1 Aralık 2011 Perşembe

bir istifanın anatomisi

gözlerini birdenbire açtı, etrafına biraz bakındı ve trenin tünelden geçtiğini anladıktan sonra hafif bir tebessüm ile tekrar uykuya daldı. raylardan gelen ritmik sesler, kutsal bir müzik gibiydi. düşünde, bir trenin pencere kenarında düş görürken tebessüm eden birisini gördü. gözleri kapalı olmasına rağmen ışığı görünce, trenin tünelden çıktığını anladı ve gözlerini bir kez daha açıp karlarla kaplı kırsalın sonunu görmeye çalıştı. ökseotuyla lanetlenmiş birkaç ağaçtan başka hiçbir şey yoktu, evler ise geride kalmıştı. koyu bir gri, yeryüzünde dolaşan birisini yutmak için iyice yaklaşmış gibiydi. kulağında ritmik sesler ile koltuğunda biraz doğruldu, vagonda daha önce yolculuk yapmış  en mutsuz on insanın kimler olabileceğine dair fikir yürüttü ve ilk ona girmediğini görünce keyfi yerine geldi. yolda olmak acısını hafifletiyor ve pencereden akıp giden coğrafya ona huzur veriyordu. iç cebindeki şişeden küçük bir yudum alıp, onu dilinin üzerinde biraz bekletti. dili ve damağı, düşünceleri gibi uyuştu. eliyle buğu yapmış camı sildi ve nerede olabileceğini, buraya nasıl geldiğini bulmaya çalıştı. en son, beyaz lake masasında; kendisinin olmayan bir banyonun çizimlerinde kaybolmuştu. kendisini bulmak birkaç haftasını almış ve genç adam, kendisiyle haydarpaşa peronlarının birisinde buluştuktan sonra da vagona yerleşmişti. yüzünü ellerinin arasına almış ve "vakit geldi" demişti.

30 kasım 2011...

işe biraz geç geldiğimde, benden başka herkes ofisteki yerini çoktan almıştı. kapıyı yavaşça açtım, kafese kapatıldığı için çileden çıkmış bıkkın leoparlar gibi yürüyüp odama geldim. bilgisayarımı son kez açtım, ayaklarımı ısıtan fanın fişini çektim. artık zamanı gelmişti, bugün bitecekti bu iş. banyonun pençeli pufu ve tuhaf aynası, objelerin üzerine arsızca sarkan aydınlatması ile tavanda dolaşan mimari ucube ejderhası artık benim denetimim altında olmayacaktı. yerküredeki zamanım azalırken, bu aptallıklarla uğraşmaya devam edemezdim. bilgisayardaki dosyalarımı toparladım, özel bilgilerimi sildim, çekmecelere tıkıştırdığım bir tarafı bozuk kulaklıkları sırt çantama attım, daha lezzetli olduğuna inandığım için yıkamadığım kahve fincanıma hafiften iğrenerek baktım ve kendimi hazır hissedince patronun kapısına tıklayarak, konuşmak istediğimi söyledim. herkesin her şeyin farkında olduğu anları severim, bana kavimler göçü esnasında nereye göç etmek istediklerini tam olarak bilen kavimleri hatırlatır. bir su kenarı, en uzun meşenin gölgesi, yüzyıllar sonra dalgın bakışlı bir adamı taşıyacak trenin geçeceği köprünün altındaki berrak nehir.

tam bir sene önce olduğu gibi, yine patronun odasında oturuyor buldum kendimi. raflarda mimarlık kitabı ve dergileri. uzun, beyaz bir masa. bir sene ne çabuk geçmiş değil mi? işe girme serüvenimi hatırlıyorsun; adamın haber vermediği zamanki hayal kırıklığımı, giyotin pencereli oteldeki tuhaf ve naftalinli günlüklerimi, evi şans eseri bulmamı, masasız evimdeki ilk öğlen yemeğimi, eşyasızlık özlemimi, sular seller gibi içtiğim biraları, akşamdan kalışlarımı, öğlenden sarkışlarımı, dinlediğim şarkıları, gittiğim yerleri, kaybettiklerimi, çektiğim acıları, tesadüfleri, kapımın önünde bulduğum altı kırmızı tuborg'un aylar sonra çözülen gizemini, aynılığı, aynılığı aynı cümlelerle anlatmaya çalışmamı ve geri kalan her şeyi? iyi biliyorsun hem de; beni yürüyüşümden anlayacak, istiklal caddesi'nin kalabalığından çekip çıkaracak ve yüzümdeki şaşkınlığın fotoğrafını çekmek isteyecek kadar anlattım kendimi. bilinçli bir tercihti, yapabildiğim şeylerin en iyisiydi.

masada oturdum ve neden daha fazla devam etmek istemediğimi anlattım; her şeyi tetikleyen ilk enerji (buna aktivasyon enerjisi diyordu dar omuzlu bilim insanları), geçen ay bir hafta gelemediğim için maaşımın kesilmesiydi. profesyonellik hiçbir zaman midemi bu kadar bulandırmamıştı. madem bu kadar profesyoneldik, cumartesi gününe denk gelen resmi bayramlarda bile çalışmak neyin nesiydi? her şey geride kalmıştı artık, yolda olmam ve birkaç hafta sonra bir tren rayından gelen ritmik seslerde huzur bulmam gerekiyordu. patron fikrinden bile zerre hoşlanmazken, bir de küçük hesaplarla uğraşanıyla vakit kaybedemezdim. modern mimariden de günler geceler boyu uzağa sürüklenmiştik, yatak odası görümce saçından hallice olmuştu ve banyo da bunu aratmayacaktı. daha bu evin salonu, mutfağı ve giriş holü vardı sırada. istemiyordum. içimde bir şeyler yükseliyordu ve bundan ancak istifra ederek kurtulacağımı; iş hayatında istifranın da istifa etmenin ta kendisi olduğunu biliyordum. beyaz bir dosya kağıdına dilekçemi yazdım, imzamı ve tarihi attıktan sonra da ofisten çıktım. işte yeniden çevik atmacayım, kanat açıklığım saatlerce gökyüzünde süzülmemi sağlayacak kadar fazla. 

aklıma gelen en son şey, belli bir süre sonra yaşayacağım parasızlıkken; ilk şey gideceğim şehirler oldu.  gençliğimin ilk yıllarını gömdüğüm izmir, cunda'nın tepesindeki değirmen, taş duvarlı kütüphane, belki bozcaada, artık bağcılık yapan mimarlık hocam, yağmurun içinde kaybolmuş bir feribot, demir kokulu köhne istasyonlar, aylar önceden yazdığım "istasyonda bir sabah" adlı yazımda tasvir ettiğim şeyler, yolum düşerse kapadokya, düşmezse bursa; çanakkale şehitliğinde genç ölenlere ağıt, mitolojik rüzgarlara yüzümü döndüğüm assos, assos'tan gelip geçen güzel yüzlü insanlar... hayat dışarıdaydı ve ofisten dışarıya, bir daha dönmemek üzere çıkıyordum. huzurluydum, kardeşimin bu yaptığım şeyleri ve kendimin peşinden gitmemi tebessümle karşıladığını biliyordum. beni anlardı, desteklerdi; aynen benim onu anladığım ve desteklediğim gibi. gittiğim herhangi bir yerde onu bulacaktım; bir trenin penceresinden dışarıya bakarken de benimle birlikte olduğunu hissedecektim. bazen kaskını takmış bir motosiklet sürücüsüne bürünecekti bazen de hiçliğin ortasında yüzüme yağan yağmurda olacaktı. 

ofisten çıkıp evime yürüdüm; işe beş dakika mesafedeki bahçe katıma ulaştım, sevgili defterim molly'i alıp günün tarihini yazdıktan sonra "c'est la vie" başlığını atıp yazmaya başladım. bir kez daha istifa etmiş ve bir kez daha bunun ne kadar keyifli bir uğraş olduğunu anlamıştım.


10 yorum:

sözlükten biri dedi ki...

içinde herşeyi bırakıp gidebilecek gücü,cesareti olan, gündelik tutsaklıkların esiri olmayanlara hep imrendim. sanki gerçek değilmiş, işte kitaplarda okuduğumuz hikayelerin kahramanları gibi. bu kadar cesur olduğun için kutluyorum seni. hepimiz aynı hayatları mı yaşıyoruz? hayır. bazıları gencecik yaşında, bir diğerinin -cipsleri sabah dışarı çıkarıp akşam geri koyan birinin mesela- yaşadığından daha uzun yaşıyor aslında evet. hayat dediğimiz şeyin aslında karşılığı da bu belki de. iyiki bu kadar cesurmuşsun kendi hayatın adına. hem çanakkaleye yolun düşerse eğer ve rehber ihtiyacın olursa burda bitane var:)

charmofsmyrna dedi ki...

İşte bu! Kerouac'ın "On the Road"undan sonra mies'in "On the Train"i neden olmasın? :)

Ne yalan söyleyim, Bozcaada kısmından sonra film koptu bende, yani başka bir yer görmeyip maceranın tamamını orada geçirsen de olur sanki :))

http://charmofsmyrna.wordpress.com/2010/09/25/islomania-varmis-boyle-bir-hastalik-canli-kanitiyim/

Yolun açık ola! :)

Uçan Payanda dedi ki...

Beynime oksijen depoladı bu yazı, ne güzel bırakıp gitmeler, umursamamalar falan... Zincirlerin yok, bunu sevdim ^^ Bursa'ya bekleriz bu arada :)

murat dedi ki...

hayırlısı olsun kardeşim, yolun açık olsun. 27.11'de yazdığın hope leaves yazındaki gibi çaresiz hissedene kadar tadını çıkar özgürlüğünün.

bu arada hergün işinden memnun olmayıp istifa eden ve yolculuk yapmak isteyen binlerce insan vardır. sürrealist okurlarının 'on the road' gazlamasına gelip gerçeklikten kopma. sonra ayakların yere basması acı oluyor.

Adsız dedi ki...

gittiğin yerlerden de yazabilsen keşke?? en azından twitter'la şurdayım burdayım diyebilseydin eyiydi :)

4numara dedi ki...

bu dünyada duyduğum en güzel sıfat "başına buyruk"...tebrik ederim.

Adsız dedi ki...

panpa bi internet kafe bulsan da yazıversen şuracığa bir şeyler.. olmuyor böyle!..

Adsız dedi ki...

az once tivitlerini gordum. ne ki seni bunca kizdiran?

Adsız dedi ki...

Ne zaman yazacaksın? Yollarda karşılaştığın hikayeleri duymayı sabırsızlıkla bekliyoruz! :)))

dimitarberbatov dedi ki...

'at the and of the 2011' diye bir yazı bekliyoruz esteban.