikkatli bakınca portakal ağaçlarının arasından aragorn'u fark ediyorum. ağarmış sakalı, geniş adımları ve bir tilkiden bile keskin duyuları ile yine iz sürüyor. orkların kuzeye doğru gittiğinden neredeyse emin. legolas'ın sadağı güneşte parlayıp, hafif adımları çamurlu bahçede pek iz bırakmazken, gimli de alçak dallarda kalmış portakalları heybesine dolduruyor. benden projenin son halini bekleyen insanları daha fazla bekletmemek için, tekrar bilgisayara dönüyorum. ihtiyaç programında ne yazıyorsa sonunda tamamladım, metrekareler ve araç sirkülasyonu mevzuatın gerektirdiği şekilde. bir tırın boyu 13.60 m, bir atın yüksekliği ise alabildiğince. doru atlar şahlanırken denizin kenarında, bu sefer kravatımı biraz gevşetiyorum. nasıl olduysa bilmiyorum, takım elbise bana yakışıyor. sanki bunun için doğmuş gibi arzı endam eyliyorum, bir sürü yaşlı adama projemi sunarken de paniğe kapılmıyorum. okuldaki jüriler çok daha zorluydu ve hocaları kandırmak neredeyse imkansızdı. birisi maketimi mıncıklarken, diğeri de "atıyorum şöyle mi olsa" diye çizimlerime girişirdi. bazen şakaklarım yanardı ve ne halt etmeye mimarlık yazdığımı düşünürdüm. jüriden sonra tüm uykusuzluğumla sızacak bir yerler arardım.

şimdi ise gözlerimi açıp etrafıma baktığımda, kendimi bir devlet dairesinde buluyorum. elimde çay var ve soğumamış. demek ki fazla uzağa gitmiş olamam. sözleşmeye yeni imza attım fakat ne yazdığını okumadım. biraz denediysem de olmadı, kullanılan dil çok yavan ve sürprizsiz. tolkien yazsaydı keşke zamanında; o zaman ne bürokrasinin ağırlığı ne de dilekçelerin griliği kalırdı. insanlık olarak serüvenden serüvene sürüklenir ve bir sonraki dilekçeyi dört gözle beklerdik. 

gece yarısının çanları, the bard's song ile birlikte çalmaya başladı. bizimkiler çoktan yattı, ben ise bir şeyler yazarım diye bu saate kadar kaldım fakat dikkatim çok dağılınca odaklanamadım. önemsemiyorum; kötü kravat takmış adamlar bir sürü şeyden bahsederken, bunların dert etmeye değer bir şey olmadığını ve gerçek acıyla henüz karşılaşmamış insanların küçük detaylarla kendilerini oyaladığını görüyorum. imtihanımız devam ediyor ve son güne kadar devam edecek, eylülün sonunda durdurulmuş hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyeceğiz. zaman ilaç olsaydı, kapağını açıp kafaya dikerdim. tüm zamanı bitirirdim. dudaklarımın kenarından sızan yılları elimin tersiyle silerdim fakat o günün gelmesini beklemekten başka bir çaremiz yok. her şey ancak zamanı geldiyse olur, bu ise belki yarım asır sonra başıma gelir. isyan etmeyeceğim, ikinci bir şans istediğim tanrıya da tavır almayacağım. belki de ikinci bir şans vermişti, sadece çocuk yaşamak için fazla hızlıydı james dean gibi.

görmezden gelemeyeceğim tuhaf tesadüfler oluyor. james dean de 30 eylül'de trafik kazası ile hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. 30 eylül'ün ardına, bir bebeğin anne karnında geçirdiği süre olan 9 ay 10 günü eklediğimde de 10 temmuz'u, yani çağlar'ın doğumgününü buluyorum. ölüm ile doğum arasındaki bağ, birdenbire parlıyor. andriake'nin deniz kabuğundan örülü taşları arasında bu bağlantıları keşfedip gözümün gördüğünden çok daha fazlasının etrafımda dolaştığını hissediyorum. bir sır var ve buna henüz vakıf olabilmiş değilim. bana bir işaret ver dediğim zaman, tatlı bir esinti çıkıyor. bazen dairenin penceresinden dağa bakarken, gökyüzünde asılı kalan bir yırtıcı görüyorum. sanki o da bana bakıyormuş gibi hareketsiz duruyor. bazen, meclise proje anlatırken; kardeşimin hemen omzumun üstünden kötü kravat takmış adamlara baktığını ve gülümsediğini hissediyorum. yalnız hissetmiyorum böyle olunca, iki çay söylüyorum. birisini ben içiyorum, diğerini de masanın üzerinde bırakıyorum.

gittiğimiz yerler ve antik kentlerin asırlık sessizliğinde kendimi dinliyorum, aramızdaki bağ devam ediyor. blogumu okumayı çok sevdiğini ve çalışırken kıs kıs güldüğünü, iş arkadaşın söylemişti; ben de yazmaya devam ediyorum ve edeceğim. senin için, benim için. yazdıkça sana yaklaşıyorum, aynen gece yarısını çaktırmadan geçtiğim şu dakikalarda olduğu gibi. senin yatağının yanındayım ve birazdan da yatacağım. sana bir gün daha yaklaşacağım.


4 Şubat 2012 Cumartesi

fall in olympos







andriake's sheep

likya'nın önemli limanlarından olan andriake'ye bir zamanlar yanaşan gemiler, yerini koyunlara bırakmış fakat ship ile sheep arasındaki benzerliğin dudakların kenarına tebessüm kondurması da sadece ingilizce ile sınırlı kalmış. sağlık olsun, god bless us all.





the sazakians







we passed upon

1000 watt'lık hoparlörleri olan modifiye bir zaman kapsülüne atlayıp 90'ların sonlarında bir yere, herhangi bir cuma akşamına gitsem; orada iki tane onur'u yanyana göreceğime eminim. kadim dostum onur ile cuma akşamları bir araya gelir ve playstation oynamaya giderdik. fifa 99'un ortalığı kasıp kavurduğu ve bizden geriye bir avuç kül bıraktığı, üniversite sınavının pek de yaklaşmadığı ve neredeyse hiç paramızın olmadığı o güzel yıllar; paramız o kadar olmazdı ki, gün boyu basket oynayıp atlar gibi terledikten sonra, sprite ya da fanta almak için başkasından kredi dilenirdik. geri ödemek üzere söz verdiğimiz krediyi, şimdinin parasıyla sanıyorum ki en fazla 1 lira eder, bir türlü ödemeyerek belki de cehennemi garantiledik çünkü parayı aldığımız çocuk, gerçekten dinine ve kumaş pantolonuna bağlı bir insandı. şimdiye müftü olmuş ve hakkımızda fetva vermiş bile olabilir. adı raşit'ti ve turnikeye girerken bile inancıdan bir adım olsun uzaklaşmazdı. imam hatip lisesi'nin bahçesindeki amansız basketbol turnuvaları, günün birinde terlikle türkiye'ye gelen iki bosnalının ben ve onur'u 31 - 1 (1 sayı attığımızdan tam emin değilim) gibi net bir skorla bozguna uğratmasından sonra sekteye uğradı. öyle bir hezimeti o zamana kadar duymamışken bunu bizzat yaşamamız, zaten az olan dengemizi iyice kaybetmemize ve ayakkabıcı vitrinindeki komik markalara saatlerce gülmemize neden oldu.

dodıcı, bıcılı ve mına diye üç marka vardı. bıcılı ismini bir kediye bahşettik ve sanıyorum ki o kedi için, evden hazır kızarmış balık çaldık. balık kediden büyüktü ve kediyi balığa yedirsek daha mantıklı duracaktı fakat balık çoktan kızarmıştı ve kedinin yaşaması gerekiyordu. ayağınızı mına koyun gibi bir reklam kampanyasıyla, küçük ilçenin kimsenin dolaşmadığı tenha sokaklarında gerilla reklamcılığı yapar ve gülerdik. boğazımız ağrıyana, karnımız sancılanana kadar gülerdik. onur daha fazla güler ve haftada bir boğulma tehlikesi geçirirdi. dodıcı marka ayakkabıların ise toyota amblemi vardı ve bozulduğu vakit alelade bir tamirci yerine yedek servise götürmek gerekiyordu. her şey o kadar azdı ki, bulduklarımızdan sonsuz senaryolar üretmek zorunda kalıyorduk. hiçlik, bizi kışkırtıyordu. fanta alıp gece yarısı imam hatip'in bahçesine basketbol oynamaya gidiyor, başkası pencereden çıkıp cinnet geçirdiğini çeşitli seslerle belirtinceye kadar da karanlıkta turnikeye giriyorduk.

kapılarında neon ışık olan zaman kapsülünü, 90'ların sonundan 2000'li yılların başlarında bir yere, 2005'nin herhangi bir cuma akşamına çeksem de manzara yine değişmezdi. öss'nin geçip gitmesinden seneler sonra, istanbul'da bir yerde biz yine oyun oynardık. bu sefer içki de olurdu yanımızda, elimizde joypadler ile bir liverpool-chelsea maçının bilmem kaçıncı dakikasında, haydarabad kalesini savunan yeminli muhafızlar gibi savunma yaptığımızdan beş maç ardı ardına 0-0 biterdi. usanırdık, karşılıklı küfürleşir ve anın tadını çıkarırdık. gecenin yarısı biramız bitmesin diye o kadar fazla birayla eve gelirdik ki, at gibi içtiğimiz halde ertesi sabaha mutlaka birkaç tane bira kalırdı. yolumuza kaldığımız yerden devam ederdik. okullarımız ve sınavlarımız vardı, bazı zamanlar içip içip benim jüri maketlerini yapardık. projeden bağımsızlığını ilan etmiş galaktik mezbaha maketimle hocaları illallah dedirttiğim günlerin üzerinden bile seneler geçmişken, dostlarımla geçirdiğim onca güzel anıyı unutmuyorum. biliyorum ki, geriye sadece güzel anlar kalıyor. yaz sıcağının altında fokurdayan asfaltın üzerinde, sırtımızda çantalar ile piknik yapmaya giderken aldığımız 2.5 litre fantayı dahi dünmüş gibi hatırlıyorum. şu anda çalıştığım binanın önünden, bundan uzun seneler önce bisiklet ile geçmiştik. derme çatma bir ateş yakıp üzerinde sucuk pişirmiş ve gerisin geri dönmüştük. çantaya sığdırmaya çalıştığımız bir hoparlör vardı ve belli süre sonra, çantayı hoparlöre sığdırmaya çalışırsak belki başarılı olacağımızı düşünmüştük. az düşünürdük, paramız her an bitecek gibiydi ve kahrolası fanta o kadar pahalıydı ki borç almak zorunda kalırdık.

camlarına film çektirdiğim zaman kapsülü ile bugüne geri döndüğümde ise herkes yattıktan sonra geriye kalan derin sessizliğin içinde buldum kendimi. birkaç saat önce komşunun 13 yaşındaki çocuğuyla pes oynadım. barcelona'yı alıp messi ile koşturmaya başladığında, küçük kafasını duvara sürte sürte ateş çıkarmak istedim fakat kendime hakim oldum. ilçede pek arkadaşım yok, olmasını da istemiyorum. yalnız başımalığımı ancak sayılı insan için terk ederim; bazen bir dost ile geçirdiğimiz onca günün ardından da, o günlere şapka çıkartırım. 





3 Şubat 2012 Cuma

2 Şubat 2012 Perşembe

1 Şubat 2012 Çarşamba

the tsunami and the cherry blossom

felaketten sonra açan çiçekler, dünyanın her köşesinde ve herhangi bir zamanında insana umut veriyor. üç yıl önce sözlüğe yazmış olduğum ve o zamanlar sadece bir kurgudan öteye gitmeyen evlat acısında da aynı noktaya odaklanmışım nedenini bilmeden. badem ağacı demişim, bu japonya'da kiraza dönüşmüş: acıları, daha başıma gelmeden çekmeye başlamışım. belki de o yüzden bu kadar güçlüyümdür.


"badem ağacına dönüşen oğullarının altında otururken, beyaz çiçeklerin arasında kuşların sesi geldi kulaklarına. kuş yuvası bile vardı bir tane küçüğünden, oğulları başkasına hayat verirken, hayatta olanların kendisi için hayattan vazgeçmesini istemiyordu belli ki. ağacı izlediler saatlerce, kuşlar geliyordu, etrafında kelebekler uçuşuyordu. oğulları, koca ovanın tek ağacı olarak, tüm kuşlara kucak açıyordu."