şanslı olduklarına ve bir gün bana havadan para kazandıracaklarına inandığım sayılar var. 1, 4, 7, 10, 16 gibi zararsız, kendi halinde doğal sayılardan bahsediyorum. istanbul'da okurken paraya gerçekten çok ihtiyacım olduğu zamanlardan beri bu sayılara inanıyorum fakat sanırım onlar bana pek inanmıyor. aniden gelen zenginliğin beni zıvanadan çıkartacağını düşündüklerinden olsa gerek, beni canları pahasına koruyor ve bir kolonda asla yan yana gelmiyorlar. gelselerdi okulu bitiremez ve istanbul'un dehlizlerinde yitip giderdim.
dün öğleden sonra, doğru zamanın geldiğine dair yanlış bir hisle koltuğumdan kalktım. yanımda nakit yoktu, o yüzden önce bankaya uğradım. yeni basılmış taze banknotları, pasaportunun arasına uçak bileti kıstırıp bunu derhal paylaşan ayran budalaları gibi cüzdanıma yerleştirdim. on gündür cüzdanımda yüz lirayla falan dolaşıyordum; her şeyi kartla aldığımdan banknot benim evcil hayvanımmış da evde sıkılmasın diye işe getiriyormuşum gibi görünüyordum. cüzdandaki yüzlük, yeni gelen iki yüzlükleri görünce suratını ekşitmiş ve bunu topkapı-beşiktaş seferini yapan tıkabasa bir 28t'ye benzetmiştir. belleğimiz sahip olduklarımıza geçer mi? bir para, benim çeyrek asır önce yaşadıklarımı hatırlar mı?
geçici sahipliğim çok uzamıştı ve o yüz lirayı harcamaya karar verdim. bankanın hemen yanında, isminin birincisi, insanların ve andalların lordu, huysuz diyarların ve sığır etli yaş mamaların koruyucusu gabor yaşardı. bir beyaz eşya mağazasının kenarında derme çatma kulübesi vardı, yağmurlu ve fırtınalı havalarda oraya sığınırdı. sabah güneşini market duvarının önünde karşılar, öğlen saatlerini ise çalıların arasında yaptığı kovukta, mutlu bir galaksi gibi sarmalanıp uyuyarak geçirirdi. akşam üstleri, brüt betondan kaidesinin üzerinde bir sfenks gibi oturur, kamburunu çıkartır ve çatık kaşlarıyla geleni geçeni izlerdi. namütenahi bir gökyüzünün altında günlerini geçirirdi, her yer onundu ve o sadece kendisine aitti. onu görür görmez mutlu olurdum, bir gün geldiğinde onu o kaidenin üzerinde görmeyeceğim fikri, habis bir ur gibi içimde yayılırdı ama metanetimi korurdum. gabişko, benimle sonsuza dek yaşayacaklar kervanına sarı kostümüyle çoktan katılmıştı.
parkın uzak bir köşesinde, baharla birlikte coşmuş çimlerin ve çiçeklerin arasında gördüm onu. seslenmeden önce uzun uzun izledim, tek başınalığın en güzel temsilcisi gibi yaşardı. bölgesini pek terk etmezdi, dünyayı görmek istemezdi. dünya o kadardı zaten; bir beyaz eşya mağazasının vitrini, bir marketin sabah güneşini alan duvarı, bankanın basamakları, baharda yeşillenen parkın sadece kendisinin bildiği kuytuları. "gabiçko" dedim, sesimi duyar duymaz kafasını çevirdi bana doğru ritmik jimnastik ile koşmaya başladı. beni beklemesini ve markete gidip mama alacağımı söyledim. her şeyi anlardı, anlamanın ötesine geçip bilirdi. sığır etli yaş mamayı alıp kasaya yürüdüm, kafasında beyaz kasklarıyla yabancı bir çift vardı önümde. motorlarını park etmiş ve atıştırmalık almışlardı. adam, benim sadece mama aldığımı görünce gülümseyerek sırasını verdi. ben de ona gülümsedim, cüzdandan parayı çektim çıkardım. yüzlüğün yüzü düştü, bana alışmıştı. cüzdanda tek başına olmayı sevmişti. geniş geniş takılıyordu, şimdi kim bilir kimin cüzdanına girecek ve elden ele nerelere gidecekti.
yaş mamayı bir öbek şeklinde yığmak yerine, bir hat boyunca dizdim. bu, insanların dünyasında uzun bir tahta üzerindeki kıymalı pideye denk geliyordu. lokmayı bitirdikçe bir yandakinden devam ediyor ve hat bitene kadar durmuyordun. gabor'u ait olduğu yerde bırakıp şans oyunlar ve tekel bayisine döndüm.
şeytanın, cennetten kovulduktan sonra hayatını idame ettirmek için açtığı ufak bir dükkan gibiydi. tavana kadar her çeşit içki, klasik ve elektronik sigara, ağzına kadar dolu bira dolabı, şans oyunları makinası ve sorgu meleklerini güldürmek için ufak da bir süt ürünleri köşesi vardı. yoğurdun geceleri hüngür hüngür ağladığına emindim ama bunu kanıtlamakla uğraşamazdım. uğurlu sayıları bir kupona itinayla işaretledim, deneme sınavlarından dolayı şerbetliydim. hızlı kodlar ve az hata yapardım, ilçenin sözel birincisiydim ama aslında sayısalcıydım. kelimeler eskiden beri hem lanetim hem de maharetim.
kuponları cüzdanıma, henüz sabah basılmış gıcır iki yüzlüklerin yanına koydum. büyük bir servetin belki de ilk adımındaydım. torunlarımın torunlarına, bu muazzam varlığın ilk adımını hangi gün ve nasıl attığımı anlatmaya kararlıydım. benimle aynı adı taşıyanlara yüzde on bonus bile verecektim. işten istifa etmek yerine beş sene daha dişimi sıkacak ve emekliliği hak edecektim.
planlar, hayaller ve gerçekler...
akşam, okulun iftarına gittik. kolej velisi olunca şık bir restoranı uygun görmüşlerdi. gitmek isterken son anda kıskıvrak yakalanmış bir tavuk, aşırı hızlı soğuduğu için kristalleşen bir mercimek çorbası, sezonluk işçi hurma ve meyhane masalarından iftar masalarına ne ara düştüğünü anlayamayan haydari vardı. diğer velileri senede bir görüyordum, her biri farklı hızda yaşlanıyordu. geçen sene saçı olduğuna emin olduğum birisi artık keldi, kel olduğunu anımsadığım birisinin de yeleleri vardı. ortak konu bulmakta epey zorlanıyorduk ve soğuk füzyon çorbası da bu samimiyetsiz ortamı daha da güçlendiriyordu. konuşma yanlısı olmadığımdan yemeğime baktım, tavuktan ince bir kesit almış ve ızgaraya basmışlardı. bu kadar ince bir kesitin, ızgaradan ziyade mikroskoba uğraması gerektiğini düşündüm.
yemekten sonra çayını sigarasını içenler kendilerine geldi, hazdan titreyenler bile oldu. "açlık değil de, bu sigarasızlık mahvediyor beni" dedi saç ektiren. ramazan sohbetine başladılar, kimsenin akşam yemek bulduğu sürece açlıkla bir sorunu yoktu. dünya yine savaşlarla kavruluyor ve insanlık kendisini yok etmek için elinden geleni yapıyordu. aklıma macbeth'ten dizeler geldi ama içimden söyledim, dışımdan ise gülümseyerek onları dinledim:
acı üstüne acı, kan üstüne kan / kayna kazanım kayna, yan ateşim yan...
iftardan sonra eve döndük, yan yana iki sayıyı bile bilememişim. sorun kaybetmek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. o sayıları ertesi gün ekranda görme ihtimaliydi. ayağıma kadar gelen bu fırsatı katırlar gibi tepmenin beni hayatım boyunca lanetleyeceği düşüncesiydi. ben oynayarak yapmam gerekeni yapmıştım, sayılar da çıkmayarak beni korumaya devam etmişti.
her şey her nasılsa öyleydi, öyle olmaya da devam edecekti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder