3 Mayıs 2012 Perşembe

then it comes to be

kötü bir gün olacak kehanetim pek de tutmadı, belediye meclis toplantısına etrafımı çevreleyen yoğun bir ilham ile girip masanın en ucuna oturdum ve sanki not alıyormuşçasına çizim yapmaya başladım. dwg formatında vahiyler alan bir peygamber gibiydim ve kalemimin ucundan kağıda akan sadece birkaç çizgi değildi. tek bir kara kalem ile camı, ahşabı, graniti, betonu, ağaçları ve kendimi gösterebiliyordum. gelecekteki evimin verandasında durmuş ve elinde dev bir kalem tutan takım elbiseli çocuğun tam da gözlerinin içine bakıyordum. elimde ince bir cam bardak vardı ve yarıya kadar doluydu. güneş batmak üzereyken, dalgalar da iyice durulmuştu. kağıdın üzerindeki mi bendim yoksa kalemi tutan mı? hangi katmanda olduğumu bilmiyordum, bu da gerçeğin hangisi olduğunu bulmama engel oluyordu. önemli değildi, elimdeki bardağı kafaya dikip gözlerimi kaldırdım, karşımda meclis üyeleri vardı ve ciddi konulardan konuşuyorlardı.  

hava, mayıs olmasına rağmen kapalıydı ve bültenleri taşıyan kimi hayaletlere göre akşama gök gürültülü yağış bekleniyordu. evin cephesini, vaziyet planını ve planını kabaca çizip ölçülerini verdim. eve uzanan taş yolu, verandanın rengini, hangi ağaçları dikmemiz gerektiğini ve kutsal hamağımı hangilerinin arasına germem gerektiğiyle birlikte basketbol potasının da nerede olmasını aklımdan geçirdim. kararlar yağdıran amatör bir tanrı gibiydim, imkanım olsa evin kabasını birkaç haftada bitirecektim. mies efendinin crown hall'de bahsettiği free interior space fikrini, mutfak-yemek ve oturma kısmında kullanacak ve akdenizin insanı bayıltan sıcaklarından ise koyu gölgesi olan ağaçlar ile kurtulacaktım. sık yapraklı ağaçlara nisanın sekizi ya da dokuzunda kırlangıçlar geri dönüp yuva yapacaktı. annem, kuşların bazen aşırıya kaçan cıvıltısından rahatsız olacak babam ise ahşapları verniklemeye devam edecekti. yapıyı oluşturan ne varsa birbirleriyle ve çevreyle uyum gösterecek, sanki doğanın bir parçası gibi alçakgönüllülük ile yeşilliklerin arasında kaybolacaktı. akşam üstü çalışan su tabancaları, bana kapısında kırmızı tuborg bulduğum siteyi hatırlatacaktı. alabildiğine az eşyanın yer kapladığı büyük olmayan evde duvarlar yerine kitaplar olacak ve bir tuğlayı çekip çıkarır gibi, geniş koltuklara uzanmadan önce raflardan bir tanesini yanımda götürecektim. ışık evin içinde dolaşacak ve doğal taş yüzeylerde belli belirsiz gölgeler yaratacaktı. benimle kağıt arasında bir aşk vardı, sanki bana iletilmiş ne varsa onları temize çekmekle görevliydim.

meclis toplantısı ve benim ev projem hemen hemen aynı anda bitti. ihtiyarlara, bilgisayarımda bir kez daha proje sunup daha önce defalarca sordukları soruları yine cevapladım. üç boyut onları büyülemiş, beni ise bir kez daha kurtarmıştı. küçük köye gelen bir büyücü, macondo'ya gelen melquiades gibiydim. türlü oyuncaklarla dikkat dağıtan yalın ayaklı bir çingeneydim.

öğlene doğru bizimkiler geldi, yanlarında şekerpare de getirmişlerdi. babam yine abim gibi duruyordu, insanlar buna daha önceki yıllarda olduğu gibi bir kez daha hayret ettiler. bir abim olmasını isterdim fakat zaphod'un efsanevi abisini de abim yerine koydum. iyi bir abi olmaya çalıştım, iyi bir insan olup olmamak nereden baktığına göre değişirken ben iyi bir abi olmaya gayret ettim. belki de o yüzden, çağlar'ın şu an daha iyi bir yerde ve huzurlu olduğunu biliyorum. eğer aksi olsaydı bunu hissederdim.

öğlen arasını, genellikle tek başıma gidip sağdan soldan duyduğum cümleleri balığım gelene kadar aklımda tamamlamaya çalıştığım pek samimi balıkçıma giderek değerlendirdik. mavi sandalyeler, vernikli ahşaplar gelecekten gelen renkler gibiydi, evin bahçesine çekilmiş küçük tekneyi de balığı beklerken gördüm. gelecekte bir günde, yüzlerimiz güneşten iyice yanmıştı ve verandamızda balık yiyorduk. ben haydari yapmıştım, köpeğimiz archy ise su tabancalarının etrafında koşmuştu. tatlı bir esinti çıktığına göre bahar aylarından birisiydi, belki de bir başka üç mayıstı. evli olup olmadığımı öğrenmek için gelecekteki ellerime bakmak üzereyken balıklar geldi ve zamanda yolculuktan ızgara çupranın ani müdahalesi ile döndüm. 

öğleden sonra dayreye geri dönüp pencereyi açtıktan sonra gök gürültülerini dinledim. yağmur, beşinci günün şafağında gandalf'la gelen ordu gibi yamaçlardan son hızla iniyordu ve ben buna hazırdım. kötü bir güne benzemiyordu, gelecekteki evin planını çizmiş, nasıl görünmesine karar verdikten sonra da bahçesini düzenlemiştim. japonların kusurdaki güzelliği wabi'yi aklımdan geçirmiş ve bunun sabah erkenden okumaya başladığım mutluluğun mimarisinden aklımda kaldığını fark etmiştim. evin nişleri, bir ege evine benzemeliydi. bilgisayar destekli makinelerin milimetrik kesimlerinden değil, kendi kaba ellerimle yaptığım kireç sıvadan bahsediyorum. beyaz nişler ve deniz kenarından topladığım mavi ya da yeşil cam parçaları. tuz ve rüzgar ile köşelerini ve şeffaflıklarını kaybetmiş yarı saydam değersiz mücevherler ki swarovski'nin tüm bütçesine değer.

gün yağmurla bitti ve eve geldim. panpa'ya öpücük attım, o da kralın gelişini kutlayan bir soytarı gibi halkalarından geçti. kravatımı gevşetip önce buzdolabına gittim, kapağı açıp içine anlamsız gözlerle baktıktan sonra geri kapattım. eve döndüğüme göre tam bir gerizekalı gibi davranmaya başlayabilir, sabahın ilk saatlerinde aklımda dolanan no leaf clover ile de yazı yazabilirdim. 


3 yorum:

néfés dedi ki...

"5.günün şafağında Gandalfla gelen ordu" ne güzel benzetmişsin. O sahneden sonra, son fİlmi görmeden üçlemenin en iyi filmine karar vermiştim. (;

Adsız dedi ki...

mies,
hindistan'a mı gitsek beraber? sen evet de, beklerim ben seni :)

mies dedi ki...

hindistan'dan nefret ediyorum.