5 Haziran 2012 Salı

many moons ago

kabası bitmiş bir inşaatın ikinci katında ve hem suçlu hem de güçlü bir müteahhitin, zeus'u kıskandıracak denli büyük öfkesiyle karşı karşıyaydık. adam projeye aykırı işler yapmış olmasına rağmen inşaata gömdüğü paradan ve iflas etmek üzere olduğundan bahsediyor, sarıya kaçan gözlerinden kıvılcım çıkartmaya çalışıyordu. zerre umursamadım. elimde olsa tüm çirkin apartmanları tek gecede yok eder ve en fazla iki kata, o da bir şeye benzediği takdirde izin verirdim. projede ne varsa onu istediğimi ve aksi takdirde imza atmayacağımı, sakinliğiyle insanı çileden çıkartan robotlar gibi ekledim. her şeyin başında boyun eğersem, beş seneye kalmaz kimseye söz geçiremezdim. merhametten marazın doğduğu ve gün boyunca tepede ikinci bir güneş gibi dikildiği bu coğrafyada herhangi bir çekincem yoktu. sonsuza kadar yaşamayacağım gibi memur da olmayacaktım. yobazların şiddet ve büyüklüğünün her geçen gün biraz daha arttığı bu topraklara da pek bir bağlılığım kalmadığından, belki de beş sene sonra paris'te olacak ve bir kadeh daha şarap içtikten sonra gelip geçene büyük bir huzurla bakacaktım. ara sıra gördüğüm gelecekten anlık parıltılarda apartmanlar, sarı gözlü müteahhitler ve oturma odaları yoktu. başka bir ülke, bir okyanusun lacivert kenarı ve ağaçlar. belki de kuzey avrupa'nın kar birikip de yük yapmasın diye dik çatılı renkli duvarlı tip evleri. instagram'dan takip ettiğim kadarıyla tuborg içen çok güzel norveçli kızlar vardı ve benimle son yudumu paylaşmak isteyebilirlerdi.

elfleri andıran norveçli kızın imgesiyle birlikte çirkin inşaatı ardımda bırakıp başka bir kontrole, mezarlık düzenlemesine gittim. yaşayan insanların onları çirkinleştiren hırsları ve nefretlerinden sonra, her şeyi geride bırakıp yükselmişlerin arasında huzur buldum, ruhlarına dua okudum. ne kadar yaşadığının pek önemi yoktu, nasıl yaşadığın da sen gittikten sonra iz bıraktığın insanlarda yankılanıyordu. "eğer böyle uğurlanacağımı bilsem alnımı secdeden kaldırmazdım" diyen adam geldi aklıma, eylülün son gününde ve son yağmurunda bize bunları söylemişti. yağmur başlamış, dinmiş ve sonra da pırıl pırıl bir güneşe yerini bırakmıştı. mezarların arasında dolaştım, öğleden sonra defnedilecek annelerinin mezarı başında duran iki kardeşe baş sağlığı diledim, yapabileceğim bir şey olup olmadığını sordum. onların acısını yüreğimin derininde hissettim. 78 yaşındaymış ama dinçmiş anneleri, sabaha karşı hiç acı çekmeden gitmiş. zihnim, zamanın yanılgısından kurtuldu. acılarımla birlikte kardeşçe yaşamayı sonunda başarabilmiştim, kavga etmeye gerek yoktu çünkü sonrasında ne olacağını bilmiyor, ancak hayata bakış açımıza göre tahminlerde bulunabiliyorduk. şahitlik eder misin bilmem de, hayal kurma konusunda fena değildim. şimdimi işim nedeniyle mütahhitler ile harcarken, geçmişte kardeşimle bir deniz kenarında oturabiliyor ve gelecekte de bir avrupa ülkesinde dolaşabiliyordum. paris'i görmeyi çok istiyordum. montemartre'de gün batışı güzel olur diyordu belirsiz belleğim. 

mezarlıktan sonra dayreye geldim ve on the road'ı açıp ölüm ile ilgili ne var ise "death" yazarak arattım. jack de benimle aynı fikirdeydi ve defalarca kez doğup öldüğümüzü ve bunun gayet kolaylıkla olduğunu söylüyordu. kitabın ölümle olan kısımlarına göz gezdirdikten sonra yüzyıllık yalnızlık'a geçtim. yol arkadaşlarım bu yollardan daha önceleri defalarca geçmişti. 


"I realized that I had died and been reborn numberless times but just didn’t remember especially because the transitions from life to death and back to life are so ghostly easy, a magical action for naught, like falling asleep and waking up again a million times, the utter casualness and deep ignorance of it."

bütün bunlara rağmen yine de başka bir gezegende yaşamayı ve maden suyu gibi bira kaynakları gürüldeyen bu sevimli gezegenin birden çok uydusu olmasını, ayda bir dolunay yerine iki saatte bir aydan daha büyük cisimlerin tepemizden geçtiği bir gökyüzü panayırını istedim. mütahhitler ve bunları dizginlemeye çalışan belediyelere gerek yoktu. her neye inanıyorsa bunu silaha dönüştürüp kendi gibi olmayanlara doğrultanları daha fazla görmek ya da aptallıkla harmanlanmış bir kötülüğe meyletmişlere tahammül etmek istemiyordum. peşin satan göbekli yavşağın kaybettiği, iyi niyetinden dolayı veresiye satan fakat her gün sefalete sürüklenen o garibanın kazandığı başka bir gezegen istiyordum. hani kimsenin çok çalışmasına gerek olmadığı, beton santrallerinin hiçbir dönemde ortaya çıkmadığı bir ütopya. aldous huxley gelsin, beni de vosvos minibüsüne al panpa yeterince canım sıkkın, desin.

artık bir kitabı baştan sona okumak yerine, bir kelime seçiyor ve etrafında ne olup bitiyor ona bakıyorum. teknoloji bana böyle bir seçenek sundu, var mıdır acaba aynısı olmasa da bir benzerini yapan? eğer var ise onunla galata köprüsünde salep içmek ve yağan karın ardından kalan kente bakmak isterdim. eğer salepten tiksiniyorsa, köprünün ayağından kırmızı tuborg alıp iç cebimizde ürkek bir güvercin taşır gibi yürürüz cağaloğlu tarafına. cebimizde kanyak ile st. antuan ayinlerinden çıkanlara odaklanmaya çalıştığımız o istiklal zamanlarına da selam olsun, bir daha uyanamayacak kadar içtikten sonra hep uyandık; şimdi dokuz birayı devirsem bile her şey olduğundan daha güzel gelmiyor. 

ne kadar uzun zamana yaydım şu yazıyı, öyle ki belediyenin bahçesinde tüm memurlar toplanıp kısır bile yaptık. turşu ve marul da vardı, üstüne tulumba tatlısı. ben bulgur ve kolayı aldım, başkası da tabağı ve zoru. ne zaman kolayı desem, ardından zorunu da eklerim bilirsin. bu, hayattaki bir sonraki serüvenimde şimdiki halimle tanışmak için yaptığım küçük bir numara sadece. "kolayı ve zoru", insanın aynı hayata defalarca geldiğinin ispatı olacak.

eh madem kontrolü kaybettik, türk kahvesi arası verebiliriz. güllü bir fincanda gelen kahvenin iki dakika sonrasında çay geldi. canım da çifte kavrulmuş hacı bekir lokumu çekti, hani diş dolgusu yaptırıp kuvvetli bir lokumla onu tekrar sökmek ve diş hekimimle dövüşmek istiyorum. bir manyaktan memur yapmaya çalışan sistemin içinde bir dişli olduğumu söyleyebilirdim fakat birkaç saat önce, sırt mesafesi yaklaşık iki metre olan bir düğün sandalyesi gördüm ve tüm gezegenin kafayı yediğine emin oldum. 

her neyse, iki hafta sonra meis-kaş arası 7.5 km'lik bir yüzme yarışı varmış. o kadar mesafeyi ancak koşarak geçebileceğimden bu sene de katılamayacağım, hala bir suyun üzerinde koşan sinir hastası kertenkele değilim ama rüyamda da olsa o mesafeyi bundan tam üç sene önce yüzmüştüm. nereden mi biliyorum? sözlükte meis başlığına yazmışım zamanında. mies'e ne kadar da benziyorsun lan meis; aidiyetim sanki bir önceki yüzyıldan ve binlerce dolunaydan kalma. 29 yıla yaklaşan bir hayat değil bu, çok daha öncesinden artık ne varsa.



4 yorum:

Adsız dedi ki...

yazılar güzel.tebrik.

zaphod dedi ki...

İlk ve son kanyak. Tenzih.

Dirk kuyt diyorum amk.

mies dedi ki...

olm az önce seni görüyordum lan rüyamda. sikimsonik bir oyun oynuyorduk telefonda fakat yine ölümcül bir rekabet vardı. antalya otobüsünü kaçırdım. ve rüyanın son dakikalarını gerçekçi pişmanlıkla harmanlanmış bir salaklıkla geçirdim. kuyt hakkında bir şey demiyorum dayreye gelip bana pres yapar diye. artık peste daha huzurlu olacağım.

.ayf dedi ki...

http://fractuschaos.blogspot.com/search/label/yeni%20bir%20c%C3%BCmle%20kurmak%20m%C3%BCmk%C3%BCn%20m%C3%BC%3F

:|