31 Mayıs 2012 Perşembe

tavanabakanlar


aradan tam iki sene geçtikten sonra yine evde uyandım fakat bugün uzanıp da tavana bakmadım. babam, beyaz gömleğimi ütülerken annem de kahvaltı hazırlıyor ve işe geç kalmamamı tembihliyordu. panpa ise dışarıdaki kuşlarla iktidar mücadelesine girmiş bağırıyordu. mayısın sonunda olmamıza rağmen hava oldukça serindi, bulutlar denizin ve dağların üzerine çökmüştü. şuursuzca evin odalarında dolaşırken annemin en sevdiğim uyarı-nefret söylemi-nasihati da geldi : "oğlum, gerizekalı olma" . buzdolabını açtım ve geri kapattım. dakikalar azalırken gömleğimi giydim, dişleri fırçalayıp saçıma eser miktarda jöle sürdükten sonra evden çıktım. artık ne yapmam gerekiyor diye tavana bakmıyor, başka bir tavanın altında çalışıyordum:

... 2 years ago...

hayatımın geri kalanında ne yapmam gerektiğini halının üzerinde uzanıp tavana bakarak düşünüyordum; boş bir tavan bazen bir aynanın söyleyebileceğinden fazlasını söylüyor. boşluk, ne bakmakla bitiyor ne de yazmakla doluyor. beyaza boyanmış bir tavan, insan zihninin hiçbir şey öğrenmeden önceki muhteşem yalınlığı gibi tertemiz uzanırken, hayatımın geri kalanına kalansız bölünmek istiyordum. üç kollu avizenin merkezini alnımın çatalına denk getirecek şekilde uzanmıştım ve düşüncelerimin benden bağımsız gelişmesini izliyordum. bir yanım, dünyanın öteki ucuna gitmemi ve yeni bir hayata başlamamı, buna hiçbir şeyin engel olamayacağını söylerken; diğer statik yanım ise evde oturup bu yörede işe girdikten sonra herkesinki gibi bir hayata alışmamı öğütlüyordu. hafta sonları pikniğe gidip et yermişiz, hafta içleri ise okey oynarmışız balkonda. kazandığım para yanıma kar kalırmış, evimi arabamı alırmışım birkaç sene içinde. gerçekten dünyanın en sıkıcı içseslerinden biriydi ve halıda uzanırken sürekli bir şeyler fısıldıyordu. 

birbirinden tamamen habersiz iki yanım var ve tüm dengesizliğim bu iki yanın hangisinin ağır basacağını önceden kestiremememden kaynaklanıyor. gözlerimi bir açıyorum ki yoldayım, başka bir şehrin sokaklarında yürüyüp hayatın ne kadar hızlı değişebileceğine şaşırıyorum. bazen de bir bakıyorum, hareket etmeden haftalar geçmiş. eklem yerlerimden çıtırtılar gelirken, on bin yıllık uykusundan uyanan mumyalar gibi bir yerlere yürümeye çalışıyorum. 

her neyse; uzun zaman sonra eve geri dönmüştüm ve kimselerin olmadığı bir oturma odası mevsiminde, halının üzerinde uzanıp sabit gözlerle tavanı izliyordum.

televizyonda premier ligde bu sezon atılan en güzel goller vardı, açık bilgisayarımdan jeff buckley "dream brother" diye destek oluyordu. ev halkı ortalıkta yoktu, bir bardak viskiden sonra dönen başımı halıya sabitlemiş ve dünyayı kendi eksenim etrafında çevirmeye başlamıştım. yalnızlığı, içmeyi, müzik dinlemeyi ve insansızlığı o kadar özlemiştim ki yatay yükler gelinceye kadar halıda saatlerce kaldım.

sonra tepemdeki avize sallanmaya başladı, dünyanın en talihsiz balıklarının yaşadığı akvaryuma bakınca deprem olduğunu fark ettim. evin döşemesi hareket halindeydi, yatay yükler apartmanı beşik gibi sallarken tek isteğim çerçeve sistemin kararlılığını korumasıydı. taşıyıcı sistemler dersinden aklımda kalan birkaç şeyden biriydi bu, diyafram görevi görmediği takdirde yıkılacak bir binanın içindeydim ve hayattaki son dakikalarımın "hayatımın geri kalanında ne yapmam gerektiğini" düşünerek geçmesini istemiyordum. avizenin güdümünden çıkıp bir metre sağda uzanmaya devam ettim, deprem bitmişti. içki içmeyi unutan bünyemin bana oynadığı bir oyun zannettiğimden yerimden güçlükle kalktım ve bilgisayarın başına geldim. kandilli rasathanesi antalya'da bir deprem olduğunu onaylıyordu, demek ki bir yudum viskiye iyice sapıtan biri olmamıştım hala. 

bilgisayarın başından kalkarken no surprises'ı ayarlayıp tavana bakmaya, oturma odasının ciddi koltuklarının arasına uzanmaya gittim. kendi odamın tavanı geleceği görmek için yeterince geniş değildi, hem ucu sivri avizesi olmadığından da bana ölümü ve hayatın değerini hatırlatamazdı. 

her şeyin karşıtıyla var olduğu bir dünyada ne isteğimi bulmak ve yolumu çizebilmek için, önce ne istemediğimi tanımlayabilmeli ve gitmek istemediğim yolları bilmeliydim. özgürlüğümün sınırlarını çizebilmek için, tutsaklığın ne olduğunu gözüm kapalı bile tarif edebilmeliydim. vatani görev sonrası, iş hayatı öncesi bir noktadaydım ve halının yaklaşık yarım metre üzerinde boşlukta asılı kalıp tavanı izliyordum. yerçekimini bile iptal edebilirken, çalışmaya neden bir şey yapamadığımı merak ediyordum. 

birbirinden tamamen bağımsız içseslerimden birisi "burada çalışalım" derken, diğeri "yurtdışında çalışalım" diye fikir veriyordu. çalışacağımı ikisi de biliyordu, sadece lokasyon konusunda kararsız kalmışlardı. beyaz tavan, başka bir gezegenin atmosferi gibi tepemde uzanırken, yarı tanrı arayan mimarlık ofisleriyle uğraşmak istemiyordum. portakal ağaçlarını kesip yerine yarrak gibi bina dikmekten başka bir şey yapmayan yöre mimarlığından da pek umudum yoktu. mimarlık fikri iyi olsa da işin içine inşaat girdi mi tüm tadım kaçıyor; tuğlayla, işçiyle, kapı ve pencere sistemleriyle, 3+1’iyle, 3’ün 1’iyle uğraşmak istemiyordum. akademik kariyer yapmanın ve fikir bazında serüvenime devam etmenin en mantıklı yol olduğunu anladığımda zaman epey geçmişti. güneş portakal ağaçlarının üzerinden batarken, henüz kaba inşaat halinde olan bir heyula da siluetinden bile belli olan çirkinliğiyle dikiliyordu.

bir dönüm portakal bahçesi yeterliydi belki de, zemine yayılmış ve yeşilin içinde kaybolmuş küçük bir evin planını görür gibi oldum. parmağımı tavana doğru uzatıp hayali projeyi çizmeye başladım, evin duvarlarına pastel boyayla girişen bir çocuktan tek farkım askerliğimi yapmış olmamdı.


30 Mayıs 2012 Çarşamba

mayısın sonu

sekiz ay oldu. aynı coğrafyada olup da sağa sola bir sal gibi sürüklendiğim upuzun bir sekiz ay. çağlar'ın gittiği gün ana rahmine düşen bir bebek, dünya'nın en güvenli yuvasındaki sekizinci ayını doldurdu ve çağlar'ın bundan 25 sene önce yaptığı gibi 10 temmuz'da dünyaya gelmesine pek bir şey kalmadı. mayısın sonu, temmuzun onu. zamanın, başkası tarafından belirlenmiş bölümleri. acıların üstesinden geldim mi yoksa henüz acı çekmeye başlamadım mı onu bile bilmiyorum, aşılamayacak denli sarp ve yüksek bir dağın ilk adımlarında mıyım yoksa? net cevaplar yok. önkabuller üzerinden gidiyorum. önkabuller, buz tutmuş yamaçlara sapladığım emniyet kazıkları. onlar olmasa bir anda uçuruma yuvarlanır ve sonsuza kadar düşebilirdim. çarpmazdım ama her an çarpabilecek gibi tedirgin beklerdim yıllar boyunca. önkabuller, ışığın girmediği çok derin bir mağaradaki elf ışığım. büyülü sözcükleri söyleyince çevremi görebiliyorum, daha hızlı düşünüyor ve zihnimi meşgul ediyorum. aynı anda, hem imar mevzuatı okuyup inşaatları denetlemeye gidebiliyor hem de bu dünyanın gerçek bir yanılsama ya da photoshop'ta olduğu gibi basit bir layer olduğunu iddia edebiliyorum. geçmişteki bir günü bir kez daha doyasıya yaşarken, emniyete kadar gidip ehliyet almak için parmak izi verebiliyorum. belediye başkanı ciddi bir şeylerden bahsederken, denizliğe konan küçük kuşları izleyebiliyor ve daha önceki hayatımda güney amerika'da bir yerde yaşayıp kavruk tenimle mavi duvarlı eski bir evin önünde kahve içtiğimi hatırlayabiliyorum. böyle olunca, bu dünya'nın gerçekliği ve getirdiği acılar da önemini yitiriyor; başka birisinin gördüğü düş olup olmadığımdan bile emin olamıyorum. doğru düşünmekten başka hiçbir çıkar yolu yok, o yüzden zihnime teslim oluyorum. geri getirmek koşuluyla, beni istediği kadar yükseğe çıkarıp uzağa götürmesine izin veriyorum.

gabriel garcia marquez, douglas adams, jack kerouac, jules verne ve ihsan oktay anar'dan oluşan iyi bir ekibimiz var, güneşin sarısını yol boyunca yediği için rengi hafiften yeşile kaçan mavi bir vosvos minibüsteyiz. yatağanlarını kuşanan yeniçerileri ardımızda bırakalı yüzyıllar oldu, sürekli ilerliyoruz. dosdoğru. denize ulaşıncaya kadar ayağımızı gazdan çekmiyoruz. gündüzleri ben sürüyorum, geceleri de jack. gabriel, adını sakladığı  bir melekten aldığı havadisleri küçük kağıtlara yazarken, ihsan oktay da minibüsün arkasındaki eski bir döşekte uzanıp düş görüyor. douglas alaycı bir tebessümle jules'in yazdıklarına göz gezdirirken, jules ise pencereden dışarıyı izleyip çeşitli hesaplar yapıyor. minibüs benim için yavaş, jack için normal, jules için ise inanılmaz hızlı. douglas için ise tamamen bir yanlış anlaşılmadan fazlası değil. telif haklarından gelen paralarla hem yakıtımızı hem de yiyecek içeceğimizi alıyoruz. buz fabrikasının önünden büyük bir kalıp buz aldığımız günler, buz eriyip yok olana kadar rakı içiyoruz, gabriel epey seviyor. dedeme çok benziyor fakat aynı yaşta olmalarına rağmen dedem ondan atmış sene önce rakı içmeye başlamış. belki elli sene önce amerika'dan gelen çalışma davetini kabul etseydi yolları kesişirdi bir kıtanın ucunda, dedem son kalan boğma rakısından bir fincan da dilini bilmediği bu adama ikram ederdi. fakat, nenemin gördüğü rüya onları amerika yolundan alıkoydu. bir rüya, ailemin gerçeğini sonsuza kadar değiştirdi. ben de bu rüyanın içinde başka rüyalar görüyorum işte, bazen yakamozun kıyısına park edip kitaplardan bahsediyoruz. bir tek benim kitabım yok, dolayısıyla teliften hiç para gelmiyor. devlet memuruyken bir kenara attığım paralar suyunu çekmek üzere fakat bunu sorun etmiyorum. dolunay olduğu geceler, jules ile uzun uzun aya bakıp aynı şeyi düşünüyoruz. jack biraz fazla içiyor, döşekte uyuyan ise sadece diğer tarafına dönüyor. 

her şeyin bir sebebi olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. bir şey olacaksa olur, olmayacaksa olmaz. eylemin kesinliği, zaman, mekan ve araca bağlı olarak değişmez; eylem vardır ve diğerleri bunun üzerine şekillenir. önce zaman gelip seti kurar, sonra mekan uğrayıp detayları halleder ve araç da işi tamama erdirir. her şey göz kırpması kadar kısa sürer, başkaları buna ömür der. atmosfere giren bir göktaşının yanarak parçalanması ve bir süpernovanın milyarlarca yıldan sonra yok olması arasında pek zaman farkı yoktur. douglas'ın da dediği gibi, zaman sadece basit bir yanlış anlaşılmadır. jules ise zamanda yolculuk yapmanın fiziğe değil zihne bağlı olduğunu ve farklı zamanlarda yaşamış insanların aynı mekanı ya da renginin ne olduğu bir türlü belli olmayan bir minibüsü paylaşabileceğini söylüyor. döşekten doğrulan ihsan oktay ise, zamanı geriye çevirebilecek bir devirdaim makinesinin çizimini dahi yaptığını mırıldanıyor. jack, bütün bunları dinlerken biraz daha içiyor. içmediği zaman sarhoş oluyor ve içmemeye devam ederse durumu daha da ağırlaşıyor. akıl hastanesinden kaçmış bir minibüs dolu adamız, polis ehliyet ve ruhsat sormak için yaklaşırken anında başka bir boyuta zıplayabiliyoruz. muson yağmurlarına denk geldiğimiz zaman, douglas bu kahrolası yağmurların ona ingiltere'yi hatırlattığını bir kez daha hatırlatıyor. bitmeyen yağmurlardan, yağmur sonrası açan güneşten ve hatta gökkuşağından bile nefret ediyor. 

eh artık üç uzun paragraftan ve zihnimin bize sunduğu küçük piyesten sonra bilgisayarı kapatıp bizimkilerin yanına gitme vaktim geldi, onların dikkatini küçük şımarıklıklarla dağıtmam ve acıya odaklanmalarını engellemem lazım. iyi idare ediyorum. yeniden karşılacağımız güne kadar da idare edeceğim, hem kendimi hem de kendimden geriye kalanı. mayıs yarın bitiyor ve mayısta sevdiğim gibi aralıkta da seni çok seveceğimi biliyorsun. 


28 Mayıs 2012 Pazartesi

pazartesi üçlemesi


dünya dört buçuk milyar yaşında... insanoğlu ise langır lungur dolaşmaya yaklaşık iki milyon yıl önce başlamış. ondan önce ağaçtan inmek ya da sudan çıkmak konusunda beyin fırtınası yapıp sesli düşünen formların olduğu söylenmekte. haftayı uydurmak ve bunu yedi güne bölmek ise ne dünya ne de insanlık kadar eski. en azından pazartesi sendromu çeken dinozor kalıntılarına henüz rastlanmadığından, bu sendromdan sadece insanlığın suçlu olduğunu, yine kendilerinin uydurduğu tabirle pazartesi sendromunun insanlık suçu olduğunu söyleyebilirim.

ben ise 28 yaşındayım. bu da yaklaşık 1436 tane pazartesi ediyor. istisnasız her pazartesi sabahı, başımın belada olduğunu ve bu sefer hiçbir yere kaçamayacağımı düşünüyorum. yanıp bittiğimi, peşimde olduklarını, bir daha cuma ya da cumartesiye ulaşamayacağımı hissediyorum. bu hisler beni tedirgin ediyor ve pazartesi akşamına kadar tedirgin bir balık gibi masanın kenarında bekliyorum. başımın belada olmadığını anlamam akşamı buluyor, pazartesi akşamı normale dönüyorum. salı günlerinin anlamsız olduğu ve yasaklanması gerektiği konusunda ingiltere kraliçesiyle aynı fikirdeyim, çarşambaları ise haftanın (5 gün ya da 6 gün çalışanlar için fark etmez) ortası olduğu için seviyorum. perşembe, hafta sonunun fermanını getiren yaldızlı bir elçi gibi. cuma ise "tamam bu haftayı da kurtardık" konulu kutlamalarla geçiyor. cumartesi öğleden sonra edilen paydos, cumartesi çalışmanın bel altı yumruklarını bertaraf ediyor ve tek tatil günü pazarda da, haftanın günlerine fazla takmamam gerektiğini düşünecek kadar geziyorum.

ama pazartesi sabah oldu mu, ortalık birbirine giriyor. hele bir ayda beş pazartesi olunca daha bir sinirleniyorum. sana söylüyorum 2011 ocak, ayağını denk al. amına koyayım bir ayda kaç hafta var da ben beş tane pazartesiye girdim çıktım, onu anlamıyorum. 

(31.01.2011)

----

bedenim ruhuma "bugün pazartesi, yatmamız lazım" dediğinde bilgisayarın saati sabah dördü gösteriyordu. yatmayı unutmuş, belki de daha fazla yaşamak için reddetmiştim. yine yağmurlu bir sabaha uyanacak, aynı yollardan işime gelecek ve ilk kahvemi 9.56'da içecektim. yatmak isteyen bedenim, ruhumu çekiştire çekiştire yatağa götürdü. üzerime battaniyemi çekip dört saatlik bir uykuya adım attım.


alarmı altı kere öteleyip, kalkmam gerekenden yarım saat sonra kalktım. gözlerimi açmak istemiyordum, tekrar freelance dönemine geri dönmek düşüncesi neon ışıklarla parladı. günde disiplinli bir 3 saat ile dünyaları çizebilirdim. diğer türlü, haftanın toplamında bile o kadar çalışacak gücüm olmuyordu. lcd monitör, içimdeki tutkuyu yutan bir canavar gibiydi. fazla baksam, beynim çürüyordu.


temiz olan giysilerimi nereye koyduğumu bilmediğimden, k9 gibi koklayarak buldum. gümrüklerde uyuşturucu arayan eğitimli köpek olarak çalışmak düşüncesi geçti bu sefer. günde iki saat koko arar, onun dışında ağacın altında otururdum. belki başka k9'lar bulur, geceleri seks yapardım. sekse en zor ulaşan türün pazartesi işe gitmek zorunda olan başarısız bir şubesiyken, aklıma türlü saçmalıklar geliyordu ama keşke, evden çıkarken yatağıma bir baksaydım.


azap yolumdan yürüdüm, her gün olduğu gibi ters yöne giren bir motokuryenin altında kalmaktan son anda kurtuldum. bu bile sıradan geliyordu artık. çarpsa neyse de, sanki içimden geçti; hayalet kuryeler görüyor olabilir miydim?


olmam gerekenden yarım saat sonra ofise gelip mecburen "günaydın" dedim. kimse dönüp bakmadı, daha yüksek sesle "merhaba" diye devam ettim. sesim bile çıkmadı. "ses tellerimi evde unutmuş olabilir miyim?" derken, bacaklarım da yoktu. bütün yolu boşa gelmiş, bedenimi yatakta unutmuştum. gece yatmak bilmeyen ruhum, sabah kalkmak bilmeyen bedenimle ne halt etmem gerektiğini bilmiyordum ama mouse tutmaktan aciz bir ruh ile akşama kadar çalışamazdım.


mecburen aynı yolu bir daha yürüdüm, daha pazartesi öğlenine varmadan yorulmuştum. odama girdim, paşamız hala yatıyordu. öperek uyandırmak isterdim ama dudaklarım bile ondaydı. gerçekten kötü bir pazartesiydi. sabah on olmasına rağmen, ben beden-ruh senkronunu bile sağlayamıyordum.


birazcık çaba ile ruhum tekrar hakimiyeti eline aldı. yataktan kalktım. giysilerimi koklayarak buldum yine ve aynı yolu bir saat içerisinde üçüncü kere yürüyerek işe geldim. neden geç kaldığımı açıklasam, "yarım saat önce gaipten günaydın duydunuz mu" diye sorsam, beni yadırgayacaklardı. telefon faturamı yatırdığımı, bankada sıra olduğunu söyledim. bu en azından kabul edebilecekleri bir yalandı.


kahvemi biraz geç de olsa içtim, haftasonunu beklemeye başladım. ne güzel hayat lan, daha pazartesi sabahından cumartesi akşamını bekliyorum. elimden hiçbir sik gelmiyor.


(09.03.2009)


----



bugün ile birlikte hayatımın sanırım 1347. pazartesisini yaşıyorum ve hala alışamadım, hala sevemedim şu mereti. tüylerim diken diken oluyor, çizgi çizmek yerine 1983'ten itibaren pazartesileri sayıyorum takvimden. şu haftanın günlerini ve seneleri tam sayı yapsaydınız da kolayca hesaplayabilseydim. 7 ne? 52 ne? 365 ve dört sene de bir 366 ne? 3 kere baştan saydım, yine tam emin değilim. bir hafta 10, bir ay 50, bir yıl da 500 gün olsaydı, her şey eminim daha rahat olurdu. tastamam sayılardan; 10 ve 10'un katlarından ne zaman şaştık, o gün koptu kıyametimiz. tam sayı olmayan pi nedir yahu esteban? madem bu kadar önemli, yapıverin 10. matematikten tek bir çocuk kalmasın, pırıl pırıl olsun ortalık ama kendisine eziyet eden tek canlı olarak, daha da sadistleştik zaman içinde. bu gözler katlı integral, üç bilinmeyenli denklem gördü. x'e bilinmeyen demek, x'in artık bilinen bir şey olduğunu gösterir. dolayısıyla, bir şeyin bilinemiyor olması için adını koymaya bile çalışamıyor olmamız gerekirdi. 


pazartesi'nin bitmesine 2 saat kala


sabah delirmesiyle ne girişmişim yahu. zihnim, kesik kafalı atların çektiği renkli fayton gibi etrafımda takla atmış. neyse kurtulmaya az kaldı pazartesiden. işten kaçıp, kendimi dışarıya attığım sürece hangi gün olduğunun önemi yok. bize hayatı zehir eden yine bizleriz; ben pazartesi depresyona giren lepistes görmedim şimdiye kadar. yarın salı; iyi-kötü sıfatlarından bağımsız, anlamsız işler peşinde koşacağız. sonra bir bakacağız yine akşam olmuş, yuvalarımıza dönüyoruz göçmen kuşlar gibi. nasıl geçtiğini anlamadığımız bir akşamın saatlerinde yuvarlanıyoruz. sekiz saat çalışıyor, sekiz saat uyuyorsak ve gün yirmi dört saat ise, bu geri kalan lanet olası sekiz saat nerde lan? ki o kadar bile uyumuyorum. altıyı geçmiyor. kalan on saat nerede dedim! başka birisine saatlerimi borç veriyor olabilir miyim? sonra toptan gelecekse hepsi problem değil de, şimdi yaşamam gerekenden daha az yaşıyorum gibime geliyor. işe git-işten gel. bir yerde kaçak var, saatler oradan ziyan oluyor. hımm, bunun üzerine düşünmeliyim; belli ki şimdi fazla aklım başımda değil.


(20.04.2009)







21 Mayıs 2012 Pazartesi

simply the best

literatürde "the boi" olarak bilinen ve tam bir haftada bizi kendisine bir kez daha bağlayan, annem ve babamın yüzünü sekiz ay sonra ilk defa adamakıllı güldüren, yüreğimizi ferahlatan ve ışın kılıcıyla dolaşmaktan bir an olsun imtina etmeyen güzel prensimiz bu gece ülkesine geri dönüyor. geğirince "pardon me" diyen, star wars boxerlarından birisini çalacağımı söylediğimde, kırık türkçesiyle polise gidip "benim kuzen benim kilot çaldi" diyeceğini iddia eden bu üzümlü kek suratlıdan ayrılıyoruz eylüle kadar. uzun saçlarını jedi'lar gibi kestirip arkadan bir tutam saçını da annesine ördüren ve tek bir kez bile ağlamayan ömrü herkesten uzun olasıcayı çok özleyeceğim. annem ve babamın yüzündeki gölgeyi, küçük bir force ile dağıttı. bizi düzeltti ve şimdi de geri gidiyor. güle güle youngling! may the force be with you.

video

16 Mayıs 2012 Çarşamba

tuborgram

"eğer tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım."

artık son demlerine gelmiş büyük yazar gabriel garcia marquez'in yakın dostlarına gönderdiği mektubun bir kısmında bunlar yazıyor. geride kalmış bir hayatın ardından, geride kalacak onlar dersler çıkarsın diye itiraflar.

"ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim."

mutlak ölüm, geride kalanların hiçbirisinde en ufak bir iz bırakılmadığı vakit gerçekleşiyorsa eğer endişelenmeye gerek yok, yüzyıllık yalnızlık ve albay'ı ben bile ömrümün sonuna ve bahçe içinde olacak yeni evimizin masif ahşaptan raflarına taşıyacağım. beden dediğin saniyeler içinde yok oluyor oysa ben, güzel remedios'un göğe yükseldiği anı bile hiç unutmuyorum. insanın yapıtlarıyla ve bıraktığı izlerle anılmasından daha yüce bir şey yok, ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği bilinmeyen bu serüvende. belki görmeden üzerine basarak öldürdüğümüz bir karınca misali, devasa yaratıkların tabanları da gördüğümüz son şey olur. tüm mesele, ölçek problemi.

bu sırada direksiyon sınavından geçtiğimi de belirtmem lazım. bir önceki acemi at kafası, aracı viteste unutmuştu. bunun farkında olmadan arabayı çalıştırdım, el frenini indirdim ve arabayı, nice savaşlar gördüğü için akıl sağlığını yitirmiş bir at gibi şaha kaldırdım. panik yapmadan kontağı kapattım, tekrar açtım ve kahrolası vitesi boşa aldıktan sonra tekrar bire taktım. müfettişler dikiz aynasından, babam ve dayım ise sundurmanın altından bana bakarken de yavaşça arabayı hareket ettirmeyi başardım. işte bir sağa dönüş, sonra anayola çıkış, motorun sesiyle birlikte artan vitesler, sakinlik ve ileride arabayı durdurduktan sonra da geri vites. sağ kolum koltuktan destek alırken arkaya döndüm ve "am var dediler geldik" dercesine duran iki adamın arasından geriye baktım. yüce tanrım ve sigortalı havariler de biliyor ya, geri geri daha rahat gidiyorum. bir araba alırsam, ya ustayla anlaşıp arabanın yönünü değiştireceğim ya da exorcist gibi kafayı 180 derece çevirmeye alışacağım. rahip olmadığı için tatsızlık çıkmaz, ehliyet ruhsat kontrolünde de bir çorba parası sıkıştırırım artık. 

vites geçişlerimde epey sorun olunca kaldığıma emin bir şekilde arabadan indim, dayım da benimle aynı fikirde olduğundan kazma diyerek enseme vurdu, ehe ehe diye güldüm. dayım tüm önemli anlarımızda vardı ve ehliyette de geri kalmamıştı. iki hafta sonra yeniden girerken, o dolmuş vitesinden hallice vitese hükmetmeyi öğrenecektim. sürüşüm sorunsuzdu fakat arabayı kaldırırken, kalkanın araba olduğuna bin şahit isterdi. acemi bir sürücünün, fren yerine gaza basıp adayların ikisini ağır çekimde havaya uçurması günün adrenalin dolu olaylarındandı.

direksiyon sınavındaki büyük sıçışı ölümsüzleştirmek için gittim sonunda android işletim sistemli bir telefon aldım. htc evo 3d. görsen çok seversin, içip içip üç boyutlu tuborg fotoğrafları çekmenin vakti de gelmişti zaten. fakat senin telefonun ekranı 3d olmadığından cıncık gözlüm, bunları göremeyeceksin. instagram'a yüklediklerim de şimdilik fena değil, kesinlikle heyecan verici bir deneyim oluyor.

üç lens ile birlikte bir adet d-slr'min olması, anı yakalamama yetmiyordu. işe gelirken, dev çantalı çocuk okula giderken, bundan zerre hoşlanmayıp taşları tekmelerken, şantiye kontrollerindeki kaba inşaat ve delikli tuğlalardan giren ışıklar, denizin bazen göl kadar durgun olması, yemek yediğim yerdeki mavi sandalyeler, sokak arası begonvilleri, beyaz önlüklü titiz berberler dükkan önünde tavla oynarken fotoğraf çekmek istiyordum. bunu da sadece mobil dünya sağlıyordu, diğer türlü makineyi çıkartması, bunları daha sonra bilgisayara atması, ps'de küçültmesi...vb. bilirsin işte, milyonlar yanılıyor olamaz. epey keyif alıyor ve bilmediğim sokaklara dalıyorum. aynı anda bunları işleyip yüklüyor ve carpe diem furyasına kuyruğundan da olsa ancak bu şekilde tutunabiliyorum. hem yarışmalar da varmış, bir değişiklik istiyorsan sen de geç. uzun uzun yazılamayacak şeyleri tek kareyle anlatmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.

bütün bu küçük detaylarla birlikte, ingiliz kuzen sonunda tüm asaletiyle teşrif etti. çantasında playstation ve tüm star wars oyunları ile. on senedir star wars izlerim, bu herif daha altı yaşında ve bilgim, onun çeyreği bile etmiyor. karakterler, gezegenler, hikayeler ve iki de ışın kılıcı. kırmızı olanı bana getirmiş, kendisini luke skywalker zannediyor. ben de obi wan'ım şimdilik. pek çocuk sevmem fakat bu velet bana gezegeni unutturuyor, öyle sevimli öyle tatlı. hani böyle çocuğum olacağını bilsem, mesainin bitmesini beklemem. bir ingilizle evleneyim diyorum, bizimkiler pek sıcak bakmıyor ona da. valla kendi ülkem diye demiyorum, çirkef çocuk yetiştirmekte bir ekolüz. plajda ne kadar anneeeağğğğhhh var, bizim milletten. ecnebinin çocuğu, küçük sırt çantasıyla uslu uslu giderken, bizimkiler resmen plakları çarpıştırıp küçük dağlar yaratıyor. evlerden ırak. çocuğu olan ingilizle bile evlenebilirim, hazır yetişmiş. bunlar benim için önemli şeyler değil, en azından kız kınası olacak mı olmayacak mı gibi manyaklıklara kafa yormam.

etrafa bakıp hayatın renklerini yakalamak, her an sana çarpabilecek bir sürü ruh hastasıyla birlikte aynı yolu paylaşmaktan daha eğlenceli olsa da bazı şeyler zorunluluğa dönüşüyor. ben de elimden geldiğince hayata iştirak etmeye çalışıyor fakat sıkça, yolun sonunda garcia marquez'in de dediği gibi yüzümü güneşe çeviriyorum.

11 Mayıs 2012 Cuma

bir başlangıç olacak


 "Kesinlikle kararımı vermiş bulunuyorum: bu bahar hazırlıklarımı yapıp ehliyet alacağım sonra da 1600 dolarlık bir Volkswagen çekeceğim altıma, sonra gidip ihtiyaçlarımı karşılayacak bir kulübe bulma peşine düşeceğim. Böylece cuma akşamları işten çıktığında seni de alır, 100-150 millik bir yolculuktan sonra oraya götürürüm ve ağaçlar & kitaplar & yıldızlarla birlikte pazar günü öğleden sonraya kadar orada kalırız.
Bir başlangıç olacak..."

1922'de doğan jack kerouac, 1960'ta yazdığı bir mektupta bunlardan bahsediyor. demek ki ehliyet almak için fazla acele etmemiş. onunla kıyaslarsam kendimi, 18 yaşını doldurur doldurmaz ehliyet kursuna koşan mobilet enseli motor meslek lisesi öğrencisi gibi kalıyorum fakat yine de aradan geçen yılların hiç de önemli olmadığı paralellikleri seviyorum. paralellik dişlerimi parlatıyor, bacaklarıma derman veriyor ve benimle sonsuzda kesişiyor. baharda ehliyet almak (bu hafta sonu direksiyon sınavına giriyorum), çekilişten çıkacağına neredeyse emin olduğum alfa romeo tuhaf bir şekilde çıkmadığı için ilk planım olan volkswagen polo'ya geri dönmeye bu sabah karar vermek, cuma akşamları işten çıkmak, ağaçlar (çıralı'daki ağaçlarım), kitaplar (ki geçen hafta çıralı'ya gittiğimde çantamda sadece on the road vardı) ve yıldızlar (eh, gündüz gözüyle yıldızlara baktığımı daha birkaç gün önce yazdım)... sadece metrik sistem kullandığımdan mil değil metre kullanıyorum ki o da nazar boncuğu olsun. 

gündelik hayatımla birlikte aklımdan geçenler, bir başka zaman diliminde de benzer şekilde yaşanmış. kelimeler bir çok ömrü dolaşmış ve bir çayımı içmek için bana uğramış gibiler, onları alabildiğine kullansam da bitmiyor. senin birazdan okuyacağın bu cümlenin ömrü sonsuz, benimki ise ne zaman biter bilmiyorum. iyi ihtimalle elli sene sonra, daha iyi ihtimalle yirmi sene sonra ve en iyi ihtimalle de on sene sonra burada değiliz. kerouac gideli 43, kerouac'ın kardeşi gideli de 86 sene oluyor. jack, kardeşi gerard için kitap bile yazmış; ben hala, kardeşim için yazacağım kitabın kurgusunu düşünüyorum. ona en azından gümüş-siyah yamaha motoru ve siyah kaskı kadar yakışacak bir şeyler yazacağımı, yoğun bakım ünitesinin önünde yere çökmüşken biliyordum. bütün başıma gelenlerinin, bir başkası tarafından vaktiyle bir kez daha yaşandığını ve hayat sürdükçe, yaşanmaya devam edeceğini de biliyordum. 


9 Mayıs 2012 Çarşamba

fotorandom #4

sakın bana "oha oha, bunun ikisi üçü de mi vardı?" diye sorma çünkü, fotorandom #3'te de benzer soruyu sormuştun, hatırlamıyorsan dert etme memory remains. biraz önce gerekli olan her şarkıyı barındırdığına emin olduğum winamp listemde memory remains'in olmamasına epey şaşırıp bu şaşkınlığımı buzdolabından bira alarak kutladım ki benim için zenginliğin tek göstergesi, buzdolabında bira olmasıdır. rahmi koç'un ipek mendilleri ve ülkenin en güzel yerlerindeki evleri bir kenarda beklesin, mal varlığı demek sebzelerin arasında kamufle olmuş altın renkli kutulardır. iyi ki yeterince stoklamışım. neyse oyuna başlayalım. 10.000 şarkılık bir winamp listesinden şansıma çıkan şarkının, hangi numaralı fotoğrafa tekabül ettiğinin tarafımdan yorumlanması esası vardı sanırım. blogu açarken, deneysel çalışmalara blog gelirinin bir kısmını ayıracağıma yeminli müşavirlerin üzerine yemin etmiştim fakat bir allah kuruşu kazanabilmiş değilim. kendimi tuborg yerine caretta'lara adasaydım şimdiye çıralı'da muhtarlık kurmuşlardı. işte oyun başlıyor:


2222 - hans zimmer : aggressive expansion
5343 - pilli bebek : beyhude
3787 - rammstein : mein teil
3687 - queen : friend will be friends

benim adım giulietta

birkaç gün sonra direksiyon sınavına girip, bir eğitim-öğretim çilesinden daha kurtulacağım. teori kısmını 96 ortalamayla geçip lise dönemime bir gönderme yapsam da önemli olan direksiyon sınavı ve onun kahrolası debriyaj gaz dinamikleri. neyse ki kursun berbat arabasını bile yerinden kaldırabiliyorum, birkaç gün sonra kazanacağım alfa romeo giulietta'mı rahatlıkla kullanabilirim sanırım.

- har vurup harman savurma ile alfasını değil en fazla kafasını alırsın abi?

durum şu ki, şans oyunlarında pırlanta boynuzlu şeytanlara bile külahı ters giydireceğim bir güce sahip oldum. henüz iyi bir miktar kazanmış değilim fakat güçte bir dalgalanma seziyorum. bir ay önce, son iki liramı japon liginin tahmin edilemezliğine yatırmış ve artık ne olacaksa olsun demiştim. o kupon tuttu ve bana kırk lira kazandırdı, otuz sekiz lirasını banko kuponlara yatırıp son iki lirayı da bayern'in real madrid'i yenmesine bastım. tüm banko kuponlar, kainattaki diğer banko kuponlar gibi büyük bir huzurla yattı. mario gomez'in son dakikadaki golü ile bayern münih kazandı. elimde sekiz lira kalmıştı; hepsini birdenbire yok etmek için fransa ligine ve montpellier'in yamaçlarına gömdüm. kader bu ya, montpellier o gün kazandı ve nancy, çilekeş halkının onuru için sıfır sıfır beraber kalarak bana otuz lira kazandırdı. artık takım adı görmek istemediğimden otuz liranın tamamıyla piyango bileti aldım, bilyoner.com her çeyrek için ayrıyeten bir çekiliş hakkı ve bir kişiye de beyaz renkli giulietta veriyordu. otuz liralık piyango biletinden altı tane çekiliş hakkı ve son iki rakamıyla birlikte amortiden de on beş lira kazandım. 

on beş lirayı atromitos'a fırlattım, paok'la berabere kalıp bana doksan kağıt bıraktı. doksan kağıdın bir kısmıyla yine piyango bileti aldım ve bütün bu çilenin birkaç gün içinde bitmesi için, saçma sapan liglere gönül verdim.

her neyse, alfa romeo çekiliş sonuçları ise cuma günü açıklanacak. cumartesi günü ehliyet sınavına gireceğim. sanıyorum ki mayısın sonunda ehliyetim ve arabam olacak, bütün bu saçmalıkları başlatan son dakika golcüsü mario gomez'in hatrına da arabamın arkasına süper mario yazdıracağım. hem belki otomatik vitesli olursa, debriyajdan yavaşça çekerken de bacağı can çekişen atlarınki gibi titretmem. son saniyede atılan bir golün yarattığı depremden de 140 beygirlik arabamla hızla kaçabilir, bir at çiftliğine sığındıktan sonra  da araba karşılığı on çift at ile kumsalları ele geçirebilirim.




8 Mayıs 2012 Salı

biz üç kişiydik

hıdır, ilyas ve ben.

onlar adrasan'a devam etmek istedi, ben ise kendi mezarımın bile orada olduğuna emin olduğum olimpos'a döndüm ve yürümeye başladım. mayısın altısında onlar bir araya gelmiş olabilirdi fakat ben yalnız yürümeyi severdim, anayoldan aşağıya kadar birlikte inmemiz akşama kadar buna devam etmemizi gerektirmezdi. beş on dakika sonra ilk pite girip bir tane gold aldım. bundan yıllar önce taşan ve arabaları denize sürükleyen dere sakindi, hemen kenarından kendimden emin adımlarla ilerledim. kadirs'in artık toplu konut haline geldiği için sevimliliğini yitirmiş ağaçevlerinin yanından geçerken ilk biranın da dibini gördüm. olimpos'un açık ara en berbat pansiyonu (adeta bağcılar'ı) türkmen'de yine oluk oluk üniversite öğrencisi vardı ve hepsi imaja yüklenirken aynı insana dönüşmüştü. yine yabanileşme evresine giriyor ve insanlara, antipatik bir türmüş gibi iğrenerek bakıyordum. dolunay, daha önce binlerce kez yaptığı gibi kalbimden temiz kanı alıyor ve tüm galaksiyi dolaştırdıktan sonra da bana geri veriyordu. toplardamarım tüm galaksi olunca da, insanlar küçük ve değersiz geliyordu. bir bira daha alıp asma köprüye kulak asmadan direk suyun içinden geçtim. nekropole ulaştığımda ikinciyi de çoktan bitirmiştim, hızlı mı içiyordum yoksa sayılı günlerimin hakkını mı vermeye çalışıyordum bilmiyordum. uzun yaşamayı beceremeyecek ve yaşlanmayacaktım, masada karşılıklı oturduğum insanlar beni hep genç hatırlayacaktı. dostlarım belki arkamdan birer sigara yakar ve vay be derdi.

sahile ulaşır ulaşmaz soldan devam ettim, çıralı'ya yürümek ve en uçtaki adaya ulaşmak istiyordum. kumları yara yara ilerlerken, bikiniyi kendisine yakıştırmış insanların dünya estetik literatürüne bir nebze de olsa katkı yaptığını  da düşünmedim değil hani. iki olumsuz bir olumlu yaratır panpa, bikinili kızlar ne güzeldi diyor şair. güneş gözlüğüm olsaydı çaktırmadan bakardım fakat bir türlü aksesuar kullanmayı öğrenemedim. sırt çantası organik kamburum, fotoğraf makinem ise akdeniz üniversitesi'nde başarılı bir operasyondan sonra nakledilen organım gibi oldu. olimpos'u çıralı'dan, beni de senden ayıran derenin üzerinden köprü kullanmadan, sulara basa basa geçtim. hava oldukça sıcaktı fakat yürümek iyi geliyordu, adımlarım hafifliyor ve etrafı saran tüm saçmalıklardan arınıyordum. markete girdim, iki gold ve bir tane de büyük su aldım. güneş altında çok içmenin gereği yoktu, yaklaşık 7 km'lik yolu geri dönecektim. tüm ağaçların altında piknikçiler vardı, bir zamanlar karşılıklı penaltı çekiştiğimiz ve ekseriyetle yenildiğim, bana araba kullanmayı öğretmeye çalıştığın top sahasının yanından geçtim. paslı kale direkleri ve her mevsim, her ışıkta çektiğim kuru ağaç. yine kırmızı deniz bisikleti, denizin türkuaz rengi ve koyu renkli volkanik kayalar. bizden başka her şey sabitti. sen artık gökyüzünde süzülebilirken, ben her yere yürüyerek gidiyordum. kumsala inip sola doğru devam ettim, hafiften rüzgar çıkmış ve dalgaları kayalara karşı kışkırtmıştı. denize düşmeden ve ayakkabıları çıkartmadan boğaza ulaşmayı başardım, liverpool havlumu serdim, biraları çıkarttım, ilk yudumu denize döktüm. hava güzeldi, tahtalı'nın zirvesini yine bulutlar kapatmıştı. adadaki ağaca bakarken rajaz açtım, gündüz gözüyle yıldızlara bakarken de tüm geçmişi aklımdan geçirdim. çok güzel anlarımız olmuştu çocuk, yaşlanacağını hiç düşünmemiştim. yaşlanmak sana yakışmayacaktı. sen de bunu bildiğinden, listende ne varsa sırayla yaptın. 

sırtımı kayalara yaslayıp, küçük adanın üzerindeki ağaca baktım. her geçen sene biraz daha büyüyordu. sarp bir yamaçta, kimsenin fikrini almadan ortaya çıkmış inatçı bir çam ağacıydı. ona ulaşabilecek bir yol aradım fakat neredeyse imkansızdı. en iyi ihtimalle onu gören bir düzlükte çadır kurabilir ve yıldız ışığında uyuyakalabilirdim. günübirlik yürüyüşler artık yetmiyordu, bir yerin sabahını ve gecesini de görmek istiyordum. 

kayan yıldızlar gibi hızla yer değiştiren düşünceler, anılar. artık dilek tutmuyordum, annem de daha önceki hıdırellez'lerin aksine dileklerini bir şişeye koyup akarsuya bırakmıyordu. sadece zamanın geçmesini bekliyor ve yürürken yalnız olmayı seviyordum.






3 Mayıs 2012 Perşembe

then it comes to be

kötü bir gün olacak kehanetim pek de tutmadı, belediye meclis toplantısına etrafımı çevreleyen yoğun bir ilham ile girip masanın en ucuna oturdum ve sanki not alıyormuşçasına çizim yapmaya başladım. dwg formatında vahiyler alan bir peygamber gibiydim ve kalemimin ucundan kağıda akan sadece birkaç çizgi değildi. tek bir kara kalem ile camı, ahşabı, graniti, betonu, ağaçları ve kendimi gösterebiliyordum. gelecekteki evimin verandasında durmuş ve elinde dev bir kalem tutan takım elbiseli çocuğun tam da gözlerinin içine bakıyordum. elimde ince bir cam bardak vardı ve yarıya kadar doluydu. güneş batmak üzereyken, dalgalar da iyice durulmuştu. kağıdın üzerindeki mi bendim yoksa kalemi tutan mı? hangi katmanda olduğumu bilmiyordum, bu da gerçeğin hangisi olduğunu bulmama engel oluyordu. önemli değildi, elimdeki bardağı kafaya dikip gözlerimi kaldırdım, karşımda meclis üyeleri vardı ve ciddi konulardan konuşuyorlardı.  

hava, mayıs olmasına rağmen kapalıydı ve bültenleri taşıyan kimi hayaletlere göre akşama gök gürültülü yağış bekleniyordu. evin cephesini, vaziyet planını ve planını kabaca çizip ölçülerini verdim. eve uzanan taş yolu, verandanın rengini, hangi ağaçları dikmemiz gerektiğini ve kutsal hamağımı hangilerinin arasına germem gerektiğiyle birlikte basketbol potasının da nerede olmasını aklımdan geçirdim. kararlar yağdıran amatör bir tanrı gibiydim, imkanım olsa evin kabasını birkaç haftada bitirecektim. mies efendinin crown hall'de bahsettiği free interior space fikrini, mutfak-yemek ve oturma kısmında kullanacak ve akdenizin insanı bayıltan sıcaklarından ise koyu gölgesi olan ağaçlar ile kurtulacaktım. sık yapraklı ağaçlara nisanın sekizi ya da dokuzunda kırlangıçlar geri dönüp yuva yapacaktı. annem, kuşların bazen aşırıya kaçan cıvıltısından rahatsız olacak babam ise ahşapları verniklemeye devam edecekti. yapıyı oluşturan ne varsa birbirleriyle ve çevreyle uyum gösterecek, sanki doğanın bir parçası gibi alçakgönüllülük ile yeşilliklerin arasında kaybolacaktı. akşam üstü çalışan su tabancaları, bana kapısında kırmızı tuborg bulduğum siteyi hatırlatacaktı. alabildiğine az eşyanın yer kapladığı büyük olmayan evde duvarlar yerine kitaplar olacak ve bir tuğlayı çekip çıkarır gibi, geniş koltuklara uzanmadan önce raflardan bir tanesini yanımda götürecektim. ışık evin içinde dolaşacak ve doğal taş yüzeylerde belli belirsiz gölgeler yaratacaktı. benimle kağıt arasında bir aşk vardı, sanki bana iletilmiş ne varsa onları temize çekmekle görevliydim.

meclis toplantısı ve benim ev projem hemen hemen aynı anda bitti. ihtiyarlara, bilgisayarımda bir kez daha proje sunup daha önce defalarca sordukları soruları yine cevapladım. üç boyut onları büyülemiş, beni ise bir kez daha kurtarmıştı. küçük köye gelen bir büyücü, macondo'ya gelen melquiades gibiydim. türlü oyuncaklarla dikkat dağıtan yalın ayaklı bir çingeneydim.

öğlene doğru bizimkiler geldi, yanlarında şekerpare de getirmişlerdi. babam yine abim gibi duruyordu, insanlar buna daha önceki yıllarda olduğu gibi bir kez daha hayret ettiler. bir abim olmasını isterdim fakat zaphod'un efsanevi abisini de abim yerine koydum. iyi bir abi olmaya çalıştım, iyi bir insan olup olmamak nereden baktığına göre değişirken ben iyi bir abi olmaya gayret ettim. belki de o yüzden, çağlar'ın şu an daha iyi bir yerde ve huzurlu olduğunu biliyorum. eğer aksi olsaydı bunu hissederdim.

öğlen arasını, genellikle tek başıma gidip sağdan soldan duyduğum cümleleri balığım gelene kadar aklımda tamamlamaya çalıştığım pek samimi balıkçıma giderek değerlendirdik. mavi sandalyeler, vernikli ahşaplar gelecekten gelen renkler gibiydi, evin bahçesine çekilmiş küçük tekneyi de balığı beklerken gördüm. gelecekte bir günde, yüzlerimiz güneşten iyice yanmıştı ve verandamızda balık yiyorduk. ben haydari yapmıştım, köpeğimiz archy ise su tabancalarının etrafında koşmuştu. tatlı bir esinti çıktığına göre bahar aylarından birisiydi, belki de bir başka üç mayıstı. evli olup olmadığımı öğrenmek için gelecekteki ellerime bakmak üzereyken balıklar geldi ve zamanda yolculuktan ızgara çupranın ani müdahalesi ile döndüm. 

öğleden sonra dayreye geri dönüp pencereyi açtıktan sonra gök gürültülerini dinledim. yağmur, beşinci günün şafağında gandalf'la gelen ordu gibi yamaçlardan son hızla iniyordu ve ben buna hazırdım. kötü bir güne benzemiyordu, gelecekteki evin planını çizmiş, nasıl görünmesine karar verdikten sonra da bahçesini düzenlemiştim. japonların kusurdaki güzelliği wabi'yi aklımdan geçirmiş ve bunun sabah erkenden okumaya başladığım mutluluğun mimarisinden aklımda kaldığını fark etmiştim. evin nişleri, bir ege evine benzemeliydi. bilgisayar destekli makinelerin milimetrik kesimlerinden değil, kendi kaba ellerimle yaptığım kireç sıvadan bahsediyorum. beyaz nişler ve deniz kenarından topladığım mavi ya da yeşil cam parçaları. tuz ve rüzgar ile köşelerini ve şeffaflıklarını kaybetmiş yarı saydam değersiz mücevherler ki swarovski'nin tüm bütçesine değer.

gün yağmurla bitti ve eve geldim. panpa'ya öpücük attım, o da kralın gelişini kutlayan bir soytarı gibi halkalarından geçti. kravatımı gevşetip önce buzdolabına gittim, kapağı açıp içine anlamsız gözlerle baktıktan sonra geri kapattım. eve döndüğüme göre tam bir gerizekalı gibi davranmaya başlayabilir, sabahın ilk saatlerinde aklımda dolanan no leaf clover ile de yazı yazabilirdim. 


2 Mayıs 2012 Çarşamba

kelebek etkisi


çok uzak bir geçmiş değil, sadece geçen sene bugün. otelin cehennemvari tavan planları ile uğraşıp bundan hiç hoşnut olmadığım lara günleri. kapısında kırmızı tuborg bulduğum, en uzun motosiklet yolcuğunun sabahında kalkıp mutfağında sandviçler hazırladığım, yağmur yağdı mı tüm pencereleri açıp toprak kokusunu içime çektiğim küçük ve sevimli ev. sanki bir başkasının hayal meyal hatırladığı anılar gibi...

...

modemin dört ışığının da yanması gerekiyormuş, geçen hafta ofise girdiğimde sadece üç tanesi yanıyordu. modeme restart, tcp/ip'ye yeni rakamlar ve hatta iş arkadaşıma iftira atmak interneti geri getirmeyince bu durumu kabullenmiştim. internet çok da gerekli değildi sanki, hem ne yapıyordum ki tüm gün sekmeler arasında? birkaç saat sonra patronun "şu maili acele gönder" direktifiyle elimde flash bellek ofisten çıktım. adam, tavan planlarını bekliyordu ve tavan planı bekleyen herhangi bir adam, internetin olup olmadığıyla ilgilenmezdi. o sadece tavan planına bakmak ve yeterince hımmladıktan sonra işe koyulmak isterdi. olmayan internete söverek bir sokak arkadaki internet kafeye gittim. geçen haftaya kadar işleyen internet kafe iflas etmiş ve kepenklerini indirmişti. sabah erken saatlerde antalya hava sahasında kanat çırpan talih kelebeği de ortalığı hafiften hareketlendirmeye başlamıştı. 

mail bekleyen adamların tam saha presinde bir sonraki internet kafeyi bulmak için epey yürüdüm. öğle tatilindeki liselilere, en yakın internet kafeyi sorarken "anan zaaaa xd" diye cevap vereceklerinden çekindim. sanırım internette fazla vakit geçirmeye başlamıştım ve kafamda kurduğum diyalogların hepsi bir ekranda gördüklerimdi. en uzak sahildeki internet kafeyi buldum, maili attım ve yanmayan bir modem ışığının başıma daha ne çoraplar öreceğini merak ederken içinde basket sahası olan bir site gördüm. sitenin etrafında dolaşırken, giriş katta "sahibinden kiralık" yazısı vardı; aradım, adam "güvenlikte anahtar var, bir bakın isterseniz" dedi. güvenlikten anahtarı aldım. düşündüğüm gibi bir evdi, kendim planlasam da buna benzer bir şey yapardım heralde. merdiven aptallığıyla uğraşmaya gerek kalmadan zemin katta yer alan bu 1+1, istanbul'daki gibi başka evlerin cephelerine bakmak yerine ağaca ve çiçeğe bakıyordu. basket sahasına ve işe yakındı. kirası uygundu ve emlakçı asalakları burayı henüz bulmadığından sadece depozito verip kurtulacaktım. 

yanmayan modem ışığı beni dışarıya çıkarmış ve yarım saat geciksem başkası tarafından tutulacak bir evin önüne bırakmıştı. bir kira bedeliyle depozitoyu verdim ve evi tuttum. hafta sonu eşyaları aldım, hangi posterin nereye gelmesine karar verdikten sonra da perdeleri takarken geleneksel cinnetimi geçirdim. perdeleri etrafıma doladıktan sonra kendimi ateşe vermek ve perde takmayı bu kadar zorlaştıran medeniyetten intikamımı görkemli bir şekilde almak istedim. neyse ki, bizimkiler yanımdaydı ve ellerinden geldiğince yardım ettiler.

ofise geri döndüğümde dördüncü ışık da yanmaya başlamıştı. artık eve çıkmam gerektiğini, cebrail'le tebliğ etmek yerine teknolojik yöntemlerle ifade eden ulu tanrı sonunda bana bir güzellik yapmıştı. bahçe manzaralı sevimli bir evim vardı ve modemin dördüncü ışığı çapkınca göz kırpıyordu. hem de, bunu bir yere yazma da akıl sağlığını kaybettiğini düşünmesinler dercesine göz kırpıyordu.