geçen gün sosyal medyada içki masası paylaştığı için 82.000 lira ceza yemiş adamı izlerken, yüz felci geçirmiş çılgın bir bilimadamı gibi acı acı gülümsedim. çünkü bu blogu 2010'da açarken tek hedefim buydu: dünya'yı dolaşacak ve gittiğim her yerde tuborg sponsorluğunda fotoğraflar çekip hikayeler anlatacaktım. iş çıkışı pub kültüründen girip günlük bir testi bira karşılığı taş taşıyan piramit işçilerinden çıkacaktım. firavunlar, senatörler, anası bir türlü ölmediği için yetmiş yaşına kadar prens olanlar, ufak bir motosikletle avustralya kıtasından gezmeye başlayanlar, profesyonel bir sporcu gibi aşil tendonunu koparanlar, her şeyi bırakırken kendini de unutan bankacılar, intörnlükten sonra rahat edeceğini zanneden doktorlar, ingiltere üçüncü liginde orta sıralarda bir takımın malzemecisi olmak için ülke değiştirenler, kars'a izmir'den bir tır dolusu bira götüren şoförler, genetik okuyup tahsildarlıkla devam edenler, mimarlık bitirip memurlukla oyalananlara varana dek her yerden hikayeler toplayacaktım. sanki dünya'ya kısa süreliğine gönderilmiş bir gözlemci gibi notlar alacak ve ertesi gün başka yere sürecektim.
fakat bu blog, olmuşlar ile olmamışların sentezlendiği butik bir laboratuvara dönüştüğünden beri net planlar yapmıyorum. yolda düzülen bir kervana dönüştüm, beni düzen ise kainatın kadim düzeni. her şey dengede, eşit kollu terazinin üzerinde ayakta kalmaya çalışıyorum. içki fotoğrafı paylaştığım için henüz ceza gelmedi, gelse bile bunu ödeyecek param yok, param olsaydı bile bunu ödememek için meis'e kadar yüzer, oradan rodos'a kaçmanın planlarını yapardım. limanın oradaki kilisede günah çıkartır, şövalyelik ile müjdelendikten sonra da rodos'un toprak bütünlüğünü hayatımın sonuna kadar savunacağıma ant içerdim. zırhlar, kalkanlar ve kılıçlar ortadan kaybolduğundan beri ortalık yaşlı, sinsi ve mide bulandırıcı siyasetçilere kaldı.
dün akşam, klima ve vantilatörü aynı anda açıp salonu fırtına vadisine çevirirken aklıma bir fikir geldi. tabii, iki biranın da ilhamımın altına meşe kütüğü attığını söylemem lazım. bu, bir sürü özel gücü olmasına rağmen bunları kullanmayı tercih etmeyen, insanlıktan yaka silkmiş ve ailesine yakın olmak için onların yaşadığı ufak ilçeye dönüp memur olmuş ve kod adı "657" olan bir adam üzerine olacaktı. bir gün, yanlış yaptığı bir şey olmamasına rağmen, ona diş bileyen sahtekar bir müteahhit iftira atacak ve polisler bu kez de onun için gelecekti. polisler kapıyı kırmadan önce damatlığının içine sakladığı ve yıllardır kullanmadığı kostümünü giyecek ve önceden hazırladığı mektubu başucuna koyacaktı. haftalardır balkona çıkmıyordu, çünkü bir kumru yavrulamak için o balkonu seçmişti. rahatsız olmasınlar diye perdeyi bile sonuna kadar indirmişti, sadece ufak bir aralıktan kumruya ve bebiklerine bakıyordu günlerdir. hayat hakkına saygılıydı, kimseye bir zararı olmazdı ama ne kadar saklanırsa saklansın pislik onu da bulmuştu. adalet yoktu, adaletin ırzına geçmişler ve onu pazarlamaya başlamışlardı. kimin ne kadar parası varsa, adalet hanımı onun yatağına gönderiyorlardı. kötüler, daha da güçlenmişti ve artık hiçbir şeyden korkmuyorlardı. kumru hanım ve adını büyük yazardan alan oğlu yaşar'ın yanından geçip karanlığa doğru süzülerek kaybolan "657" önce müteahhidi yatağından alacak ve gerekli belgelerle adliyenin önüne, geç gelmiş bir dürüm gibi paketleyip bırakacaktı. ışığı yansıtmayan vanta black kostümü ve tüm binaların projelerine erişebilme yetkisiyle, tüm iftiracıları yataklarından kaldırıp yerlere serecekti. iftiraydı diye haykıracaklardı, işimize gelmiyordu ondan böyle şeyler söyledik diye ağlayacaklardı ama insanlar, onlara yere sıvanmış bir bokmuş gibi bakacaklardı.
üçüncü biraya geçmek için mutfağa giderken, blogun başlığında yıllardır kol kola vermiş iki tuborg'un hikayesini hatırladım. tutulmuş bir sözdü, hayatın ötesindeydi. paha biçilemez, ceza kesilemezdi. bir kasım sabahı o kaleye tek başıma çıkmış ve bunun için uzun süre yürümüştüm. kasımda orada olacağımıza söz vermiştik ve oradaydık. bağımsız gözlemciler kaleye sadece benim çıktığımı iddia edebilirlerdi ama onlar bile ortalıkta yoktu.
blog, tuborg'ta işe girmeyi her şeyden çok isteyen ve kariyerini buna göre çizen bir çocuğun ilk adımlarıydı; şimdi kendi okyanusunda yelkenleri ayarlamayı az çok öğrenmiş amatör bir kaptanın seyir defterine dönüştü. buraya ne için geldiğimi ve ne için kaldığımı biliyorum, hayat her gün serüvene atılacağımız bir sirk de değil. bazen sabırla beklemek, beklemenin saraylarında dolaşmak ve uzun demleme ile kendimi damıtmak gerekiyor. yeşil pasaportlu bir 657 kolay yetişmiyor...

.jpg)
















.jpg)
