5 Mart 2026 Perşembe

dünlerin köpüğü

şanslı olduklarına ve bir gün bana havadan para kazandıracaklarına inandığım sayılar var. 1, 4, 7, 10, 16 gibi zararsız, kendi halinde doğal sayılardan bahsediyorum. istanbul'da okurken paraya gerçekten çok ihtiyacım olduğu zamanlardan beri bu sayılara inanıyorum fakat sanırım onlar bana pek inanmıyor. aniden gelen zenginliğin beni zıvanadan çıkartacağını düşündüklerinden olsa gerek, beni canları pahasına koruyor ve bir kolonda asla yan yana gelmiyorlar. gelselerdi okulu bitiremez ve istanbul'un dehlizlerinde yitip giderdim. 

dün öğleden sonra, doğru zamanın geldiğine dair yanlış bir hisle koltuğumdan kalktım. yanımda nakit yoktu, o yüzden önce bankaya uğradım. yeni basılmış taze banknotları, pasaportunun arasına uçak bileti kıstırıp bunu derhal paylaşan ayran budalaları gibi cüzdanıma yerleştirdim. on gündür cüzdanımda yüz lirayla falan dolaşıyordum; her şeyi kartla aldığımdan banknot benim evcil hayvanımmış da evde sıkılmasın diye işe getiriyormuşum gibi görünüyordum. cüzdandaki yüzlük, yeni gelen iki yüzlükleri görünce suratını ekşitmiş ve bunu topkapı-beşiktaş seferini yapan tıkabasa bir 28t'ye benzetmiştir. belleğimiz sahip olduklarımıza geçer mi? bir para, benim çeyrek asır önce yaşadıklarımı hatırlar mı?

geçici sahipliğim çok uzamıştı ve o yüz lirayı harcamaya karar verdim. bankanın hemen yanında, isminin birincisi, insanların ve andalların lordu, huysuz diyarların ve sığır etli yaş mamaların koruyucusu gabor yaşardı. bir beyaz eşya mağazasının kenarında derme çatma kulübesi vardı, yağmurlu ve fırtınalı havalarda oraya sığınırdı. sabah güneşini market duvarının önünde karşılar, öğlen saatlerini ise çalıların arasında yaptığı kovukta, mutlu bir galaksi gibi sarmalanıp uyuyarak geçirirdi. akşam üstleri, brüt betondan kaidesinin üzerinde bir sfenks gibi oturur, kamburunu çıkartır ve çatık kaşlarıyla geleni geçeni izlerdi. namütenahi bir gökyüzünün altında günlerini geçirirdi, her yer onundu ve o sadece kendisine aitti. onu görür görmez mutlu olurdum, bir gün geldiğinde onu o kaidenin üzerinde görmeyeceğim fikri, habis bir ur gibi içimde yayılırdı ama metanetimi korurdum. gabişko, benimle sonsuza dek yaşayacaklar kervanına sarı kostümüyle çoktan katılmıştı. 

parkın uzak bir köşesinde, baharla birlikte coşmuş çimlerin ve çiçeklerin arasında gördüm onu. seslenmeden önce uzun uzun izledim, tek başınalığın en güzel temsilcisi gibi yaşardı. bölgesini pek terk etmezdi, dünyayı görmek istemezdi. dünya o kadardı zaten; bir beyaz eşya mağazasının vitrini, bir marketin sabah güneşini alan duvarı, bankanın basamakları, baharda yeşillenen parkın sadece kendisinin bildiği kuytuları. "gabiçko" dedim, sesimi duyar duymaz kafasını çevirdi bana doğru ritmik jimnastik ile koşmaya başladı. beni beklemesini ve markete gidip mama alacağımı söyledim. her şeyi anlardı, anlamanın ötesine geçip bilirdi. sığır etli yaş mamayı alıp kasaya yürüdüm, kafasında beyaz kasklarıyla yabancı bir çift vardı önümde. motorlarını park etmiş ve atıştırmalık almışlardı. adam, benim sadece mama aldığımı görünce gülümseyerek sırasını verdi. ben de ona gülümsedim, cüzdandan parayı çektim çıkardım. yüzlüğün yüzü düştü, bana alışmıştı. cüzdanda tek başına olmayı sevmişti. geniş geniş takılıyordu, şimdi kim bilir kimin cüzdanına girecek ve elden ele nerelere gidecekti. 

yaş mamayı bir öbek şeklinde yığmak yerine, bir hat boyunca dizdim. bu, insanların dünyasında uzun bir tahta üzerindeki kıymalı pideye denk geliyordu. lokmayı bitirdikçe bir yandakinden devam ediyor ve hat bitene kadar durmuyordun. gabor'u ait olduğu yerde bırakıp şans oyunları ve tekel bayisine döndüm.

şeytanın, cennetten kovulduktan sonra hayatını idame ettirmek için açtığı ufak bir dükkan gibiydi. tavana kadar her çeşit içki, klasik ve elektronik sigara, ağzına kadar dolu bira dolabı, şans oyunları makinası ve sorgu meleklerini güldürmek için ufak da bir süt ürünleri köşesi vardı. yoğurdun geceleri hüngür hüngür ağladığına emindim ama bunu kanıtlamakla uğraşamazdım. uğurlu sayıları bir kupona itinayla işaretledim, deneme sınavlarından dolayı şerbetliydim. hızlı kodlar ve az hata yapardım, ilçenin sözel birincisiydim ama aslında sayısalcıydım. kelimeler eskiden beri hem lanetim hem de maharetim.

kuponları cüzdanıma, henüz sabah basılmış gıcır iki yüzlüklerin yanına koydum. büyük bir servetin belki de ilk adımındaydım. torunlarımın torunlarına, bu muazzam varlığın ilk adımını hangi gün ve nasıl attığımı anlatmaya kararlıydım. benimle aynı adı taşıyanlara yüzde on bonus bile verecektim. işten istifa etmek yerine beş sene daha dişimi sıkacak ve emekliliği hak edecektim. 

planlar, hayaller ve gerçekler...

akşam, okulun iftarına gittik. kolej velisi olunca şık bir restoranı uygun görmüşlerdi. gitmek isterken son anda kıskıvrak yakalanmış bir tavuk, aşırı hızlı soğuduğu için kristalleşen bir mercimek çorbası, sezonluk işçi hurma ve meyhane masalarından iftar masalarına ne ara düştüğünü anlayamayan haydari vardı. diğer velileri senede bir görüyordum, her biri farklı hızda yaşlanıyordu. geçen sene saçı olduğuna emin olduğum birisi artık keldi, kel olduğunu anımsadığım birisinin de yeleleri vardı. ortak konu bulmakta epey zorlanıyorduk ve soğuk füzyon çorbası da bu samimiyetsiz ortamı daha da güçlendiriyordu. konuşma yanlısı olmadığımdan yemeğime baktım, tavuktan ince bir kesit almış ve ızgaraya basmışlardı. bu kadar ince bir kesitin, ızgaradan ziyade mikroskoba uğraması gerektiğini düşündüm.

yemekten sonra çayını sigarasını içenler kendilerine geldi, hazdan titreyenler bile oldu. "açlık değil de, bu sigarasızlık mahvediyor beni" dedi saç ektiren. ramazan sohbetine başladılar, kimsenin akşam yemek bulduğu sürece açlıkla bir sorunu yoktu. dünya yine savaşlarla kavruluyor ve insanlık kendisini yok etmek için elinden geleni yapıyordu. aklıma macbeth'ten dizeler geldi ama içimden söyledim, dışımdan ise gülümseyerek onları dinledim:

acı üstüne acı, kan üstüne kan / kayna kazanım kayna, yan ateşim yan...

iftardan sonra eve döndük, yan yana iki sayıyı bile bilememişim. sorun kaybetmek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. o sayıları ertesi gün ekranda görme ihtimaliydi. ayağıma kadar gelen bu fırsatı katırlar gibi tepmenin beni hayatım boyunca lanetleyeceği düşüncesiydi. ben oynayarak yapmam gerekeni yapmıştım, sayılar da çıkmayarak beni korumaya devam etmişti.

her şey her nasılsa öyleydi, öyle olmaya da devam edecekti.



6 Şubat 2026 Cuma

4 Şubat 2026 Çarşamba

aniden çalan telefon

az önce, kablosunu sökmeyi unuttuğum için masa telefonum haykırarak çaldı. ne zaman çalacağı ve kimin aradığı belli olmadığı için en nefret ettiğim cihazlar listesinin zirvesini yazıcılarla birlikte paylaşan bu zımbırtıyı tedirginlikle açtım. açmasam olmazdı, diğer telefonlar çalmaya başlardı ve yerimden kalkmak zorunda kalırdım. ahizeyi kaldırır kaldırmaz, adamın birisi "valuuuvv" diye bağırdı. sessizlik yemini eden tüm keşişleri, izbe mezarlarından kaldıracak kadar güçlü bir sesi vardı. telefon açmak yerine evinin penceresinden bağırsa bile onu duyardım. 

"evet" dedim. kimseye efendim diyecek değilim bu saatten sonra; kimsenin önünde düğmelerimi iliklemeyeceğim, diz çökmeyeceğim, ellerimi bir karasinekmiş gibi menfaat uğruna kavuşturup yüzümde erimek üzere olan bir gülümsemeyle beklemeyeceğim. bir şövalye gibi yaşayacak ve öyle öleceğim, kılıcım mezar taşım olacak. kıblem ise doğru tarafta kalma çabam. karşı taraftan ikinci saldırıyı beklerken aklıma before sunrise'den bir pasaj geldi:

"eğer bir tanrı varsa, hiçbirimizin içinde olmazdı. ne sende ne de bende... Sadece aramızdaki o küçük boşlukta. eğer bu dünyada herhangi bir sihir varsa, bu birini anlamaya çalışmakta, bir şeyi paylaşmakta olmalı. biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkansız ama kimin umurunda ki? cevap, çabanın kendisinde olmalı."

hattın diğer ucundaki yüksek hırıltı, önce kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. karşı tarafta dünkü halim bile olsa tanımamazlıktan gelirdim, o yüzden sesini çıkaramadığımı söyledim. adını soyadını söyledi, onu tanımama derecem beş katına çıkmıştı. bu isimde başka bir insanla ömrüm boyunca karşılaşmamıştım. tekrar "evet" dedim. bu bir soruya cevap değildi, "bariyeri kaldırdım sen devam et, karlı dağlara kadar durma dayı" demekti. avukata bahçe yapmak için izni nereden alacağını sordu. hibe mi ne alacakmış, ama bunun planda gösterilmesi gerekiyormuş. yüce tanrım, başkasına bahçe yapmak için bile beni arıyorlardı. "bahçe senin üzerine değilse bunun hibesini alamazsın, bahçe sahibi başvuracak" dedim. bahçe sahibinin kendisi olduğunu söyledi. "avukat kim?" dedim, o da sanki insan değil de derin bir kuyuymuş gibi cevap verdi "avukat kim?" diye.

kuyunun ağzından aşağı baktım, kendi yansımamı göreceğimi düşünüyordum ama sadece bir telefonun bakır kablosunu gördüm. ses gerçekti ama kelimelerle arası pek iyi değildi. "avukat değil avukatu" dedi. yirmi sekiz sene sigara içtikten sonra bir sabah bunu bırakmaya karar vermişti ve o sabah muhtemelen bu sabahtı. "avokado" dedim, "avukatu" dedi. ortak lisanda anlaşmamıza ramak kalmıştı. önce tarım görüşü alacağını, hibe başvurusunu sonra yapacağını söyledim. benlik bir şey yoktu, ben sadece hafta sonları ikişerden dört avokadoyu limon ve tuzla eziyor gerisini boşveriyordum. bu nerede nasıl yetişir, hibesi nereden bulunur bilmiyordum. telefonu kapattım, kablosunu söktüm ve pencereyi açtım. aşağı atlayıp koşmak istedim, kadı kaçıran yağmurlarından sonra güneş açmış ve her tarafı parlatmıştı. kırk yıl sonra ortaya çıkan şelalelere kadar durmak istemiyordum ama pencereden atlarsam sakat kalabilirdim. artık kemiklerim gevremişti, esnekliğimi yitirmiştim. gençliğin akıcılığı vücudumu terk etmeye başlamıştı. 

neyse dedim, öyle atlamayayım da öğlen olunca bir yürüyüşe çıkayım. belki sadece mavi ve tonlarını çekeceğim bir foto-serüven yaparım belki de bir turunç ağacının kendisine bile yetmeyen gölgesinde oturup denizi izlerim. sonuçta yeni atanmış bir şövalyeyim, daha zırh ve kılıç dengesini bile ayarlayamadım. atım yok, her yere yürüyerek gidiyorum ve bütün bunları anlatmak için mutlaka geri dönüyorum.



3 Şubat 2026 Salı

onca kötülük varken

belki de hep savaşta gibi 
hiçbir yerde durmak istemiyor 
dünyaya bedel eşsiz ruhum 
dünyayı bilmek istemiyor...

mor ve ötesi'nin sanki 90'ların sonunda yazıp da kırk kilitli bir kasada yıllarca sakladıktan sonra özgürlüğüne kavuşturduğu şarkısı dünyaya bedel, isabetini her geçen gün daha arttırıyor. dünya, her gün bir öncekinden kötüye giderken; son okuduklarım, çocuklara yapılanlar, bu kadar zengin ve güçlü insanın hiçbir ahlaki eşik tanımadan, sınır gözetmeden artık kötülüğü bile geride bırakacak şeyleri gözlerini kırpmadan, tekrar tekrar yapmaları beni darmadağın etti. bir çocuğa yapılan kötülüğün intikamı olmuyor, o yara hep açık kalıyor. o zengin ve güçlü puştları, ağızlarından salya akarken bir adaya koyup diri diri yaksam bile adalet yerine gelmez, içim soğumaz. inandığınız, inanmadığınız, ritüelleriniz, ölümsüzlük arayışınız, bitmek bilmez iştahınız cehennemin dibine gitsin derdim de siz o cehennemi dünyaya getirdiniz, o yüzden artık dünyayı bilmek istemiyorum. sevdiklerimi bu dünyanın kötülüklerinden korumak, bu dünyaya şahit olmaktan daha önemli. görmek istediğim şehirlerin en güzel yerlerinde, bu iştahı tıkanmazların aşağılık ziyafetleri durmak bilmeden devam ediyor. artık hayalini bile kurmadığım teknelerin en büyüklerinde yine bu insanlar, gasp ettikleri hayatların canlarına okuyorlar. yorulmuyorlar, doymuyorlar, bırakmıyorlar. bu nasıl bir ihtiras, yıkım, kötülük anlayamıyorum. 

orta sınıf ahlakıyla doğmuş, büyümüş ve öyle de ölecek birisiyim. vergimi gün geçmeden öderim, adli sicilim temizdir. yere çöp atmam, atılmışları toplar bir poşete koyarım. bir dalı kırmam, ateş yakacaksam yere düşmüşlerden toplarım. milyonlarca çiçek olsa önümde, bir tanesine bile isteyerek basmam. bir kuşun güzelliğine kapılıp giderim, rüzgarı koltuğunun altına alan martıların nasıl da süzüldüğüne her zaman hayret ederim. japon balığımız vardı birkaç sene evvel, yan yatmaya başlayınca ne iyi gelir diye araştırmış ve sindirim sorunlarından dolayı bunun olabileceğini okumuştum. pazara gidip hayatımda ilk defa ıspanak almış, küçük parçalara ayırıp kuruttuktan sonra da balığın güvertesini düzeltmeyi başarmıştım. ilk muhabbet kuşumuz çapkın'ın kaçtığı gün içimi yakan ateşi hala hatırlarım ki üzerinden otuz yıldan fazla geçti. hep iyi  kalmak, kimseye zarar vermemek istedim. bana zarar verecekler de uzak olsun, yolları yolumla kesişmesin istedim. 

ama şu noktada, elimde imkan olsa bu işlerin kıyısında köşesinde kim varsa o adaya balık istifi doldururum. ateş iyice harlansın diye de kız çocuklarına hayatı zindan eden, yaşama haklarını elinden alan afganları da üste dizerim. o kuru pezevenkler çıra gibi tutuşur ve alttaki kaymak tabakayı, kaliteli yağlarla domuz gibi şişmişleri de iyice bir yakar. o ateş, dünya döndükçe devam eder, dumanları göğe yükselir ve herkese ibret olur. büyük bir şenlik ateşi gibi, o is kokusu büyük hava akımlarına karışıp gezegenin her noktasına ulaşır. her kim savunmasız bir canlıya zarar verecek olsa o is kokusu, cezanın kesinliğini hatırlatır.

kimse bu kadar zengin olmamalı, kimse bu kadar fakir olmamalı. kimse tıka basa doymamalı, kimse aç yatmamalı. yaşayacağımız, bu ölümsüzlük peşinde kan plazması zıkkımlanan dümbükler hariç, en fazla yüz sene, onu da kıyamete kadar lanetlemeye gerek yok. 

medeniyetin geldiği nokta utanç verici, toplu bir yok oluşu bizden daha fazla hak eden başka kavim olmamıştı. sinirim geçmek bilmiyor, öğlen arası gidip gabor'a sığır etli yaş mama aldım da ancak biraz kendime geldim. bir alana bir bedava kampanyası varmış, bir paketi açıp bordürün üzerine uzun bir hat gibi serdim. diğerini de cebime tıkıp mesaiye döndüm. 

27 Ocak 2026 Salı

müteselsil

yeni ektirdiği saçlarıyla dağıtıma çıkmış kargocunun aracında, son ses "koca yaşlı şişko dünya" çalıyordu. ufku çevreleyen dağlardaki karların soğuğu, şehir merkezine şafaktan önce gelip yerleşmiş ve caddelerde turlamaya başlamıştı. soğuğa alışkın ruslar sahilde aerobik yapıyordu, içlerinden birisi sırt dekolteli ve tüm vücudunu kaplayan bir tayt giymişti. sıkı bir tempo tutturmuş ve o soğukta bile terlemeyi başarmıştı. kargocu, minibüsünün yarısını kaldırıma çıkardı ve rüzgarda sallanan cılız otlar gibi görünen saçlarıyla paketleri kucakladı. koca yaşlı dünyaya bir küfür savurdu, kafası üşüyordu. yeni ektirdiği beş bin saç telinin dipleri donmak üzereymiş gibi hissetti. parayı bulursa beş daha ektirecekti, kargo işini bırakacaktı ve sabahları geç kalkacaktı. zenginler her ne yapıyorsa, o da aynısını yapacaktı. çalışmanın bu kadar işe yaramadığı bir dönem daha hatırlamıyordu. tek canı vardı ve bu, başına bela olmuştu. 

imar mevzuatında yapılan değişiklikler ile ilgili bir seminer için şehir merkezine inmiştim; yapılan değişikliklerin bir işe yaramayacağını daha o değişiklikler yapılmadan önce biliyordum, o yüzden rahattım. köpük bardakta çay, öğlen ne yiyeceğini düşünen yüzlerce teknik personel, sahnede işinin uzmanı bir kadın, ısıtılıp cehenneme çevrilmiş bir salon... her şey her zamanki gibiydi. belki not alırız diye sert kapaklı bir dosya ve tükenmez kalem vermişlerdi, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri ve büyülü bölgeye az sonra girecek ve zeytin ağacını merkeze alan tek katlı bir taş ev daha çizecektim. bu evi daha önce de çizmiştim, yıllar boyu toplantılarda çizdiğim evlerden ege'de bir kooperatif çıkardı. biri diğerinin önünü kapatmayan, yamaca ustaca yerleşmiş ve içinde kendi halinde insanların yaşadığı zeytin grisi taşlardan örülü evler. uzun sürmüş bir rüyanın, sürekli tekrarlanan yansımaları gibi. o evi ellerimle örmeden bitmeyecekti bu rüyalar, yağmurlu bir günde ağacı gören penceremden bakıp yazı yazarken de her şeyi yeniden hatırlayacaktım. ekili saçlar, terli sırtlar, sırlı terler, koca yaşlı şişko dünyanın alelade bir sabahında bir kavşakta, birbirlerinin yanından geçip giden insanlar...

zeytin gören taş evin planını bitirip üç boyutlu çizimine geçerken ilk mola verildi, sahnedeki hoca kendisine ölü gözlerle bakıp uyumamaya çalışan bir sürü insan görmekten belli ki bunalmıştı. hadi dedi, bir çay kahve içip kendimize gelelim. salonun sıcağı insanların üzerine zebani gibi çökmüştü ve cehennem kapıları on dakikalığına serin fuayeye açılmıştı. burdur belediyesi'nde çevre mühendisi olduğunu söyleyen birisi cinnet geçirmek üzereydi. burdur'da çevre olduğunu düşünmediğimden, bunun mühendisini dikkatle inceledim. 18 yaşındaki hallerimizin yaptığı okul tercihleri, bambaşka hikayelere dönüşmüştü. ben araba tasarımcısı olmak için genetiği bırakıp mimarlık okumuş ve sek sek sekerek kendimi bir konferans salonunun üçüncü sırasında, tekrar tekrar gösterilmekten feri sönmüş sunumların önünde bulmuştum. başka birisi, insanların kirlettiği dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çevre mühendisi olmuş ve belki de bunun yükseğini bile yapmıştı. gözlerinde, insanlara olan tiksintiyi görüyordum. insanları ortadan kaldırırsa, çevrenin de kendiliğinden birkaç senede düzeleceğini düşünüyor ama bunu toplu yıkım destekçisi gibi görünmemek için dile getirmiyordu. çevre mühendislerinin dünya'yı kurtarması mümkündü fakat başlarda epey şiddet gerektiriyordu. burdur'da çevre mühendisi olmasının sebebi de buydu belki; kimsenin canına okumadan, kendi halinde çalışıp emekli olduktan sonra, zeytin gören başka bir taş evde yaşlanıp el işleriyle zamanı doldurmak. kimseyi yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı yargılayacak değilim, kendimi de yeterince yargıladıktan sonra beraat ettirdim. ne bu dünyada, ne de öbüründe kimseye bu fırsatı vermeyeceğim. 

sıcak su kazanının önünde uzun bir kuyruk vardı, penguenler birbirlerine iyice sokulmuşlar ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. kuyruğun yarısı bitmeden, kazandaki su bitti. irice bir penguen huzursuzca kıpırdandı. sıra tam kendisine geldiğinde su bitmişti, kaynar su kazanını kulaklarından yakalayıp biraz öne eğse de işe yaramamıştı. bardağın anca çeyreği kaynar suyla doldu, bir çay kaşığının yarısıyla kötülerin en kötüsü kahveyi ekledi. kahvenin kötülüğünü kırsın diye bir kavanoza süt tozu koymuşlardı, onu da karıştırıp sıradan çıktı. tam o anda, bilinmez diyarlardan gelen bir kadın elinde iki sıcak su dolu çaydanlıkla ortaya çıktı ve boş kazanı kaynar sularla besledi. penguen hem iri hem de şanssızdı. orada olmaktan zerre hoşnut değildi, diğerleri çaktırmadan ona gülüyormuş gibi hissetti. avuçları ve saç dipleri terledi. sıcak su fışkırtan bir silahla diğerlerini haşlamak ve haşlanmış etlerin arasında ağzına kadar doldurduğu bardağıyla kahve keyfi yapmak istedi. makina mühendisliği okumuştu, akışkanlar mekaniğini az çok hatırlıyordu. o boş kazanı bir savaş makinasına çevirmesi bir gününü almazdı. herkes 18 yaşındaki halinin seçtiği bölümlerin bedelini oracıkta elden ödüyor gibiydi. sahte çakıllar ve sahte palmiyeler ile düzenlenen kat bahçesi, her şeyden daha gerçek görünüyordu. 

bir köşeye geçip karışık orman meyveli bitki çayımı içerken teneffüs sona erdi. kimse içeri girmek istemiyordu, okuldan kaçar gibi kaçmak ve akşama kadar itlik serserilik yapmak isteyenlerden iki futbol takımı çıkardı. koca koca adamlar, kesimden kaçan danalar gibi inat ediyor, ayak sürüyordu. iri penguenin öfkesi geçmemişti, sıcak su kazananını gözüne kestirmişti. çevre mühendisi ise ortalıkta yoktu, muhtemelen bir sigara yakmak için binanın dışına çıkmış ve soğuk havaya aldırmadan sigarasını tellendirmişti. insanlar olmasa sigaraya da başlamazdım, hepsinin sebebi bu istilacı tür diye düşündü. rüzgar, sigarasının yarısını içmişti ama sorun değildi. 

aradan sonra seminer tüm hızıyla, tüm yavaşlığıyla, gözlerdeki ölü bakışlar ve öğlen ne yemek çıkacak sorularıyla devam etti. ben, taş evin çizimlerini bitirip kitaplığı nereye koyacağıma karar verdim. ruslar, sabah sporunu bitirip buz dolu küvete girmek için evlerine döndü, kargocu öğleden önce dağıtması gereken tüm paketleri dağıtıp ısıtmayan güneşin altında bir sigara yaktı, çevre mühendisi olası bir kar fırtınasında yolda kalmamak için erkenden ayrılıp kuzeye gitti, makine mühendisi ise en önden yer kapıp bardağını silme doldurdu. 

hafif uykumdan uyanır gibi kafamı kaldırıp sahnedeki hocaya baktım, içinde müteselsil geçen bir cümle okuyordu. yönetmelikler değişmiş, güncellenmiş ve çağın gereklerine uygun hale getirilmişti. buna inanıyor ve başkalarını da inandırmaya uğraşıyordu. kadın bir peygamber gibiydi ama ümmet çoktan uykuya dalmıştı. müteselsil nedir diye sözlüğe baktım, anlamı yazının başlığına uygun gelince de tam 28 gün sonra yeni bir blog yazısını yazıp uzay boşluğuna yolladım.

müteselsil: zincirleme, art arda, arkası kesilmeden...

30 Aralık 2025 Salı

yeni ufuklar

2025'e benzer ufuklar ile başlamış ve bildiğim sularda bir sene boyunca, aynı hatta çalışan dolmuşçular gibi volta atmışım. hem yola bak, hem kolunu arkaya uzatıp paraları topla, hem para üstünü denkleştir hem de gelenle gidenle uğraş derken bir çok şey yarım yamalak kaldı. hedefi belirlemediğim için hedeften şaşmış bile değilim ve bu amaçsızlık, beni yılın sonunda eksi hesaplı bir bakiyeye, aldığım kilolara, ağrıyan dizlere ve artık seyretmekten zerre keyif almadığım bir sürü maçın 1-1 biten hayaletleriyle dolu bir mezarlığa götürdü. gol olsun diye o kadar çok bekledim ki, bu süreler başkasına derme çatma bir ömür olur. gol oldu mu? hayır. bahis zaten şeytanın ustalık eseriydi ama şeytan durmadı, yeni dokunuşlarla bunu daha da mükemmelleştirdi. aynı anda her yerdeydi, her şeye müdahale ediyordu. sahada ayak basmadık yer bırakmıyordu; bir bakıyordum kale çizgisinde inanılmaz bir şut çıkarıyor sonra da son saniyede beraberlik golünü atıyordu. bu sene gösterdiği performans ile ballon d'or alması işten bile değildi ve bu şeytan neredeyse ölümsüzdü. milyonlarca insan onu her gün, her gece öldürmeye çalışıyor ama başaramıyordu. fight club'taki gibi, tyler durden'i öldürmek için yapılması gereken son şey tyler durden'e kurşun sıkmaktı. şeytan olduğu yerde kalmaya devam edecekti fakat artık ben orada olmayacaktım. her zaman her yerdeydi, bunu biliyordum ama orada ve o anda olmamayı başaracak kadar da irade sahibiyim. yeni bir meydan okumak için yıl sonunu bekliyordum. aralığın başında falan başlayınca olmuyor bazı şeyler. 


bologna-cremonese maçının beraberlikle girilen son otuz dakikasına, afrika kupasına giden futbolcularından dolayı formu düşen tüm takımlara, orta sahadaki hazırlık paslarına, geriden oyun kuranlara, ayağı düzgün kalecilere, oyunu okuyan defanslara, tek çalım denemeyen ve garanti pastan başkasına cesaret edemeyen on numaralara, maldini kadar savunma yapmaktan gol atmayı unutan tüm forvetlere, çizgiye inmek yerine kendini koruyan tüm kanatlara, duran top organizasyonuna kafa yoran tüm yardımcı antrenörlere, yayıncı kuruluşlara, yozlaşmış hakemlere ve milimetrelik ofsayt çizgilerine lanet olsun. hepsi, tek bir bütünün, tek bir şeytanın organlarını dönüşmüş. maç skorlarını takip ettiğim uygulamayı bile sildim, ömürlük almıştım ve ölmeden kurtuldum. maç izlediğim o uzun saatleri ise yavaştan yeni şeylerle dolduracağım. belki hikayesi güçlü tek kişilik playstation oyunlarına kapılırım, elimde balta, sırtımda ip ile kendi halindeki canavarların peşine düşerim. onları öğrenmeye çalışırım. oyunlardaki şeytanlar kolay, yaralanıp ölebiliyorlar, onları geçip yola devam edebiliyorsun ama esas şeytan asla yenilmiyor, uyumuyor ve arkasını dönmüyor. her zaman karşında, hazır ve cazip. kazanamayacağımı anladım ve bunu anlamak çok geç olmadı. ısrar etmeye gerek yok, bu ölümlü hiçbir insanın başaramayacağı hileli bir oyun, kainatın en büyük yalanı. 


2026'da daha fazla hareket ve meydan okuma istiyorum, baharın erken günlerinde yüzmeye gidip uzun yürüyüşler yapabilirim. spor salonlarının protein tozu içmiş erkek teriyle tütsülü atmosferlerinden hoşlanmıyorum, bu saatten sonra six pack yapacak halim de yok. daha temiz besleneceğim, daha az içeceğim ve daha çok okuyacağım. haftada bir okey oynamaya gidiyordum, orada bile kazanamadığımı, mevcut zekamın bu iş için yeterli olmadığını anlayınca bıraktım. oyunu takip edemiyordum, çıkan taşları bekliyordum ve gece, başkalarına bira almakla taçlanıyordu. artık parayı elimde tutmanın zamanı geldi, harcamanın bir sonu yok. yatırım enstrümanlarına dalacak da değilim, belki de henüz tanışmadığım gerçek şeytan oralarda yaşıyordur. iblislerin kapısını kapatmanın zamanı geldi. 


büyük kararlar yerine küçük adımlarla devam edeceğim, bir film geceyi kapatmama yardımcı olacak. diğer türlü üç maçı birbirine bağlıyordum. sosyal medya belasından da yakamı kurtardım gibi, bir tek bu blog kaldı. onu da kaptanın seyir defteri gibi görüyorum, bir sakıncası yok. başka bir yerde hesabım yok, buna hevesim ve zamanım da kalmadı. okuyacak çok fazla kitap birikti, dizi izlemeyi de özledim. hırsımı körüklemek, kazanmak ya da kaybetmekle bir şeyleri tetiklemek istemiyorum. kazanmak da önemli değil, her yaz yeni bir ülkeye gideyim bu bana yetecektir.


2026 yazında barcelona'yı görmek istiyorum, mimarlıktaki ilk sunumum la sagrada familia ve gaudi üzerineydi. bundan 22 yıl önceydi. the alan parsons project'in gaudi albümünü, galatasaray'daki bir sahaftan zar zor bulmuş ve günlerce dinlemiştim. müziğin mimari suretinde kaybolmuş ve yeni girdiğim bir evreni tanımaya çalışmıştım. o günleri, önümde uzanan yolların çeşitliliğini ve bunu seçebilme özgürlüğünü özlüyorum. bir otobüs yolculuğunda akıp giden yolu izlerken hayal kurmayı, bunu müzikle kaynaştırmayı, mola yerlerinin aitsizliğini ve bir yerlere varmayı...


yeni seneden beklentilerim yok, kendimden beklentilerim daha fazla. miladi takvim ya da sümer takvimi fark etmez; insan hep kendi şeytanlarıyla, zayıflıklarıyla, hırslarıyla ve sandıklarıyla yüzleşiyor. bunun üstesinden geleceğimi, seneye bu zamanlar daha sağlıklı, daha zayıf ve daha yol kat etmiş olacağımı biliyorum. kendime gül bahçesi vaat ediyorum, çok berbat zamanlarda yine kendimi benzer yöntemlerle kurtarmıştım. epeydir meydan da okumuyordum, tekrar zırhı kuşanıp güneşte parlayan mızrağımla bir savaşı daha kazanmanın ilk adımlarındayım. 


yolumuz açık olsun. herkese kendi savaşında güç diliyorum, iyi seneler!



22 Aralık 2025 Pazartesi

aynadaki adam

 "bu sabah tıraş olmak için banyoya girdiğimde, aynadaki yansımam çoktan yerini almıştı. biraz yaşlı gördüm, hafiften kiloluydu. bir gün tıraş olmak için aynaya baktığımda 43 yaşında bir amca göreceğimden endişe ettim. küçük bir kız çocuğu, kapıya vurup "baba hadi çıksana artık, daha okula bırakacaksın beni" derse problem olmaz da, hala çift kişilik dağınık yatağımın boş tarafında kitaplar varsa içimde bir şeyler kopup gider...

bugünkü diyalog, zaman üzerine geçti. iki gün önce haftanın son günüyken, bu sabah nasıl olur da haftanın ilk günü, iğrenç bir pazartesi sabahı olur diye aynadaki adama sordum. zamanda ilerlemem gerekirken, her pazartesi sabahı ölüp her cuma akşamı diriliyorum. miladi takvimin yanlış tasarlandığını, yeni yıl hazırlıkları arasında aceleye geldiğini söyledi. buna çok fazla takmamam gerektiğini, yıllardır her pazartesi, ölmek isteyen bir insan görmekten bıktığını ekledi..."

22 aralık 2008. istanbul.

ve bu satırların yazarı artık 43 yaşında bir amca. öncelikle 26 yaşındaki halime, amca senin babandır, ağzını topla demek istiyorum. küçük ite bak, oradan havlayıp durmuş. ulan ben senin ne haltlar yediğini, kırmızı tuborg kutularından piramit yapıp salonun ortasına diktiğini, okulu uzatıp da evdekilere yüksek lisansa başladığın yalanını söylediğini bilmiyorum muyum? neyse ki barış yanlısı bir adamım, yeni cephe açmaya gerek yok. kehanet isabetinde ise evlere şenlik durumum devam ediyor. çocuğun cinsiyetini yüzde elli ihtimalde bile tutturamamışım. bir de bu bahtsızlıkla bahis falan oynuyor, tüm camiayı kendime güldürüyorum. cumartesi üst olur, brighton gol atar, karşı taraf da buna karşılık verir, maç kontrolden çıkar kehanetim maçın 0-0 bitmesi ile bir şenliğe dönüştü. sanki benim bu seçeneklere bahis oynadığımı az önce haber alan futbolcular, sürekli geri pas verip top çevirerek maçın başladığı gibi bitmesini bekledi. doksan dakikalık bir komedi filmiydi ve sonunda ben öldüm. bazı takımları, ligleri ve ülkeleri kara listeye alma zamanım geldi de geçiyor.

43 yaşındaki bir amca olarak, en uzun gecenin sabahında epey zor uyandım. hava yağmurluydu, çift kişilik yatak can pazarı gibiydi. boş yer yoktu, yorgan üzeri star wars battaniyesi ile ancak ısınabilmiştik. klima havayı kurutuyor ve hastalığa davetiye çıkarıyordu. elektrikli battaniyede ise kendimi tost makinesine son kez basılmış bir dürüm gibi hissediyordum, sıcaklık beni delirtiyordu. 

artık tıraş olmadığımdan, aynada fazla zaman geçirmiyordum. soğuk suyla yüzümü yıkadım, çocuğu okula bırakmıyordum, servis bunu hallediyordu. eve kira vermekten ve aileme yalan söylemekten de kurtulmuştum. salonun ortasında kırmızı tuborg piramiti de yoktu, dolapta bir tane kalmıştı. önceden ertesi güne tek bir birayı bile canlı bırakmazken, şimdi haftasını dolduran biralar oluyordu. zaman geçip gidiyordu, on yedi sene sonrasına bir şeyler sallamaktan ise çekiniyordum.

şaka maka atmış yaşında olacağım, belki bir sallanan koltuk ayarlarım verandaya. kucağımda star wars battaniyesi ve bir de kedi. gabor'un soyundan huysuz mu huysuz, negatif, yaşama duyduğu soğukluğuyla çevredeki tüm fareleri donduran muhteşem bir kedim olur. ne zaman okuyacağımı bilmediğim ama almaya devam ettiğim kitaplarımı işte o zaman okurum. kedi, kış güneşinde huzurla uyuklar. ben bir sayfa daha çeviririm ve on yedi yıl sonrasını, yetmiş yedi yaşında olduğum evreni pek de aklıma getirmeden uyuklarım kedinin peşinden.

aynadaki adamlarım da çok ses çıkarmadıkları müddetçe, o pencereden dünyayı izleyebilir. 



19 Aralık 2025 Cuma

hatıralar geçidi

bildiklerimin ve unuttuklarımın çok büyük bir kısmını, tuvaletteyken okuduklarım oluşturuyor. alafranga tuvaletin icadından beri okunabilecek ne varsa okudum. internet yokken gazeteyle bile girmişliğim oldu, dev sayfalarla dövüşür ve ekonomi sayfaları hariç her şeyi hatmederdim. biraz da ekonomi okusaydım şimdi daha iyi durumda olabilir miydim? sanmam. bazı şeylerin okumakla ya da çabalamakla alakası yokmuş, bağlantılar ve doğru yerde insanlar işin yüzde doksan dokuzunu oluşturuyormuş. en ufak kamu kurumunda bile böyle, doğru adamı bul, onun gönlünü hoş et ve halılar önünde serilsin. diğer türlü sadece kendi çabanla dişlerini, tırnaklarını paramparça edersin de yine refaha eremezsin. altta olanı ez, üstte olanı yala, her zaman kulağın delik olsun, duyduklarını silaha dönüştür, ellerini nerede kavuşturacağını ve dilini ne zaman dışarı çıkaracağını bil ve kapılar sonuna dek açılsın. ben bunlardan biri olmadım, odaya başkan girdiğinde sanki fırlatma koltuğu aktif hale gelmiş gibi zıplayarak kalkan iş arkadaşlarıma sadece acı bir tebessümle bakıyorum. yerimden kalkmıyorum, kimseye eğilmiyorum ve kimseden hiçbir şey ummuyorum. kazancakis'in mezar taşının geçici görevlendirme ile hayata gelmiş haliyim. onlara karşı olduğumu biliyorlar, bunu bilmelerini istiyorum. bunu her seferinde yeniden hatırlatıyorum. muktedirler korkak insanlar, etraflarındaki yalaka çemberinden çıkmak istemiyorlar. durgun, tehlikesiz lagünlerinde tüm hayatlarını geçirmek istiyorlar. dünya kurulalı böyle, güce tapan insanların cesetleri asırlar boyunca üst üste binmiş ve iktidar sahiplerine cennetten bir köşe oluşturmuş. bir mercan atolü adeta, imkanlar çeşitli, su berrak, balık desen binbir çeşit. ben ise onlardan biri değilim, atolün hemen dışındaki çetin okyanusta çarpışıyorum. ölene kadar bu böyle devam edecek, artık güzergah belli. ağaç yaşken eğilirmiş, ben kollarımı açtım rüzgarın tadını çıkarıyorum. 

peki buraya nereden geldim? nedir aslanım güneşli bir aralık sabahı sanki çok da sistem karşıtıymışsın gibi sana böyle tiratlar attıran şey? 

sabah yine tuvaletin tepesine tünemişken bir şeyler okuyordum, artık gazete almıyorum, martin eden'i de başucumda bırakmıştım. telefondaydım. birisi fatih terim'in evinin videosunu koymuştu, boğaziçi köprüsünü görüyordu, eve hayretler etmişti. 

o eve ben de hayretler etmiştim... 2008 yılının kasım ayında, çalıştığım mimarlık ofisi o villanın yenilemesini yapıyordu. ben de sabahtan akşama tüm duvarları ölçüyor, deftere yazıyor sonra da onları bilgisayara aktarıyordum. ara sıra manzaraya bakıyordum, boğaz sırtlarında bir şeydi, ev gibi değildi. bahçeye havuz, bodruma sinema salonu yapılacaktı, çatı katı evin genç kızının isteğine göre düzenlenecekti. bir hafta sonu, milano'ya mobilya bakmaya gideceklerdi. 200 m2 salonu vardı, ev tepeden tırnağa yenilenecekti. bir yandan uzayan okulumu bitirmeye çalışıyor, bir yandan ev arkadaşım memleketine döndüğü için tek başıma kira ödüyor, diğer yandan da işe gelip gidiyordum. milyonlarca dolarlık bir villada tüm günümü geçirdikten sonra da belediye otobüsüyle eve dönüyordum. bakınca komik, yaşayınca zor, üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra da ufak tefek anı işte. 

birkaç hafta sonra, berbat bir cadı replikası olan patrona dayanamayıp "işimden soğuttunuz" dedikten sonra istifa etmiştim. çalıştığım dönemin parasını bile almadan, ertesi gün aradıklarında "alın o para da sizin olun" diye gururlu bir karabaş gibi başım dik, karnım aç. işte o akşam yazdığım bir entry'den kuple (büyük bir kısmını kurtarmışım entry'lerin, böyle denk geldikçe, müdavimlere meze gibi vereceğim):

menopoza gireli yıllar olmuş buruşuk suratlı kadından da ölesiye tiksiniyor ve bilgisayarın saniyelerine bakıp duruyordum bir an önce akşam 7 olsun diye. eve geldiğim zaman, hemen uyumak yerine geç saatlere kadar oturmaya çalışıyor ve işe gidiş süremi bir anlamda uzatıyordum. çerçeveli gözlükleri olan ve meymenetsiz suratından kötülük akan modern zaman cadılarının birisinden, ne çizmem gerektiğini saat başı öğrenmem açıkçası sabrımı zorluyordu. ay sonuna kadar çalışır sonra da çekip giderim diye düşünürken, bugün ayın daha 13'ü olması, geri kalan 17 günün geçmeyeceğini de hissettirmişti.

akşama doğru 6 suları...

buruşuk menopoz yanımda projeyi anlatıp duruyor. aynı şeyleri bin kere yüksek sesle tekrar ediyor. "şimdi tam zamanıdır" deyip kadına dönüyorum

"mesleğimden soğuttunuz" diyorum. o her şeye hükmeden kadın birden duraklıyor. masamın üzerinden cüzdanımı ve telefonumu alıyorum. autocad ekranı hala açık. ayağa kalkıyorum. hareketlerim gayet soğukkanlı ve net. çalışan arkadaşlara "iyi akşamlar" diyorum. kadın bir şeyler gevelemeye çalışıyor, yamuk ağzına daha fazla bakmak istemediğimden, bu işe para için bile katlanmayacağımı söylüyorum.

ve 17 gün geçmez derken, 17 uzun sene geçmiş. tarabya sırtlarındaki ev hayatta, ben hayattayım, fatih terim hayatta, o yaşlı cadıdan ise haber yok. oradan istifa etmeyip devam etsem de, hiçbir şey olmayacaktı. 25 yaşındaki mies'e aferin aslanım diyor ve kamu-iş federasyonunun "tükeniyoruz, geçinemiyoruz" temalı "19 aralık'ta iş bırakıyoruz" eylemine destek oluyoruz.

direne direne kazanacağımız yok da bari tarafımız belli olsun.



16 Aralık 2025 Salı

maddi manevi

 "hepinizin payına birkaç metrekare yer düşecek; o da toprağın altında. konut ya da ticari değil, parseliniz ufak ve derin olacak, oradan bir daha çıkamayacaksınız. koca dağları kesip mermer diye satan adam bile şu an o küçük yerde, başında bir mermer ile yatıyor. daha fazlası yok, daha fazlasını bu dünyada bırakıp gitti. istese de yiyemez onca serveti."

yaşlı bir müteahhitti, sanırım yeni umreden gelmişti ama bu dünyaya olan iştahı azalmış gibi görünmüyordu. gördüğü her boş alana inşaat dikmek istiyor, parselin suyunu çıkarıyordu. hiç kimseye güveni yoktu, tüm dünyanın onu kandırmak istediğini düşünüyordu. çok zengindi ama fakirliği bir pelerin gibi giyiyor ve o pelerinle görünmez oluyordu. ayakkabısı, pantolonu ve hatta arabası; kazandığı onca paraya dair en ufak bir ipucu bile vermiyordu. sadece kazanmaya devam etmek istiyordu, akıllı telefonu olsa ara sıra banka hesabına girip faiz haram diye vadesiz hesabını parmaklarıyla sevdiğini düşünürdüm ama tuşlu, kapaklı eski bir telefon kullanıyordu. uzun sakallarımdan ve çok az konuştuğumdan dolayı beni dini bütün bir müslüman zannediyordu, yukardaki söylevimi verdikten sonra ise bundan emin oldu. odadaki diğer insanlara hayretle dönüp "siz, bu adamın maneviyatından yeterince faydalanmıyorsunuz; bu adam bir pınar, bu adam her şeyi görmüş ve size anlatmak için geri dönmüş" dedi. sonra sandalyeye çöktü, düşüncelere daldı, yürüyeceği yolun artık ne kadar kısa olduğunu fark etmiş gibiydi. müsaade isteyip kalktı, geride bıraktığı boşluğu pek büyük değildi, başkaları tarafından hemen dolduruldu.

ben de tüm ermişliğimle herkese çay ısmarladım. hayat pahalı çay ise bedavaydı. çaycının suratı ise yine "zıkkım için" diye bağırıyordu. ondan çay isteyenleri zerre sevmiyordu. çayını kendi alanlara da bayılmıyordu. bir şeyleri sevmeyi uzun zaman önce bırakmış gibiydi, kimselere anlatmadığı bir trajediyi elbisesi yapmıştı sanki. herkes hemen hemen aynı günü yaşasa da, trajedilerin renkleri ve boyutları farklıydı. uzay boşluğunda sürüklenen kamu binası, sanki üzerine fazla düşünülmemiş bir nuh'un gemisiydi. her cinsten mahlukat yoktu fakat aynı mahlukatın farklı cinsleri her odayı doldurmuştu. bol deri pantolon giyenlere bile rastlıyor ve her seferinde dehşete düşüyordum. belden aşağısını çöpe atmış da yanında gezdiriyormuş gibi görünüyorlardı. leopar, zebra ve engerek desenli pantolonlar, kırmızı kadife takımlar, dev tokalı cadı şapkaları... mürettebat mücadeleyi çoktan bırakmıştı, sadece ayın 15'inde hafiften canlanıyordu. o canlanma evresi ise öğleni bulmuyordu, maaşın ışıklarını görüyorduk ve sonra da önümüzden hızla geçip giderken de ıslığını duyuyorduk. kalın kaşe etekler, bu rüzgardan havalanmıyordu. hep diğer ayı bekliyorduk, enflasyon farkını, zam olasılığını, vergi diliminden çıkmayı...

daha önce milyonlarca kez sahnelenmiş bir oyunu, bir de biz ortaya koyuyorduk. herkes nasılsa biz de öyle olmuştuk ve zamanı gelince de aynı minik parsellerimize sırt üstü uzanacaktık. mermer ocağının sahibi iş adamlarına ne kadar mermer düşmüşse, bize de o kadar kesip biçeceklerdi. önceyi ve sonrayı görüyordum, bunun maneviyatla bir ilgisi yoktu, sadece iki karış yükselip bakmak yeterliydi. 

yeni bir din kurmak istemiyordum, tarikatım olsun istemezdim, belki bir kitap yazardım ama o da kitleleri uyandırmak ve doğru yola iletmek için olmazdı. yazdığım bir şeyi, bir kitap rafında diğer kitapların, çok sevdiğim yazarların arasında görme fikrini seviyordum. oğuz atay'ın öldüğü yaşta, bir devlet dairesinde, inşaat ruhsatları ve mimari projeler arasında, maddi ve manevi dünyaların kavşağındaki kırmızı ışıklarda bekleyip duruyordum işte. 




4 Aralık 2025 Perşembe

yorgun bir zihnin sayıklamaları

o saatlerde okulda olması gereken bir çocuk, yemek vitrininden itinayla seçtiğim birkaç çeşit yemeği masama getirdi. restoranın neredeyse yarısı doluydu; içerdekileri, sokaktan geçenleri, yolun karşısındaki dükkanların sahiplerini tanıyordum. ufak bir yerde bu kadar uzun süre yaşayınca insanları, önceleri ve sonralarıyla, oraya nasıl geldikleriyle biliyordum artık. berberim, öğle arası için çocuğunu okuldan motoruyla almış ve dükkanına gidiyordu. yan masada, yeryüzünün en üçkağıtçı müteahhitlerinden birisi vardı; adam o kadar şirazesinden çıkmıştı ki, mevcut adı ve soyadıyla devam edemeyip mahkeme kararıyla kendisine gıcır gıcır bir ad-soyad takımı diktirmişti. bunları biliyordum çünkü isim değişikliği ruhsatını dahi ben yazmıştım. bıyıkları da kestirmiş, şahken şahbaz olmuştu. dolandıracağı yeni kurbanların hasreti ve iştahıyla yemeğine yumulmuştu. onun varlığına bile tahammül edemediğimden, yemeğimi hızla bitirip kendimi sokağa attım. nereye gideceğimi bilmiyordum ama isminin birincisi, parkların efendisi ve yaşayan her şeye olan nefretiyle kalbimi kazanmış gabor'u görmeye gidebilirdim. ona her geçen gün daha da bağlanıyordum; özellikle yazısını yazıp fotoğrafını da çektikten sonra kadim köprüleri kurmuştum. o köprülerin altından ne kadar yıl akarsa aksın, gabor müstesna bir yerde hep benimle olacaktı. parktaki köşelerine dahi yeni isimler koymuştum. ferforje kemerli bir girişi vardı parkın, orası kemeraltı'ydı. kimseye görünmemek için saklandığı bitkiler ise çalıdibi'ydi. yıkık bir kolonun üstünde sfenks gibi akşamı karşıladığı bölge ise brütüstü'yü. brüt betondan yarım kalmış bir platformu vardı, akşam yemeklerini de orada yerdi. işten çıkınca hemen markete uğrar, ona sığırlı yaş mama alırım. 34.90 lira. geçen gün indirime girip 22.90'a düşmüştü ama fiyat önemli değil. gabiçko, iştahla yalayıp yutsun benim için yeter. 

yeni adı ve soyadıyla yeni kurbanlarını bekleyen heriften hızlıca kaçıp parka yürüdüm, gabor bazen orada olmazdı. nerede olduğunu da kimseler bilmezdi. sırı dökülmüş bir aynanın arkasından tüm dünyayı huzursuz gözlerle izler, iyi bir güneş yakalarsa da o ışıkta uyurdu. bütün bu huysuzluğuna rağmen, beni severdi. ona zarar vermeyeceğimi bilir ve gbçko diye seslendiğimde yanıma gelirdi. kendisini sevdirmekten hoşlanmazdı, bacaklarıma da dolanmazdı. ideal mesafeyi her zaman milimetrik olarak ayarlayan bir bilimkedisiydi. 

fakat bu öğlen, çalıdibi mevkisinin güney yamacında yarı açık gözlerle şekerleme yapıyordu. sessiz harflerini ünledim, kafayı kaldırıp bana baktı ve yaklaştı. aç olabilirdi, burada bekle gabiş deyip hemen markete girdim, üçtür sığırlı mama alıyordum, belki bıkmış olabilirdi. o yüzden tavuklu aldım. brütüstü'nde beni bekliyordu. patilerini birleştirmiş ve kuyruğunu da altına almıştı. yemeği görünce sevindiğini hissettim, gabirello benim aklımı esir almıştı ve ona hizmet etmekten inanılmaz bir haz alan finansal köleye çevirmişti. paketi açtım, mamayı sanki bir adana kebap sunarmış gibi uzunlamasına serdim önüne. iştahla yemeye başladı, minik pembe dili ve hırıltısı her zamanki gibi dünyalar tatlısıydı. hiç miyavladığını duymamıştım, bir sıkıntısı varsa onu veterinere götürürdüm. yalnız bir kediydi, kimseden hiçbir beklentisi yoktu, fırtınalı yağmurlu gecelerde bile ertesi güne ulaşmasını bilen usta bir kaptandı ama yine de karşılıksız seviliyordu. ona zarar vermeyi aklından geçireni bile duvara çivilerdim, onu korurdum, onu korumak için vücudumu siper etmekten bir an olsun şüpheye düşmezdim.

gabiçko'yu parkta bırakıp aynı yerleri bininci kez turladım; zulkarneyn isimli tekne kızağın üzerinde okyanusa döneceği günü bekliyordu, dört yavru kediden oluşan dik kuyruklar çetesi yine teknelerin arasında oynuyordu, kötü granül kahveyi yetmiş liraya satan kahveci sinek avlıyordu. balıkçı tekneleri sanki el ele bilinmez bir oyun oynuyordu suyun üstünde, ahenkleri yerindeydi. dünyanın bu kısmı, 4 aralık 2025'te tıngır mıngır sallanıyordu. dünün aynısı, yarının benzeriydi...