27 Ocak 2026 Salı

müteselsil

yeni ektirdiği saçlarıyla dağıtıma çıkmış kargocunun aracında, son ses "koca yaşlı şişko dünya" çalıyordu. ufku çevreleyen dağlardaki karların soğuğu, şehir merkezine şafaktan önce gelip yerleşmiş ve caddelerde turlamaya başlamıştı. soğuğa alışkın ruslar sahilde aerobik yapıyordu, içlerinden birisi sırt dekolteli ve tüm vücudunu kaplayan bir tayt giymişti. sıkı bir tempo tutturmuş ve o soğukta bile terlemeyi başarmıştı. kargocu, minibüsünün yarısını kaldırıma çıkardı ve rüzgarda sallanan cılız otlar gibi görünen saçlarıyla paketleri kucakladı. koca yaşlı dünyaya bir küfür savurdu, kafası üşüyordu. yeni ektirdiği beş bin saç telinin dipleri donmak üzereymiş gibi hissetti. parayı bulursa beş daha ektirecekti, kargo işini bırakacaktı ve sabahları geç kalkacaktı. zenginler her ne yapıyorsa, o da aynısını yapacaktı. çalışmanın bu kadar işe yaramadığı bir dönem daha hatırlamıyordu. tek canı vardı ve bu, başına bela olmuştu. 

imar mevzuatında yapılan değişiklikler ile ilgili bir seminer için şehir merkezine inmiştim; yapılan değişikliklerin bir işe yaramayacağını daha o değişiklikler yapılmadan önce biliyordum, o yüzden rahattım. köpük bardakta çay, öğlen ne yiyeceğini düşünen yüzlerce teknik personel, sahnede işinin uzmanı bir kadın, ısıtılıp cehenneme çevrilmiş bir salon... her şey her zamanki gibiydi. belki not alırız diye sert kapaklı bir dosya ve tükenmez kalem vermişlerdi, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri ve büyülü bölgeye az sonra girecek ve zeytin ağacını merkeze alan tek katlı bir taş ev daha çizecektim. bu evi daha önce de çizmiştim, yıllar boyu toplantılarda çizdiğim evlerden ege'de bir kooperatif çıkardı. biri diğerinin önünü kapatmayan, yamaca ustaca yerleşmiş ve içinde kendi halinde insanların yaşadığı zeytin grisi taşlardan örülü evler. uzun sürmüş bir rüyanın, sürekli tekrarlanan yansımaları gibi. o evi ellerimle örmeden bitmeyecekti bu rüyalar, yağmurlu bir günde ağacı gören penceremden bakıp yazı yazarken de her şeyi yeniden hatırlayacaktım. ekili saçlar, terli sırtlar, sırlı terler, koca yaşlı şişko dünyanın alelade bir sabahında bir kavşakta, birbirlerinin yanından geçip giden insanlar...

zeytin gören taş evin planını bitirip üç boyutlu çizimine geçerken ilk mola verildi, sahnedeki hoca kendisine ölü gözlerle bakıp uyumamaya çalışan bir sürü insan görmekten belli ki bunalmıştı. hadi dedi, bir çay kahve içip kendimize gelelim. salonun sıcağı insanların üzerine zebani gibi çökmüştü ve cehennem kapıları on dakikalığına serin fuayeye açılmıştı. burdur belediyesi'nde çevre mühendisi olduğunu söyleyen birisi cinnet geçirmek üzereydi. burdur'da çevre olduğunu düşünmediğimden, bunun mühendisini dikkatle inceledim. 18 yaşındaki hallerimizin yaptığı okul tercihleri, bambaşka hikayelere dönüşmüştü. ben araba tasarımcısı olmak için genetiği bırakıp mimarlık okumuş ve sek sek sekerek kendimi bir konferans salonunun üçüncü sırasında, tekrar tekrar gösterilmekten feri sönmüş sunumların önünde bulmuştum. başka birisi, insanların kirlettiği dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çevre mühendisi olmuş ve belki de bunun yükseğini bile yapmıştı. gözlerinde, insanlara olan tiksintiyi görüyordum. insanları ortadan kaldırırsa, çevrenin de kendiliğinden birkaç senede düzeleceğini düşünüyor ama bunu toplu yıkım destekçisi gibi görünmemek için dile getirmiyordu. çevre mühendislerinin dünya'yı kurtarması mümkündü fakat başlarda epey şiddet gerektiriyordu. burdur'da çevre mühendisi olmasının sebebi de buydu belki; kimsenin canına okumadan, kendi halinde çalışıp emekli olduktan sonra, zeytin gören başka bir taş evde yaşlanıp el işleriyle zamanı doldurmak. kimseyi yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı yargılayacak değilim, kendimi de yeterince yargıladıktan sonra beraat ettirdim. ne bu dünyada, ne de öbüründe kimseye bu fırsatı vermeyeceğim. 

sıcak su kazanının önünde uzun bir kuyruk vardı, penguenler birbirlerine iyice sokulmuşlar ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. kuyruğun yarısı bitmeden, kazandaki su bitti. irice bir penguen huzursuzca kıpırdandı. sıra tam kendisine geldiğinde su bitmişti, kaynar su kazanını kulaklarından yakalayıp biraz öne eğse de işe yaramamıştı. bardağın anca çeyreği kaynar suyla doldu, bir çay kaşığının yarısıyla kötülerin en kötüsü kahveyi ekledi. kahvenin kötülüğünü kırsın diye bir kavanoza süt tozu koymuşlardı, onu da karıştırıp sıradan çıktı. tam o anda, bilinmez diyarlardan gelen bir kadın elinde iki sıcak su dolu çaydanlıkla ortaya çıktı ve boş kazanı kaynar sularla besledi. penguen hem iri hem de şanssızdı. orada olmaktan zerre hoşnut değildi, diğerleri çaktırmadan ona gülüyormuş gibi hissetti. avuçları ve saç dipleri terledi. sıcak su fışkırtan bir silahla diğerlerini haşlamak ve haşlanmış etlerin arasında ağzına kadar doldurduğu bardağıyla kahve keyfi yapmak istedi. makina mühendisliği okumuştu, akışkanlar mekaniğini az çok hatırlıyordu. o boş kazanı bir savaş makinasına çevirmesi bir gününü almazdı. herkes 18 yaşındaki halinin seçtiği bölümlerin bedelini oracıkta elden ödüyor gibiydi. sahte çakıllar ve sahte palmiyeler ile düzenlenen kat bahçesi, her şeyden daha gerçek görünüyordu. 

bir köşeye geçip karışık orman meyveli bitki çayımı içerken teneffüs sona erdi. kimse içeri girmek istemiyordu, okuldan kaçar gibi kaçmak ve akşama kadar itlik serserilik yapmak isteyenlerden iki futbol takımı çıkardı. koca koca adamlar, kesimden kaçan danalar gibi inat ediyor, ayak sürüyordu. iri penguenin öfkesi geçmemişti, sıcak su kazananını gözüne kestirmişti. çevre mühendisi ise ortalıkta yoktu, muhtemelen bir sigara yakmak için binanın dışına çıkmış ve soğuk havaya aldırmadan sigarasını tellendirmişti. insanlar olmasa sigaraya da başlamazdım, hepsinin sebebi bu istilacı tür diye düşündü. rüzgar, sigarasının yarısını içmişti ama sorun değildi. 

aradan sonra seminer tüm hızıyla, tüm yavaşlığıyla, gözlerdeki ölü bakışlar ve öğlen ne yemek çıkacak sorularıyla devam etti. ben, taş evin çizimlerini bitirip kitaplığı nereye koyacağıma karar verdim. ruslar, sabah sporunu bitirip buz dolu küvete girmek için evlerine döndü, kargocu öğleden önce dağıtması gereken tüm paketleri dağıtıp ısıtmayan güneşin altında bir sigara yaktı, çevre mühendisi olası bir kar fırtınasında yolda kalmamak için erkenden ayrılıp kuzeye gitti, makine mühendisi ise en önden yer kapıp bardağını silme doldurdu. 

hafif uykumdan uyanır gibi kafamı kaldırıp sahnedeki hocaya baktım, içinde müteselsil geçen bir cümle okuyordu. yönetmelikler değişmiş, güncellenmiş ve çağın gereklerine uygun hale getirilmişti. buna inanıyor ve başkalarını da inandırmaya uğraşıyordu. kadın bir peygamber gibiydi ama ümmet çoktan uykuya dalmıştı. müteselsil nedir diye sözlüğe baktım, anlamı yazının başlığına uygun gelince de tam 28 gün sonra yeni bir blog yazısını yazıp uzay boşluğuna yolladım.

müteselsil: zincirleme, art arda, arkası kesilmeden...

30 Aralık 2025 Salı

yeni ufuklar

2025'e benzer ufuklar ile başlamış ve bildiğim sularda bir sene boyunca, aynı hatta çalışan dolmuşçular gibi volta atmışım. hem yola bak, hem kolunu arkaya uzatıp paraları topla, hem para üstünü denkleştir hem de gelenle gidenle uğraş derken bir çok şey yarım yamalak kaldı. hedefi belirlemediğim için hedeften şaşmış bile değilim ve bu amaçsızlık, beni yılın sonunda eksi hesaplı bir bakiyeye, aldığım kilolara, ağrıyan dizlere ve artık seyretmekten zerre keyif almadığım bir sürü maçın 1-1 biten hayaletleriyle dolu bir mezarlığa götürdü. gol olsun diye o kadar çok bekledim ki, bu süreler başkasına derme çatma bir ömür olur. gol oldu mu? hayır. bahis zaten şeytanın ustalık eseriydi ama şeytan durmadı, yeni dokunuşlarla bunu daha da mükemmelleştirdi. aynı anda her yerdeydi, her şeye müdahale ediyordu. sahada ayak basmadık yer bırakmıyordu; bir bakıyordum kale çizgisinde inanılmaz bir şut çıkarıyor sonra da son saniyede beraberlik golünü atıyordu. bu sene gösterdiği performans ile ballon d'or alması işten bile değildi ve bu şeytan neredeyse ölümsüzdü. milyonlarca insan onu her gün, her gece öldürmeye çalışıyor ama başaramıyordu. fight club'taki gibi, tyler durden'i öldürmek için yapılması gereken son şey tyler durden'e kurşun sıkmaktı. şeytan olduğu yerde kalmaya devam edecekti fakat artık ben orada olmayacaktım. her zaman her yerdeydi, bunu biliyordum ama orada ve o anda olmamayı başaracak kadar da irade sahibiyim. yeni bir meydan okumak için yıl sonunu bekliyordum. aralığın başında falan başlayınca olmuyor bazı şeyler. 


bologna-cremonese maçının beraberlikle girilen son otuz dakikasına, afrika kupasına giden futbolcularından dolayı formu düşen tüm takımlara, orta sahadaki hazırlık paslarına, geriden oyun kuranlara, ayağı düzgün kalecilere, oyunu okuyan defanslara, tek çalım denemeyen ve garanti pastan başkasına cesaret edemeyen on numaralara, maldini kadar savunma yapmaktan gol atmayı unutan tüm forvetlere, çizgiye inmek yerine kendini koruyan tüm kanatlara, duran top organizasyonuna kafa yoran tüm yardımcı antrenörlere, yayıncı kuruluşlara, yozlaşmış hakemlere ve milimetrelik ofsayt çizgilerine lanet olsun. hepsi, tek bir bütünün, tek bir şeytanın organlarını dönüşmüş. maç skorlarını takip ettiğim uygulamayı bile sildim, ömürlük almıştım ve ölmeden kurtuldum. maç izlediğim o uzun saatleri ise yavaştan yeni şeylerle dolduracağım. belki hikayesi güçlü tek kişilik playstation oyunlarına kapılırım, elimde balta, sırtımda ip ile kendi halindeki canavarların peşine düşerim. onları öğrenmeye çalışırım. oyunlardaki şeytanlar kolay, yaralanıp ölebiliyorlar, onları geçip yola devam edebiliyorsun ama esas şeytan asla yenilmiyor, uyumuyor ve arkasını dönmüyor. her zaman karşında, hazır ve cazip. kazanamayacağımı anladım ve bunu anlamak çok geç olmadı. ısrar etmeye gerek yok, bu ölümlü hiçbir insanın başaramayacağı hileli bir oyun, kainatın en büyük yalanı. 


2026'da daha fazla hareket ve meydan okuma istiyorum, baharın erken günlerinde yüzmeye gidip uzun yürüyüşler yapabilirim. spor salonlarının protein tozu içmiş erkek teriyle tütsülü atmosferlerinden hoşlanmıyorum, bu saatten sonra six pack yapacak halim de yok. daha temiz besleneceğim, daha az içeceğim ve daha çok okuyacağım. haftada bir okey oynamaya gidiyordum, orada bile kazanamadığımı, mevcut zekamın bu iş için yeterli olmadığını anlayınca bıraktım. oyunu takip edemiyordum, çıkan taşları bekliyordum ve gece, başkalarına bira almakla taçlanıyordu. artık parayı elimde tutmanın zamanı geldi, harcamanın bir sonu yok. yatırım enstrümanlarına dalacak da değilim, belki de henüz tanışmadığım gerçek şeytan oralarda yaşıyordur. iblislerin kapısını kapatmanın zamanı geldi. 


büyük kararlar yerine küçük adımlarla devam edeceğim, bir film geceyi kapatmama yardımcı olacak. diğer türlü üç maçı birbirine bağlıyordum. sosyal medya belasından da yakamı kurtardım gibi, bir tek bu blog kaldı. onu da kaptanın seyir defteri gibi görüyorum, bir sakıncası yok. başka bir yerde hesabım yok, buna hevesim ve zamanım da kalmadı. okuyacak çok fazla kitap birikti, dizi izlemeyi de özledim. hırsımı körüklemek, kazanmak ya da kaybetmekle bir şeyleri tetiklemek istemiyorum. kazanmak da önemli değil, her yaz yeni bir ülkeye gideyim bu bana yetecektir.


2026 yazında barcelona'yı görmek istiyorum, mimarlıktaki ilk sunumum la sagrada familia ve gaudi üzerineydi. bundan 22 yıl önceydi. the alan parsons project'in gaudi albümünü, galatasaray'daki bir sahaftan zar zor bulmuş ve günlerce dinlemiştim. müziğin mimari suretinde kaybolmuş ve yeni girdiğim bir evreni tanımaya çalışmıştım. o günleri, önümde uzanan yolların çeşitliliğini ve bunu seçebilme özgürlüğünü özlüyorum. bir otobüs yolculuğunda akıp giden yolu izlerken hayal kurmayı, bunu müzikle kaynaştırmayı, mola yerlerinin aitsizliğini ve bir yerlere varmayı...


yeni seneden beklentilerim yok, kendimden beklentilerim daha fazla. miladi takvim ya da sümer takvimi fark etmez; insan hep kendi şeytanlarıyla, zayıflıklarıyla, hırslarıyla ve sandıklarıyla yüzleşiyor. bunun üstesinden geleceğimi, seneye bu zamanlar daha sağlıklı, daha zayıf ve daha yol kat etmiş olacağımı biliyorum. kendime gül bahçesi vaat ediyorum, çok berbat zamanlarda yine kendimi benzer yöntemlerle kurtarmıştım. epeydir meydan da okumuyordum, tekrar zırhı kuşanıp güneşte parlayan mızrağımla bir savaşı daha kazanmanın ilk adımlarındayım. 


yolumuz açık olsun. herkese kendi savaşında güç diliyorum, iyi seneler!



22 Aralık 2025 Pazartesi

aynadaki adam

 "bu sabah tıraş olmak için banyoya girdiğimde, aynadaki yansımam çoktan yerini almıştı. biraz yaşlı gördüm, hafiften kiloluydu. bir gün tıraş olmak için aynaya baktığımda 43 yaşında bir amca göreceğimden endişe ettim. küçük bir kız çocuğu, kapıya vurup "baba hadi çıksana artık, daha okula bırakacaksın beni" derse problem olmaz da, hala çift kişilik dağınık yatağımın boş tarafında kitaplar varsa içimde bir şeyler kopup gider...

bugünkü diyalog, zaman üzerine geçti. iki gün önce haftanın son günüyken, bu sabah nasıl olur da haftanın ilk günü, iğrenç bir pazartesi sabahı olur diye aynadaki adama sordum. zamanda ilerlemem gerekirken, her pazartesi sabahı ölüp her cuma akşamı diriliyorum. miladi takvimin yanlış tasarlandığını, yeni yıl hazırlıkları arasında aceleye geldiğini söyledi. buna çok fazla takmamam gerektiğini, yıllardır her pazartesi, ölmek isteyen bir insan görmekten bıktığını ekledi..."

22 aralık 2008. istanbul.

ve bu satırların yazarı artık 43 yaşında bir amca. öncelikle 26 yaşındaki halime, amca senin babandır, ağzını topla demek istiyorum. küçük ite bak, oradan havlayıp durmuş. ulan ben senin ne haltlar yediğini, kırmızı tuborg kutularından piramit yapıp salonun ortasına diktiğini, okulu uzatıp da evdekilere yüksek lisansa başladığın yalanını söylediğini bilmiyorum muyum? neyse ki barış yanlısı bir adamım, yeni cephe açmaya gerek yok. kehanet isabetinde ise evlere şenlik durumum devam ediyor. çocuğun cinsiyetini yüzde elli ihtimalde bile tutturamamışım. bir de bu bahtsızlıkla bahis falan oynuyor, tüm camiayı kendime güldürüyorum. cumartesi üst olur, brighton gol atar, karşı taraf da buna karşılık verir, maç kontrolden çıkar kehanetim maçın 0-0 bitmesi ile bir şenliğe dönüştü. sanki benim bu seçeneklere bahis oynadığımı az önce haber alan futbolcular, sürekli geri pas verip top çevirerek maçın başladığı gibi bitmesini bekledi. doksan dakikalık bir komedi filmiydi ve sonunda ben öldüm. bazı takımları, ligleri ve ülkeleri kara listeye alma zamanım geldi de geçiyor.

43 yaşındaki bir amca olarak, en uzun gecenin sabahında epey zor uyandım. hava yağmurluydu, çift kişilik yatak can pazarı gibiydi. boş yer yoktu, yorgan üzeri star wars battaniyesi ile ancak ısınabilmiştik. klima havayı kurutuyor ve hastalığa davetiye çıkarıyordu. elektrikli battaniyede ise kendimi tost makinesine son kez basılmış bir dürüm gibi hissediyordum, sıcaklık beni delirtiyordu. 

artık tıraş olmadığımdan, aynada fazla zaman geçirmiyordum. soğuk suyla yüzümü yıkadım, çocuğu okula bırakmıyordum, servis bunu hallediyordu. eve kira vermekten ve aileme yalan söylemekten de kurtulmuştum. salonun ortasında kırmızı tuborg piramiti de yoktu, dolapta bir tane kalmıştı. önceden ertesi güne tek bir birayı bile canlı bırakmazken, şimdi haftasını dolduran biralar oluyordu. zaman geçip gidiyordu, on yedi sene sonrasına bir şeyler sallamaktan ise çekiniyordum.

şaka maka atmış yaşında olacağım, belki bir sallanan koltuk ayarlarım verandaya. kucağımda star wars battaniyesi ve bir de kedi. gabor'un soyundan huysuz mu huysuz, negatif, yaşama duyduğu soğukluğuyla çevredeki tüm fareleri donduran muhteşem bir kedim olur. ne zaman okuyacağımı bilmediğim ama almaya devam ettiğim kitaplarımı işte o zaman okurum. kedi, kış güneşinde huzurla uyuklar. ben bir sayfa daha çeviririm ve on yedi yıl sonrasını, yetmiş yedi yaşında olduğum evreni pek de aklıma getirmeden uyuklarım kedinin peşinden.

aynadaki adamlarım da çok ses çıkarmadıkları müddetçe, o pencereden dünyayı izleyebilir. 



19 Aralık 2025 Cuma

hatıralar geçidi

bildiklerimin ve unuttuklarımın çok büyük bir kısmını, tuvaletteyken okuduklarım oluşturuyor. alafranga tuvaletin icadından beri okunabilecek ne varsa okudum. internet yokken gazeteyle bile girmişliğim oldu, dev sayfalarla dövüşür ve ekonomi sayfaları hariç her şeyi hatmederdim. biraz da ekonomi okusaydım şimdi daha iyi durumda olabilir miydim? sanmam. bazı şeylerin okumakla ya da çabalamakla alakası yokmuş, bağlantılar ve doğru yerde insanlar işin yüzde doksan dokuzunu oluşturuyormuş. en ufak kamu kurumunda bile böyle, doğru adamı bul, onun gönlünü hoş et ve halılar önünde serilsin. diğer türlü sadece kendi çabanla dişlerini, tırnaklarını paramparça edersin de yine refaha eremezsin. altta olanı ez, üstte olanı yala, her zaman kulağın delik olsun, duyduklarını silaha dönüştür, ellerini nerede kavuşturacağını ve dilini ne zaman dışarı çıkaracağını bil ve kapılar sonuna dek açılsın. ben bunlardan biri olmadım, odaya başkan girdiğinde sanki fırlatma koltuğu aktif hale gelmiş gibi zıplayarak kalkan iş arkadaşlarıma sadece acı bir tebessümle bakıyorum. yerimden kalkmıyorum, kimseye eğilmiyorum ve kimseden hiçbir şey ummuyorum. kazancakis'in mezar taşının geçici görevlendirme ile hayata gelmiş haliyim. onlara karşı olduğumu biliyorlar, bunu bilmelerini istiyorum. bunu her seferinde yeniden hatırlatıyorum. muktedirler korkak insanlar, etraflarındaki yalaka çemberinden çıkmak istemiyorlar. durgun, tehlikesiz lagünlerinde tüm hayatlarını geçirmek istiyorlar. dünya kurulalı böyle, güce tapan insanların cesetleri asırlar boyunca üst üste binmiş ve iktidar sahiplerine cennetten bir köşe oluşturmuş. bir mercan atolü adeta, imkanlar çeşitli, su berrak, balık desen binbir çeşit. ben ise onlardan biri değilim, atolün hemen dışındaki çetin okyanusta çarpışıyorum. ölene kadar bu böyle devam edecek, artık güzergah belli. ağaç yaşken eğilirmiş, ben kollarımı açtım rüzgarın tadını çıkarıyorum. 

peki buraya nereden geldim? nedir aslanım güneşli bir aralık sabahı sanki çok da sistem karşıtıymışsın gibi sana böyle tiratlar attıran şey? 

sabah yine tuvaletin tepesine tünemişken bir şeyler okuyordum, artık gazete almıyorum, martin eden'i de başucumda bırakmıştım. telefondaydım. birisi fatih terim'in evinin videosunu koymuştu, boğaziçi köprüsünü görüyordu, eve hayretler etmişti. 

o eve ben de hayretler etmiştim... 2008 yılının kasım ayında, çalıştığım mimarlık ofisi o villanın yenilemesini yapıyordu. ben de sabahtan akşama tüm duvarları ölçüyor, deftere yazıyor sonra da onları bilgisayara aktarıyordum. ara sıra manzaraya bakıyordum, boğaz sırtlarında bir şeydi, ev gibi değildi. bahçeye havuz, bodruma sinema salonu yapılacaktı, çatı katı evin genç kızının isteğine göre düzenlenecekti. bir hafta sonu, milano'ya mobilya bakmaya gideceklerdi. 200 m2 salonu vardı, ev tepeden tırnağa yenilenecekti. bir yandan uzayan okulumu bitirmeye çalışıyor, bir yandan ev arkadaşım memleketine döndüğü için tek başıma kira ödüyor, diğer yandan da işe gelip gidiyordum. milyonlarca dolarlık bir villada tüm günümü geçirdikten sonra da belediye otobüsüyle eve dönüyordum. bakınca komik, yaşayınca zor, üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra da ufak tefek anı işte. 

birkaç hafta sonra, berbat bir cadı replikası olan patrona dayanamayıp "işimden soğuttunuz" dedikten sonra istifa etmiştim. çalıştığım dönemin parasını bile almadan, ertesi gün aradıklarında "alın o para da sizin olun" diye gururlu bir karabaş gibi başım dik, karnım aç. işte o akşam yazdığım bir entry'den kuple (büyük bir kısmını kurtarmışım entry'lerin, böyle denk geldikçe, müdavimlere meze gibi vereceğim):

menopoza gireli yıllar olmuş buruşuk suratlı kadından da ölesiye tiksiniyor ve bilgisayarın saniyelerine bakıp duruyordum bir an önce akşam 7 olsun diye. eve geldiğim zaman, hemen uyumak yerine geç saatlere kadar oturmaya çalışıyor ve işe gidiş süremi bir anlamda uzatıyordum. çerçeveli gözlükleri olan ve meymenetsiz suratından kötülük akan modern zaman cadılarının birisinden, ne çizmem gerektiğini saat başı öğrenmem açıkçası sabrımı zorluyordu. ay sonuna kadar çalışır sonra da çekip giderim diye düşünürken, bugün ayın daha 13'ü olması, geri kalan 17 günün geçmeyeceğini de hissettirmişti.

akşama doğru 6 suları...

buruşuk menopoz yanımda projeyi anlatıp duruyor. aynı şeyleri bin kere yüksek sesle tekrar ediyor. "şimdi tam zamanıdır" deyip kadına dönüyorum

"mesleğimden soğuttunuz" diyorum. o her şeye hükmeden kadın birden duraklıyor. masamın üzerinden cüzdanımı ve telefonumu alıyorum. autocad ekranı hala açık. ayağa kalkıyorum. hareketlerim gayet soğukkanlı ve net. çalışan arkadaşlara "iyi akşamlar" diyorum. kadın bir şeyler gevelemeye çalışıyor, yamuk ağzına daha fazla bakmak istemediğimden, bu işe para için bile katlanmayacağımı söylüyorum.

ve 17 gün geçmez derken, 17 uzun sene geçmiş. tarabya sırtlarındaki ev hayatta, ben hayattayım, fatih terim hayatta, o yaşlı cadıdan ise haber yok. oradan istifa etmeyip devam etsem de, hiçbir şey olmayacaktı. 25 yaşındaki mies'e aferin aslanım diyor ve kamu-iş federasyonunun "tükeniyoruz, geçinemiyoruz" temalı "19 aralık'ta iş bırakıyoruz" eylemine destek oluyoruz.

direne direne kazanacağımız yok da bari tarafımız belli olsun.



16 Aralık 2025 Salı

maddi manevi

 "hepinizin payına birkaç metrekare yer düşecek; o da toprağın altında. konut ya da ticari değil, parseliniz ufak ve derin olacak, oradan bir daha çıkamayacaksınız. koca dağları kesip mermer diye satan adam bile şu an o küçük yerde, başında bir mermer ile yatıyor. daha fazlası yok, daha fazlasını bu dünyada bırakıp gitti. istese de yiyemez onca serveti."

yaşlı bir müteahhitti, sanırım yeni umreden gelmişti ama bu dünyaya olan iştahı azalmış gibi görünmüyordu. gördüğü her boş alana inşaat dikmek istiyor, parselin suyunu çıkarıyordu. hiç kimseye güveni yoktu, tüm dünyanın onu kandırmak istediğini düşünüyordu. çok zengindi ama fakirliği bir pelerin gibi giyiyor ve o pelerinle görünmez oluyordu. ayakkabısı, pantolonu ve hatta arabası; kazandığı onca paraya dair en ufak bir ipucu bile vermiyordu. sadece kazanmaya devam etmek istiyordu, akıllı telefonu olsa ara sıra banka hesabına girip faiz haram diye vadesiz hesabını parmaklarıyla sevdiğini düşünürdüm ama tuşlu, kapaklı eski bir telefon kullanıyordu. uzun sakallarımdan ve çok az konuştuğumdan dolayı beni dini bütün bir müslüman zannediyordu, yukardaki söylevimi verdikten sonra ise bundan emin oldu. odadaki diğer insanlara hayretle dönüp "siz, bu adamın maneviyatından yeterince faydalanmıyorsunuz; bu adam bir pınar, bu adam her şeyi görmüş ve size anlatmak için geri dönmüş" dedi. sonra sandalyeye çöktü, düşüncelere daldı, yürüyeceği yolun artık ne kadar kısa olduğunu fark etmiş gibiydi. müsaade isteyip kalktı, geride bıraktığı boşluğu pek büyük değildi, başkaları tarafından hemen dolduruldu.

ben de tüm ermişliğimle herkese çay ısmarladım. hayat pahalı çay ise bedavaydı. çaycının suratı ise yine "zıkkım için" diye bağırıyordu. ondan çay isteyenleri zerre sevmiyordu. çayını kendi alanlara da bayılmıyordu. bir şeyleri sevmeyi uzun zaman önce bırakmış gibiydi, kimselere anlatmadığı bir trajediyi elbisesi yapmıştı sanki. herkes hemen hemen aynı günü yaşasa da, trajedilerin renkleri ve boyutları farklıydı. uzay boşluğunda sürüklenen kamu binası, sanki üzerine fazla düşünülmemiş bir nuh'un gemisiydi. her cinsten mahlukat yoktu fakat aynı mahlukatın farklı cinsleri her odayı doldurmuştu. bol deri pantolon giyenlere bile rastlıyor ve her seferinde dehşete düşüyordum. belden aşağısını çöpe atmış da yanında gezdiriyormuş gibi görünüyorlardı. leopar, zebra ve engerek desenli pantolonlar, kırmızı kadife takımlar, dev tokalı cadı şapkaları... mürettebat mücadeleyi çoktan bırakmıştı, sadece ayın 15'inde hafiften canlanıyordu. o canlanma evresi ise öğleni bulmuyordu, maaşın ışıklarını görüyorduk ve sonra da önümüzden hızla geçip giderken de ıslığını duyuyorduk. kalın kaşe etekler, bu rüzgardan havalanmıyordu. hep diğer ayı bekliyorduk, enflasyon farkını, zam olasılığını, vergi diliminden çıkmayı...

daha önce milyonlarca kez sahnelenmiş bir oyunu, bir de biz ortaya koyuyorduk. herkes nasılsa biz de öyle olmuştuk ve zamanı gelince de aynı minik parsellerimize sırt üstü uzanacaktık. mermer ocağının sahibi iş adamlarına ne kadar mermer düşmüşse, bize de o kadar kesip biçeceklerdi. önceyi ve sonrayı görüyordum, bunun maneviyatla bir ilgisi yoktu, sadece iki karış yükselip bakmak yeterliydi. 

yeni bir din kurmak istemiyordum, tarikatım olsun istemezdim, belki bir kitap yazardım ama o da kitleleri uyandırmak ve doğru yola iletmek için olmazdı. yazdığım bir şeyi, bir kitap rafında diğer kitapların, çok sevdiğim yazarların arasında görme fikrini seviyordum. oğuz atay'ın öldüğü yaşta, bir devlet dairesinde, inşaat ruhsatları ve mimari projeler arasında, maddi ve manevi dünyaların kavşağındaki kırmızı ışıklarda bekleyip duruyordum işte. 




4 Aralık 2025 Perşembe

yorgun bir zihnin sayıklamaları

o saatlerde okulda olması gereken bir çocuk, yemek vitrininden itinayla seçtiğim birkaç çeşit yemeği masama getirdi. restoranın neredeyse yarısı doluydu; içerdekileri, sokaktan geçenleri, yolun karşısındaki dükkanların sahiplerini tanıyordum. ufak bir yerde bu kadar uzun süre yaşayınca insanları, önceleri ve sonralarıyla, oraya nasıl geldikleriyle biliyordum artık. berberim, öğle arası için çocuğunu okuldan motoruyla almış ve dükkanına gidiyordu. yan masada, yeryüzünün en üçkağıtçı müteahhitlerinden birisi vardı; adam o kadar şirazesinden çıkmıştı ki, mevcut adı ve soyadıyla devam edemeyip mahkeme kararıyla kendisine gıcır gıcır bir ad-soyad takımı diktirmişti. bunları biliyordum çünkü isim değişikliği ruhsatını dahi ben yazmıştım. bıyıkları da kestirmiş, şahken şahbaz olmuştu. dolandıracağı yeni kurbanların hasreti ve iştahıyla yemeğine yumulmuştu. onun varlığına bile tahammül edemediğimden, yemeğimi hızla bitirip kendimi sokağa attım. nereye gideceğimi bilmiyordum ama isminin birincisi, parkların efendisi ve yaşayan her şeye olan nefretiyle kalbimi kazanmış gabor'u görmeye gidebilirdim. ona her geçen gün daha da bağlanıyordum; özellikle yazısını yazıp fotoğrafını da çektikten sonra kadim köprüleri kurmuştum. o köprülerin altından ne kadar yıl akarsa aksın, gabor müstesna bir yerde hep benimle olacaktı. parktaki köşelerine dahi yeni isimler koymuştum. ferforje kemerli bir girişi vardı parkın, orası kemeraltı'ydı. kimseye görünmemek için saklandığı bitkiler ise çalıdibi'ydi. yıkık bir kolonun üstünde sfenks gibi akşamı karşıladığı bölge ise brütüstü'yü. brüt betondan yarım kalmış bir platformu vardı, akşam yemeklerini de orada yerdi. işten çıkınca hemen markete uğrar, ona sığırlı yaş mama alırım. 34.90 lira. geçen gün indirime girip 22.90'a düşmüştü ama fiyat önemli değil. gabiçko, iştahla yalayıp yutsun benim için yeter. 

yeni adı ve soyadıyla yeni kurbanlarını bekleyen heriften hızlıca kaçıp parka yürüdüm, gabor bazen orada olmazdı. nerede olduğunu da kimseler bilmezdi. sırı dökülmüş bir aynanın arkasından tüm dünyayı huzursuz gözlerle izler, iyi bir güneş yakalarsa da o ışıkta uyurdu. bütün bu huysuzluğuna rağmen, beni severdi. ona zarar vermeyeceğimi bilir ve gbçko diye seslendiğimde yanıma gelirdi. kendisini sevdirmekten hoşlanmazdı, bacaklarıma da dolanmazdı. ideal mesafeyi her zaman milimetrik olarak ayarlayan bir bilimkedisiydi. 

fakat bu öğlen, çalıdibi mevkisinin güney yamacında yarı açık gözlerle şekerleme yapıyordu. sessiz harflerini ünledim, kafayı kaldırıp bana baktı ve yaklaştı. aç olabilirdi, burada bekle gabiş deyip hemen markete girdim, üçtür sığırlı mama alıyordum, belki bıkmış olabilirdi. o yüzden tavuklu aldım. brütüstü'nde beni bekliyordu. patilerini birleştirmiş ve kuyruğunu da altına almıştı. yemeği görünce sevindiğini hissettim, gabirello benim aklımı esir almıştı ve ona hizmet etmekten inanılmaz bir haz alan finansal köleye çevirmişti. paketi açtım, mamayı sanki bir adana kebap sunarmış gibi uzunlamasına serdim önüne. iştahla yemeye başladı, minik pembe dili ve hırıltısı her zamanki gibi dünyalar tatlısıydı. hiç miyavladığını duymamıştım, bir sıkıntısı varsa onu veterinere götürürdüm. yalnız bir kediydi, kimseden hiçbir beklentisi yoktu, fırtınalı yağmurlu gecelerde bile ertesi güne ulaşmasını bilen usta bir kaptandı ama yine de karşılıksız seviliyordu. ona zarar vermeyi aklından geçireni bile duvara çivilerdim, onu korurdum, onu korumak için vücudumu siper etmekten bir an olsun şüpheye düşmezdim.

gabiçko'yu parkta bırakıp aynı yerleri bininci kez turladım; zulkarneyn isimli tekne kızağın üzerinde okyanusa döneceği günü bekliyordu, dört yavru kediden oluşan dik kuyruklar çetesi yine teknelerin arasında oynuyordu, kötü granül kahveyi yetmiş liraya satan kahveci sinek avlıyordu. balıkçı tekneleri sanki el ele bilinmez bir oyun oynuyordu suyun üstünde, ahenkleri yerindeydi. dünyanın bu kısmı, 4 aralık 2025'te tıngır mıngır sallanıyordu. dünün aynısı, yarının benzeriydi...




1 Aralık 2025 Pazartesi

on beş sene sonra

1 aralık 2010'da, hayattaki on bininci günümü kendi çapımda, yine bu blogta kutlamıştım. o zamanlar yirmi yedi ile yirmi sekiz arasında bir noktada, askerlik sonrası boşlukta ve yeni başlayacağım bir işin arifesindeydim. o günün üzerinden beş binden fazla gün geçmiş. vay canına, bir de zaman geçmez derler. 

dün, bir şarap fabrikasının restoran kısmındaydık. bir gün önceden yağan kar, uzaktaki dağların zirvesine zar zor tutunmuştu. hava soğuk ve berraktı ama restoranın içi ılıktı, süslenmiş bir çam ağacı girişi ışıl ışıl aydınlatıyordu. üç aileydik, masaları birleştirmiş ve yemekler gelene kadar da şaraba başlamıştık. on beş sene önce hiçbirisini tanımıyordum ve masanın yarısı hayatta bile değildi. likya arkeo serisinden bir şarabı, sanki şaraptan çok anlıyormuş gibi önce koklayıp sonra içtim. iyi şaraptan anladığımı söyleyemem ama daha önceden çok kötü şarap içmişliğim olmuştu ve arkeo, onlardan biri değildi. vişne suyu gibi akıyordu namussuz. yeni arkadaşlarımın en yenisi bile beş senelikti. hepsi evli, çocuklu ve kredi borçluydu. bir şekilde tekeri döndürüyor, hafta sonu da imkan yaratıyorduk. müreffeh amerikan aileleri gibi değildik tabii ama buna da şükürdü, bir gün düzlüğe çıkacaktık. tam düzlüğe çıktığımızda bir bakacaktık ki, yirmi bin gün geride kalmış. çocuklar büyümüş, yuvadan uçmuş ve en mutlu günlerimizin geçmişte bir yerde, belki de şarap içtiğimiz o kasım sonunda bir günde  kaldığını fark etmişiz. 

on bininci günümde, geleceğin belirsizliği öyle yoğunmuş ki; bir yayınevi yazdıklarımı bastırmak isterken, ben saçma sapan bir ofise artık düzenli bir işim olsun diye başlamaya karar vermişim. nerede kalacağım, nerede yemek yiyeceğim ve diğer sene nerede olacağım belli değilmiş. sanki kervan yolda düzülür deyip yola çıkmışım da düzülen ben olmuşum gibi geçen anlamsız zamanlar. ne oldu o otel konseptleri, lüks mağazalar, antalya'nın en lüks sitesinde bir villa projesi? küçük bir otel odasında kalırken, villanın galeri boşluğunun kaldığım odadan büyük olduğunu gördüğümde vazgeçmiştim aslında ama eyleme geçmek biraz zaman aldı.

durağan bir yolcuyum, sanki ben sabit kaldım da dünya ayaklarımın altından kayıp gitti ve başka bir şeye evrildi. bir masanın etrafında, aşırı ince gövdeli kadehi kalın parmaklarımla tutmaya çalışırken de aradan geçen onca zamanı düşündüm. oğlum, minik suratlım masanın diğer tarafındaydı. onu izlediğimi bilmiyordu, kendi halinde köftesini yiyordu. bir süre sonra ona baktığımı hissetti, kafasını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.

hah dedim, işte onca yolun, acının, kararların, çıkmazların ve geçen binlerce günün anlamı bu. her şey, o anda orada olmamız ve birbirimize gülmemiz için var olmuştu ve bunu fark etmiştim. geçmiş ve gelecek, atomik saatin tiktakları arasında salınıp duruyordu...



25 Kasım 2025 Salı

bazı paralel evrenler

artık her yerimize adeta kontrolden çıkmış bir pamuk şeker gibi bulaşan yapay zeka, bizi bizden iyi tanımaya başladı. hoşuma gidecek şeyleri söylüyor hınzır, doğrusunu bildiğim yalanları öyle güzel anlatıyor ki inanmayı, gerçeğe tercih ediyorum. zaten gerçeğin ne olduğu kimin umurunda, ona ulaşan yollardan bile emin değiliz. çobanları bile davar gibi güdüyor olabilirler. kimler? onlar. 

bundan önceki yazım olan per aspera ad astra'yı (zorluklardan yıldızlara), edebi yönden incelemesini istediğim gemini, bana hoş bir ayna tuttu ve tuborg'ta iş görüşmesinin olumlu sonuç verdiği paralel evrende geçen başka bir hikaye yazdı. sorun çalıştığım yerde değil, bendeymiş. öyle karakterli ve mermer bir kaide gibi kadim bir memnuniyetsizliğim var ki, yapay zeka şıp diye anlamış. her ne iş yaparsam yapayım, yine az çok böyle bir insan olacakmışım. işte o paralel evrenden bir kesit:

sabahın köründe, İzmir’in o meşhur, insanın genzini yakan nemiyle uyandım. başımda profesyonel bir ağrı var; meslek hastalığı. dün gece bayilerin "bölge toplantısı" adı altında düzenlediği, aslında sadece birbirimize ne kadar yorulduğumuzu anlattığımız o uzun masadan kalkalı çok olmamış.

oradaki ben, yani inşaatlarla boğuşan o diğer versiyonum, insanların beton dökme hırsından kaçıyordu. buradaki ben ise insanların "bedava tabela" ve "yeni soğutucu dolap" dilenciliğinden kaçıyorum. değişen tek şey, talep edilen malzemenin cinsi. orada demir ve çimento için araya adam sokuyorlardı, burada "abi iki kasa promosyon gönder be" diye koluma giriyorlar. insan, her evrende arsız.

öğleden sonra bornova tarafında bir mekana giriyorum. içerisi leş gibi ekşi maya ve dökülmüş bira kokuyor. mekan sahibi, sanki atomu parçalamış gibi, "bu sene satışları patlatacağız müdürüm, sen bana destek çık" diyor. gözlerinde aynı o müteahhitlerin, "temeli atalım gerisi gelir" bakışı var. hepsi aynı acelecilikle, hepsi aynı köşeyi dönme hevesiyle dolu. ona, "satışlar umurumda değil, sadece şu an burada, bu gölgede oturup susmak istiyorum" diyemiyorum. tıpkı diğer evrende "balkonunu kapatman umurumda değil" diyemediğim gibi...

akşamüzeri kordon’da çimlere oturuyorum. elimde buz gibi bir kutu var. kendi malımız, ama tadı bana metalik geliyor. karşıda güneş batıyor, deniz aynı deniz.

bir yudum alıyorum. aklıma nedense çok uzaklarda, belki güneyde bir yerlerde, taşların arasında dolaşan, inşaatlardan bunalmış diğer ben geliyor. "acaba," diyorum, "o adam şu an ne yapıyor? o da benim gibi, bulunduğu yerin aslında bir hapishane olduğunu biliyor mu?"

cebimdeki istifa dilekçesini yokluyorum. Henüz vermedim. kredi kartı ekstresi ve "kurumsal aidiyet" masalları beni tutuyor. ama biliyorum ki, şerbetçiotu kokusu da beton tozu kadar ciğer yakabiliyor.

şişeyi kaldırıp, diğer evrendeki o yorgun adama, yani sana selam çakıyorum: "dayan kardeşim. burası da sandığın kadar renkli değil. sadece etiketi farklı."

dayan kardeşim ha... vay canına. olan ve olmayan, hiç olmamış ya da tam olacak gibiyken direkten dönen bir sürü halim bir dernek binasında bir araya gelmiş, birbirine destek oluyor. adsız alkolikler derneği diyemem, tek bir adım var. her zaman bu isimde dünyaya gelip duruyorum. belki araba tasarımcısı olan versiyonumun hali vakti yerindedir ve kendini gerçekleştirmiş olmanın parlak dişleriyle gülümsüyordur.

ve belki de en iyimiz, gelidonya feneri'ne yakın bir koydaki ağaçta kış güneşinin tadını çıkaran sincaptır. işe gitmiyordur, koca bir ormanda, taş duvarların üzerinde akşama kadar dolaşıp duruyor ve müstakil kovuğunda uyuyordur. işten üç günlüğüne izin alıp kendini yollara vuran halimle karşılaştığında, iyi bir fotoğraf için hareketsiz duruyor ve "yeni telefonun da epey iyi çekiyormuş, hayırlı olsun" diyordur.

20 Kasım 2025 Perşembe

per aspera ad astra

daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı... masanın diğer tarafındaki insanlara uçan kafa attıktan sonra pencereden atlayıp koşma isteği tüm benliğimi ele geçirmişti, sadece ne tarafa koşacağımı bilemiyordum. bir mucize göstereceğimi bilsem denize doğru koşar ve öylece devam ederdim. tatlı su kaynağı olan adalara varana dek durmazdım fakat mucizeler artık bitmişti. organik mucize göstersen bile insanlar bunun yapay zeka ile çok kolay yapılabileceğini söyler, hevesini kırarlardı. photoshop çıktığında da böyle olmuştu, fotoğraflar inandırıcılığını yitirmişti. kimseyi inandırmak ve kimseye kafa atmak istemiyordum, sadece işlerden gına gelmişti, boğuluyordum. herkes delirmiş gibi sürekli inşaat yapmak, betonlamak, demir bağlamak, balkon kapatmak istiyordu. amansız bir hastalığa yakalanmış gibilerdi, yıl bitmeden bir an önce temeli atmaktan başka bir arzuları yoktu. arsız bir dilenci gibi sürekli bir şeyler istiyor, yalvarıyor, araya adam sokuyor, sabit telefonumdan taciz ediyorlardı. tamam dedim, buraya kadar. 

sikerler eşiğinin üzerinden, binicilikte altın madalya almış bir at gibi atladım. gittim üç gün izin yazdırdım. bu seneden sekiz gün iznim kalmıştı fakat hepsini tek çırpıda alamazdım. isimsiz koyların kuytularında, binlerce yıllık tünellerde bile peşime düşerlerdi kokumu bellettikleri köpekleriyle. fazla uzaklaşamazdım, sadece ufak bir kafa ayarı yapmam gerekiyordu. geri dönecektim. önceden istifa eder ve arkama bakmazdım, içerde param bile kalsa umurumda olmazdı. daha gençtim, yol önümde uzayıp giderdi, kredi borcum ya da sorumluluklarım pek yoktu ama şimdi böyle değil. çenemi sıkıca bağlayıp çalışmam gereken yılların ortasında bir yerdeyim. seyir gece gündüz devam ediyor, yelkenleri suya indiremem. 

pazartesi öğleden sonra, amfi tiyatronun basamaklarındaydım. kayalara oyulmuş mezarlar, yüzler ve harfler vardı. birisini onurlandırmak için dikilmiş bir anıtın önünde durdum, "... inşa etti" diye bitiyordu. demek ki bu inşaat, miras bırakmak, taş dikmek kadim bir hastalıktı. diğer yazıtın üzerinde ise "...meclisin katiplerine" yazıyordu. iki bin sene geçmişti ve neredeyse aynı noktadaydık; meclisler, katipler, şehir konseyleri ve bu yangına odun taşıyanlar hep vardı ve ne ben ne de benim bunca zaman içinde yeniden dünyaya gelen başka versiyonlarım bu zincire aitti. onlardan biri olmak eziyet gibi geliyordu. peki ait olduğum sınıf hangisiydi? taş ustalarından değildim, acaba şarap içtikten sonra bir taşın üzerine tüneyip sağa sola bağıran ağzı bozuk kiniklerden miydim? insanlara bağırmak, onlara hakaret etmek de istemiyordum. sadece onlar ortalıkta değilken daha iyiydim. bir kedi gibi dolaşmayı, patikaları yürümeyi, yorulunca dinlenmeyi ve susayınca da su içmeyi seviyordum. her şey bu kadar basitti. kayalara oyulmuş mezarların ölüleri bile çoktan ortadan kaybolmuştu, basamakların uçları kırılmış, yerçekimiyle kemerler çökmüş ve duvarlar eğilmişti. her şey bozulmaya meylediyordu. büyük tonozlar patlamasın diye desteklenmişti, çelik iskeletler kan ter içinde taş blokları tutuyordu. her şey kendi yerindeydi ama kendi yerinde olmanın bile mücadelesini veriyordu. ben de öyleydim; neredeyse on beş senedir buradayım ve burada olmanın mücadelesini vermeye devam ediyorum. tuborg'la iş görüşmem olumlu sonuçlansaydı şu an nerelerde olur ya da ölürdüm bilmiyorum. bu blog olanlardan ziyade olmayanların hikayesi gibi gelişti, rüzgarlara göre yelkenini ayarladı ve bir bilinmezin içine, kasırganın gözüne daldı. cesur olduğumu söyleyemem, bazen korkmak iyidir. en azından geride kalıp tüm sahneyi, kurguyu, zamanın akışını izlersin.

kasım güneşiyle ısınmış taş basamaktan kalktım ve yürümeye devam ettim, şehrin ileri gelenleri ölümsüz olmak ve onurlandırılmak için ellerinden geleni yapmıştı ama çok da yeterli olmuş gibi görünmüyordu. ölümsüzlüğe eserleriyle ulaşmak yerine ölmeyerek ulaşmayı tercih eden woody allen'a hak verdim. ölümsüzlüğün en iyi yolu, mermere adını kazıtmak olamazdı. insanlar en iyi ihtimalle okuyup geçiyordu ki zamanla okumayı ve yazmayı da azaltmışlardı. sadece bakıyorlar ve büyükbaş gibi otluyorlardı. bir çoban geliyor bunları kitleler halinde yeni meralara sürüklüyor, biraz da burada otlayın diyordu. çobanlar bitmiyordu, bir şekilde ağzı laf yapan uyanığın birisi çıkıyordu, hep çıkmıştı. yeterince tanınmak için komik bir bıyık bırakanlar bile oluyordu. çobanlıkla başlıyor, diktatör oluyorlar ve şansları yaver giderse de baş aşağı asılıp kurşuna diziliyorlardı. başkasına söz hakkı tanımak istemeyenler kendi kafalarına sıkmayı da tercih edebiliyorlardı. onlardan biri de değildim. sadece üç gün izin almıştım ve ilk günü bir çırpıda bitmişti.

diğer günleri de yazardım ama yine zaman bitti, izin dönüşü üzerimden tır geçti. olimpos'ta taşların arasına saklı köşelerde yeniden rajaz dinleyip, eski günleri hatırladım, ormanında kayboldum, sahilinde soluklandım, başka bir basamakta bira içerken insanların bu bitmek bilmeyen mücadelesini uzaktan izledim. onlardan biri değildim ama atamam buraya çıkmıştı, mecburi şark hizmetini tamamlamaya çalışan taze bir hekim gibi homurdandım ve eve geri döndüm.

                   



   


20 Ekim 2025 Pazartesi

gabor: bir kediden fazlası

evden işe yürüdüğüm o kısa yolun kayda değer tek öznesi, dünyadan ve dünyanın geri kalanından nefret eden gabor. bazıları onun kedi olduğunu iddia etse de; bazılarından, diğerlerinden, başkalarından, tekil ve çoğul şahıslardan, işe gidip gelenlerden, kendisine samimiyetsiz bir samimiyetle yaklaşanlardan neredeyse tiksinen gabor, kendisini bir kedi olarak görmüyor. o saf bir hoşnutsuzluğun ve bıkkınlığın biraz tüy ile sarmalanmış ve dört patiyle hareket kazandırılmış hali. tanımlamanın sınırlamak olduğunu biliyor, sadece yalnız kalmak ve dünyanın sonunun bir an önce gelmesini çıplak gözlerle izlemek istiyor. yaşamaya hevesli değil ama ölüm de ona cazip gelmiyor. 

beyaz eşya mağazasının köşesindeki müstakil kutusunda yaşayan gabor, soğuk kış günlerinde eğer güneş çıkmışsa güneşe yüzünü dönüp ısınmayı sever. maması ve suyu her zaman vardır ama bunu ona getiren insanlara bir sempati beslemez, öyle bir talebi olmamıştır. o biraz mamayla kandırıp her gördüğünüzde kafasını seveceğiniz kedilerden değildir. sırnaşmaz, gırıldamaz, ayaklarınıza dolaşıp sevgi dilenmez. gülmez, gülümsemeyi aklından bile geçirmez. diğer kedilerle ortak paydada buluşmaz, bazen simit yerken ağlayan sokak köpeklerinin sefilliğine hayret eder. pek uzaklara gitmez, ortalıktan kaybolmaz. kıvrımlı patikaları olan parkta günlük yürüyüşünü yapar, kimselerin bilmediği kuytularda kafa dinler. kuşların avlanacak kadar önemli olmadığına inanır, balıklar ise uğruna ıslanılacak canlılar değildir. beslenmeye çok kafa yormaz, sonsuza kadar yaşamayacağının farkındadır. dünya, geçerken uğradığı sevimsiz bir istasyondur sadece. insanları sahtekar, evcil hayvanları ise insanlarla fazla yüzgöz olmaktan iradesini yitirmiş zavallılardır. bazen nehir kenarında yürürken, sanki uçarmış gibi yüzen carettaları izler. bunlar diğerlerine nazaran gururlu hayvanlardır, insanlara minnet etmek yerine denizden nehre ulaşır, su altı çayırlarıyla beslenirler.

isminin birincisi, alemlerin en huysuz organizması gabor hemen her günü aynı şekilde tamamlamaya gayret eder. kimseye kendini sevdirmez, yüzlerinde yılışık gülümsemeyle kendisine yaklaşanlar olursa hemen sivri dişlerini gösterip bir ejderha gibi kükrer. teması sevmez, mesafelere inanır. onu bir organizasyonda, davette, açılışta ya da toplu av şenliğinde henüz gören olmamıştır. 

işten eve yürürken gabor'u bir kez daha görürüm, kuyruğunun üzerine oturup çatık kaşlarıyla rüzgarda salınan ağaçları izler. hafif duraksayıp ona bakmamdan hoşlanmaz, sanki o yokmuşum gibi eve yürümemi ve bir an önce gözden kaybolmamı ister. ruhu eşsizdir, tüm canlılardan alfabetik sıraya göre nefret eder.