16 Mayıs 2012 Çarşamba

tuborgram

"eğer tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım."

artık son demlerine gelmiş büyük yazar gabriel garcia marquez'in yakın dostlarına gönderdiği mektubun bir kısmında bunlar yazıyor. geride kalmış bir hayatın ardından, geride kalacak onlar dersler çıkarsın diye itiraflar.

"ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim."

mutlak ölüm, geride kalanların hiçbirisinde en ufak bir iz bırakılmadığı vakit gerçekleşiyorsa eğer endişelenmeye gerek yok, yüzyıllık yalnızlık ve albay'ı ben bile ömrümün sonuna ve bahçe içinde olacak yeni evimizin masif ahşaptan raflarına taşıyacağım. beden dediğin saniyeler içinde yok oluyor oysa ben, güzel remedios'un göğe yükseldiği anı bile hiç unutmuyorum. insanın yapıtlarıyla ve bıraktığı izlerle anılmasından daha yüce bir şey yok, ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği bilinmeyen bu serüvende. belki görmeden üzerine basarak öldürdüğümüz bir karınca misali, devasa yaratıkların tabanları da gördüğümüz son şey olur. tüm mesele, ölçek problemi.

bu sırada direksiyon sınavından geçtiğimi de belirtmem lazım. bir önceki acemi at kafası, aracı viteste unutmuştu. bunun farkında olmadan arabayı çalıştırdım, el frenini indirdim ve arabayı, nice savaşlar gördüğü için akıl sağlığını yitirmiş bir at gibi şaha kaldırdım. panik yapmadan kontağı kapattım, tekrar açtım ve kahrolası vitesi boşa aldıktan sonra tekrar bire taktım. müfettişler dikiz aynasından, babam ve dayım ise sundurmanın altından bana bakarken de yavaşça arabayı hareket ettirmeyi başardım. işte bir sağa dönüş, sonra anayola çıkış, motorun sesiyle birlikte artan vitesler, sakinlik ve ileride arabayı durdurduktan sonra da geri vites. sağ kolum koltuktan destek alırken arkaya döndüm ve "am var dediler geldik" dercesine duran iki adamın arasından geriye baktım. yüce tanrım ve sigortalı havariler de biliyor ya, geri geri daha rahat gidiyorum. bir araba alırsam, ya ustayla anlaşıp arabanın yönünü değiştireceğim ya da exorcist gibi kafayı 180 derece çevirmeye alışacağım. rahip olmadığı için tatsızlık çıkmaz, ehliyet ruhsat kontrolünde de bir çorba parası sıkıştırırım artık. 

vites geçişlerimde epey sorun olunca kaldığıma emin bir şekilde arabadan indim, dayım da benimle aynı fikirde olduğundan kazma diyerek enseme vurdu, ehe ehe diye güldüm. dayım tüm önemli anlarımızda vardı ve ehliyette de geri kalmamıştı. iki hafta sonra yeniden girerken, o dolmuş vitesinden hallice vitese hükmetmeyi öğrenecektim. sürüşüm sorunsuzdu fakat arabayı kaldırırken, kalkanın araba olduğuna bin şahit isterdi. acemi bir sürücünün, fren yerine gaza basıp adayların ikisini ağır çekimde havaya uçurması günün adrenalin dolu olaylarındandı.

direksiyon sınavındaki büyük sıçışı ölümsüzleştirmek için gittim sonunda android işletim sistemli bir telefon aldım. htc evo 3d. görsen çok seversin, içip içip üç boyutlu tuborg fotoğrafları çekmenin vakti de gelmişti zaten. fakat senin telefonun ekranı 3d olmadığından cıncık gözlüm, bunları göremeyeceksin. instagram'a yüklediklerim de şimdilik fena değil, kesinlikle heyecan verici bir deneyim oluyor.

üç lens ile birlikte bir adet d-slr'min olması, anı yakalamama yetmiyordu. işe gelirken, dev çantalı çocuk okula giderken, bundan zerre hoşlanmayıp taşları tekmelerken, şantiye kontrollerindeki kaba inşaat ve delikli tuğlalardan giren ışıklar, denizin bazen göl kadar durgun olması, yemek yediğim yerdeki mavi sandalyeler, sokak arası begonvilleri, beyaz önlüklü titiz berberler dükkan önünde tavla oynarken fotoğraf çekmek istiyordum. bunu da sadece mobil dünya sağlıyordu, diğer türlü makineyi çıkartması, bunları daha sonra bilgisayara atması, ps'de küçültmesi...vb. bilirsin işte, milyonlar yanılıyor olamaz. epey keyif alıyor ve bilmediğim sokaklara dalıyorum. aynı anda bunları işleyip yüklüyor ve carpe diem furyasına kuyruğundan da olsa ancak bu şekilde tutunabiliyorum. hem yarışmalar da varmış, bir değişiklik istiyorsan sen de geç. uzun uzun yazılamayacak şeyleri tek kareyle anlatmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.

bütün bu küçük detaylarla birlikte, ingiliz kuzen sonunda tüm asaletiyle teşrif etti. çantasında playstation ve tüm star wars oyunları ile. on senedir star wars izlerim, bu herif daha altı yaşında ve bilgim, onun çeyreği bile etmiyor. karakterler, gezegenler, hikayeler ve iki de ışın kılıcı. kırmızı olanı bana getirmiş, kendisini luke skywalker zannediyor. ben de obi wan'ım şimdilik. pek çocuk sevmem fakat bu velet bana gezegeni unutturuyor, öyle sevimli öyle tatlı. hani böyle çocuğum olacağını bilsem, mesainin bitmesini beklemem. bir ingilizle evleneyim diyorum, bizimkiler pek sıcak bakmıyor ona da. valla kendi ülkem diye demiyorum, çirkef çocuk yetiştirmekte bir ekolüz. plajda ne kadar anneeeağğğğhhh var, bizim milletten. ecnebinin çocuğu, küçük sırt çantasıyla uslu uslu giderken, bizimkiler resmen plakları çarpıştırıp küçük dağlar yaratıyor. evlerden ırak. çocuğu olan ingilizle bile evlenebilirim, hazır yetişmiş. bunlar benim için önemli şeyler değil, en azından kız kınası olacak mı olmayacak mı gibi manyaklıklara kafa yormam.

etrafa bakıp hayatın renklerini yakalamak, her an sana çarpabilecek bir sürü ruh hastasıyla birlikte aynı yolu paylaşmaktan daha eğlenceli olsa da bazı şeyler zorunluluğa dönüşüyor. ben de elimden geldiğince hayata iştirak etmeye çalışıyor fakat sıkça, yolun sonunda garcia marquez'in de dediği gibi yüzümü güneşe çeviriyorum.

8 yorum:

Adsız dedi ki...

instagram hayata açılan alternatif bir pencere gibi. fotoğraflar, özellikle tuborg rafı yakıyor! ortadaki sen misin?

mies dedi ki...

instayı pek sevdim, olur olmaz yerlerde kadraj yakalamaya çalışmak bile oyalıyor. başkalarının çektiklerini, aynı konu üzerindeki farklı çalışmaları da sevimli bir arayüzle görmek enfes olmuş. tuborglar keşke ortada olsaydı fakat en köşede yer bulabilmişlerdi. ve evet ortadaki biziz. ben ve young padawanım.

lou dedi ki...

"kimilerimiz soluk,
kimilerimiz parlak,
kimilerimiz ise ışıl ışıldır.
ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın."

Adsız dedi ki...

yerim yerim, ben o ufaklığı yerim!

Adsız dedi ki...

çok klişe olacak ama vallahi de sana benziyor küçük padawan :)

mies dedi ki...

ben de dayıma epey benziyorum, demek ki bir ingilizle evlenirsem benim de böyle küçük bir young jedi'm olabilir. liverpool'dan kız alınır. nişan da pub'da olur, galonlarca bira içeriz.

ledorita dedi ki...

ne keyifli bir yazı :)

Adsız dedi ki...

Dayınoğlundan belli ki çok etkilenmişsin, yüzünü bile gösterdiğine göre:)