14 Nisan 2026 Salı

sonraki gün yoksun

cumayı, cumartesiye bağlayan gece sabaha karşı üç sularıydı. sanırım artemis 2, o sırada ay görevini tamamlamış ve gezegene dönüyordu dört mürettebatıyla. dünya nasılsa öyleydi; bir an olsun bile durmayan dev bir kazan gibi her şeyi öğütüyor, kusuyor, tüketiyor ve yeniden başlatıyordu.

rüyamda, gökyüzünden gelen ısrarlı bir kapı zili duyuyordum. her yerde yankılanıyordu ve zil yetmezmiş gibi birisi kapıya sertçe vuruyordu. bunun rüya olmadığını, karanlıkta gözlerimi açınca anladım. kapıda birileri vardı ve sakin değildi. sanırım polis gelmiş ve beni, hiçbir zaman işlemediğim suçlar için gözaltına almaya karar vermişti. masumiyetimi ispat edecek dermanım yoktu, dünyanın bu köşesinin bu zaman diliminde, bu partinin yönetimine denk gelmek yeterli sebepti. 

kapıya yürüdüm, mercekten baktım. alt kattaki komşuyu gördüm. kadıncağız iyi değildi, kapıyı açtım ve kısık gözlerle durumu anlamaya çalıştım. rüyada olmadığıma emindim. her şey tutarlıydı, kapının önündeki ayakkabılar benimdi, hiç binmediğimiz için üzeri toz bağlayan koyu yeşil bisiklet de aynı duvara, son sekiz senede olduğu gibi aynı şekilde yaslanmıştı. 

"düştü" dedi, dehşet içindeydi. kendini kaybetmeye ramak kalmıştı. "banyoda hareketsiz yatıyor, sesimi duymuyor, kime gideceğim bilemedim yavrum". "tamam" dedim, "öncelikle sakin olun ve inelim duruma bakalım."  aceleyle çıktım evden, üzerimde uyduruk penyeler ve ayağımda terlik ile. ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. böyle durumlarda sakinliğimi korumayı başarıyorum, bedenimi sanki operasyon merkezinden kumanda ile kontrol ediyorum. alt kata indik, teyzenin paniği şiddetlenmişti. banyonun kapısı açıktı, kocasını orada gördüm. banyoda düşmüştü, kafası plastik taburenin üzerindeydi, kan vardı ve durum hiç iyi görünmüyordu. adamın rengi bembeyazdı. 

kadının telefonunu isteyip 112'yi aradım, adresi söyledim, ambulansı karşılamak için sokağa indim. soğuk bir geceydi, ortalıkta kimse yoktu, caddeden araba bile geçmiyordu. herkes çoktan varmıştı her nereye varması gerekiyorsa. belki, alt kat komşumuz da varmıştı nihai hedefe, bedeni çoktan geride kalmıştı ve biz onu geri getirmeye çalışıyorduk. ambulans geldi, cevabını bilmediğim sorular sordular. ne zaman düşmüştü bilmiyordum, kaç yaşlarında olduğunu bilmiyordum ama seksenden az değildi. eve çıktık, kalp masajı yaparlarken "ex olmuş" fısıltılarını duydum. çok uğraştılar, sesleri duyan eşim de inip teyzeyi sakinleştirmeye çalıştı ama nafile. kadının paniği ve dehşeti vücudunu ele geçirmişti. kocası ise artık geride bırakmıştı dünyayı, rengi öyle söylüyordu. seksen altı yıl boyunca her gün yaşadığı hayat bir gecede son bulmuştu. bir battaniye ve son bir çabayla taşıdık ambulansa, kalp masajı devam ediyordu.

1940'larda geldiğin dünyaya 2026'da, bir nisan gecesinde, dört astronotun atmosfere girdiği saatlerde veda ediyordun. portakal çiçeği kokuyordu gece, uzakta birkaç köpek havlıyordu. kediler araba altlarında uyuyordu. her şey geride kalmıştı, çocukluğun, gençliğin, ihtiyarlığın. çocukların ve torunların. onlar da daha az hatırlayacaktı, hatırlayanlar bile zamanı gelince ölecekti. teyzeyi birkaç ay önce asansörde gördüğümde, oğlumun ne kadar büyüdüğünü söyleyip "doğan büyüyor" demişti. 

ambulansın mavi ışıkları yüzümüzü yıkayarak uzaklaştı, kızı ve damadı da yetişmişti. ben geride kaldım, soğuk sokakta bekledim. sabahın dördüne yaklaşmıştık, her şey bir düş gibiydi. adamın banyoda yatışı, boynunun durumu, battaniyeye koyup asansöre götürmemiz, sağlıkçılar, içerde haykıran teyze ve hep orada olan yıldızlar...

azrail, cuma gecesi bizim apartmandaydı. sabaha, amcanın öldüğünü öğrendik. akşam üstü gömüldü. akşama duasını ettiler, pidesini yediler ve sanki hepsi bu habere idmanlıymış gibi bir an olsun bile tereddüt etmediler.

ben de bir ölümün ardından, hayatımı değiştiren o ölümü tekrar düşündüm. 24 yıl yine çok az geldi ama isyan etmedim, yokluğu da en az varlığı kadar gerçekti, göz ardı edilemeyen bir kütleye dönüşmüştü. bu da benim yolumdu, başka türlüsü olmayacaktı. ambulansın mavi ışıklarının izi kaybolana dek aşağıda bekledim, sonra eve çıktım. 

yatağa uzandım, oğlumun kalbinin üzerine elime koydum ve avucumla pıtpıtlarını dinledim. yaşlı komşunun diğer tarafta, annesine babasına kavuştuğunu ve onlara sarıldığını düşündüm. çocuk halini, portakal çiçeklerinin açtığı bir nisan sabahında evinin avlusunda oynarken annesine koştuğunu düşleyerek sabaha karşı uykuya daldım...



31 Mart 2026 Salı

primler, günler ve geri kalanlar

benden istenen prim gün sayısını çoktan doldurmuşum, sigortalılık süremi tamamlamak için 6 yıl 3 ay 19 günüm kalmış fakat emeklilik yaşımın damalı bayrağını görmek için 17 yıl 3 ay 16 gün daha işe gelip gitmem gerekiyor. sanki birbirinden zerre haberi olmayan üç farklı insanın üç farklı ülkedeki emeklilik koşullarına bakmışım gibi, biri diğerini tutmuyor. halbuki hepsi benim: tek beden, tek ruh, tek çalışma isteksizliği.

nasıl olacak bilmiyorum, başka bir salı sabahı pencere kenarındaki masamda otururken infilak mı edeceğim, parçalarımı tavandan ve duvarlardan spatulayla kazırken temizlikçi ablalar kanlı kuşbaşılarıma tiksinerek mi bakacak hiçbir fikrim yok. aşure yerken hapşırmış gibi, parçacıklarım evrenin başlangıcına gönderme yapacak. kariyer planı yapmak için de geç kaldım, epeydir çalışıyorum ama doğru kararlar verdiğimi söyleyemem. ölme karabaş modunda hep günü kurtarmaya çalıştım, elimde kurtarılmış günlerden oluşan külçeler var. yatırım aracı olarak bakır alan ve bir ay geçmeden "bu külçeleri ben ne yapacağım" diye sağa sola ağlayan insanlardan halliceyim. 

daha 17 yıl var... hani beklesem gelmez, beklediğimi bile unutur ve içi geçmiş yaşlılar gibi ımhh diye inlerken bir sabah artık gidebileceğimi söylerler. onlara nereye gidebileceğimi sorarım, onlar da benden önceki emekliler nereye gitmişse, o tarafa bir bakabileceğimi söyleyip işlerine geri dönerler. zaten işleri başlarından aşkındır ve bir de taze emeklinin kahrını çekemezler. binlerce kez indiğim merdivenlerden son kez iner ve bir daha geriye bakmam. aniden geriye bakarsam kireçlenen boynum kopabilir ve kafam merdivenlerden yuvarlanabilir çünkü. ani hareketlerden kaçınmak ve sürekli ileriye bakmak lazım. şimdiden ağrıyan sırtım ve boynuma, 17 yıl sonra calgon kürü bile etki etmez. alçıya dönüşmüş prehistorik bir sert kabuklu gibi çıkarım binadan. 

17 yıl öncesine bakınca, zamanın o kadar da yavaş akmadığını görüyorum bir yandan. gayrettepe'de bir ofisti, zemin kattaydı. henüz orada işe gireli birkaç ay olmuştu. öncesinde, aşırı zenginlere iş yapan bir mimarlık ofisinde çalışmış ve dolunayın olduğu çok soğuk bir kasım akşamında istifa etmiştim. fatih terim'in boğaza nazır villasının ölçülerini alıyor, sonra da ofise dönüp bunu çiziyordum. yüzme havuzu, sinema salonu, şık bir çatı katı falan istiyorlardı. imparatoru, bizim ofise geldiğinde görmüştüm. ne kadar da kısa bir adamdı, tüm imparatorlar kısa ve sinirli oluyor sanırım. uzunların derdi kendilerinden bile uzun, hiçbir yere sığamıyor ve şehirler arası otobüslerde vazgeçiyorlar bir çok şeyden. kısalar her yere sığdıklarından bir süre o sığışmalar yetmiyor ve daha geniş düzlükleri arzuluyorlar. cengizhan da muhtemelen kısa ve öfkeli bir adamdı. bir salı sabahı kalktı, ovaya baktı ve içindeki şiddet arzusunu daha fazla dizginlemek istemediğine karar verdikten sonra olanlar oldu.

hah, ne diyordum? hiçbir şey demiyordun abi, tam diyecek gibiyken nişantaşı mimarlık mezunu bir mimar geldi, babasının parasıyla bir yerlere çoktan varmışlardan, sorduğu sorulara sinir oldun, yazıya ara verdin,  çay ocağına inip kendine adaçayı demledin sakinleşmek için, sonra pencereden bakarken herifi son model bmw'siyle tekrar gördün ve bütün bu hengamenin boşa olduğunu düşünüp ustura gibi bir küfür savurdun. böyle adamları daha önce de görmüştün, hatta 17 yıl önce gayrettepe'deki o ofiste çalışırken, patronun rica etmişti de komşusunun oğluna proje çizmiştin. o da paralı bir üniversitede okuyordu, onun da bmw'si vardı. çocuk hiçbir şey bilmeden son sınıfa gelmişti, sen de rica üzerine oturup projesini çizmiştin. diploma projesini yüksek puanla geçmiş, sonra da uzun bir yaz tatiline çıkmıştı.

sen de o yaz hem çalışmış hem de yaz okuluna gidip son dersini vermiştin. yıldız teknik'te mimarlık okumanın ödülü de bakır külçelerden bir gerdanlık gibi oldu bak. faydası yok, ağırlığı ise boynunu ağrıtıyor. 

yazı buradan toparlanmaz, kartonpiyer bir göbekten sarkan iri taşlı avize gibi çengelinden çıktı ve bin parçaya bölündü. ayaklarımı kesmeden burayı terk etmem lazım. belki de şarjörümde tek mermim, tek atımlık barutum kalmıştır ve henüz bunun zamanı gelmemiştir.



24 Mart 2026 Salı

çalışan tek hayvan

kütüphaneye, üç hafta önce aldığım bilimkurgu ağırlıklı kitapları iade etmeye giderken etrafıma şöyle bir bakınca fark ettim acı ve çıplak gerçeği: çalışan tek hayvan bizdik. öfkeli bir güruhun sözcüsü ya da temsilcisi olmak istemiyorum, diğer insanlar kendilerini hayvan gibi görmek istemeyip "nerden hayvan oluyoruz müfteri adam, asıl hayvan sensin" diye çıkışabilir, o yüzden cümleyi düzelteyim: "çalışan tek hayvan bendim."

bir fare, çay kenarında kayanın üzerinde güneşleniyor ve yeterince kuruduktan sonra suya tekrar atlıyordu. akıntı onu yirmi metre sürüklüyordu. fare ise akıntının sonundaki başka bir kayaya çıkıyor, duvarın üstünde koşuyor ve tekrar güneşlenme kayasına geliyordu. bir oyun bulmuştu kendisine, devir daim düzeneğini kurmuştu. saati, takvimi, mesaisi ve maaşı yoktu. prim gününden ve emekliliğine ne kadar kaldığından da bihaber gibiydi. kayası, suyu ve güneşi vardı. hepsi onundu, hiçbiri ona ait değildi. suyun yüzünde fare, dibinde ışıldayan balıklar, on metre üstünde rüzgarı koltuğunun altına almış martılar vardı. kapı yarısı kadar bir caretta'nın da yakınlarda olduğunu hissediyordum fakat çok zamanım yoktu. 

halk kütüphanesinin sessiz koridorlarından geçip memurun odasına giderken, büyük yazarların duvarda asılı fotoğraflarına baktım. hepsi ne kadar güzel ve ne kadar ölüydü, yazacaklarını yazmış ve ölümsüzlüğü garantilemenin verdiği huzurla kütüphane duvarlarında yerlerini almışlardı. ahmet hamdi tanpınar, yaşar kemal'e kahve içmeye gelmiş; hemingway ise marquez, steinbeck ve twain ile kağıt oynamaya henüz başlamıştı. yeşil çuha asırlıktı, nazım hikmet kapı eşiğinde sigarasını içip hayattayken hasret kaldığı mavi gökyüzünü ve martıları izliyordu. 

memur odasındaki memur uyukluyordu, işine pey bayıldığı söylenemezdi. bir gözünü telefondan ayırmadan diğer gözüyle bana bakan iguanaya yavaşça yaklaştım, kitapları verdim. diğer gözünü de zahmet edip bana çevirdi, sonunda iki gözüyle işine sımsıkı sarılmıştı. en son kpss hazırlık kitabı okumuş ve ondan sonra da herhangi bir kitabın kapağını istediği için kaldırmamıştı. onu yargılayacak değildim, insan neyi seviyorsa ondan uzak kalmalıydı. bunu yaşayarak acı bir şekilde öğrenmiştim. mimarlık başta güzel bir fikir gibi gelmişti, şimdi ise projelere bakarken gözlerimi kısıyor ve o parlak çizgilerin beynime saplanmasına engel olmaya çalışıyordum. kütüphaneci olsam belki ben de iguanaya dönecek ve kapı tarafından yaklaşan kitapperverleri tek gözümle karşılayacak, sonra da kısa videolar izlemeye geri dönecektim. kendime garanti veremiyorum, ne mal olduğumu bile tam tartabilmiş değilim. 43 senedir birlikte yaşıyoruz ama bazen aynada gördüğüm kişi, sanki arkamda duran başka bir adammış gibi geliyor. omzumdaki melek desem, meleğe benzemiyor. bir şeyler yazdığı doğru ama bunlar benim günahlarım mı yoksa onun bana biçtikleri mi, belli değil. 

yeni kitap alacak zamanım yoktu, kitapların olduğu salona girip rastgele bir kitabın rastgele sayfasından hayatıma bir amaç bile yontabilirdim ama geri dönmem gerekiyordu. daha geniş zamana bıraktım bazı şeyleri, kapı pervazına yaslanmış nazım'dan müsaade istedim. hafiften çekilirken güldü, bir dize fıydırdı dudaklarının arasından, henüz okumadığım ve belki de henüz yazmadığı bir şiirdendi sanki. 

gerisin geri geldim masama oturdum; kontrol etmem, onaylamam ve hatalarını bulmam gereken onlarca proje, muntazam bir bando takımı gibi önümde dizilmişti. yaldızlı kıyafetleri vardı, o yüzden gözlerimi kısarak baktım, parlaklığı azalttım. bu çalışmak belasına ne zaman bulaştığımı hatırlayamadım, para için desem maaştan bir hafta sonra o da kalmıyordu. zamanın akışını pencere kenarındaki masamdan, ışıltısını yitirmek üzere olan gözlerle izliyordum.

oturduğum yerden karnını kurutan fareyi, dipteki otların arasında dolaşan balıkları, çalının içindeki kuytusunda öğlen uykusuna yatmış gabor'u, şairlere ilham veren martıları, göçe hazırlanan caretta'ları ve diğer insanları görebiliyordum. insanlar hariç diğerleri özlerinin gereği neyse onu yapıyordu, bunun üzerine düşünmüyor, planlamıyor ve kendilerini zerre dahi zorlamıyorlardı. rüzgarı, suyu ve toprağı biliyorlardı.

biz ise hiçbir halt bilmiyor, bilmemenin verdiği küstahlıkla sürekli yeni binalar yapıyorduk.


5 Mart 2026 Perşembe

dünlerin köpüğü

şanslı olduklarına ve bir gün bana havadan para kazandıracaklarına inandığım sayılar var. 1, 4, 7, 10, 16 gibi zararsız, kendi halinde doğal sayılardan bahsediyorum. istanbul'da okurken paraya gerçekten çok ihtiyacım olduğu zamanlardan beri bu sayılara inanıyorum fakat sanırım onlar bana pek inanmıyor. aniden gelen zenginliğin beni zıvanadan çıkartacağını düşündüklerinden olsa gerek, beni canları pahasına koruyor ve bir kolonda asla yan yana gelmiyorlar. gelselerdi okulu bitiremez ve istanbul'un dehlizlerinde yitip giderdim. 

dün öğleden sonra, doğru zamanın geldiğine dair yanlış bir hisle koltuğumdan kalktım. yanımda nakit yoktu, o yüzden önce bankaya uğradım. yeni basılmış taze banknotları, pasaportunun arasına uçak bileti kıstırıp bunu derhal paylaşan ayran budalaları gibi cüzdanıma yerleştirdim. on gündür cüzdanımda yüz lirayla falan dolaşıyordum; her şeyi kartla aldığımdan banknot benim evcil hayvanımmış da evde sıkılmasın diye işe getiriyormuşum gibi görünüyordum. cüzdandaki yüzlük, yeni gelen iki yüzlükleri görünce suratını ekşitmiş ve bunu topkapı-beşiktaş seferini yapan tıkabasa bir 28t'ye benzetmiştir. belleğimiz sahip olduklarımıza geçer mi? bir para, benim çeyrek asır önce yaşadıklarımı hatırlar mı?

geçici sahipliğim çok uzamıştı ve o yüz lirayı harcamaya karar verdim. bankanın hemen yanında, isminin birincisi, insanların ve andalların lordu, huysuz diyarların ve sığır etli yaş mamaların koruyucusu gabor yaşardı. bir beyaz eşya mağazasının kenarında derme çatma kulübesi vardı, yağmurlu ve fırtınalı havalarda oraya sığınırdı. sabah güneşini market duvarının önünde karşılar, öğlen saatlerini ise çalıların arasında yaptığı kovukta, mutlu bir galaksi gibi sarmalanıp uyuyarak geçirirdi. akşam üstleri, brüt betondan kaidesinin üzerinde bir sfenks gibi oturur, kamburunu çıkartır ve çatık kaşlarıyla geleni geçeni izlerdi. namütenahi bir gökyüzünün altında günlerini geçirirdi, her yer onundu ve o sadece kendisine aitti. onu görür görmez mutlu olurdum, bir gün geldiğinde onu o kaidenin üzerinde görmeyeceğim fikri, habis bir ur gibi içimde yayılırdı ama metanetimi korurdum. gabişko, benimle sonsuza dek yaşayacaklar kervanına sarı kostümüyle çoktan katılmıştı. 

parkın uzak bir köşesinde, baharla birlikte coşmuş çimlerin ve çiçeklerin arasında gördüm onu. seslenmeden önce uzun uzun izledim, tek başınalığın en güzel temsilcisi gibi yaşardı. bölgesini pek terk etmezdi, dünyayı görmek istemezdi. dünya o kadardı zaten; bir beyaz eşya mağazasının vitrini, bir marketin sabah güneşini alan duvarı, bankanın basamakları, baharda yeşillenen parkın sadece kendisinin bildiği kuytuları. "gabiçko" dedim, sesimi duyar duymaz kafasını çevirdi bana doğru ritmik jimnastik ile koşmaya başladı. beni beklemesini ve markete gidip mama alacağımı söyledim. her şeyi anlardı, anlamanın ötesine geçip bilirdi. sığır etli yaş mamayı alıp kasaya yürüdüm, kafasında beyaz kasklarıyla yabancı bir çift vardı önümde. motorlarını park etmiş ve atıştırmalık almışlardı. adam, benim sadece mama aldığımı görünce gülümseyerek sırasını verdi. ben de ona gülümsedim, cüzdandan parayı çektim çıkardım. yüzlüğün yüzü düştü, bana alışmıştı. cüzdanda tek başına olmayı sevmişti. geniş geniş takılıyordu, şimdi kim bilir kimin cüzdanına girecek ve elden ele nerelere gidecekti. 

yaş mamayı bir öbek şeklinde yığmak yerine, bir hat boyunca dizdim. bu, insanların dünyasında uzun bir tahta üzerindeki kıymalı pideye denk geliyordu. lokmayı bitirdikçe bir yandakinden devam ediyor ve hat bitene kadar durmuyordun. gabor'u ait olduğu yerde bırakıp şans oyunları ve tekel bayisine döndüm.

şeytanın, cennetten kovulduktan sonra hayatını idame ettirmek için açtığı ufak bir dükkan gibiydi. tavana kadar her çeşit içki, klasik ve elektronik sigara, ağzına kadar dolu bira dolabı, şans oyunları makinası ve sorgu meleklerini güldürmek için ufak da bir süt ürünleri köşesi vardı. yoğurdun geceleri hüngür hüngür ağladığına emindim ama bunu kanıtlamakla uğraşamazdım. uğurlu sayıları bir kupona itinayla işaretledim, deneme sınavlarından dolayı şerbetliydim. hızlı kodlar ve az hata yapardım, ilçenin sözel birincisiydim ama aslında sayısalcıydım. kelimeler eskiden beri hem lanetim hem de maharetim.

kuponları cüzdanıma, henüz sabah basılmış gıcır iki yüzlüklerin yanına koydum. büyük bir servetin belki de ilk adımındaydım. torunlarımın torunlarına, bu muazzam varlığın ilk adımını hangi gün ve nasıl attığımı anlatmaya kararlıydım. benimle aynı adı taşıyanlara yüzde on bonus bile verecektim. işten istifa etmek yerine beş sene daha dişimi sıkacak ve emekliliği hak edecektim. 

planlar, hayaller ve gerçekler...

akşam, okulun iftarına gittik. kolej velisi olunca şık bir restoranı uygun görmüşlerdi. gitmek isterken son anda kıskıvrak yakalanmış bir tavuk, aşırı hızlı soğuduğu için kristalleşen bir mercimek çorbası, sezonluk işçi hurma ve meyhane masalarından iftar masalarına ne ara düştüğünü anlayamayan haydari vardı. diğer velileri senede bir görüyordum, her biri farklı hızda yaşlanıyordu. geçen sene saçı olduğuna emin olduğum birisi artık keldi, kel olduğunu anımsadığım birisinin de yeleleri vardı. ortak konu bulmakta epey zorlanıyorduk ve soğuk füzyon çorbası da bu samimiyetsiz ortamı daha da güçlendiriyordu. konuşma yanlısı olmadığımdan yemeğime baktım, tavuktan ince bir kesit almış ve ızgaraya basmışlardı. bu kadar ince bir kesitin, ızgaradan ziyade mikroskoba uğraması gerektiğini düşündüm.

yemekten sonra çayını sigarasını içenler kendilerine geldi, hazdan titreyenler bile oldu. "açlık değil de, bu sigarasızlık mahvediyor beni" dedi saç ektiren. ramazan sohbetine başladılar, kimsenin akşam yemek bulduğu sürece açlıkla bir sorunu yoktu. dünya yine savaşlarla kavruluyor ve insanlık kendisini yok etmek için elinden geleni yapıyordu. aklıma macbeth'ten dizeler geldi ama içimden söyledim, dışımdan ise gülümseyerek onları dinledim:

acı üstüne acı, kan üstüne kan / kayna kazanım kayna, yan ateşim yan...

iftardan sonra eve döndük, yan yana iki sayıyı bile bilememişim. sorun kaybetmek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. o sayıları ertesi gün ekranda görme ihtimaliydi. ayağıma kadar gelen bu fırsatı katırlar gibi tepmenin beni hayatım boyunca lanetleyeceği düşüncesiydi. ben oynayarak yapmam gerekeni yapmıştım, sayılar da çıkmayarak beni korumaya devam etmişti.

her şey her nasılsa öyleydi, öyle olmaya da devam edecekti.



6 Şubat 2026 Cuma

4 Şubat 2026 Çarşamba

aniden çalan telefon

az önce, kablosunu sökmeyi unuttuğum için masa telefonum haykırarak çaldı. ne zaman çalacağı ve kimin aradığı belli olmadığı için en nefret ettiğim cihazlar listesinin zirvesini yazıcılarla birlikte paylaşan bu zımbırtıyı tedirginlikle açtım. açmasam olmazdı, diğer telefonlar çalmaya başlardı ve yerimden kalkmak zorunda kalırdım. ahizeyi kaldırır kaldırmaz, adamın birisi "valuuuvv" diye bağırdı. sessizlik yemini eden tüm keşişleri, izbe mezarlarından kaldıracak kadar güçlü bir sesi vardı. telefon açmak yerine evinin penceresinden bağırsa bile onu duyardım. 

"evet" dedim. kimseye efendim diyecek değilim bu saatten sonra; kimsenin önünde düğmelerimi iliklemeyeceğim, diz çökmeyeceğim, ellerimi bir karasinekmiş gibi menfaat uğruna kavuşturup yüzümde erimek üzere olan bir gülümsemeyle beklemeyeceğim. bir şövalye gibi yaşayacak ve öyle öleceğim, kılıcım mezar taşım olacak. kıblem ise doğru tarafta kalma çabam. karşı taraftan ikinci saldırıyı beklerken aklıma before sunrise'den bir pasaj geldi:

"eğer bir tanrı varsa, hiçbirimizin içinde olmazdı. ne sende ne de bende... Sadece aramızdaki o küçük boşlukta. eğer bu dünyada herhangi bir sihir varsa, bu birini anlamaya çalışmakta, bir şeyi paylaşmakta olmalı. biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkansız ama kimin umurunda ki? cevap, çabanın kendisinde olmalı."

hattın diğer ucundaki yüksek hırıltı, önce kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. karşı tarafta dünkü halim bile olsa tanımamazlıktan gelirdim, o yüzden sesini çıkaramadığımı söyledim. adını soyadını söyledi, onu tanımama derecem beş katına çıkmıştı. bu isimde başka bir insanla ömrüm boyunca karşılaşmamıştım. tekrar "evet" dedim. bu bir soruya cevap değildi, "bariyeri kaldırdım sen devam et, karlı dağlara kadar durma dayı" demekti. avukata bahçe yapmak için izni nereden alacağını sordu. hibe mi ne alacakmış, ama bunun planda gösterilmesi gerekiyormuş. yüce tanrım, başkasına bahçe yapmak için bile beni arıyorlardı. "bahçe senin üzerine değilse bunun hibesini alamazsın, bahçe sahibi başvuracak" dedim. bahçe sahibinin kendisi olduğunu söyledi. "avukat kim?" dedim, o da sanki insan değil de derin bir kuyuymuş gibi cevap verdi "avukat kim?" diye.

kuyunun ağzından aşağı baktım, kendi yansımamı göreceğimi düşünüyordum ama sadece bir telefonun bakır kablosunu gördüm. ses gerçekti ama kelimelerle arası pek iyi değildi. "avukat değil avukatu" dedi. yirmi sekiz sene sigara içtikten sonra bir sabah bunu bırakmaya karar vermişti ve o sabah muhtemelen bu sabahtı. "avokado" dedim, "avukatu" dedi. ortak lisanda anlaşmamıza ramak kalmıştı. önce tarım görüşü alacağını, hibe başvurusunu sonra yapacağını söyledim. benlik bir şey yoktu, ben sadece hafta sonları ikişerden dört avokadoyu limon ve tuzla eziyor gerisini boşveriyordum. bu nerede nasıl yetişir, hibesi nereden bulunur bilmiyordum. telefonu kapattım, kablosunu söktüm ve pencereyi açtım. aşağı atlayıp koşmak istedim, kadı kaçıran yağmurlarından sonra güneş açmış ve her tarafı parlatmıştı. kırk yıl sonra ortaya çıkan şelalelere kadar durmak istemiyordum ama pencereden atlarsam sakat kalabilirdim. artık kemiklerim gevremişti, esnekliğimi yitirmiştim. gençliğin akıcılığı vücudumu terk etmeye başlamıştı. 

neyse dedim, öyle atlamayayım da öğlen olunca bir yürüyüşe çıkayım. belki sadece mavi ve tonlarını çekeceğim bir foto-serüven yaparım belki de bir turunç ağacının kendisine bile yetmeyen gölgesinde oturup denizi izlerim. sonuçta yeni atanmış bir şövalyeyim, daha zırh ve kılıç dengesini bile ayarlayamadım. atım yok, her yere yürüyerek gidiyorum ve bütün bunları anlatmak için mutlaka geri dönüyorum.



3 Şubat 2026 Salı

onca kötülük varken

belki de hep savaşta gibi 
hiçbir yerde durmak istemiyor 
dünyaya bedel eşsiz ruhum 
dünyayı bilmek istemiyor...

mor ve ötesi'nin sanki 90'ların sonunda yazıp da kırk kilitli bir kasada yıllarca sakladıktan sonra özgürlüğüne kavuşturduğu şarkısı dünyaya bedel, isabetini her geçen gün daha arttırıyor. dünya, her gün bir öncekinden kötüye giderken; son okuduklarım, çocuklara yapılanlar, bu kadar zengin ve güçlü insanın hiçbir ahlaki eşik tanımadan, sınır gözetmeden artık kötülüğü bile geride bırakacak şeyleri gözlerini kırpmadan, tekrar tekrar yapmaları beni darmadağın etti. bir çocuğa yapılan kötülüğün intikamı olmuyor, o yara hep açık kalıyor. o zengin ve güçlü puştları, ağızlarından salya akarken bir adaya koyup diri diri yaksam bile adalet yerine gelmez, içim soğumaz. inandığınız, inanmadığınız, ritüelleriniz, ölümsüzlük arayışınız, bitmek bilmez iştahınız cehennemin dibine gitsin derdim de siz o cehennemi dünyaya getirdiniz, o yüzden artık dünyayı bilmek istemiyorum. sevdiklerimi bu dünyanın kötülüklerinden korumak, bu dünyaya şahit olmaktan daha önemli. görmek istediğim şehirlerin en güzel yerlerinde, bu iştahı tıkanmazların aşağılık ziyafetleri durmak bilmeden devam ediyor. artık hayalini bile kurmadığım teknelerin en büyüklerinde yine bu insanlar, gasp ettikleri hayatların canlarına okuyorlar. yorulmuyorlar, doymuyorlar, bırakmıyorlar. bu nasıl bir ihtiras, yıkım, kötülük anlayamıyorum. 

orta sınıf ahlakıyla doğmuş, büyümüş ve öyle de ölecek birisiyim. vergimi gün geçmeden öderim, adli sicilim temizdir. yere çöp atmam, atılmışları toplar bir poşete koyarım. bir dalı kırmam, ateş yakacaksam yere düşmüşlerden toplarım. milyonlarca çiçek olsa önümde, bir tanesine bile isteyerek basmam. bir kuşun güzelliğine kapılıp giderim, rüzgarı koltuğunun altına alan martıların nasıl da süzüldüğüne her zaman hayret ederim. japon balığımız vardı birkaç sene evvel, yan yatmaya başlayınca ne iyi gelir diye araştırmış ve sindirim sorunlarından dolayı bunun olabileceğini okumuştum. pazara gidip hayatımda ilk defa ıspanak almış, küçük parçalara ayırıp kuruttuktan sonra da balığın güvertesini düzeltmeyi başarmıştım. ilk muhabbet kuşumuz çapkın'ın kaçtığı gün içimi yakan ateşi hala hatırlarım ki üzerinden otuz yıldan fazla geçti. hep iyi  kalmak, kimseye zarar vermemek istedim. bana zarar verecekler de uzak olsun, yolları yolumla kesişmesin istedim. 

ama şu noktada, elimde imkan olsa bu işlerin kıyısında köşesinde kim varsa o adaya balık istifi doldururum. ateş iyice harlansın diye de kız çocuklarına hayatı zindan eden, yaşama haklarını elinden alan afganları da üste dizerim. o kuru pezevenkler çıra gibi tutuşur ve alttaki kaymak tabakayı, kaliteli yağlarla domuz gibi şişmişleri de iyice bir yakar. o ateş, dünya döndükçe devam eder, dumanları göğe yükselir ve herkese ibret olur. büyük bir şenlik ateşi gibi, o is kokusu büyük hava akımlarına karışıp gezegenin her noktasına ulaşır. her kim savunmasız bir canlıya zarar verecek olsa o is kokusu, cezanın kesinliğini hatırlatır.

kimse bu kadar zengin olmamalı, kimse bu kadar fakir olmamalı. kimse tıka basa doymamalı, kimse aç yatmamalı. yaşayacağımız, bu ölümsüzlük peşinde kan plazması zıkkımlanan dümbükler hariç, en fazla yüz sene, onu da kıyamete kadar lanetlemeye gerek yok. 

medeniyetin geldiği nokta utanç verici, toplu bir yok oluşu bizden daha fazla hak eden başka kavim olmamıştı. sinirim geçmek bilmiyor, öğlen arası gidip gabor'a sığır etli yaş mama aldım da ancak biraz kendime geldim. bir alana bir bedava kampanyası varmış, bir paketi açıp bordürün üzerine uzun bir hat gibi serdim. diğerini de cebime tıkıp mesaiye döndüm. 

27 Ocak 2026 Salı

müteselsil

yeni ektirdiği saçlarıyla dağıtıma çıkmış kargocunun aracında, son ses "koca yaşlı şişko dünya" çalıyordu. ufku çevreleyen dağlardaki karların soğuğu, şehir merkezine şafaktan önce gelip yerleşmiş ve caddelerde turlamaya başlamıştı. soğuğa alışkın ruslar sahilde aerobik yapıyordu, içlerinden birisi sırt dekolteli ve tüm vücudunu kaplayan bir tayt giymişti. sıkı bir tempo tutturmuş ve o soğukta bile terlemeyi başarmıştı. kargocu, minibüsünün yarısını kaldırıma çıkardı ve rüzgarda sallanan cılız otlar gibi görünen saçlarıyla paketleri kucakladı. koca yaşlı dünyaya bir küfür savurdu, kafası üşüyordu. yeni ektirdiği beş bin saç telinin dipleri donmak üzereymiş gibi hissetti. parayı bulursa beş daha ektirecekti, kargo işini bırakacaktı ve sabahları geç kalkacaktı. zenginler her ne yapıyorsa, o da aynısını yapacaktı. çalışmanın bu kadar işe yaramadığı bir dönem daha hatırlamıyordu. tek canı vardı ve bu, başına bela olmuştu. 

imar mevzuatında yapılan değişiklikler ile ilgili bir seminer için şehir merkezine inmiştim; yapılan değişikliklerin bir işe yaramayacağını daha o değişiklikler yapılmadan önce biliyordum, o yüzden rahattım. köpük bardakta çay, öğlen ne yiyeceğini düşünen yüzlerce teknik personel, sahnede işinin uzmanı bir kadın, ısıtılıp cehenneme çevrilmiş bir salon... her şey her zamanki gibiydi. belki not alırız diye sert kapaklı bir dosya ve tükenmez kalem vermişlerdi, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri ve büyülü bölgeye az sonra girecek ve zeytin ağacını merkeze alan tek katlı bir taş ev daha çizecektim. bu evi daha önce de çizmiştim, yıllar boyu toplantılarda çizdiğim evlerden ege'de bir kooperatif çıkardı. biri diğerinin önünü kapatmayan, yamaca ustaca yerleşmiş ve içinde kendi halinde insanların yaşadığı zeytin grisi taşlardan örülü evler. uzun sürmüş bir rüyanın, sürekli tekrarlanan yansımaları gibi. o evi ellerimle örmeden bitmeyecekti bu rüyalar, yağmurlu bir günde ağacı gören penceremden bakıp yazı yazarken de her şeyi yeniden hatırlayacaktım. ekili saçlar, terli sırtlar, sırlı terler, koca yaşlı şişko dünyanın alelade bir sabahında bir kavşakta, birbirlerinin yanından geçip giden insanlar...

zeytin gören taş evin planını bitirip üç boyutlu çizimine geçerken ilk mola verildi, sahnedeki hoca kendisine ölü gözlerle bakıp uyumamaya çalışan bir sürü insan görmekten belli ki bunalmıştı. hadi dedi, bir çay kahve içip kendimize gelelim. salonun sıcağı insanların üzerine zebani gibi çökmüştü ve cehennem kapıları on dakikalığına serin fuayeye açılmıştı. burdur belediyesi'nde çevre mühendisi olduğunu söyleyen birisi cinnet geçirmek üzereydi. burdur'da çevre olduğunu düşünmediğimden, bunun mühendisini dikkatle inceledim. 18 yaşındaki hallerimizin yaptığı okul tercihleri, bambaşka hikayelere dönüşmüştü. ben araba tasarımcısı olmak için genetiği bırakıp mimarlık okumuş ve sek sek sekerek kendimi bir konferans salonunun üçüncü sırasında, tekrar tekrar gösterilmekten feri sönmüş sunumların önünde bulmuştum. başka birisi, insanların kirlettiği dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çevre mühendisi olmuş ve belki de bunun yükseğini bile yapmıştı. gözlerinde, insanlara olan tiksintiyi görüyordum. insanları ortadan kaldırırsa, çevrenin de kendiliğinden birkaç senede düzeleceğini düşünüyor ama bunu toplu yıkım destekçisi gibi görünmemek için dile getirmiyordu. çevre mühendislerinin dünya'yı kurtarması mümkündü fakat başlarda epey şiddet gerektiriyordu. burdur'da çevre mühendisi olmasının sebebi de buydu belki; kimsenin canına okumadan, kendi halinde çalışıp emekli olduktan sonra, zeytin gören başka bir taş evde yaşlanıp el işleriyle zamanı doldurmak. kimseyi yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı yargılayacak değilim, kendimi de yeterince yargıladıktan sonra beraat ettirdim. ne bu dünyada, ne de öbüründe kimseye bu fırsatı vermeyeceğim. 

sıcak su kazanının önünde uzun bir kuyruk vardı, penguenler birbirlerine iyice sokulmuşlar ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. kuyruğun yarısı bitmeden, kazandaki su bitti. irice bir penguen huzursuzca kıpırdandı. sıra tam kendisine geldiğinde su bitmişti, kaynar su kazanını kulaklarından yakalayıp biraz öne eğse de işe yaramamıştı. bardağın anca çeyreği kaynar suyla doldu, bir çay kaşığının yarısıyla kötülerin en kötüsü kahveyi ekledi. kahvenin kötülüğünü kırsın diye bir kavanoza süt tozu koymuşlardı, onu da karıştırıp sıradan çıktı. tam o anda, bilinmez diyarlardan gelen bir kadın elinde iki sıcak su dolu çaydanlıkla ortaya çıktı ve boş kazanı kaynar sularla besledi. penguen hem iri hem de şanssızdı. orada olmaktan zerre hoşnut değildi, diğerleri çaktırmadan ona gülüyormuş gibi hissetti. avuçları ve saç dipleri terledi. sıcak su fışkırtan bir silahla diğerlerini haşlamak ve haşlanmış etlerin arasında ağzına kadar doldurduğu bardağıyla kahve keyfi yapmak istedi. makina mühendisliği okumuştu, akışkanlar mekaniğini az çok hatırlıyordu. o boş kazanı bir savaş makinasına çevirmesi bir gününü almazdı. herkes 18 yaşındaki halinin seçtiği bölümlerin bedelini oracıkta elden ödüyor gibiydi. sahte çakıllar ve sahte palmiyeler ile düzenlenen kat bahçesi, her şeyden daha gerçek görünüyordu. 

bir köşeye geçip karışık orman meyveli bitki çayımı içerken teneffüs sona erdi. kimse içeri girmek istemiyordu, okuldan kaçar gibi kaçmak ve akşama kadar itlik serserilik yapmak isteyenlerden iki futbol takımı çıkardı. koca koca adamlar, kesimden kaçan danalar gibi inat ediyor, ayak sürüyordu. iri penguenin öfkesi geçmemişti, sıcak su kazananını gözüne kestirmişti. çevre mühendisi ise ortalıkta yoktu, muhtemelen bir sigara yakmak için binanın dışına çıkmış ve soğuk havaya aldırmadan sigarasını tellendirmişti. insanlar olmasa sigaraya da başlamazdım, hepsinin sebebi bu istilacı tür diye düşündü. rüzgar, sigarasının yarısını içmişti ama sorun değildi. 

aradan sonra seminer tüm hızıyla, tüm yavaşlığıyla, gözlerdeki ölü bakışlar ve öğlen ne yemek çıkacak sorularıyla devam etti. ben, taş evin çizimlerini bitirip kitaplığı nereye koyacağıma karar verdim. ruslar, sabah sporunu bitirip buz dolu küvete girmek için evlerine döndü, kargocu öğleden önce dağıtması gereken tüm paketleri dağıtıp ısıtmayan güneşin altında bir sigara yaktı, çevre mühendisi olası bir kar fırtınasında yolda kalmamak için erkenden ayrılıp kuzeye gitti, makine mühendisi ise en önden yer kapıp bardağını silme doldurdu. 

hafif uykumdan uyanır gibi kafamı kaldırıp sahnedeki hocaya baktım, içinde müteselsil geçen bir cümle okuyordu. yönetmelikler değişmiş, güncellenmiş ve çağın gereklerine uygun hale getirilmişti. buna inanıyor ve başkalarını da inandırmaya uğraşıyordu. kadın bir peygamber gibiydi ama ümmet çoktan uykuya dalmıştı. müteselsil nedir diye sözlüğe baktım, anlamı yazının başlığına uygun gelince de tam 28 gün sonra yeni bir blog yazısını yazıp uzay boşluğuna yolladım.

müteselsil: zincirleme, art arda, arkası kesilmeden...