şiirle pek işim olmadı, çoğu zaman şairin ne demek istediğini ya da benim bundan ne çıkarmam gerektiğini dahi anlamadım. hele ki hiç gelmeyecek sevgiliye yazılmış ağdalı aşk şiirleri, bal festivalinde tam altın için kilolarca bal yemeye çalışanlar kadar bıktırıcı geldi ama bazı taşlar zamanla oturur. şiirler üç boyutlu dünyamıza dördüncü boyuttan gönderilmiş şifrelerdir. birden ortaya çıkarlar, işlerini görürler ve sonra da çekip giderler.
cemal süreya'nın "beklemek gövde gösterisidir zamanın" dizesini de onu hiç beklemediğim bir anda okudum, daha önce duymamıştım. aslını astarını ararken de şiirin basılı halinde, bu cümlenin böyle olmadığını fark ettim. "beklemek gövde kazanmasıdır zamanın" yazıyormuş. fakat bu yanlış o kadar fazla tekrarlanmış ki, doğruya yakınsamış. şu an internetin yarısı beklemeyi gövde gösterisi, diğer yarısı ise gövde kazanması olarak biliyor. ben oyumu gövde kazanmasından yana kullanıyorum. soyadındaki bir y'yi bahiste kaybeden cemal bey'i bulsam kendisine soracağım fakat iki kumarbazın ne zaman tetikleneceği belli olmaz. tüm soyadımı kaybedip de yaşayanların arasına geri dönemem. bu işleri bırakmak kolay olmadı.
ki yanlış hali bile muazzam, bir yanlışın peşine düşüp yola çıkmak bile heyecan verici. kesin hesaptan sonra ortaya çıkan net bir sonuç gibi değil şiir, seninle kurduğu bağa göre değişiyor. yanlışı yok. doğrusunun ne olduğu da kimin umurunda ki? belki de iki versiyonunu çıkarttı şair, hangisinin tutacağına dair bahis oynadı başka bir şair arkadaşıyla. boğaz kenarında rakı balığına. soğuk bir ekim akşamında, meyhaneden yalpalayarak çıkıp beşiktaş'a kadar yürüdüler. kuruçeşme civarında gençten bir adam çıktı karşılarına, canı belli ki çok sıkkındı. az önce istifasını vermiş, parasını dahi içerde bırakıp bir daha geri dönmemek üzere o lüküs mimarlık ofisinden toz olmuştu. genç adam iki şairi görmedi boğazın karanlık sularına bakarken ama şairler onu, elli sene öncesinden bile gördü.
zor bir haftayı daha geride bırakmaya çok yaklaştım, iş çıkışı mekkeli müşriklerle haftalık olağan toplantımızı yapacağız deniz gören bir çamın altında. maviden, grimsi bir mora dönüşecek yavaşça gökyüzü. en uzakta gelidonya feneri'nin on saniyede bir çakan fenerini göreceğiz. önünde uzanan adaları, nadiren geçen tekneleri... kaptan eudemos'un büyülü yelkenlisine ise sadece ben bakacağım. defneden tacını bile göreceğim bir dağın yamacından. birkaç hafta içinde gideceğimiz kampın hazırlıklarını konuşacağız, içimizdeki serüven ateşi yeniden harlanacak. herkes evli, herkes çocuklu. bize, kendimizden bir avuç et ancak kalmış. o eti de mangala yatıracağız, yıldızların altında etimizle kendimize geleceğiz. hiçbirimiz sorumluluklarımızdan kaçmıyoruz, 1950'lerde galata köprüsünü sırtında yüküyle geçen bir hamal gibi eğilip bükülsek de yıkılmıyoruz.
geçen çarşamba, işten "hastaneye gidiyorum, öğleden sonra ancak gelirim" diye çıktım. nereye gittiğimi bilmelerine gerek yoktu. önce mezarlığa uğradım, beyaz mermerin üzerine sonbahar yaprakları düşmüştü, onları ayıkladım. biberiyenin yapraklarını avucumda ezdim, kokladım ve geçen 15 seneyi düşündüm. beklemek, gövde gösterisi değildi. meydan okuma değildi.
çok kalmadım, seni yolda bulacağımı bildiğim için yola devam ettim. opeth'ten ending credits çalarken, yanımdan gümüş siyah bir motor geçti. virajı, rüzgarı ezbere bilen bir martı gibi karşıladı. yolun üzerinde değildi, yolun kendisi olmuştu. gözden kaybolana kadar onu izledim, açık camlardan giren sonbahar rüzgarları arabanın içinde ufak bir kasırga kopardı.
kadim sahilimize ulaştım, ölü ormanın içinde yürüdüm, bulutlar beni almak için yeryüzüne çok yaklaştı ama henüz değil dedim. birkaç saat sonra geri döndüm koltuğuma, o zamandan beri neredeyse kalkmadım. dünyevi meselelerin metrekare hesaplarıyla, terasa çıkan merdivenlerle, teknik hacimlerle, bakanlığın çelişen görüşleriyle akşamı ettim. yaşamanın külfete döndüğü bu coğrafyada, sırtım ağrıdı, eğildim ama yine devrilmedim.










.jpg)


.jpg)






