8 Mayıs 2012 Salı

biz üç kişiydik

hıdır, ilyas ve ben.

onlar adrasan'a devam etmek istedi, ben ise kendi mezarımın bile orada olduğuna emin olduğum olimpos'a döndüm ve yürümeye başladım. mayısın altısında onlar bir araya gelmiş olabilirdi fakat ben yalnız yürümeyi severdim, anayoldan aşağıya kadar birlikte inmemiz akşama kadar buna devam etmemizi gerektirmezdi. beş on dakika sonra ilk pite girip bir tane gold aldım. bundan yıllar önce taşan ve arabaları denize sürükleyen dere sakindi, hemen kenarından kendimden emin adımlarla ilerledim. kadirs'in artık toplu konut haline geldiği için sevimliliğini yitirmiş ağaçevlerinin yanından geçerken ilk biranın da dibini gördüm. olimpos'un açık ara en berbat pansiyonu (adeta bağcılar'ı) türkmen'de yine oluk oluk üniversite öğrencisi vardı ve hepsi imaja yüklenirken aynı insana dönüşmüştü. yine yabanileşme evresine giriyor ve insanlara, antipatik bir türmüş gibi iğrenerek bakıyordum. dolunay, daha önce binlerce kez yaptığı gibi kalbimden temiz kanı alıyor ve tüm galaksiyi dolaştırdıktan sonra da bana geri veriyordu. toplardamarım tüm galaksi olunca da, insanlar küçük ve değersiz geliyordu. bir bira daha alıp asma köprüye kulak asmadan direk suyun içinden geçtim. nekropole ulaştığımda ikinciyi de çoktan bitirmiştim, hızlı mı içiyordum yoksa sayılı günlerimin hakkını mı vermeye çalışıyordum bilmiyordum. uzun yaşamayı beceremeyecek ve yaşlanmayacaktım, masada karşılıklı oturduğum insanlar beni hep genç hatırlayacaktı. dostlarım belki arkamdan birer sigara yakar ve vay be derdi.

sahile ulaşır ulaşmaz soldan devam ettim, çıralı'ya yürümek ve en uçtaki adaya ulaşmak istiyordum. kumları yara yara ilerlerken, bikiniyi kendisine yakıştırmış insanların dünya estetik literatürüne bir nebze de olsa katkı yaptığını  da düşünmedim değil hani. iki olumsuz bir olumlu yaratır panpa, bikinili kızlar ne güzeldi diyor şair. güneş gözlüğüm olsaydı çaktırmadan bakardım fakat bir türlü aksesuar kullanmayı öğrenemedim. sırt çantası organik kamburum, fotoğraf makinem ise akdeniz üniversitesi'nde başarılı bir operasyondan sonra nakledilen organım gibi oldu. olimpos'u çıralı'dan, beni de senden ayıran derenin üzerinden köprü kullanmadan, sulara basa basa geçtim. hava oldukça sıcaktı fakat yürümek iyi geliyordu, adımlarım hafifliyor ve etrafı saran tüm saçmalıklardan arınıyordum. markete girdim, iki gold ve bir tane de büyük su aldım. güneş altında çok içmenin gereği yoktu, yaklaşık 7 km'lik yolu geri dönecektim. tüm ağaçların altında piknikçiler vardı, bir zamanlar karşılıklı penaltı çekiştiğimiz ve ekseriyetle yenildiğim, bana araba kullanmayı öğretmeye çalıştığın top sahasının yanından geçtim. paslı kale direkleri ve her mevsim, her ışıkta çektiğim kuru ağaç. yine kırmızı deniz bisikleti, denizin türkuaz rengi ve koyu renkli volkanik kayalar. bizden başka her şey sabitti. sen artık gökyüzünde süzülebilirken, ben her yere yürüyerek gidiyordum. kumsala inip sola doğru devam ettim, hafiften rüzgar çıkmış ve dalgaları kayalara karşı kışkırtmıştı. denize düşmeden ve ayakkabıları çıkartmadan boğaza ulaşmayı başardım, liverpool havlumu serdim, biraları çıkarttım, ilk yudumu denize döktüm. hava güzeldi, tahtalı'nın zirvesini yine bulutlar kapatmıştı. adadaki ağaca bakarken rajaz açtım, gündüz gözüyle yıldızlara bakarken de tüm geçmişi aklımdan geçirdim. çok güzel anlarımız olmuştu çocuk, yaşlanacağını hiç düşünmemiştim. yaşlanmak sana yakışmayacaktı. sen de bunu bildiğinden, listende ne varsa sırayla yaptın. 

sırtımı kayalara yaslayıp, küçük adanın üzerindeki ağaca baktım. her geçen sene biraz daha büyüyordu. sarp bir yamaçta, kimsenin fikrini almadan ortaya çıkmış inatçı bir çam ağacıydı. ona ulaşabilecek bir yol aradım fakat neredeyse imkansızdı. en iyi ihtimalle onu gören bir düzlükte çadır kurabilir ve yıldız ışığında uyuyakalabilirdim. günübirlik yürüyüşler artık yetmiyordu, bir yerin sabahını ve gecesini de görmek istiyordum. 

kayan yıldızlar gibi hızla yer değiştiren düşünceler, anılar. artık dilek tutmuyordum, annem de daha önceki hıdırellez'lerin aksine dileklerini bir şişeye koyup akarsuya bırakmıyordu. sadece zamanın geçmesini bekliyor ve yürürken yalnız olmayı seviyordum.






2 yorum:

Adsız dedi ki...

ilk fotoda bira fışkırmış da kayanın üstüne saçılmış gibi duruyor, iyi denk gelmiş.

fatih arslan dedi ki...

yıldız ışığında uyuyakalabilmek ne güzeldir, orada hiç yaşamasamda. Öyledir...