31 Mart 2026 Salı

primler, günler ve geri kalanlar

benden istenen prim gün sayısını çoktan doldurmuşum, sigortalılık süremi tamamlamak için 6 yıl 3 ay 19 günüm kalmış fakat emeklilik yaşımın damalı bayrağını görmek için 17 yıl 3 ay 16 gün daha işe gelip gitmem gerekiyor. sanki birbirinden zerre haberi olmayan üç farklı insanın üç farklı ülkedeki emeklilik koşullarına bakmışım gibi, biri diğerini tutmuyor. halbuki hepsi benim: tek beden, tek ruh, tek çalışma isteksizliği.

nasıl olacak bilmiyorum, başka bir salı sabahı pencere kenarındaki masamda otururken infilak mı edeceğim, parçalarımı tavandan ve duvarlardan spatulayla kazırken temizlikçi ablalar kanlı kuşbaşılarıma tiksinerek mi bakacak hiçbir fikrim yok. aşure yerken hapşırmış gibi, parçacıklarım evrenin başlangıcına gönderme yapacak. kariyer planı yapmak için de geç kaldım, epeydir çalışıyorum ama doğru kararlar verdiğimi söyleyemem. ölme karabaş modunda hep günü kurtarmaya çalıştım, elimde kurtarılmış günlerden oluşan külçeler var. yatırım aracı olarak bakır alan ve bir ay geçmeden "bu külçeleri ben ne yapacağım" diye sağa sola ağlayan insanlardan halliceyim. 

daha 17 yıl var... hani beklesem gelmez, beklediğimi bile unutur ve içi geçmiş yaşlılar gibi ımhh diye inlerken bir sabah artık gidebileceğimi söylerler. onlara nereye gidebileceğimi sorarım, onlar da benden önceki emekliler nereye gitmişse, o tarafa bir bakabileceğimi söyleyip işlerine geri dönerler. zaten işleri başlarından aşkındır ve bir de taze emeklinin kahrını çekemezler. binlerce kez indiğim merdivenlerden son kez iner ve bir daha geriye bakmam. aniden geriye bakarsam kireçlenen boynum kopabilir ve kafam merdivenlerden yuvarlanabilir çünkü. ani hareketlerden kaçınmak ve sürekli ileriye bakmak lazım. şimdiden ağrıyan sırtım ve boynuma, 17 yıl sonra calgon kürü bile etki etmez. alçıya dönüşmüş prehistorik bir sert kabuklu gibi çıkarım binadan. 

17 yıl öncesine bakınca, zamanın o kadar da yavaş akmadığını görüyorum bir yandan. gayrettepe'de bir ofisti, zemin kattaydı. henüz orada işe gireli birkaç ay olmuştu. öncesinde, aşırı zenginlere iş yapan bir mimarlık ofisinde çalışmış ve dolunayın olduğu çok soğuk bir kasım akşamında istifa etmiştim. fatih terim'in boğaza nazır villasının ölçülerini alıyor, sonra da ofise dönüp bunu çiziyordum. yüzme havuzu, sinema salonu, şık bir çatı katı falan istiyorlardı. imparatoru, bizim ofise geldiğinde görmüştüm. ne kadar da kısa bir adamdı, tüm imparatorlar kısa ve sinirli oluyor sanırım. uzunların derdi kendilerinden bile uzun, hiçbir yere sığamıyor ve şehirler arası otobüslerde vazgeçiyorlar bir çok şeyden. kısalar her yere sığdıklarından bir süre o sığışmalar yetmiyor ve daha geniş düzlükleri arzuluyorlar. cengizhan da muhtemelen kısa ve öfkeli bir adamdı. bir salı sabahı kalktı, ovaya baktı ve içindeki şiddet arzusunu daha fazla dizginlemek istemediğine karar verdikten sonra olanlar oldu.

hah, ne diyordum? hiçbir şey demiyordun abi, tam diyecek gibiyken nişantaşı mimarlık mezunu bir mimar geldi, babasının parasıyla bir yerlere çoktan varmışlardan, sorduğu sorulara sinir oldun, yazıya ara verdin,  çay ocağına inip kendine adaçayı demledin sakinleşmek için, sonra pencereden bakarken herifi son model bmw'siyle tekrar gördün ve bütün bu hengamenin boşa olduğunu düşünüp ustura gibi bir küfür savurdun. böyle adamları daha önce de görmüştün, hatta 17 yıl önce gayrettepe'deki o ofiste çalışırken, patronun rica etmişti de komşusunun oğluna proje çizmiştin. o da paralı bir üniversitede okuyordu, onun da bmw'si vardı. çocuk hiçbir şey bilmeden son sınıfa gelmişti, sen de rica üzerine oturup projesini çizmiştin. diploma projesini yüksek puanla geçmiş, sonra da uzun bir yaz tatiline çıkmıştı.

sen de o yaz hem çalışmış hem de yaz okuluna gidip son dersini vermiştin. yıldız teknik'te mimarlık okumanın ödülü de bakır külçelerden bir gerdanlık gibi oldu bak. faydası yok, ağırlığı ise boynunu ağrıtıyor. 

yazı buradan toparlanmaz, kartonpiyer bir göbekten sarkan iri taşlı avize gibi çengelinden çıktı ve bin parçaya bölündü. ayaklarımı kesmeden burayı terk etmem lazım. belki de şarjörümde tek mermim, tek atımlık barutum kalmıştır ve henüz bunun zamanı gelmemiştir.



24 Mart 2026 Salı

çalışan tek hayvan

kütüphaneye, üç hafta önce aldığım bilimkurgu ağırlıklı kitapları iade etmeye giderken etrafıma şöyle bir bakınca fark ettim acı ve çıplak gerçeği: çalışan tek hayvan bizdik. öfkeli bir güruhun sözcüsü ya da temsilcisi olmak istemiyorum, diğer insanlar kendilerini hayvan gibi görmek istemeyip "nerden hayvan oluyoruz müfteri adam, asıl hayvan sensin" diye çıkışabilir, o yüzden cümleyi düzelteyim: "çalışan tek hayvan bendim."

bir fare, çay kenarında kayanın üzerinde güneşleniyor ve yeterince kuruduktan sonra suya tekrar atlıyordu. akıntı onu yirmi metre sürüklüyordu. fare ise akıntının sonundaki başka bir kayaya çıkıyor, duvarın üstünde koşuyor ve tekrar güneşlenme kayasına geliyordu. bir oyun bulmuştu kendisine, devir daim düzeneğini kurmuştu. saati, takvimi, mesaisi ve maaşı yoktu. prim gününden ve emekliliğine ne kadar kaldığından da bihaber gibiydi. kayası, suyu ve güneşi vardı. hepsi onundu, hiçbiri ona ait değildi. suyun yüzünde fare, dibinde ışıldayan balıklar, on metre üstünde rüzgarı koltuğunun altına almış martılar vardı. kapı yarısı kadar bir caretta'nın da yakınlarda olduğunu hissediyordum fakat çok zamanım yoktu. 

halk kütüphanesinin sessiz koridorlarından geçip memurun odasına giderken, büyük yazarların duvarda asılı fotoğraflarına baktım. hepsi ne kadar güzel ve ne kadar ölüydü, yazacaklarını yazmış ve ölümsüzlüğü garantilemenin verdiği huzurla kütüphane duvarlarında yerlerini almışlardı. ahmet hamdi tanpınar, yaşar kemal'e kahve içmeye gelmiş; hemingway ise marquez, steinbeck ve twain ile kağıt oynamaya henüz başlamıştı. yeşil çuha asırlıktı, nazım hikmet kapı eşiğinde sigarasını içip hayattayken hasret kaldığı mavi gökyüzünü ve martıları izliyordu. 

memur odasındaki memur uyukluyordu, işine pey bayıldığı söylenemezdi. bir gözünü telefondan ayırmadan diğer gözüyle bana bakan iguanaya yavaşça yaklaştım, kitapları verdim. diğer gözünü de zahmet edip bana çevirdi, sonunda iki gözüyle işine sımsıkı sarılmıştı. en son kpss hazırlık kitabı okumuş ve ondan sonra da herhangi bir kitabın kapağını istediği için kaldırmamıştı. onu yargılayacak değildim, insan neyi seviyorsa ondan uzak kalmalıydı. bunu yaşayarak acı bir şekilde öğrenmiştim. mimarlık başta güzel bir fikir gibi gelmişti, şimdi ise projelere bakarken gözlerimi kısıyor ve o parlak çizgilerin beynime saplanmasına engel olmaya çalışıyordum. kütüphaneci olsam belki ben de iguanaya dönecek ve kapı tarafından yaklaşan kitapperverleri tek gözümle karşılayacak, sonra da kısa videolar izlemeye geri dönecektim. kendime garanti veremiyorum, ne mal olduğumu bile tam tartabilmiş değilim. 43 senedir birlikte yaşıyoruz ama bazen aynada gördüğüm kişi, sanki arkamda duran başka bir adammış gibi geliyor. omzumdaki melek desem, meleğe benzemiyor. bir şeyler yazdığı doğru ama bunlar benim günahlarım mı yoksa onun bana biçtikleri mi, belli değil. 

yeni kitap alacak zamanım yoktu, kitapların olduğu salona girip rastgele bir kitabın rastgele sayfasından hayatıma bir amaç bile yontabilirdim ama geri dönmem gerekiyordu. daha geniş zamana bıraktım bazı şeyleri, kapı pervazına yaslanmış nazım'dan müsaade istedim. hafiften çekilirken güldü, bir dize fıydırdı dudaklarının arasından, henüz okumadığım ve belki de henüz yazmadığı bir şiirdendi sanki. 

gerisin geri geldim masama oturdum; kontrol etmem, onaylamam ve hatalarını bulmam gereken onlarca proje, muntazam bir bando takımı gibi önümde dizilmişti. yaldızlı kıyafetleri vardı, o yüzden gözlerimi kısarak baktım, parlaklığı azalttım. bu çalışmak belasına ne zaman bulaştığımı hatırlayamadım, para için desem maaştan bir hafta sonra o da kalmıyordu. zamanın akışını pencere kenarındaki masamdan, ışıltısını yitirmek üzere olan gözlerle izliyordum.

oturduğum yerden karnını kurutan fareyi, dipteki otların arasında dolaşan balıkları, çalının içindeki kuytusunda öğlen uykusuna yatmış gabor'u, şairlere ilham veren martıları, göçe hazırlanan caretta'ları ve diğer insanları görebiliyordum. insanlar hariç diğerleri özlerinin gereği neyse onu yapıyordu, bunun üzerine düşünmüyor, planlamıyor ve kendilerini zerre dahi zorlamıyorlardı. rüzgarı, suyu ve toprağı biliyorlardı.

biz ise hiçbir halt bilmiyor, bilmemenin verdiği küstahlıkla sürekli yeni binalar yapıyorduk.


5 Mart 2026 Perşembe

dünlerin köpüğü

şanslı olduklarına ve bir gün bana havadan para kazandıracaklarına inandığım sayılar var. 1, 4, 7, 10, 16 gibi zararsız, kendi halinde doğal sayılardan bahsediyorum. istanbul'da okurken paraya gerçekten çok ihtiyacım olduğu zamanlardan beri bu sayılara inanıyorum fakat sanırım onlar bana pek inanmıyor. aniden gelen zenginliğin beni zıvanadan çıkartacağını düşündüklerinden olsa gerek, beni canları pahasına koruyor ve bir kolonda asla yan yana gelmiyorlar. gelselerdi okulu bitiremez ve istanbul'un dehlizlerinde yitip giderdim. 

dün öğleden sonra, doğru zamanın geldiğine dair yanlış bir hisle koltuğumdan kalktım. yanımda nakit yoktu, o yüzden önce bankaya uğradım. yeni basılmış taze banknotları, pasaportunun arasına uçak bileti kıstırıp bunu derhal paylaşan ayran budalaları gibi cüzdanıma yerleştirdim. on gündür cüzdanımda yüz lirayla falan dolaşıyordum; her şeyi kartla aldığımdan banknot benim evcil hayvanımmış da evde sıkılmasın diye işe getiriyormuşum gibi görünüyordum. cüzdandaki yüzlük, yeni gelen iki yüzlükleri görünce suratını ekşitmiş ve bunu topkapı-beşiktaş seferini yapan tıkabasa bir 28t'ye benzetmiştir. belleğimiz sahip olduklarımıza geçer mi? bir para, benim çeyrek asır önce yaşadıklarımı hatırlar mı?

geçici sahipliğim çok uzamıştı ve o yüz lirayı harcamaya karar verdim. bankanın hemen yanında, isminin birincisi, insanların ve andalların lordu, huysuz diyarların ve sığır etli yaş mamaların koruyucusu gabor yaşardı. bir beyaz eşya mağazasının kenarında derme çatma kulübesi vardı, yağmurlu ve fırtınalı havalarda oraya sığınırdı. sabah güneşini market duvarının önünde karşılar, öğlen saatlerini ise çalıların arasında yaptığı kovukta, mutlu bir galaksi gibi sarmalanıp uyuyarak geçirirdi. akşam üstleri, brüt betondan kaidesinin üzerinde bir sfenks gibi oturur, kamburunu çıkartır ve çatık kaşlarıyla geleni geçeni izlerdi. namütenahi bir gökyüzünün altında günlerini geçirirdi, her yer onundu ve o sadece kendisine aitti. onu görür görmez mutlu olurdum, bir gün geldiğinde onu o kaidenin üzerinde görmeyeceğim fikri, habis bir ur gibi içimde yayılırdı ama metanetimi korurdum. gabişko, benimle sonsuza dek yaşayacaklar kervanına sarı kostümüyle çoktan katılmıştı. 

parkın uzak bir köşesinde, baharla birlikte coşmuş çimlerin ve çiçeklerin arasında gördüm onu. seslenmeden önce uzun uzun izledim, tek başınalığın en güzel temsilcisi gibi yaşardı. bölgesini pek terk etmezdi, dünyayı görmek istemezdi. dünya o kadardı zaten; bir beyaz eşya mağazasının vitrini, bir marketin sabah güneşini alan duvarı, bankanın basamakları, baharda yeşillenen parkın sadece kendisinin bildiği kuytuları. "gabiçko" dedim, sesimi duyar duymaz kafasını çevirdi bana doğru ritmik jimnastik ile koşmaya başladı. beni beklemesini ve markete gidip mama alacağımı söyledim. her şeyi anlardı, anlamanın ötesine geçip bilirdi. sığır etli yaş mamayı alıp kasaya yürüdüm, kafasında beyaz kasklarıyla yabancı bir çift vardı önümde. motorlarını park etmiş ve atıştırmalık almışlardı. adam, benim sadece mama aldığımı görünce gülümseyerek sırasını verdi. ben de ona gülümsedim, cüzdandan parayı çektim çıkardım. yüzlüğün yüzü düştü, bana alışmıştı. cüzdanda tek başına olmayı sevmişti. geniş geniş takılıyordu, şimdi kim bilir kimin cüzdanına girecek ve elden ele nerelere gidecekti. 

yaş mamayı bir öbek şeklinde yığmak yerine, bir hat boyunca dizdim. bu, insanların dünyasında uzun bir tahta üzerindeki kıymalı pideye denk geliyordu. lokmayı bitirdikçe bir yandakinden devam ediyor ve hat bitene kadar durmuyordun. gabor'u ait olduğu yerde bırakıp şans oyunları ve tekel bayisine döndüm.

şeytanın, cennetten kovulduktan sonra hayatını idame ettirmek için açtığı ufak bir dükkan gibiydi. tavana kadar her çeşit içki, klasik ve elektronik sigara, ağzına kadar dolu bira dolabı, şans oyunları makinası ve sorgu meleklerini güldürmek için ufak da bir süt ürünleri köşesi vardı. yoğurdun geceleri hüngür hüngür ağladığına emindim ama bunu kanıtlamakla uğraşamazdım. uğurlu sayıları bir kupona itinayla işaretledim, deneme sınavlarından dolayı şerbetliydim. hızlı kodlar ve az hata yapardım, ilçenin sözel birincisiydim ama aslında sayısalcıydım. kelimeler eskiden beri hem lanetim hem de maharetim.

kuponları cüzdanıma, henüz sabah basılmış gıcır iki yüzlüklerin yanına koydum. büyük bir servetin belki de ilk adımındaydım. torunlarımın torunlarına, bu muazzam varlığın ilk adımını hangi gün ve nasıl attığımı anlatmaya kararlıydım. benimle aynı adı taşıyanlara yüzde on bonus bile verecektim. işten istifa etmek yerine beş sene daha dişimi sıkacak ve emekliliği hak edecektim. 

planlar, hayaller ve gerçekler...

akşam, okulun iftarına gittik. kolej velisi olunca şık bir restoranı uygun görmüşlerdi. gitmek isterken son anda kıskıvrak yakalanmış bir tavuk, aşırı hızlı soğuduğu için kristalleşen bir mercimek çorbası, sezonluk işçi hurma ve meyhane masalarından iftar masalarına ne ara düştüğünü anlayamayan haydari vardı. diğer velileri senede bir görüyordum, her biri farklı hızda yaşlanıyordu. geçen sene saçı olduğuna emin olduğum birisi artık keldi, kel olduğunu anımsadığım birisinin de yeleleri vardı. ortak konu bulmakta epey zorlanıyorduk ve soğuk füzyon çorbası da bu samimiyetsiz ortamı daha da güçlendiriyordu. konuşma yanlısı olmadığımdan yemeğime baktım, tavuktan ince bir kesit almış ve ızgaraya basmışlardı. bu kadar ince bir kesitin, ızgaradan ziyade mikroskoba uğraması gerektiğini düşündüm.

yemekten sonra çayını sigarasını içenler kendilerine geldi, hazdan titreyenler bile oldu. "açlık değil de, bu sigarasızlık mahvediyor beni" dedi saç ektiren. ramazan sohbetine başladılar, kimsenin akşam yemek bulduğu sürece açlıkla bir sorunu yoktu. dünya yine savaşlarla kavruluyor ve insanlık kendisini yok etmek için elinden geleni yapıyordu. aklıma macbeth'ten dizeler geldi ama içimden söyledim, dışımdan ise gülümseyerek onları dinledim:

acı üstüne acı, kan üstüne kan / kayna kazanım kayna, yan ateşim yan...

iftardan sonra eve döndük, yan yana iki sayıyı bile bilememişim. sorun kaybetmek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. o sayıları ertesi gün ekranda görme ihtimaliydi. ayağıma kadar gelen bu fırsatı katırlar gibi tepmenin beni hayatım boyunca lanetleyeceği düşüncesiydi. ben oynayarak yapmam gerekeni yapmıştım, sayılar da çıkmayarak beni korumaya devam etmişti.

her şey her nasılsa öyleydi, öyle olmaya da devam edecekti.