30 Aralık 2011 Cuma

at the end of

eylüle kadar, her ayın son günlerinde "a day at the end" diye başlığımı atar ve aylık z raporumu çıkarırdım. ayın öne çıkan olaylarını bir kez daha hatırlar ve kronolojik serüvenime bir halka daha ekledikten sonra diğer ayın başından devam ederdim. sonsuza dek bu sıradanlığımın devam edeceğini sanmak büyük bir hata oldu; eylülün 27'sinde hayatım bir daha geri dönülemeyecek şekilde değişti. görünmez bir bıçak, hayatımın 28 yıl 2 ay ve 11 günlük kısmını tamamen ayırdı. kışı ve yağmuru beklerken kardeşimle, ben eylülün sonunda geçici olarak konulan bir mezar taşının önünde başım öne eğik durdum saatlerce. kardeşimin fiziksel varlığına veda ettim, ruhunu ise ruhuma kattım. onu son kez, yoğun bakım odasında gördüm; asil bir prens gibi yatıyordu. elinden ve alnından öptüm, yüzünü sevdim ve hoşçakal dedim; hoşçakal oğlum.

yoğun bakım odasından çıktım, güçlü olmam ve ayakta kalmam gerekiyordu. artık omzumun üzerinde güzel bir ruh vardı; gittiğimiz tüm yolculuklarda kardeşim beni taşımışken, şimdi sıra bendeydi. hayatımın son anına kadar onun ruhunu taşıyacak ve onunla konuşacaktım. her zaman bir abiydim ve öyle kalacaktım. 

abisi olduğum için gurur duyduğum kardeşim gideli bugün üç ay oluyor. ölüme alışmak bir ömür sürerken, ölmek bir bira içmekten daha kısa. kardeşime çarpıp kaçan, saklanan ve iki hafta sonra sahte kimlikle yakalanan namussuz herif bile tahliye olalı üç günü geçti. ikinci duruşmasında, daha fazla tutuklu kalmasının ölçüsüz bir ceza olacağını söyledi hakim ve tahliye etti. bilirkişi yarı yarıya kusurlular diye rapor verdi, herkes her şeyi bildiğine göre bana düşen de mahkemeden çıkarken herifin gözlerinin tam içine bakmak oldu. bu yüzü unutma dedim, bir daha karşılaşacağız. ülkemden nefret ettim; pislik bir herifi içeriden çıkarmak için uğraşan hakiminden, savcısından, avukatından, bilirkişisinden ve geri kalan her şeyinden. çekip gitmek ve anadilimi unutana kadar susmak, hayatımın geri kalanına başka bir ülkenin coğrafyasında başka bir isimle devam etmek istedim.

- adın nedir?
- onur.
- ismini çok sevdim onur, izin verirsen sana bira ısmarlamak isterim.

eskişehir'den istanbul'a giden trenin yemekli vagonundaydım, yol boyu değişen manzaraya bakıp bira içiyor ve zamanın yanılsaması üzerinde düşünüyordum. sabah erkenden bursa'da uyanıp eskişehir'e otobüsle geldikten sonra trene son anda yetişmiş ve yolda olmanın büyüsüne kendimi kaptırmıştım. sisin içinde kaybolan rayların üzerindeki bir yemekli vagondaydım ve mali müşavir kemal baba ile karşılıklı içiyordum. ankara'dan eskişehir'e yüksek hızlı trenle geldikten sonra, bizim trene aktarma yapmıştı. ilk 35'liğini yüksek hızlı trende, saatte yaklaşık 250 km ile bitirmiş ve kayıtlara geçmeyen bir rekor kırmıştı. ikinci 35'liğinin yarısında da karşısında, pencereden dışarıya hafif mutlu gözlerle bakan beni bulmuş ve sohbet etmek istemişti. ona, bira ısmarlamasına gerek olmadığını; zaten içtiğimi söylemiş olmama rağmen ısrar etmişti. velhasıl, haydarpaşa'da trenden indiğimde beş tane bira içmiştim ve üç tanesini kemal baba ısmarlamıştı. ona oğlunu hatırlattığımı söylemiş ve eski günlerden bahsetmişti. 60'ların sonundan, devrimci gençliğin her şeye yükselttiği sesinden ve benim kuşağımın pısırık olduğundan. apolitiktik ve sindirilmiştik. parasız eğitim için pankart açanlar duruşmaya bile çıkmadan hapislerde çürürken, sinyal vermeden dönen ve bir hayatı sona erdirdikten sonra kaçan leş heriflerin ikinci duruşmada tahliye olduğu berbat bir ülkedeydik. 

haydarpaşa'nın meşhur merdivenlerinde dikilip istanbul'a baktım; seni yeneceğim istanbul diyen insanların hayaletleri çatıda dikilmişken ben yalpalayan adımlarla kadıköy iskelesine doğru yürüdüm. sırt çantam ve fotoğraf makinem yanımdaydı, insanlar her zamanki gibi kaldırımlardan taşmıştı. aralığın ortasında bir yerdeydim ve sonunda istanbul'a varmıştım. sanki hiç gitmemiş de kısa bir ara vermiş gibi; ders çıkışı karşıya geçip de akmar'a uğramış gibi.

dostlarımla görüştüğüm, aralarından en yetenekli olanının elinden enteresan ve aynı oranda muhteşem yemekler yediğim, yeni evli çiftlerin evinde misafir olduğum ve bir tren yolunun kenarındaki çocuk odasında, sanki bir çocukmuşum gibi uyuduğum güzel günlerin ardından eve dönmenin vakti geldiğinde, yolun bitmeyeceğini ve yaşadığım sürece devam edeceğini anladım. sirkeci garı'nda uluslararası biletler departmanına bakarken de, günün birinde daha büyük bir sırt çantası ile trene binen bir sonraki yaşımı ve gözlerindeki mutluluğu gördüm.  tren yavaşça hareket ederken ona el salladım, gittiği yerlerden kartpostal atmasını ve bol bol yazmasını söyledim. bana baktı ve güldü, gülünce bana benziyordu. ayçiçek tarlalarının ve sedir ağaçlarının arasından bir kez motorla geçmiş ve yüzümüzü güneşe dönmüştük hatırladın değil mi? evde hazırlayıp folyoya sardığımız sandviçlerin tadını ve göcek'te sonlanan uzun yolu ben unutmadım can yoldaşım ve unutmayacağım. ruhun ruhum, bedenim ise bedenindir. belki günün birinde yeniden bir motosikletin üzerinde, henüz doğan bir güneşin gölgelerimizi yol boyunca serdiği bir başka zamanda bir yerlere gideriz ve bu sefer motoru ben sürerim. motor yine fazer olur; egzosu ise two brothers'tan alırız. 




1 Aralık 2011 Perşembe

bir istifanın anatomisi

gözlerini birdenbire açtı, etrafına biraz bakındı ve trenin tünelden geçtiğini anladıktan sonra hafif bir tebessüm ile tekrar uykuya daldı. raylardan gelen ritmik sesler, kutsal bir müzik gibiydi. düşünde, bir trenin pencere kenarında düş görürken tebessüm eden birisini gördü. gözleri kapalı olmasına rağmen ışığı görünce, trenin tünelden çıktığını anladı ve gözlerini bir kez daha açıp karlarla kaplı kırsalın sonunu görmeye çalıştı. ökseotuyla lanetlenmiş birkaç ağaçtan başka hiçbir şey yoktu, evler ise geride kalmıştı. koyu bir gri, yeryüzünde dolaşan birisini yutmak için iyice yaklaşmış gibiydi. kulağında ritmik sesler ile koltuğunda biraz doğruldu, vagonda daha önce yolculuk yapmış  en mutsuz on insanın kimler olabileceğine dair fikir yürüttü ve ilk ona girmediğini görünce keyfi yerine geldi. yolda olmak acısını hafifletiyor ve pencereden akıp giden coğrafya ona huzur veriyordu. iç cebindeki şişeden küçük bir yudum alıp, onu dilinin üzerinde biraz bekletti. dili ve damağı, düşünceleri gibi uyuştu. eliyle buğu yapmış camı sildi ve nerede olabileceğini, buraya nasıl geldiğini bulmaya çalıştı. en son, beyaz lake masasında; kendisinin olmayan bir banyonun çizimlerinde kaybolmuştu. kendisini bulmak birkaç haftasını almış ve genç adam, kendisiyle haydarpaşa peronlarının birisinde buluştuktan sonra da vagona yerleşmişti. yüzünü ellerinin arasına almış ve "vakit geldi" demişti.

30 kasım 2011...

işe biraz geç geldiğimde, benden başka herkes ofisteki yerini çoktan almıştı. kapıyı yavaşça açtım, kafese kapatıldığı için çileden çıkmış bıkkın leoparlar gibi yürüyüp odama geldim. bilgisayarımı son kez açtım, ayaklarımı ısıtan fanın fişini çektim. artık zamanı gelmişti, bugün bitecekti bu iş. banyonun pençeli pufu ve tuhaf aynası, objelerin üzerine arsızca sarkan aydınlatması ile tavanda dolaşan mimari ucube ejderhası artık benim denetimim altında olmayacaktı. yerküredeki zamanım azalırken, bu aptallıklarla uğraşmaya devam edemezdim. bilgisayardaki dosyalarımı toparladım, özel bilgilerimi sildim, çekmecelere tıkıştırdığım bir tarafı bozuk kulaklıkları sırt çantama attım, daha lezzetli olduğuna inandığım için yıkamadığım kahve fincanıma hafiften iğrenerek baktım ve kendimi hazır hissedince patronun kapısına tıklayarak, konuşmak istediğimi söyledim. herkesin her şeyin farkında olduğu anları severim, bana kavimler göçü esnasında nereye göç etmek istediklerini tam olarak bilen kavimleri hatırlatır. bir su kenarı, en uzun meşenin gölgesi, yüzyıllar sonra dalgın bakışlı bir adamı taşıyacak trenin geçeceği köprünün altındaki berrak nehir.

tam bir sene önce olduğu gibi, yine patronun odasında oturuyor buldum kendimi. raflarda mimarlık kitabı ve dergileri. uzun, beyaz bir masa. bir sene ne çabuk geçmiş değil mi? işe girme serüvenimi hatırlıyorsun; adamın haber vermediği zamanki hayal kırıklığımı, giyotin pencereli oteldeki tuhaf ve naftalinli günlüklerimi, evi şans eseri bulmamı, masasız evimdeki ilk öğlen yemeğimi, eşyasızlık özlemimi, sular seller gibi içtiğim biraları, akşamdan kalışlarımı, öğlenden sarkışlarımı, dinlediğim şarkıları, gittiğim yerleri, kaybettiklerimi, çektiğim acıları, tesadüfleri, kapımın önünde bulduğum altı kırmızı tuborg'un aylar sonra çözülen gizemini, aynılığı, aynılığı aynı cümlelerle anlatmaya çalışmamı ve geri kalan her şeyi? iyi biliyorsun hem de; beni yürüyüşümden anlayacak, istiklal caddesi'nin kalabalığından çekip çıkaracak ve yüzümdeki şaşkınlığın fotoğrafını çekmek isteyecek kadar anlattım kendimi. bilinçli bir tercihti, yapabildiğim şeylerin en iyisiydi.

masada oturdum ve neden daha fazla devam etmek istemediğimi anlattım; her şeyi tetikleyen ilk enerji (buna aktivasyon enerjisi diyordu dar omuzlu bilim insanları), geçen ay bir hafta gelemediğim için maaşımın kesilmesiydi. profesyonellik hiçbir zaman midemi bu kadar bulandırmamıştı. madem bu kadar profesyoneldik, cumartesi gününe denk gelen resmi bayramlarda bile çalışmak neyin nesiydi? her şey geride kalmıştı artık, yolda olmam ve birkaç hafta sonra bir tren rayından gelen ritmik seslerde huzur bulmam gerekiyordu. patron fikrinden bile zerre hoşlanmazken, bir de küçük hesaplarla uğraşanıyla vakit kaybedemezdim. modern mimariden de günler geceler boyu uzağa sürüklenmiştik, yatak odası görümce saçından hallice olmuştu ve banyo da bunu aratmayacaktı. daha bu evin salonu, mutfağı ve giriş holü vardı sırada. istemiyordum. içimde bir şeyler yükseliyordu ve bundan ancak istifra ederek kurtulacağımı; iş hayatında istifranın da istifa etmenin ta kendisi olduğunu biliyordum. beyaz bir dosya kağıdına dilekçemi yazdım, imzamı ve tarihi attıktan sonra da ofisten çıktım. işte yeniden çevik atmacayım, kanat açıklığım saatlerce gökyüzünde süzülmemi sağlayacak kadar fazla. 

aklıma gelen en son şey, belli bir süre sonra yaşayacağım parasızlıkken; ilk şey gideceğim şehirler oldu.  gençliğimin ilk yıllarını gömdüğüm izmir, cunda'nın tepesindeki değirmen, taş duvarlı kütüphane, belki bozcaada, artık bağcılık yapan mimarlık hocam, yağmurun içinde kaybolmuş bir feribot, demir kokulu köhne istasyonlar, aylar önceden yazdığım "istasyonda bir sabah" adlı yazımda tasvir ettiğim şeyler, yolum düşerse kapadokya, düşmezse bursa; çanakkale şehitliğinde genç ölenlere ağıt, mitolojik rüzgarlara yüzümü döndüğüm assos, assos'tan gelip geçen güzel yüzlü insanlar... hayat dışarıdaydı ve ofisten dışarıya, bir daha dönmemek üzere çıkıyordum. huzurluydum, kardeşimin bu yaptığım şeyleri ve kendimin peşinden gitmemi tebessümle karşıladığını biliyordum. beni anlardı, desteklerdi; aynen benim onu anladığım ve desteklediğim gibi. gittiğim herhangi bir yerde onu bulacaktım; bir trenin penceresinden dışarıya bakarken de benimle birlikte olduğunu hissedecektim. bazen kaskını takmış bir motosiklet sürücüsüne bürünecekti bazen de hiçliğin ortasında yüzüme yağan yağmurda olacaktı. 

ofisten çıkıp evime yürüdüm; işe beş dakika mesafedeki bahçe katıma ulaştım, sevgili defterim molly'i alıp günün tarihini yazdıktan sonra "c'est la vie" başlığını atıp yazmaya başladım. bir kez daha istifa etmiş ve bir kez daha bunun ne kadar keyifli bir uğraş olduğunu anlamıştım.


29 Kasım 2011 Salı

derme çatma

değişen hiçbir şey yok fakat anlatacak çok şeyim var; bunun, sıradan hayatımın sıradan günlerini yıllardır bitmek bilmez bir ısrarla temize çekme alışkanlığımdan kaynaklandığını düşünüyorum. bilirsin pek düşünmem, genelde düşünüyor gibi görünmeme rağmen sadece duvara, ekrana ya da yoldan geçen arabalara bakarım. kaşlarımı çatar bakarım, şakaklarım hafiften kıpırdanır ve bağımsız bir gözlemci düşünmenin bundan fazlası olamayacağını utanmadan iddia ettikten sonra kahvesinden bir yudum daha alır.

işten çıkmaya karar verdim fakat bunu henüz patronla görüşmedim. dün yoktu, bugün de odasında fakat canım hiç konuşmak istemiyor. elim işe gitmiyor, maksimum üç gün süren insan ömründe (dün, bugün ve yarın) bir zenginin seviştikten sonra rahatlayacağı jakuzisini 3d evreninde gerçekleştirmek ve sağa sola ışık yerleştirmek, render almak ve bunları save etmek istemiyorum. benim için hiçbir manası yok, yerden ısıtmalı dev bir villa üzerine çalışıp akşam evime gittiğimde, 800w ve 1600w olmak üzere iki seçeneği olan ihlas soba ile ısınmaya çalışmak komik geliyor artık. evden getirdiğim mandalinaları yeyip daha ilk yarıdan yatan iddaa kuponlarıma acı bir tebessümle bakarken geçirdiğim onca seneye acır oldum. uğraşıp duruyorum ve belli bir süre sonra geldiğim nokta, başladığım noktanın en fazla bir karış ilerisi oluyor. kazandığım parayı, daha fazla para kazanmak zorunda kalmamak için şans oyunlarına yatırıyor ve kısa bir süre sonra şanssızlığıma kadeh kaldırıyorum. artık içmiyorum, market yine tuborg satıyor fakat içimden bir yudum dahi olsa içmek gelmiyor. sanırım artık hiçbir şey istemiyor sadece idare ediyorum. yaşamayı ve sevimsiz gereklerini bir süre önce noktalamışım gibi, ölümün bilinmeyen varlığının içinde yol alıyorum her gün. geri kalan günlerime dair belirgin isteklerim yok; işten çıktıktan sonra yolculuk yapayım, ülkenin çeşitli şehirlerine dağılmış ve yolları zamanla bu satırların bedbaht yazarıyla kesişmiş güzel insanlarla bir kez daha görüşeyim, eski günlerden konuşurken pes oynayayım ve daha önce gitmediğim bir şehrin içinden trenle geçerken de karlı coğrafyaya bakayım bana yeter. istanbul'dan kars'a 36 saat trenle gitsem bile olur. soğuk istasyonların buz tutan paslı saçakları altında beklerken gelene geçeni izlesem, ellerimi ovalasam ve ben doğmadan önce ölenleri, ben doğduktan sonra doğup ben ölmeden önce ölen güzel yüzlü çocukları hatırlasam zaman biraz daha geçer. sonra bir bakarsın, hayatımın son gününe elimde eski bir asa ile ulaşmışım; bilgelikten arta kalan bir tebessümle yükselmeyi ve tekrar abi olmayı bekliyorum.

mimar olmama rağmen, bir kez daha evlat acısı yaşatmadan bu diyardan göçmek dışında net bir plan sahibi değilim; en sona ben kalsam da olur. lanetli bir kehanetten öteye gitmeyen yazılarım cehennemin dibine serpilse bile umrumda değil. eylülün ortasında, motosiklet kazasında ölen bir çocuktan bahsetmişim bu blogta. iki buçuk sene önce sözlükte de, temmuz'da 26'sından gün alacak solak bir çocuğu trafik kazasına kurban etmiş ve anne-babasının mahvolan hayatlarını anlatmaya çalışmışım. yamaha fazer alınmadan birkaç gün önce de, olanla ölenin önüne geçilemez diye baştan kabullendiğimi belirtmişim. bir şeyi değiştirmek elimde değil, kendi hayatımı bile kelebeklerin titrek kanatları belirliyor. bunları neden yazdım bilmiyorum, bazı şeyler benim kontrolümde olmuyor; dünya'da tüm olup biten de beş duyuyla algılanamaz. bilinmeyen bir şeyler, gündelik hayatın küçük detaylarına bile hükmediyor ve bunun farkına birçok şeyi kaybettikten sonra varıyoruz. tüm bunları fark ediyorum, yazılarımı hemen hemen hiç okumamama rağmen; bazı ifadelerin gelecekten geldiğini her şey olup bittikten sonra görüyorum. şimdi yazdıklarım bile hem geçmişin hem de geleceğin tesiri altında. olmuş olanlar ve olacak olanlar arasında bir andayım; geçmişi hatırlıyor ve bazen geleceği görebiliyorum.



16 Kasım 2011 Çarşamba

eternal sound of brother

video

yaşam ölürken

biraz daha iyiyim.

acı, yüzeyde dolaşmak yerine içimde bir noktaya yerleşti, kendisini sabitledi ve kara kuru bir şeye dönüştü fakat bunu silip atmak yerine, bununla yaşamaya çalışmam gerektiğini kabul ettiğimden beri biraz daha iyiyim. yerdeniz büyücüsü'nü bir kez daha okuduğum ve bir sürü cevap bulduğum, ged'de kendimi gördüğüm ve yalnız olmadığımı anladığım için; hayatımın çeşitli dönemlerinde bulunmuş fakat sonra benim iletişim problemimden dolayı kopup gitmiş insanlarla tekrar konuşmaya, eski günlerden bahsetmeye ve yakın bir zamanda görüşmeye karar verdiğimiz için daha huzurluyum. bu acıyla yaşamaya ve ölmeye hazırım; hepimiz aynı anda hem ölüyor hem de yaşıyoruz zaten; schrödinger'in kedisinden tek farkımız belki de patilerimizin olmaması. her şey birbirine dönüşürken yerdeniz büyücüsü yine devreye giriyor:

Only in silence the word,
only in dark the light,
only in dying life:
bright the hawk’s flight on the empty sky.


hayat bir şekilde devam ediyor, ne kadar yaşarsan yaşa bir "an"dan fazlasına sığmıyorsun. sonsuzun bir fazlası yine sonsuzsa, yaşam da ne kadar yıldır dünya üzerinde olduğuna bağlı kalmaksızın sadece bir andır. bu anı, nasıl doldurduğun ve istediklerini ne kadar tanımlayıp bunları gerçekleştirdiğin önemlidir. yirmi dört yaşında ve hayatta en fazla istediğin şey olan yamaha fazer'in üzerinde tamamlanan bir ruh, atmış yaşında olup da hiçbir istediğini elde edememiş bir başkasından çok daha yücedir. çağlar da bunun yüceliğiyle kanat çırpıyordur belki isimsiz denizlerin üzerinde, bunu bilemem. ölümden sonrası hakkında en ufak bir fikrim yok ama öğreneceğim; dünden daha yakın yarından ise biraz uzağım bu bilinmeyen ülkeye. paniğe kapılmıyorum, acele etmiyorum, ayakta duruyorum. güzel günlerimizi, benim için besteleyip şu anda kullandığım telefonuna kaydettiği mies adlı şarkısını (sözlerini gürcan yurt'un söylesene kanka adlı şiirinden almış), godfather'in efsanevi solosunu evdeki imkanlarla gayet de güzel çalmasını, benim için bıraktığı izleri düşünüyorum. güzel bir insana dönüşmüş ve çevresindekilere de bunu yansıtmıştı. bunun keşkesi yok, motoru almasa belki başkasının motoruyla bir başkasına çarpacak ve katil olarak gidecekti; ikinci bir şans istemenin de bir manası yok; kullandığımız belki de ikinci şansımızdı. isyan etmiyorum, öfkeli değilim, çağlar'a çarpıp kaçan ve bir sürü suçtan sabıkalı herifin kafasını da kılıçla uçurma isteğim yok. bunun adil olmadığını falan da aklıma getirmiyorum, yüzüklerin efendisi'nde ne demişti hatırlarsın: 

"many that live deserve death, and some that die deserve life. can you give it to them? then do not be to eager to deal out death in judgement. for even the very wise cannot see all ends"

bana güç veren kitaplar, insanlar, şarkılar ve geçmişi hatırlayabilme yetim oluyor; işaretleri yakalamaya çalışıyorum. doğru yorumlamanın ve biraz üstten, bir atmacanın yeryüzüne baktığı yükseklikten her şeye bakmanın peşindeyim.

herkese teşekkürler, etki alanının bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum. 

29 Ekim 2011 Cumartesi

hoşçakal

yaklaşık bir ay önce, masanın üzerinde duran motorumun anahtarını almış ve evden çıkmadan önce de bizimkilere arkadaşımın yanına uğrayacağımı söylemiştim. annem yanağımın tekinden öpmüş, babam da dikkatli olmamı söylemişti. yeni aldığım tam korumalı montumun ve kaskımın içinde güvendeydim, yıllar boyu hayalini kurup posterini de duvarıma astığım yamaha fazer'ım ise aşağıda beni bekliyordu. abimle her hafta sonu çıktığımız yolculuklar, çalışmakla geçen hafta içinin tüm sıkıntısını alıyor ve kendimizi rüzgarın içinde, bir gün batımının kızılında buluyorduk. yol, bazen bir ayçiçek tarlasının kenarından bazen de bir koyun sürüsünün ortasından geçiyordu. bir zeytin ağacının altında piknik yaptıktan sonra, kasklarımızı takıp yola devam ediyorduk. nereye vardığımızın pek bir önemi olmuyordu, gün tamamen batmadan ya bir pansiyonda kalıyor ya da eve dönüyorduk. motorumla çok mutluydum, hayattaki en büyük hayalim buydu ve kendimi onun üzerinde tamamlanmış hissediyordum.

aşağı indim ve anahtarı son kez çevirip yola çıktım, işte yeniden sonsuz bir özgürlük duygusu. arkadaşımın evi beş kilometre ötede de olsa fark etmiyordu, her saniyesini seviyordum bu duygunun. kırmızı ışıkta durdum, huzurluydum. gün içerisinde müdürle yaptığımız görüşmelerin zerresi kalmamıştı, motorun üzerinde özgür bir kuştan farksızdım. motor, benim kanatlarımdı. yeşil yandı ve birden öne atıldım. arabayla binlerce kez geçtiğim yol bile motorun üzerinde bir başka geliyordu, yıldızlar arası yolculuk yapar gibi büyük bir heyecanla bakıyordum yola. 

arkadaşımın evine varmadan önceki son kavşakta ters giden bir şeyler oldu, önümdeki beyaz şahin sinyal vermeden aniden önüme kırdı. hızım çok fazla olmamasına rağmen, motorum aracın yanına çarptı ve dengemi kaybettim. bir eylül akşamında, çok sevdiğim yamaha'm kontrolden çıktı ve ben kafamı yol boyunca ilerleyen refüje çarptım. şimşek çakmasına benzer bir şey duyduğum son ses oldu ve bana çarpan aracın farlarını söndürerek yan yola saptığını gördüm. bir şeylerin sonuna geldiğimi hissediyordum.

boylu boyunca yerde uzanan benim bedenimdi fakat ben en ufak bir acı duymuyordum. koruma montum ve kaskım hala üzerimdeydi fakat ben, o bedenin içinde değildim. her şeyi biraz yukarıdan izliyordum ve hafiftim. biraz zaman geçtikten sonra bir ambulans geldi ve beni aldı, ilçe hastanesi durumumun acil olduğunu söyleyip antalya merkeze yönlendirdi. ambulansta babam da vardı, annem ise arkadaki araçta, dayım ve kuzenlerimle birlikteydi. onlara kendimi iyi hissettiğimi söylemek istedim ama duymadılar, hemen yukarılarındaydım fakat babam sürekli sedyede uzanan bana bakıyordu. ben dikkatliydim baba fakat önüme kıran herif dikkat etmedi. hastanenin acil servisine ulaştığımızda, abimi de arkadaşlarıyla birlikte beni bekler buldum. abim, beni anlardı ve dinlerdi. yargılamaz ya da nasihat etmezdi, desteklerdi. şimdi de beni duyacağını biliyordum fakat ilk şokun etkisiyle biraz daha beklemem gerekiyordu. ambulanstan sedyeyle çıkardılar, o beden benim değildi artık. abim yüzünü duvara dönüp ağlarken, onun omzuna dokundum fakat o anki telaşla hissetmedi.

ameliyatıma giren doktor, durumun epey ağır olduğunu ve sadece gençliğime güvenerek bu ameliyatı yaptığını söyledi. bir mucizeden bahsediyorlardı fakat ben iyiydim, bedenimin ve yerçekimin ağırlığından kurtulmuştum. ameliyatım saatlerce sürdü ve sabaha karşı bittikten sonra beni uyuttular. bir gün sonra belli olacakmış her şey fakat doktor pek umutlu konuşmadı. yaşarken de inatçı olduğum için, ölüme de kafa tutacağımı düşündüler. motor almamamı söylemişlerdi fakat almıştım, tekvando yerine derslerime çalışmamı söylemişlerdi fakat 68 kiloda bölge birincisi olmuş ve altın madalya ile dönmüştüm, klasik gitar yeter demişlerdi ama ben elektrogitarımla fade to black'in solosunu atmış ve konserler vermiştim. içimdeki ateşi takip ettiğim için ben olmuştum ve seçimlerimi kendim yapmıştım, eğer birisi bana nasıl ölmek istediğimi sorsaydı, muhtemelen motorumun üzerinde derdim. kör bir kurşunla, malzemesinden çalınmış bir binanın enkazında ya da tüm yaşlılığım ve hareketsizliğimle bir yatağın üzerinde hayata veda etmek istemezdim. belki de erken gideceğimi bildiğim içindi dolu dolu yaşama arzum. başkasının bir ömre sığdıramayacağını 24 seneye sığdırmış ve döngümü tamamlamıştım. en büyük hayalim evlenmek ya da çocuk sahibi olmak değildi, sadece motosiklet ve gitar çalmaktı. 27 eylül akşamı da evde biraz gitar çaldıktan sonra motoruma atlamıştım. çemberimi tamamlamıştım ve abim de bunun farkındaydı. 

ameliyattan bir tam gün sonra, doktor hiçbir umut olmadığını ve beyin ölümünün gerçekleştiğini söyledi. kalbim hala atıyor ve göğüs kafesim inip kalkıyordu fakat ben onun içinde değildim artık. ne çok sevenim olduğuna şaşırdım, hastaneye akın akın insan geliyordu. annem ve babam çok bitkindi, onlara söylemek istediklerim ise çığlıklar nedeniyle duyulmuyordu. ben iyiydim, istediğim gibi bir hayat yaşadıktan sonra zamanımı doldurup gitmiştim sadece. hastanenin uzak bir köşesinde yere bağdaş kurup oturan abimin yanına gittim, antalya'daki arkadaşları bir an olsun yanından ayrılmamıştı. bir işaret vermeliydim herkese, toprağın altına girecek olan ben değil beni bir süreliğine taşıyan bedenimdi. ben yukarıda olacaktım, bedenimden kalanlar ise başkasına umut olacaktı. birisine nefes, diğerine ışık olacaktı organlarım. 

acil servisteki odada, bizimkiler organlarımı bağışladıklarını söylediler ki zaten, ben de çok önceden bunu belirtmiştim. benim artık hiçbirisine ihtiyacım yoktu. görmek için göze, nefes almak için ciğere ve geri kalan her şeye. ben hala vardım, ruhumun özgür olduğunu hissediyordum ki motor sürerken bile bu kadarını hissetmemiştim. hastanenin üst katlarındaki bir odada abim, annem ve babamın arasında durarak benim artık cennette olduğumu ve huzurlu olduğumu hissettiğini söyledi. insanların istediklerini sürekli erteleyip yarım yamalak yaşadıkları bir hayatta, ben ne istediysem yapmıştım. kimseyle dargın ayrılmamış ve onların hayatında bir iz bırakmıştım. 

aradan bir gün geçti ve cansız bedenim, hastaneden çıkarılıp bir araca bindirildikten sonra yıkanmak için mezarlığa götürüldü. oradan sonra da hayatımı geçirdiğim ilçeye doğru konvoyla yola çıktık. 10 temmuz 1987'de bir cuma günü geldiğim hayattan, 30 eylül 2011'de yine bir cuma günü gidiyordum. iyi olduğuma dair bir işaret vermemin zamanı yaklaşıyordu. abimle en sevdiğimiz şarkı rajaz, bize her şeyi zaten söylemişti şu dizelerle:

the souls of heaven
are stars at night.
they will guide us on our way,
until we meet again
another day.

tabutum, araçtan çıkarılıp musalla taşına kondu. camii'nin bahçesine sığmayan insanlar göğüslerinin üzerinde benim fotoğrafımla yola taştı. hemen en önde babam ve abim vardı, babamın yüzüne düşen gölge beni üzüyordu fakat biraz sonra, artık gökyüzünde olduğumu göstermenin sırası gelecekti. cenaze namazım bittiği an hava kapandı ve gök gürledi. tabutum, camiden çıkarken de yağmur başladı. yağmur olup benim için orada olan insanların üzerine yağdım ve mezarlığa kadar dinmedim. insanların omuzlarında giden bedenim artık benim değildi, ben artık yukarıdaydım ve abim gökyüzüne baktığına göre bunu yeterince anlatabilmiştim. tabutun kapağı açıldı ve kefene sarılmış bedenimi çukura indirmeye başladıkları an yağmur da dindi. bulutlar dağıldı ve güneş açtı. sırılsıklam olmuş insanlar açan güneşte ışıldarken benim, toprağın altına giren değil, bulutların arasında dolaşan özgür bir ruh olduğuma emin olmuşlardı. hemen mezarımın ardındaki tepede dikildim ve kalabalığa baktım, abim de kafasını çevirip bana baktı. yaşarken beni en fazla anlayan adam, ben gittikten sonra da yalnız olmadığımı anlatmıştı. olimpos'un pek kimseler tarafından bilinmeyen köşelerinde bira içerken hemen her şeyden konuşmuştuk ve ölüm de buna dahildi. söylenmemiş sözler canımızı acıtmayacaktı, ne var ne yoksa anlatmıştık birbirimize. ceneviz kalesinin arkasında kalan  küçük bir taş köprünün üzerinde yine konuşurken, 26 kasım'da olimpos'ta kalmak üzerine birbirimize söz vermiştik. sözümüzden dönecek değiliz, ikimiz de orada olacağız. ben gökyüzünde bir kartal gibi süzüldükten sonra abimin omzuna ineceğim, o da her gün yaptığı gibi benimle konuşup ben bir şey anlatınca da dinleyecek. kardeşliğimiz sonsuza kadar devam edecek.

ölünce bir şeyin bittiği yokmuş, sadece geride kalanlara ara sıra mesaj vermem gerekiyor. burada da çok güzel insanlar var, geçen hafta marco simoncelli diye birisi geldi; aynı yaştaymışız ve ikimiz de motosikletin üzerinde veda etmişiz hayata fakat o motogp'de yarışıyormuş. onunla bıkmadan motosikletler hakkında konuşabiliyoruz, gitar tekniği konusunda da inanılmaz adamlar var. zamanım bol, artık işe gitmek ya da teslimat ve raporlarla uğraşmak da yok. burada mutluyum, abim aracılığıyla bunu bizimkilere de söylüyorum. ara sıra onun rüyalarına giriyorum; eskiden yaptığım gibi gitarımla bir şeyler çalıyorum. ilk gitarımı bana o almıştı; ben de son gitarımı, yamaha pacifica'mı ona veriyorum. yıldızlara bakıp rajaz dinlediği zaman onunla aynı notaları duyuyorum.

...

kardeşim, can dostum daha güzel bir yere gideli bir ay oluyor. hayatımın en uzun ayı, en zor günleri oldu fakat geçirdiğimiz güzel günleri düşündükçe üstesinden geliyorum. ölümü kabullenmek, nereden baktığıma bağlı olarak sürekli değişiyor. bazı günler aynı şeyi yüzlerce kez kabullendiğimi fark edince, bunda başarısız olduğumu görüyorum. bir varmış bir yokmuş derler ya hani masallar, onun ne kadar gerçek olduğunu geriye sadece anların kaldığını fark ettiğim için görüyorum. geriye sadece güzel anlar kalıyor. motosikletle eve dönerken ardımızda batan güneşi hatırlıyorum. cennette gibiydik. sabahın köründe yayladan geçerken bir ayçiçek tarlasının kenarında, evde hazırlayıp folyoya sardığımız sandviçleri yemiş ve yüzümüzü, aynı çiçekler gibi güneşe dönmüştük. sedir kaplı ormanların arasından geçip, deniz kenarına indikten sonra denize koşmuş; bazen de yağmurun altında kalmıştık. birasına pes oynamış, bir keresinde de bira alacağımız parayla gidip muhabbet kuşumuz panpa'yı almıştık. iki iyi dost olduk zamanla, beraber çok zaman geçirdik. şimdi düşününce, hayatımda aldığım en iyi kararın istanbul'dan dönmek olduğunu görüyorum. başka bir şehirde ya da ülkede de olabilirdim, kardeşimle yoldaş olmadan da onu uğurlayabilirdim oysa şimdi beraber geçirdiğimiz son günü hatırlayınca bile içim huzur dolu oluyor. çemberini tamamlamış ve istediği gibi bir hayatı yaşamış güzel yüzlü çocuğu, dalyan gibi delikanlıyı yukarıda bir yerlerde beni beklerken düşünüyorum.

huzur içinde uyu canım kardeşim, günün birinde tekrar buluşacağız. seni seviyorum.




27 Eylül 2011 Salı

daha mutlu

monitöründen çıkan beyaz ışığın yarım yamalak aydınlattığı odasında kendisini karşısına alıp "güne kahveyle başladım" dedi. 

şarkıya mı eşlik ediyor yoksa bitmek bilmeyen günün z raporunu mu çıkarıyor belli değildi. 18 saat önce kendisine kahve yaptığını ve bilgisayarın başına geçtiğini hayal meyal hatırlıyordu. biraz okumuş, defterine birkaç şey karalamış, mahallesinde ağlayan çocuğa bağırmış, evde kulaklık aramış, rüzgara binmeye çalışmış ve akan saatler biraz yavaşlasın diye google'a "zamanı yavaşlatmak" yazıp aratmıştı. yapması gereken iş, yolu kapatıp arabaya bakan laftan anlamaz öküz sürüsü gibiydi. ne geliyordu, ne tamamen gidiyordu. milyarlarca insan varken dünyada, o işi onun yapması gerekiyordu. gereği buydu, hayatının gerekleri üzerine beyin cimnastiği yaparken istifa etmeyi etraflıca düşündü. başka bir yerde gireceği döngüden fazlasını getirmezdi istifa, her şeyi berbat ederdi.

midesinde duran iki litre kolanın vicdan azabını hissetti bu seferde, elini çıplak karnına götürdü ve hamilelerin çocuklarının tekmesini dinlemeye çalışması gibi kulak kabarttı koladan çocuğuna. uyumamak için geliştirdiği ölümcül bi stratejiydi damarlara kola yüklemesi yapmak. yurtta kalıp okula gittiği dönemlerde 2.5 litrelik kolayla çizim odasına girer, bitmiş çizimler ve saçma bakan gözler ile sabahın köründe çıkardı. discmanine pil, midesine kola dayanmazdı. 

cumartesi bitirmesi gereken işi, motivasyonsuzluktan, pazartesi sabahına giden trenin pazar gecesine bakan yarı sahasında ancak bitirmişti. memeli hayvandan çok, kümes hayvanı gibi davranıyor; son dakikaya kadar beklemek kuralını asla bırakmıyordu. 

"iyi halt ediyorsun, şimdi mutlu musun?" diye sordu kendine. bitirdiği çizimler yahut teslimler sonrası mutlu olmuyordu artık. ne ilk ne de son, mutlak değer olarak her şey aynıydı ve sıfıra tekabül ediyordu. bir şey başarmış değildi, bir şeyler kanıtlamış da. anlamsızlık okyanusunda sakince kulaç atıp, teklif dosyasını göndereceği simetri ve detay manyağı başka mimarın olası kaprisinde "siktir oradan" çekip çekemeyeceğini düşündü. mimar egosundan ve kendilerini dünyanın merkeze almalarına neden olan bencilliklerinden bir kez daha nefret ederken, kendisine başka bir meslek hayal etti. istifa ettiği gün, bir daha mimarlık yapmamak üzere çıkacaktı ofisten. bir daha çizim programlarının binlerce butonluk kontrol panellerine bakmayacak şekilde uzaklaşacaktı. santimetrenin hesabını yapan insanlarla aynı çatı altında buluşmayacak şekilde koşacaktı. kendisine dair ütopyalar uydurup, gerçekleşme olasılıklarını hesapladı. zerre uykusu yoktu, sabaha kadar yazmayı düşündü. aynı şeyleri yazdığı halde, yazmak bedenine dizilen sıcak taşlar gibiydi; rahatlatıyordu. çizmekten ve projelendirmekten çok daha zevkli, çok daha sonsuz ve çok daha az yorucuydu. 

"ağzım kuru, zihnim açık" deyip şarkıyı mırıldanmaya devam etti. "aşk bitti, aşk aptallıktı" kısmında sustu, ne diyeceğini bilmiyordu bu konu hakkında. aşk bitmişti ama aptallık mıydı? peki ya ara sıra girdiği pişmanlık krizlerine ne diyecekti? bu soruları cevaplamadan atladı, kendisiyle hesaplaşmaya korkuyordu.

içindeki öfkeyi ehlilleştirip yatağına yatırdı, sakin olmak ve akil tepkiler vermek istiyordu hayata. birçok şeyi yanlış yapıyor, zaman hızla akıp giderken kenarda bekliyor ve ayaklarına bakıyordu. "derken bir anda fark ettim, başka bir hayat yok ki" dedi şarkıdaki adam, yeni mi farkına varmıştı başka hayatın olmadığının? aklına eski sevgililerinden biriyle izmir fuar açıkhava'da gittiği mor ve ötesi konseri geldi. güzel ve akıllı bir kızdı, iki tane şişe biradan fazlasını içmez ve sesini hiç yükseltmezdi. güzel bir ismi vardı her zaman insanın karşısına çıkmayan. bir eylül zamanı olsa gerek, bir eski zaman. 25 temmuz'da yedikleri bir dondurmanın çubuğunu "eski eşyalar çantası"ndan çıkarıp baktı. çıkmaya başladıkları günü, tahta saplı magnum ile resmileştirmişlerdi. adlarının baş harfi ve o günün tarihi. "5 sene geçmiş bile" dedi. 25 temmuz, aynı zamanda anne ve babasının evlilik yıldönümü olduğundan gün içerisinde ilk defa gülümsedi. tesadüfleri pek severdi. gerçek üstü herhangi bir şeyi sevdiği kadar çalışmayı sevse belki her şey biraz daha farklı olabilirdi ama sevemedi bir türlü.

ironik şarkı "daha mutlu olamam" biterken, kendisi de tükenmişti. saat 04.00'e yaklaşırken, 4 saat sonra uyanacak olmasından nefret etti. geçtiğimiz haftalarda yükselişe geçen hayatı, tepe noktasında biraz durmuş ve düşmeye başlamıştı. kendisini okuyacak insanların boğulma sesleri kulaklarını cırmalamadı, okumak zorunda değillerdi ama kendisi bunu boğazına kadar yaşıyordu. gelecekteki kendine yazdığı mektupta başkasına göre pozisyon almak samimiyet damarlarına boyuna kesikler atardı, ihanet olurdu. umursamadı, yüzyıl başı genç mimar buhranlarını tanımlama serüveninde bir adım daha attı. 

daha mutlu olması imkan dahilinde değildi.


24 Eylül 2011 Cumartesi

tuborger 2.0

bir seneden fazla bir süredir zinhar değişmeyen blogun tasarımı, cumartesi işe geldiğim için üzerime gelen kara duvarların etkisiyle fazla boğucu geldi. ahşap deseninden arka fon, griler ve siyahlar derken bir baktım ki, kalbim sıkışıyor. renkleri açalım kaptan dedim ve biraz uğraşla sanki eskisinden de iyi oldu. dalın üzerindeki kırmızıyı değiştirip değiştirmemek konusunda kararsızım, belki yüzlerce kırmızı fotoğrafının uyum içerisinde bir mozaiği olur. belki de vesikalık fotoğrafımı koyarım. rölöveler sarmış dört bir yanımı, baktığım her yerde ölçün duruyor geldi aklıma lan şimdi; altın seri diye kafayı yemiş mimar albümleri mi çıkarsam acaba. 

o kadar boşa harcıyorum ki cumartesi öğleden öncelerimi, patron kısa bir süre beni izlese bir daha gelme lan diyecek. ne yapayım sermayenin köpeği mi olayım, başkası villada billurlarını serip havuza girenleri seyretsin diye omurgamı mı feda edeyim? zerresine inanmıyorum ve tüm samimiyetimle bu işi sadece para için yaptığımı söylüyorum. idealist değilim artık, umrumda bile değil. içimde yükselen sıkıntıyla blogun rengini açıyorum, saçlarım uzun olsaydı gider koyu kestaneye boyatırdım. saçlar kısa ve cinsiyet de erkek olunca, görünüşten kastım sadece blog oluyor. baktım yine beğenmedim tasarımı, kına yakarım banner diye. giren iğrenir, midesi bulandıktan sonra klavyesine, klavyesi yoksa da dokunmatik ekranına kusar artık. kaydı yayınladıktan sonra gerisi umrumda olmuyor.

hayır, şu saatte uyuyanlar ya da gazete okuyup kahvaltı yapanlar var. demek ki çok şart değil bu cumartesi çalışmak, bir manyağın teki çıkarmış zamanında, o zamandan beri içimde yükselen nefreti "sakin ol şampiyon" fısıltılarıyla yatıştırmaya, rengini açabileceğim bir şey varsa açmaya çalışıyorum. soğan kabuğu mu ne vardı bir de, tonu güzel. 


23 Eylül 2011 Cuma

back to red

üç kırmızı her zaman iyidir, ayıkken aklına gelmeyen şeyleri çok da sarhoş olmadan temize çekmene yardımcı olur. müzikler anlamına kavuşur, kafada dolaşan hikayeler biraz daha derinine iner. hikaye yazarak kirasını ödeyen ve birasına kavuşan, bu yüzden de işe artık gitmeyen fakat gün geçtikçe sağlığını kaybeden birisi üzerine ilk cümleleri savurmuştuk birkaç saat önce. şimdi bu adamın yazdığı hikayeyi de düşünmemiz ve ikinci katmana inmemiz lazım. yanılsamalar kitabı ya da inception, hangisi dersen de. demiryolu hikayecilerinden yola çıkmış bile diyebilirsin arkamdan, nerem önüm nerem arkam bilmiyorum yükümü alınca. gerçek olup olmadığımı ise beni güneşe tutarak anlayabilirsin, bira şişesi çıkarsa gerçeğimdir. 

böylelikle üç katmana ulaşıyoruz: 

1. benim şimdiki halim. onur. 28 yaşında, mimar. çalışmaktan pek hoşlanmıyor, canı sıkılmasın diye hikaye yazıyor. akşamları içiyor. 

2. içerken hikaye yazıyor; bu hikayenin kahramanı da onur, 28 yaşında ve o da mimar. fakat gerçek üstü öğeler: site sakinlerinin ona çaktırmadan tüm yazdıklarını okuması, apartman toplantılarında bundan bahsetmesi, hikaye işe yarar bir şeyse kiradan düşmesi ve ona bira alması falan.

3. içerken ne yazdığı. sitedeki insanların, onu bu kadar sevmesine neden olan kelimeler ve cümleler ne? oğlu ölen yaşlı kadından tut da mimarlık fakültesi öğrencisine dek herkesi etkileyen o dil hangisi, üslup? eşinden boşanmış ve çocuğundan ayrı kaldıktan sonra darmadağın olmuş adam, neden bir sonraki yazıyı bekliyor? bu insanları, bana getiren iyi bir hikaye olmalı. 

katmanlar birbirine karışmalı ve gerçeğin nerede saklandığı bilinmemeli. mekan tek: bir site. dört bloklu. işe beş dakika uzaklıkta. ev zemin katta, küçük. insanlar, her gün hepimizin gördüğü sıradan insanlar. o kadar aynı olmalı ki üç katman da, ben bile ayırt edememeliyim. bir bulmaca gibi, şema çizerek ancak açıklayabilmeliyim.

neyse, bu aklımda demleniyor. bunun üzerine düşeceğim, belki sabah erken saatte belki de bir başka gecenin bilinmezinde. mimari yapısı, asırlardır ayakta kalan taş katedraller gibi olmalı; yirmi sene sonra geri dönüp baktığımda da ayakta kaldığını görebilmeliyim.


storm is coming





hikaye öncesi sessizlik

doğum günümde kapımın önünde bulduğum altı kırmızı bana iyi bir fikir, belki de uzun solukta yazacağım ilk hikayemin ilk adımlarını verdi. çıkış noktası yine benim hayatım, sadece yan karakterleri kafamdan uyduracağım. gündüzleri işe giderken akşamları bira içip yazı yazan ve zamanla, kendi haberi olmadan tüm site sakinleri tarafından yazdıkları okunan genç bir adam. boşa harcadığını düşündüğü tüm gündüzlerin acısını akşamın birkaç saatinde çıkarmaya çalışırken, site sakinleri de onun için üzülüyor ve bir şeyler yapmaya ama bunu ona çaktırmadan yapmaya çalışıyor. yaşlı kadının birisi, onu yıllar önce bir motosiklet kazasında kaybettiği oğlu yerine koyuyor. oğlunun en sevdiği yemek olan domatesli pilavdan yapıp bazen genç adama götürüyor. yeni boşanmış ve hayatının ortasında kara bir delik açılmış dördüncü katta oturan adam da, gencin umutsuzluğunda kendini görüp yalnız olmadığını anlıyor. 

bir apartman, zemin katta da ben. üzerimdeki her katta benimle bir bağlantı mutlaka var. ama kafamı bile kaldırmadığım için olanlardan haberim yok. kimsenin okumadığını düşünüp öylesine yazıyorum. ara sıra yaşlı kadın domatesli pilav getirince, ayıp olmasın diye tabağı alıyorum. fakat yerine yapabileceğim bir yemek olmadığından, tabağı yıkayıp ertesi gün geri götürüyorum. holde hemen genç bir çocuğun fotoğrafı var, öleceğini hissetmemiş belli ki fotoğraf çekilirken. kadının kocası da ölmüş, ona bu evi bırakmış. o da ölümü bekliyor, çerçevelenmiş yüzlerce fotoğraf arasında. bugünde yaşamıyor. onu bugüne getiren tek şey benim, bende gördüğü oğul imgesi. ara sıra kapımın önünde bulduğum kırmızı tuborg'lara da ses çıkarmıyorum, işlerim kötüye gittiğinden maaşı tam alamıyorum, çoğu zamanda işe gitmiyorum. vücudum her geçen gün biraz daha çöküyor ve kelimeler biraz daha yükseliyor etrafımda, aralarından uygun olanları seçip diziyorum. site yönetimi toplantılarında hikayelerim yüksek sesle okunuyor ve eğer beğenilirse, kiradan düşülüyor. çok para değil fakat yine de işime yarıyor. 

tabii bu daha ilk fikir, üzerine düşünmek ve yeterince tutarlı olabilirsem de "öykünün yeni ferhat göçeri" olmak isterim. dikkatim dağıldı lan twitter'da girdiğim goygoy türbülansından dolayı, neyse bu burada kalsın, iyi bir damar bulmuş cıncık gözlü madenci gibiyim zaten. ilham yalpalayarak geldi ve akşama iki bira içelim panpa dedi. içelim panpa, zaten evde bir tane kırmızı olacak. onun üstüne kat çıkarız.




22 Eylül 2011 Perşembe

when it rains

dört kırmızımı alıp serinleyen havanın ve batıyı kaplayıp güneşi kesen bulutların gölgesinde sevgili evim winterfell'e girerken, her şeyin yolunda gittiğini düşünüyordum. patlıcanlı pilav vardı ve yanına salata da yapardım. spagetti stoğum yerindeydi ve eğer istersem kaşar bile rendelerdim. buzluğa yatırdım kızılları ve pilavı porselen tabağa koyup mikrodalgaya sürdüm. düşük derecede daha uzun sürede ısınmasının, yüksek derecede daha kısa sürede hazır hale gelmesinden daha mantıklı olduğunu; enstantane-diyafram ilişkisi üzerinden değerlendirirken de salatayı hazırladım. çin marulu o kadar da lezzetli değildi ama kıtırlık katsayısı yüksekti. yarın pazar kurulacaktı ve bir kez daha hafif ekşimsi mükemmel süzme yoğurt ve yeşillikle eve gelecektim. evimde mutluydum. saatin kaç olduğuna bakabileceğim bir telefonum olmadığı için sabah yediden tedirginlikle ayaklandığım bugünlerde, rölöveyi de çizmiş olmamın haklı gururuyla sakindim. ilham arada sırada uğruyor ve bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu, beni kolluyordu. başucumda, çok sevdiğim espedair street'ten yıllar önce altını çizdiğim (ki hiç yapmadığım bir şeydir) cümlelerle sabahı karşılıyordum.

dört kırmızının ardından ne zaman uyuduğumu daha doğrusu sızdığımı hatırlamıyorum, yağmur sesiyle sabah erken saatlerde uyandım. gökgürültüsü de vardı sanki, kış gelmeden elçisi sonbaharı göndermişti. hemen evin pencerelerini açtım ve batının kara bulutlarına baktım. yazın parlak beyazı ve insanı bıktıran nemi dağılmıştı, bulutlar beni aralarına çekip almak istercesine yaklaşmıştı. saatin kaç olduğunu öğrenmek için televizyonu açtım, konuşan adamlara ve saate bakıp geri kapattım. belki her sabah uyanır uyanmaz saati öğrenmek için aynı noktadan fotoğraf çekmeli ve süreli sergilere bir yerinden tutunmalıydım. sanat ile neden uğraşmıyordum ki, neydi bana engel olan şey? gitara uzanmayan parmaklarım peki neden bir tualin karşısında fırçaya sarılmıyordu? neden bir kitap yazmak için en ufak bir çaba bile göstermiyor, bir karakter yaratmıyordum? eskisi gibi mimarlık dergileri karıştırmıyor ve boş zamanlarımda eskiz yapmıyordum? sabahın erken saatlerinde her şey alabildiğine berraklaşınca, problemler de temiz bir suyun dibinde yatan balıktan farksız oluyor; biraz hızlı olursan onu yakalayıp sudan çıkartabileceğini biliyorsun. balığın bunu zaten bildiğini de biliyorsun çünkü balık düşünmez, o zaten her şeyi bilir.

yolda yersin diye sana kitaplardan göndermeler yapıyorum, taze. bulutlar her yanda, yağmur beklemede.




20 Eylül 2011 Salı

elektrikli süpürgenin tehdidinde

zaten her şey yerli yerindeydi, bir de üzerine elektrikli süpürgenin monoton feryadı eklenince tam oldu. muazzam bir fenalıktan ve ne yapacağımı tam olarak kestirememekten bahsediyorum, bir anlığına unut gökyüzünde süzülen paraşütlerin renklerini. dev bir uğultu bedenleşiyor ve kafamı kendine doğru çekiyor, ense kökümde hafif bir sızı ve ofis için "temizlik vakti"

şu an birisi de ofisin önündeki çimleri biçiyor. sol kulağımda süpürge, sağ kulağımda biçme makinası; beynimin yerinde olmak istemezim şu an. iki kanaldan da birbirinden berbat şeyler geliyor, müzik bizi kurtaracaktır efendimiz fakat yazı yazarken müzik dinleyemiyorum, patronun geleceği tutar ve beni beat kuşağının geç bir soluğu gibi görürse "kap şukunu panpa" diyebilir. yeterince ifşa oldum zaten, bir de bunların arasına biraz daha insan eklemeyeyim. yine de yazarken umrumda olmuyor, okunmak ilk hedefim değildi.

bu aralar insan kotamın dolduğunu hissediyorum ki haznesi oldukça küçük bir insanım. yaklaşık on taneden sonra yeni üye alımlarını durduruyorum. içeriden biri çıkarsa ancak yer boşalıyor, önceliği olana kapılarımı açtıktan sonra barların önündeki kel ve top sakallı iri badigardlar gibi iki kolumu birleştirip "girmek yasaktır" makamında dikiliyorum. fazla insan zehirliyor ve yoruyor, sosyal ilişkilerin eninde sonunda bitmekle yükümlü olduğunu ve geriye kalanın sadece ben olacağını bildiğimden, yatırımımı başkalarına değil kendime yapıyorum. buna sadece bencillik diyemezsin, sen küçüksün ölemezsin.

elektrikli süpürgenin işi bitti fakat geride yıkık bir ruh ve çökmüş bir beden bıraktı. masamın üzerine yayılmış zemin kat planlarını sağa sola savurup kendime biraz alan yaratmaya çalıştım. zemin, bodrum ve birinci kat. her şey olması gerektiği gibi ben hariç. kolonlar, kirişler ve duvarlar. çift camlı pencereler. birazdan benim odama gelecek sıra ve dışarı çıkacağım, belki deniz kenarına gidip küçük bir yürüyüş yaparım nefes alır gibi hafiften şişen dalgaları izleyerek belki de bir avm'ye gider ve cep telefonlarına bakarım. cep telefonunun işe yarayacağı zamanlar elbet olacaktır, belki bir kayaya sıkışır ve yardım isterim. belki de gözümü bilmediğim bir yerde açar ve gelin beni kurtarın derim.

odanın camlı kapısı siliniyor, çok az kaldı masama ulaşmalarına. o saatten sonra geri dönüş olmayacak artık, geri geldiğimde masamı pırıl pırıl bulacağım. ışınlar yansıyacak gözüme, kendimi kirli hissedeceğim. oysa şimdi iyiydi, kahve izleri olan masaları hep sevmişimdir. izleri sevmişimdir genel olarak, bana belleğimi altın bir tepside sunarlar. bembeyaz bir odada uyanmak yerine, çocukluğumda köşesini kırdığım camın hemen ardında, dedemlerin evinde oturmayı tercih ederim. benim hatrım var diye değişmeyen çeyrek asırlık bir cam. boşlukta sallanıyor değilim, köklerim toprağımın en derinlerine kadar iniyor fakat bazen, kendimi ağaç gibi değil de o ağaca inmiş kiracı bir kuş gibi hissediyorum. ilk kanat çırpışta tüm bağlarımı kopartacakmışım gibi. her şey belirsiz be sol omzumun sarhoş meleği, neredeyim ve ben kimim?


19 Eylül 2011 Pazartesi

şimdi geliyor terlik

bir cinnetin layerında, bir projenin çıkmaz sokağında sinirli ve isyankarım, kime nasıl çatacağımı bilmiyorum ama tutmuyor lan bu ölçüler. bir tarafı sabitlesem diğer taraf halaya kalkıyor. spor salonlu, hamamlı, zıkkımın dibili bodrum katta büyük problemler var. sıkıntı var. betondan bir yılan dolaşmış sanki ve ben onun tutmayan ölçülerini almışım. hayır, ölçüler saçmalayınca motivasyonum ve dikkatim de dağılıyor, mal gibi bakıp dur. 

bugün negatif enerjinin gözlerimden fışkırdığı bir gün. korkma sönmez. sabah telefonum bir kapandı bir daha açılmadı, sanırım beyin kanaması. taşla ezdim yine çalışmadı. allah belasını versin, daha da telefon kullanmak istemem. aplikasyon he mi, en yakınımda kim var. si murg var, gel panpa içelim der. kuşluk vakti. zaten her zaman nefret etmiştim, şimdi bu nefretimi perçinlemenin tam sırası. detayları sonra hallederim. öğlen eve gittim, bilgisayarı açtım ve ofisten 12.30'da çıkmış olmama rağmen bilgisayarın saatinin 12.00 olduğunu görünce ne oluyoruz lan demeden durma. tarihe baktım, dünü gösteriyordu. bilgisayarım 24.5 saat geriden kalan sinir hastası bir at gibiydi ya da ben ofisten eve değil, zamandan geriye gelmiştim. pilav yaparım dediğim için ekmek almamış, pirinç kalmadığı için de pilav yapamayıp aç kalmıştım. bir inek kadar yeşillik yemek bir işe yaramadı, şu an aç ve perişanım. telefonum yok, ölçüler saçmasapan bir noktaya evrildi, soktuğumun evinde minimum yedi tane yatak odası ve banyo var ve bu tüm kahrolası şeyler benim başıma patladı. okula başlayan bebelere özendim bugün, ders çıkışı top oynuyorlardı ilk günden. yeni önlük. kundura. haydutlar. kadir kıymet bilmezler.

valla sinirliyim, fakat odaklanamıyorum. yoksa gözlerimden çıkan alevle kendim pişirip kendim yiyeceğim. geçen perşembe öğleden sonra öyle güzel bir ilham gelmişti ki, elli yıllık bir aşkı dört paragrafta anlatabilecek kudrete ve yalınlığa kavuşmuştum. temize çekemeden aldılar rölöveye götürdüler. o da tüm sakinliğimi ve aklımda yeşeren bu harikulade hikayeyi, üç kıtaya ve yarım asra yaklaşan bu destanı bir saat içinde parçaladı yok etti. iyi olacaktı lan, bir inanç gelmişti uzun zamandır gelmeyen. kaçan balık büyük olur hesabı. neyse, o günün akşamında geç saatlere kadar içmek ancak beni kendime, seni de bana getirdi. böyle yazınca, yazıları birine ithaf etmiş gibi oluyorum ama yok öyle bir şey cıncık gözlüm, hemen ensen karıncalanmasın. sadece çok derbeder ve bergüzarım. bergüzar korelim. dünün iyi geçmesi ve kekova üzerinden kaş'a gitmemiz, kaputaş'ın kumlarında usulca uzanırken ayaklarımı gıdıklayan namussuz dalgalar bile bugünü kurtaramadı. aklımda çünkü villa vardı, kardeşimin aklında da bu hafta boyunca onun kafasını sikip bırakacak teslimatlar, müşteriler ve problemler. iş hayatı öyle kuşatmış ki, tek gün motorsikletle ne kadar hızlı gidersek gidelim, vardığımız yerde bizi bekliyor buluyoruz. bak bu iyi damar, buradan yeni bir yazı şekillenir. kuşatılmışlık ve ekmeksizlik üzerine falan. 

böyle terlikle vurayım ekranın ortasına, alt dudağı sarksın. hele düşünmeden yazmanın keyfine. yörük ayranı. yayık ayranı. vur tam belinin ortasına odunla, kıl çadırında akşamı bekleyenler çıkıversin dışarıya. keçi var, koyun var. motosikletle keçi sürüsüne dalıyorduk yine, kopmuş bir keçi kafası ile gelecektim işe. anubis vardı, köpek başlı mısır tanrısı. kısa kollu gömlek giyip kırbaçla dolaşayım kalabalıklarda. vurdum mu şaklasın, şakaklarım aklansın.

bak öfkem geçer gibi oldu fakat işler kaldı, bir şekilde yanlış bir ölçü var. komodo ejderinin kuyruğu çarpsın kobralara. yüksek hızlı kameralar yakalasın elde avuçta ne varsa. şiir mi yazıp yollasam acaba posta gazetesine, böyle yeni bir açılım, bir patika. virgül kullan duman saçlım, ıssız toprakların avurtlarında. ah le yar yar. 

türkü barda içip içip eve attığım halaybaşları affetsin ruhumu, sabah olunca ne isimlerini ne de yörelerini hatırlardım. bilsem böyle olacağını ne halaya kalkardım ne de kaldırırdım.


16 Eylül 2011 Cuma

diarios di arquitecto

kağıtları masaya yaydım, kalemlerimi kontrol ettim, sert mukavva kapaklı defterimi elime alıp yaklaşık 1000 m2'lik villanın benim evimden daha geniş holünün ortasında durup kafamı yukarıya, galeri boşluğuna kaldırıp son nefesimi verir gibi "vay amına koyayım" dedim. 

yeni bir iş almıştık ve milyon euroların uçuştuğu bir yaprak fırtınasında benim payıma da bu saray yavrusunun rölövesini almak düşmüştü. tüm ölçülerini almak, bunu bilgisayara geçirmek, zamanla binayı modellemek, her oda için alternatifler yapmak, yere kadar olan camlardan giren güneş ışığını dahi gösterirken de günlerin geçişine belirsiz gözlerle tanık olmaktı kaderimde yazılı olan. zor bir süreç daha beni bekliyordu ve ilk yaptığım şey eve küfretmek olmuştu. bir şeyler çizmeye başlamadan önce kaba inşaatı bitmiş ve doğramaları takılmış, antik yunan mimarisine gönderme yapmaktan kendinden geçmiş bu evin içinde dolaştım. bodrum katında türk hamamı ve spor salonu olacaktı, zemin katta da misafir yatak odası, salon ve mutfak. merdiven boşluğunun kapladığı alanda, ülkemin altı tane üniversite öğrenci altı dolap ve üç ranzayla birlikte kalıyordu devlet yurdu kisvesi altında. zenginlerin dev evlerini değil devletin dar yurtlarını iyi bilirdim, dar yurtlara katlanmamın sonucunun bir zenginin evine mesaimi vereceğimi bilemezdim sadece meleğim. 

mimarlık birinci sınıfta, levent tarafında villa projesi yapmıştık. o kadar az şey biliyordum ki villaya ya da büyük evlere dair, ne çizip götürsem ölümüne yetersiz geliyordu. oran ölçek kafamda oturmuyordu, yüz metrakarelik salonu nasıl dolduracağımı bilmiyordum. mutfak girişe yakın olmalıymış, kapıdan eli kolu dolu giren ev sahibi evin içinde dolaşmamalı, aldıklarını hemen tezgaha koymalıymış. nasıl iyi niyetli düşünceler, ev sahibi bir tane tabağı yıkamazken eli kolu dolu mu girecek evine panpa? milyon euroyu kaba inşaata vermiş, bir o kadar da evin içine dökecek; bu adam marketten alışveriş mi yapacak yani? evin içinde dolaşıp mekanları algılamaya ve aklıma uzun süre gitmeyecek şekilde kazırken, sekiz yıl önceki onur da elinde eskiz kağıtlarıyla başka odalardan çıkıyordu. ah güzel çocuk, yoruluyorsun değil mi istanbul'da? yurdun okuluna uzak, saatlerin trafikte geçiyor ve bazen uyuyup uyansan bile daha yolu yarılamamış oluyorsun. debeleniyorsun, debeleniyoruz; her şey sabit kalıyor sadece biz değişiyoruz.

zemin katta dolaştıktan sonra, korkulukları eklenmemiş merdivenden dikkatli adımlarla çıktım. üst kat, yatak odalarının olağanüstü genel kurulu gibiydi. nereye dönsem banyolu yatak odası vardı, bazıları balkona açılıyor bazıları da jakuzi yerleriyle göz dolduruyordu. zenginlik şuursuzluktu, başkasında var diye aynısını yaptırmak ve bunu farklı zannetmekti. ultralüks sitenin içinde birbirinin aynısı yüzlerce villa, aynı garajlarda hemen hemen aynı arabalar. büyük beyaz kapılar, aynı havuz aksesuarları. sanata düşkünlüğü olanların bunu birkaç alçıdan heykelle başkalarına anlatma çabası. ah zenginler, parası hep olanlar. ederinin on mislini bir eve yatıranlar, içine yerleşmek için de aylarca sürecek inşaatın bitmesini bekleyenler... ben sizler için varım, a- ile geçtiğim o dönemki proje dersimin amacı da sizlere daha iyi hizmet etmemi mümkün kılmaktı zaten. yüksek zevklerinize bir adım daha yaklaşabilmek için, evinizi arkadaşlarınıza gösterirken pörsümüş göğüsleriniz biraz daha kabarsın diye. 

üst katın balkonuna çıktım ve hemen önümde uzanan başka villalara baktım. o kadar para veriyorsun ve antalya gibi bir yerde deniz görmüyorsun, başka evin sağır cephesine bakıyorsun. başka yerlerden getirilmiş ve yerini yadırgayan ağaçlara bakıp doğa özlemini gideriyorsun. başka villanın bahçesine, havuzuna ve havuzunun kenarında salıncakta hafiften sallanıp kitap okuyan güzel bir kıza baktım. en az benim kadar sıkıldığı, aynı sayfada takılı kalmasından belliydi. zengin doğmuştu ve görünüşe bakılırsa öyle ölecekti. bir perşembe öğleden sonrasında   akşamı okumaya çalışarak geçirecekti. 

tekrar zemin kata indim, ilk çizgiyi günahsız olanınız çizsin deyip bir yerden başladım. günler uzundu, ev büyüktü ve bu işte iyi para vardı. ah çikolatalı rölövem, bu işte gerçekten iyi para vardı. 




14 Eylül 2011 Çarşamba

schizophrenia

sultanahmet'ten sirkeci tarafına doğru inerken; aileme, dövme yaptırmayı düşündüğümü ve akıllarına gelen bir şekil olup olmadığını sordum. dövmeden hoşlanan insanlar değildi, ben de yaptıracak değildim zaten. oralı bile olmadılar, gereksiz yere endişe verme çabam boşa gidince ikinci denemede bulundum: "bende şizofreni başlangıcı var". yalnız yaşadığım zamanlarda muhabbetime ortak olup rakıma olmasın, sinemaya yalnız gitmeyeyim ama aynı zamanda iki kişilik bilet almayayım diye kafamdan uydurduğum karakterler en az benim kadar gerçekti, anne tarafından ispanyol asıllı sadık hizmetkarım esteban ara sıra gerçek olmadığımı iddia edecek kadar kendisini gerçek hissediyordu. hemen yirmi metre arkamızdan eli kolu çanta dolu esteban gelirken, annem "nasıl mesela?" diye sordu.

"eğer siz gerçekten istanbul'a geldiyseniz, üç gündür dağ bayır demeden dolaşıyorsak, camisinden kilisesine, sergisinden müzesine dur durak bilmeden yürüyorsak sorun yok ama ben bu kadar serüveni tek başıma yaşıyor, yemek yerken üç porsiyon söylüyor, yanımda başka birileri varmış gibi ayasofya'nın efsanelerini sesli anlatıyorsam işte o zaman başım belada anne" dedim. dalga geçtiğimi anlamışlardı, babam güldü geçti. bizim durakladığımızı gören esteban da geride durmuş, çok isteyip de alamadığım lenslere bakmaya başlamıştı. yolumuza devam ettik, tramvay hızla yanımızdan geçerken " ya gerçekten gelmemişlerse, ben akşama kadar deli tavuklar gibi oradan oraya gidiyor ve akşamları bilgisayar açacak gücü bile bulamıyorsam" diye içimden geçirdim. fotoğraf makinem doğruyu söylerdi, "gülümseyin" deyip deklanşöre bastım. canon yanılmamıştı, annem ve babam beni görmeye gerçekten gelmişlerdi ve gülümsüyorlardı. yaz boyu deniz kenarında olduklarından kapkara olmuşlardı.

eminönü'ye inip yoldan karşıya geçtik. galata kulesi, yanaşan bir vapur, köprü, açıktan geçen tankerler, dalgaların üzerinde rodeo yapan bir balık ekmek teknesi ve kaosuyla sıradan bir istanbul zamanıydı. telefonum çalmaya başladı, arayan babamdı. babama telefonu gösterip güldüm, o benden daha fazla güldü. tuhaf şeyler oluyordu ve elimden bir şey gelmiyordu.

olimpos'a gitmişler de "keşke burada olsaydın" demek için aramışlar. "siz de keşke burada olsaydınız, istanbul bugün çok güzel" deyip telefonu kapattım. bir vapur daha yanaştı iskeleye, üç balık daha oltaya yakalandı.


poisoned

akşama doğru bastıran halsizlik ve tek bir birayı bile bitiremeyecek kadar aciz duruma düşmem, ruhsal dengelerimin yerle bir olmasından değil; öğlen yaptığım ton balıklı sandviçin metabolizmamı kısmi felce uğrattığından kaynaklanmış. bildiğin düşük seviyede bir zehirlenme vakası yaşamışım. akşam bilgisayar başında oturamadım bile; yatağa sırt üstü uzandıktan sonra ozon'un swimming pool'unu izledim, biraz uyukladım, yalnız yaşamaktan ve saçma sapan davranışlarımdan nefret ettim, evlenmeye karar verdim ve bu hayatımın bu şekilde birkaç sene bile devam etmemesini istedim. gerçekten bıkmıştım, gün boyu bilgisayarın karşısında oturduğum yetmezmiş gibi akşamları da aynı aptallığın esiri oluyor ve iki üç günde bir içiyordum. manasız işlere hayatımı veriyordum resmen. içinde olduğum halsizliğin kaynağının ton balıklı sandviç mi yoksa üzerime gün boyu soğuk nefesini kusan kahrolası klima mı olduğundan bile emin değildim. belki de bunlardan bağımsız olarak hastalığım vardı, özellikle çalışırken hiç gücüm kalmıyordu. beynimi devre dışı bırakmak için de birkaç bira içiyordum. yatağımda boylu boyunca uzanırken hiçbir şeyden emin olmadığıma sinirlendim bu sefer, vantilatörüm sik-ko hala üflemeye çalışırken yerimden kalktım ve onun boğazını sıktım. çalışmasını istemiyordum artık. antalyasından bile nefret etmiştim, sürekli serinlik arayıp dururken. klima çarpıyor, vantilatör de elinden geleni ardına koymuyordu. çok erkenden yatağa girdim, 13 eylülü daha fazla yaşamak istemiyordum. 

bundan tam on yıl önce üniversite kaydı için izmir'deki ilk günümde, içimde limitsiz bir heyecan ve mutluluk vardı. sonunda üniversiteli olmuştum, öss ve dersane bitmişti. artık biraz daha özgür olacak ve hafta sonları sinemaya gidecektim. büyüdüğüm küçük ilçede sinema yoktu, en büyük eğlencem cuma öğleden sonraları basket oynamak olmuştu. öğrencilerden mütevellit uzun kuyruklarda, elimde belgelerle dikilirken etrafımı izliyordum. belki kız arkadaşım falan da olurdu, lisedeyken kimseyle çıkmamıştım. zaten çıkılacak bir yer yoktu, ders arasında karşılıklı tebessümler ve konuşmalar da, "çıkmak" fiilinin içini doldurmamıştı. ama izmir'deydim işte. herkes üniversiteli ve kendi halindeydi. 

on yıl geçtikten sonra da bir yataktaydım ve bilmediğim bir problemin esiri olarak, az yaşama sevincinin gözlerime yansıyan matlığıyla bir yerlere bakıyordum. bakıyor ama görmüyordum. film devam ediyordu, hava eylüle yakışmayacak denli bunaltıcıydı ve zamana ihtiyacım vardı. sabah kalkınca düzelecektim. aspirin c plus içtim, ne işe yaradığını bile bilmem. placebo etkisine bir katkı sağlasın diye, beynim "ilaç aldı, artık düzelebiliriz" desin diye tatsız tuzsuz bu solüsyonu kafaya dikip uykuya daldım.

rüyamda kaputaş'taydım ve her şey o kadar gerçekçiydi ki, birkaç sene önce kaputaş'ta çektiğim bir fotoğrafın aynısını bile gördüm. sonbahar olduğu için kimseler gelmemişti ve her şey cenneti anımsatan yumuşaklık içinde ve bir bütünlük halindeydi. sanki tek bir maddeden dökülmüştü ve sonradan renklendirilmişti etrafımda ne varsa. kaputaş'ın beyaz kumlarında uzandım ve iyileşmeyi bekledim, ayaklarımı gıdıklayan sular geri çekildiğinde sabah da olmuştu ve tamamen düzelmiştim.


13 Eylül 2011 Salı

haberin yok ölüyorum

şarkı göz göre göre içimde yükseldi, çevredeki tüm sesleri kıstı ve "geçti yine boş bir ömür" dedi. ofiste oturuyordum, renderlerım bitmişti, kelime oyununa kafamı veremediğim için seri yenilgiler almıştım. anlayacağın ölümle yaşam arasında o bilinmeyen bölgede ve sonsuz bir can sıkıntısına boyanmış siyah bir denize balıklama atlamak üzereydim. bir şeyler beni aşağı çekiyor ve sesler kafamın içinde yankılanıyordu. sabah öngördüğüm kötü bir gün kehanetim, öğlenki küçük yangın tehlikesi dışında tutmamıştı. telefon bir kere çalmıştı sadece, çok işlek bir ofis değildik. belki kara para aklamak için inşaat kisvesine bürünmüş bir şirket olabilirdik. hiçbir şey umrumda değildi, ölüyordum. nefes aldıkça oksijenle parçalanıyordu hücrelerim. milyonlarca beyin hücrem, ağaçsız topraklar gibi erozyona uğruyordu. zihnimde hiçbir düşünce yeşermiyordu artık. hayat, kollarımdan ve bacaklarımdan çekiliyor ve beni toprağa biraz daha çekiyordu.

bataklıkta gibiydim ve yıllar boyu debelendiğim için, hareket etmeyenlere oranla biraz daha fazla batmıştım. artık kurtuluşum yoktu, kendi çabalarımla hayatımı kurtaramazdım. stor perdeler denizliklere kadar inmişti, yarısını bitiremediğim kahvem hemen masamın üzerindeydi. yaptığım eskizler, mimarlık kitapları, küp şeker kağıtları, kulaklığım ve geri kalan her şey silikleşmeye başlamıştı. ofiste kimseler yoktu, klima üzerime soğuk soğuk kusuyordu. çıkınca birkaç bira içmenin kimseye en çok da bana bir zararı olmayacağını düşünürken, müziğin sesi de iyice yükselmişti. boş bir ömür geçiyordu, on sene önceki halimin hayali olacak bir hayatım vardı fakat bir anlamı kalmamıştı. 

dermanım yok, ben ölüyorum. ayrılırken ben içiyorum.

ofisten çıktım, mevcut mevsim koşulları umrumda değildi. zaman, günde 24 saaatlik hızla merhametsizce akarken hepimizin canına kast ediyordu. freni patlamış bir otobüsün içinde gibiydik ve bunun farkına varan birkaç insandan biriydim, diğerleri oksijen sarhoşluğuyla mutluydu. derin nefes alıp veriyor ve her şeyin düzeleceğine olan inançlarının altına sürekli odun atıyorlardı. bilmem kaçıncı kez yürüdüğüm yolu yine yürüdüm, markete girdim, hemen karşımdaki dolaba yürüyüp kapağını sağa doğru sürdüm. işte burdasınız yaşam tüplerim, bir elektron gibi arsızca etrafında döndüğüm artı yüklü protonlarım. cebimdeki para sürekli azalıyordu ve ay sonunu göreceğimden emin değildim. bir umutsuzluk ile eve geldim, buzluğa yatırdım dört tanesini. belki de psikolojik tedaviye yanıt verirdim ya da tek ihtiyacım olan sağlam bir dayaktı. 

kollarımın dermanı nereye gitmişti, neydi beni bu kadar yoran şey? boşverdim, senin yoktu ama benim her geçen gün öldüğümden haberim vardı.


middle of nowhere

kötü bir gün olacak kehanetim, öğlen tavuk yaparken yerine geldi. karma saçmalığı, o kadar da saçma değil sanırım. tavukları tavaya atmamla birlikte yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ateşten bir kolon peydah oldu. tava değil, öfkeli bir ejderha tutuyordum sanki ellerimin arasında. ateş, ocağın üzerindeki dolaba kadar çıkıyordu. "don't panic" sensörüm devreye girdi ve ocağın altını kapattım. fakat tavuklardan fışkıran alev buna rağmen sönmedi, hızlı ve doğru düşünmek zorundaydım. tavaya alıp sağa sola fırlatsam evi yakmak işten bile olmayacağından, önce musluğu açtım ve sonra tavayı suyun altına sokarak küçük çaplı yangını başarıyla söndürdüm. tavuklar zaman ayarlı dinamitler gibiydi ve nerede yanlış yaptığımı bilmiyordum. tavuğu bir kenara bıraktım, hazırlarken lav silahına dönüşmeyecek bir şeyler lazımdı. ton balığı bunun için gayet ideal gözüküyordu. domatesin de infilak ettiğini daha önce hatırlamıyordum. ateşten kolon, mordor diyarından gelmişçesine görkemliydi ve sanıyorum ki bir tarafımı yakmadan bu işin üstesinden gelmiştim. tonbalıklı soğuk sandviçi, atletizm yarışmalarını izleyerek yerken, son günlerde artan can sıkıntımın yaşama içgüdüsüyle birlikte azaldığını ve hayatta kaldığım için mutlu olduğumu fark ettim. uçurumun kenarına gelmeden kanatlanamazsın demişti kazancakis, ben de kontrolsüz bir ateşin kenarında soğukkanlı davranırken, gündelik hayatın aptallıklarından alabildiğine sıyrılmıştım. alev püsküren bir tava, kolaylıkla paniğe dönebilirdi ve "öleceğini önceden hissetmişti" temalı üçüncü sayfa haberine malzeme olabilirdim. durum şu ki, hangi yazımı okursan oku, öleceğimi önceden hissetmiş olduğuma emin olacaksın. biz burada yaşama sevinci paylaşmıyoruz dostum, her geçen gün öldüğümüz yaşama serüvenini temize çekiyoruz. 

neyse ki böyle büyük olaylar bende travmaya dönüşmüyor. yaklaşık bir saat sonra yine isteksiz, bezgin ve yorgun birisine dönüşüyorum. sanki üzerime benim görmediğim yükler asılmış, kendimle birlikte onları da taşıyorum. nereye gitsem onları da götürüyorum. bir amacımın olmaması bunun en temel sebebi olsa gerek, body buildinge gidip aynada kaslarını seyrederken aklını yitirmiş adamların bile çok daha fazla odaklandığını ve benden çok daha mutlu olduğunu söyleyebilirim. çok mutlu olmak, sonsuza kadar aşkla kavrulan kuruyemiş olmayı da istiyor değilim ama benim nihai bir amaca ya da düşmana ihtiyacım var. göbeğimi düşman bellemek istemiyorum, onu seviyorum. çalışırken şap şap diye vurması güzel oluyor. pek insan görmediğimden düşmanım da yok, basket arkadaşım küçük egemen'e mi düşman olayım allasen? bim'deki personel de gayet kendi hallerinde insanlar, okullar açılırken gidip müdür yardımcısına mı meydan okuyayım "ayağını denk al kısa kollu" diye? bir düşman şart, özellikle bu devirde.

bununla birlikte ateşle kutsandığım bugünün akşamında daha da dikkatli olmam gerekiyor. tam da düdüklü tencerede kuru fasülye yapacakken olacak şey değil. tüm siteyi havaya uçurur ve lanetli bir bekar olarak üç asır evsiz dolaşırım çorak ve isimsiz ovalarda.