14 Eylül 2011 Çarşamba

poisoned

akşama doğru bastıran halsizlik ve tek bir birayı bile bitiremeyecek kadar aciz duruma düşmem, ruhsal dengelerimin yerle bir olmasından değil; öğlen yaptığım ton balıklı sandviçin metabolizmamı kısmi felce uğrattığından kaynaklanmış. bildiğin düşük seviyede bir zehirlenme vakası yaşamışım. akşam bilgisayar başında oturamadım bile; yatağa sırt üstü uzandıktan sonra ozon'un swimming pool'unu izledim, biraz uyukladım, yalnız yaşamaktan ve saçma sapan davranışlarımdan nefret ettim, evlenmeye karar verdim ve bu hayatımın bu şekilde birkaç sene bile devam etmemesini istedim. gerçekten bıkmıştım, gün boyu bilgisayarın karşısında oturduğum yetmezmiş gibi akşamları da aynı aptallığın esiri oluyor ve iki üç günde bir içiyordum. manasız işlere hayatımı veriyordum resmen. içinde olduğum halsizliğin kaynağının ton balıklı sandviç mi yoksa üzerime gün boyu soğuk nefesini kusan kahrolası klima mı olduğundan bile emin değildim. belki de bunlardan bağımsız olarak hastalığım vardı, özellikle çalışırken hiç gücüm kalmıyordu. beynimi devre dışı bırakmak için de birkaç bira içiyordum. yatağımda boylu boyunca uzanırken hiçbir şeyden emin olmadığıma sinirlendim bu sefer, vantilatörüm sik-ko hala üflemeye çalışırken yerimden kalktım ve onun boğazını sıktım. çalışmasını istemiyordum artık. antalyasından bile nefret etmiştim, sürekli serinlik arayıp dururken. klima çarpıyor, vantilatör de elinden geleni ardına koymuyordu. çok erkenden yatağa girdim, 13 eylülü daha fazla yaşamak istemiyordum. 

bundan tam on yıl önce üniversite kaydı için izmir'deki ilk günümde, içimde limitsiz bir heyecan ve mutluluk vardı. sonunda üniversiteli olmuştum, öss ve dersane bitmişti. artık biraz daha özgür olacak ve hafta sonları sinemaya gidecektim. büyüdüğüm küçük ilçede sinema yoktu, en büyük eğlencem cuma öğleden sonraları basket oynamak olmuştu. öğrencilerden mütevellit uzun kuyruklarda, elimde belgelerle dikilirken etrafımı izliyordum. belki kız arkadaşım falan da olurdu, lisedeyken kimseyle çıkmamıştım. zaten çıkılacak bir yer yoktu, ders arasında karşılıklı tebessümler ve konuşmalar da, "çıkmak" fiilinin içini doldurmamıştı. ama izmir'deydim işte. herkes üniversiteli ve kendi halindeydi. 

on yıl geçtikten sonra da bir yataktaydım ve bilmediğim bir problemin esiri olarak, az yaşama sevincinin gözlerime yansıyan matlığıyla bir yerlere bakıyordum. bakıyor ama görmüyordum. film devam ediyordu, hava eylüle yakışmayacak denli bunaltıcıydı ve zamana ihtiyacım vardı. sabah kalkınca düzelecektim. aspirin c plus içtim, ne işe yaradığını bile bilmem. placebo etkisine bir katkı sağlasın diye, beynim "ilaç aldı, artık düzelebiliriz" desin diye tatsız tuzsuz bu solüsyonu kafaya dikip uykuya daldım.

rüyamda kaputaş'taydım ve her şey o kadar gerçekçiydi ki, birkaç sene önce kaputaş'ta çektiğim bir fotoğrafın aynısını bile gördüm. sonbahar olduğu için kimseler gelmemişti ve her şey cenneti anımsatan yumuşaklık içinde ve bir bütünlük halindeydi. sanki tek bir maddeden dökülmüştü ve sonradan renklendirilmişti etrafımda ne varsa. kaputaş'ın beyaz kumlarında uzandım ve iyileşmeyi bekledim, ayaklarımı gıdıklayan sular geri çekildiğinde sabah da olmuştu ve tamamen düzelmiştim.


Hiç yorum yok: