7 Haziran 2012 Perşembe

fortunate son

sabahları beni ateşleyecek tek bir şey varsa, o da bir üyesi olmak için tarihteki tüm devletleri feda edebilecek kadar sevdiğim creedence clearwater revival'ın fortunate son'ıdır. sabah tıraş olup saçlarımı da ıslak-sert jöle ile dizginledikten sonra evden çıkarım ve daha asansör kata gelmeden şarkıyı açarım. özel sektörün rendesinden geçmeseydim eğer sıkıcı olduğunu iddia edeceğim işime giderim. fakat rende iyi işe yaradı, her akşam beşte ve cumanın sonunda pazartesi dönmek üzere çıktığım bir işte, ne işle uğraştığımın neredeyse hiç önemi yok. zeka dolu projelerle cumartesi dahil uğraşacağıma, alırım jandarma ve zabıtayı ardıma; projeye aykırı binaların kontrolüne giderim. koltuğumun altına sıkıştırdığım projeyi olay mahaline varınca açar ve ciddiyetten taviz vermeden binanın etrafında dolaşırım. yazdığım tutanaklar detaylıdır, sözlüğe başucu eseri yazarmış gibi yazar ve en az üç paragraf olumsuzluk yaratırım. işim olumluyu ödüllendirmek değildir. işim, mülki amirin isteği üzerine ruhsata aykırı inşaatı tespit etmek ve orayı kapattıracak sebepler bulmaya çalışmaktır. çünkü otel ruhsatı olan çirkin binada fuhuş yapılmakta ve kumar oynatılmaktadır. 

herkes her şeyin farkındadır aslında fakat yasal gerekçelerin altına odun atmak, onu harlamak gerekir. bu ülkede kanunlar işler mi bilmem ama bunun işlemeye çalışmasından bile bir sürü memur ekmek yer; kimi her ayın onbeşinde yatan maaşıyla ev taksidine girer, kimi de hafta sonları bira parasını çıkarır. mekanın sahibi baş pezevenk ellerini önünde kavuşturur ve tatlı dilli olmaya çalışır, onun da humma sarısı gözleri vardır. sermaye olarak kullandığı ve hayatın sillesini, belki de hayata gelmeden önce yemiş kadınların gözlerine bakarsın ve bu dünya'nın cennet olmadığını o zaman anlarsın. üzerlerinden binlerce çirkin ve leş kokan erkek geçmiş kadınlar, kendi bedenlerini geride bırakmış ve belki de ruhlarını kaybetmiş kadınlar; devlet erkanını siklemeden sigara yakar ve dumanı tavana üflerler. tavanlar sigara dumanıyla astarlanmış gibidir, her yer kötü kokar. elinde projeyle binanın içinde dolaşır ve projeye aykırı yerler bulmaya çalışırsın. kadınların mevzuatta yeri yoktur, vücutlarındaki morlukların da. bedenler üzerinden siyaset yapan bir sürü büyükbaşın yönettiği ülkede, onlar gibi olmadan fazla devam edemeyeceğini bilirsin. gitmek istersin ama gidemezsin, kalmaya çalışırsan da her gün lanet edersin. projeyi katlar, birkaç fotoğraf çeker ve notlarını aldıktan sonra da eve gidersin. senin mesain biterken, kadınlarınki yeni başlar. baş pezevengin önünde kavuşturduğu ellerine bakmak bile istemezsin, iğrenirsin. bu devlete sonsuza kadar memur olmak için kpss'ye çalışmak içinden gelmez, ne olacaksa olsun der ve erkenden uyursun. 

günler geçer, su akar yatağını bulur. yatağını bulamayan sular motora dönüşür ve yolların üzerine çıkar; sen kötü bir günün ardından eve dönerken, yanından yedi tane bmw r1200gs geçer. özgür kuşlar gibi süzülenlere bakarsın, artık onlardan biri olmadığın aklına gelir. düşünceler bir imbikten süzülür gibi yoğunlaşır ve daha fazla düşünmek yerine cep telefonunu çıkarırsın. onlarca uygulama arasından seni oyalayacaklara parmağının ucuyla dokunur ve 140 karakterlik twitter sarkacıyla sağı solu dağıtırsın. saçmalamak beyninin tüm odalarını açar ve sınırları kaldırır. petrolcü dinçer azaphan'dan kpss'nin saçma sorularına, nato genel sekreteri eyidur gudyonsen'den eve kız atmaya çalışan fakat daha evin icat olmadığı zamanlarda yaşadığı için ne yapacağını bilemeyen avcı toplayıcıya, 666'a takılıp kalmış lanetli takipçi sayısından nasa'dan satılık temiz uzay gemisine dek. tüm aklındakileri bir bulamaç haline getirir ve 140'lık kalıplar halinde piyasaya sürersin. aralarından birisi belki hayatın anlamıdır ama hayatın pek anlamı olmadığını da yaşadıklarından bilirsin.

sabah çıktığın eve akşam üstü dönerken de, paradoks seninle birlikte adımını atar eşiğe. genç yaşta gideceklerini bildikleri için mi tutkularını takip ederler yoksa tutkularını takip ettikleri için mi erken çıkarlar? soru aynı kalsa da cevap her gün değişir, aklındakileri bir kenara iteler ve hoşbulduk anne deyip sarılırsın. neden gitmediğini o zaman bir kez daha anlarsın.


3 yorum:

néfés dedi ki...

Hoff! "Gitmek mi zor kalmak mı?" diye bir şarkı vardı sanki, o geldi aklıma.

lou dedi ki...

"Sinan Sülün - Karahindiba"
okumadıysan bi bak.
sonra kütüğe bi bak,
akrabalık çıkabilir.

mies dedi ki...

sinan sülün'ü hiç duymamıştım. sen söyleyince, birkaç yazısını okudum şimdi. çok hoşuma gitti.