günün menüsünde balık, salata ve içecek vardı. mekana girdim, bir mit ajanı gibi masalarda kimlerin oturduğuna baktım. oturacağım masanın etrafında tanıdık olsaydı yemekten vazgeçecektim, insanlarla gün içinde yeterince ve çoğu zaman haddinden fazla konuşuyordum, bir de yağdan gözü patlamış balığımla bakışırken onları dinleyemezdim. tek bir masa boştu, tanıdık yoktu, yaz kış takım elbise giyen bankacılar da diğer her tarafı doldurmuştu.
birkaç ay önce kapanan meyhanenin baş garsonu ruşen abi'yle göz temasını kurdum. artık gündüzleri ve alkolsüz bir mekanda çalışıyordu, gecenin köründe son bir duble için aşırı kibarlaşan sarhoşlara hizmet etmek zorunda değildi. herkes cehennem gibi ayıktı, sabah çalışmışlar ve öğleden sonra yine çalışacaklardı. aynısından beş kere daha yapınca, hafta sonu iki günle ödüllendirileceklerdi. bu uzun zamandır böyleydi, altı günden beşe düşmesi bile mucizeydi ve bu mucize herkese vurmamıştı. ruşen abi ile konuşmadan anlaştık. altıncı hissi inanılmaz gelişmişti. birkaç el hareketiyle altı çeşit meze, rakının boyu ve cinsi, ara sıcaklar, karidesin sebzeli mi yoksa sadece tereyağlı olacağını anlayan bu adam için öğlen menüsü çocuk oyuncağıydı.
balık ve salata aynı zamanda geldi, ruşen abi menüde yer alan içeceği unutmuştu. bankacılar sürekli bir şey istiyordu, 80'lerin sonunda new york borsasından fırlamış o broker'ların binlerce kez fotokopisi çekildikten sonra beti benzi atmış versiyonları gibilerdi. ceketler sandalyenin arkasında, kravatlar ise güveçteki karidesi her an öpecekmiş gibi tetikte. kravat iğneleri de yoktu. kravat iğnesini en son lisedeyken, bond çantayla okula gelen bir herifte görmüştüm. yaşıtımız değildi de, sanki kamu hizmetiyle cezalandırılan müflis bir iş adamıydı. bir dönem okula gelip gitmek zorundaymış gibi altın tokalı deri çantasıyla, kravat iğnesiyle ve altın çerçeveli gözlüğüyle ortalıkta dolaşırdı.
içeceğimi unuttuklarını söylemedim, yeni aldığım ve bu sefer peşine düşmekte kararlı olduğum bazı planlar vardı. zayıflamam ve daha sağlıklı olmam gerekiyordu. hafta sonu kampında, ufak bir tepeye tırmanırken sanki kuyruğuma kum dolu teneke bağlamışlar gibi patinaj atmıştım. tepe büyüyüp dağ olmuş ve zirvesini göstermeyen bir canavara dönüşmüştü. iki senedir dağ yürüyüşlerini bırakmıştım, hareketi azaltmış ve çok fazla maç izlemiştim. sonunda kendimi bıktırmayı başarmıştım. öğlen oynanacak liverpool-chelsea maçı bile umurumda değildi, kampta, çamların arasında ve medeniyetten yeterince uzaktaydım. cuma akşamından gelmiştik, iki gece geçirecektik. ya yetmezse diye yedi erkeğe yüz bira, on kilo et, kanat, ciğer, kırk ekmek, dev bir sac, otuz yumurta ve dört paket mantarla üç kalıp peynir almıştık. olası bir felakette, dengeli beslenerek üç ay hayatta kalabilirdik. bir pikap, bir de büyükçe hafif ticari ağzına kadar erzak doluydu. sanki aç kabilelere insani yardım götürürken kaybolan birleşmiş milletler konvoyuyduk. hepimizin keyfi öyle yerindeydi ki, genç kızlar gibi kıkırdıyorduk. şarkılar, türküler, yolluk olsun diye alınan fakat toplam hesaba dahil olmayan biralarla akşam olmadan yerimize varmıştık.
önce çadırları kurduk, bira dolaplarını büyükten küçüğe piramit yaptık. firavunlar ve piramitleri inşa eden ustalar gibiydik. herkes bir işin ucundan tutuyor, birbirine laf sokuyor ve kahkahalarla ormanın kadim sakinlerinin huzurunu kaçırıyordu. ilk akşamın yemeği, türksat uydusu kadar büyükçe bir çanakta yaptığımız sac kavurma oldu. orman, orman olalı böyle bir ziyafet görmemişti. oralarda dolaşan iki üç ayı olsa, onlar bile tok kalkardı masadan fakat ayılar pek uğramazdı o taraflara.
saatler su gibi aktı gitti, pazar öğlene doğru evlere dağıldık. tütsülenmiş ve kutsanmıştık. bira kutularını eritebilsek ufak çaplı bir roket yapardık ama zaman kalmamıştı.
pazartesi sabahı, sanki kırk bin yıl öncesinde tek derdi ateş ve et olan bir neandertal değilmiş gibi kalktım işe geldim. bir süre içmeyecek ve temiz beslenecektim. sabah erken kalkıp yürüyüş yapacak, ara öğünde çiğ badem zıkkımlanacaktım. son bir senede yaptıklarım beni ufak bir rampada su kaynatan eski ford kamyonlara çevirmişti.
yeterince bira içmiştim. o yüzden menüde balık, salata görünce bunun iyi başlangıç olacağını düşündüm. ruşen abi, menüde yer alan içeceğimi getirse bile zaten içmeyecektim. belki de bunu bile hissetmişti. birkaç gün sonra yazacağım yazıda ondan bahsedeceğimi ve yazının sonunda, her şeyin bir açıklaması olduğunu dehşet içinde fark edeceğimi çoktan biliyordu. artık gazlı içecek yoktu, iki ayda on kilo verecektim.
kahrolası plan buydu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder