18 Haziran 2026 Perşembe

hayali cihana değer

üç saat önce annem aradı ve ne yaptığımı sordu, çalışmaya çalıştığımı söylemek yerine sadece çalıştığımı söyledim. gezilemeyen terasları olan büyükçe bir projeyi kontrol ediyordum ve mide bulantım başıma vurmuştu. bitmek bilmiyordu, bu hafta kaçıncısına baktığımı bile hatırlamıyordum. önceden ben çizerdim, şimdi başkaları çiziyor ve ben kontrol ediyorum ama bundan bile bıktım. nası'olcek bilmiyorum ama sabretmekte fena değilim. çoğu gitti azı kaldı. zor kısmı bitti. kendime fısıldadığım ama kimseye bahsetmediğim yalanlar bunlar.

öğlen gel, kuru fasülye pilav yaptım dedi. 12.28'de attım kendimi sokağa. ev yürüyerek sekiz dakika, koşarak ise üç dakikaydı ama hiç koşmamıştım. kendi gölgem bile ortalıkta yoktu, ayakkabımın altında kalmıştı. demek ki güneş tam tepedeydi, günler de uzamaktan sakız gibi olmuştu. en uzun gündüz hangisiydi, 21 haziran mıydı? aklımda derme çatma teorik bilgilerle yürümeye devam ettim. yolumun üstündeki her dükkanın geçmişini ve evrimini biliyordum. kariyerine chp ilçe binası olarak başladıktan sonra dönerciye dönmüş köşe dükkanın önünden geçtim, işleri kesat döneri de berbattı. her şeye sos dökmeye devam ettikleri sürece konsept değiştirmeleri uzun sürmeyecekti. kapısı uzun zamandır açılmamış bir mimarlık ofisinin önünden devam ettim. yaşlı mimarı birkaç sene önce ölmüştü, tam olarak ne zamandı hatırlamıyorum bile. belki beş sene bile geçmiş olabilir. aksi bir adamdı, herkesi terslerdi ama ben severdim. hiç çocuğu olmamış ve sanırım karısı da kendisinden önce ölmüştü. geride kimsesi kalmayınca belki de yaşamak için bir heves de yeşermemiştir yorgun kalbinde. ofisi, tozdan mühürlenmişti. içerde belki de açılı çizim masası ve çoktan tıkınmış rapidoları vardı. bir mimarın ardından kendisini gerçekten anlatan ne kalabilir ki? ev sahiplerinin birkaç senede canını okuduğu, balkonlarını pvc ile kapattığı, her katı ayrı oynamaya çalışan apartmanlar mı?

sekiz dakikalık yolda seksen dükkan anlatabilirim ama ışık fazla parlak ve hava da oldukça sıcaktı. turuncu kayışlı saatim ve new york temalı lacivert tişörtüm ile ufak bir ilçede değil de manhattan'da, new york knicks'in 53 sene sonra gelen şampiyonluk kutlamasındaydım sanki. ömrümde ilk defa kombin yapmış ve bunu yaparken farkına varmamıştım. sürekli saat değiştiren birisi değilim, kendimi bile aynada haftada birkaç kere görüyorum. aramız fena değil ama çok da düşkün değiliz birbirimize. saçlarım ve sakallarım biraz beyazladı ama dökülmedi, gözlerimdeki parıltı da azıcık sönmüş olabilir ama hiçbir zaman kristal bir fener gibi parlamadı zaten. birisi gelip beni gençliğime gönderecek olsa, kolunu büker ve onu gönderirdim. o devlet yurtlarını, iki saat süren belediye otobüslerini, sabahlamaları, yaz okullarını, parasızlığı ve hep uğraşıp didindiğim halde bir yere varamayışımı tekrardan yaşayacak değilim. bana bunu yaşatacak olanın da alnını karışlarım. bazı geceler, okulu bitiremediğim ve hala bir lise mezunu olduğum kabuslar görürüm. bu gece ise bahisten on bin lira kaybettiğim başka bir kabusta sabaha kadar debelendim. geçmişin ifritleri insanın yakasından kolay kolay düşmüyor. epeydir temizim, şeytana uyup da son bir vurgun için geri dönme patikalarını bile hesabımı sildirerek sonsuza dek kapattım. 

insanın en epik destanı, kendi şeytanlarıyla olan savaşı kazanması. herhangi bir bağımlılığım kalmadı sanırım, maç izlemekten ucunda para kazanmak/kaybetmek ve hırs yapmak kalmadığı için tekrar zevk almaya başladım. öğlenden içmeye başlamadığım ve bunu her gün tekrarlamadığım için de alkol bağımlılığından bahsedemem. hafta içi sadece bir seans içiyorum, o da en fazla 5 bira oluyor. eskisine nazaran gayet iyi. kutularını da çöpe atıyorum, piramit diktiğim yok. at yarışı, borsa, bitcoin ve bakıra da bulaşmadım. adam bir ton bakır külçe almış değerlenecek diye, almış da evin bir odasına yığmış, ben bu bakırları ne yapacağım diye devlet büyüklerine sesleniyor. mizah ve hurdacılar asla bitmiyor. 

yazdıkça keyfim yerine geldi, gezilemeyen teraslarda bile kimse görmeden gezinmiş gibi oldum. yazarak kendimi eğleme özelliğim olmasa, bu hayatta ne halt edecektim hiçbir fikrim yok.

tam on dakika sonra eve vardım, dükkan tabelalarını okurken oyalanmışım. kapıyı babam açtı. ne kadar da bana benziyor. ve ne kadar da ona benziyorum. annem mutfaktaydı, tek yanağından öpüp balkona geçtim. balkonda da dayım vardı. hoşgeldin balyoz dedi. 

hava sıcaktı ama balkon nefis esiyordu. annemin deyişiyle, en az on derece fark ediyordu. klima açmak yerine sürekli balkonu över ve kitleleri balkona sürüklerdi. evin balkonu bazen 15 kişiyi taşır ve nereden bulaştım bu işe diye sızlanırdı. misafirleri, gelenleri gidenleri eksik olmazdı. bir dergah, aş evi ve ziyaretti adeta. herkes gelir karnını doyurur, hayatta kalmaya devam ederdi.

balkondaki masanın etrafında, ben kuru pilavımı yerken yine goygoy yaptık. dayım, alison'un kaybıyla zor günler geçiriyor ama yine de bizimle birlikte gülüyordu. yılın ancak yarısını ingiltere'de geçiriyor, sonra da yanımıza geliyordu. insan acılarıyla aynı odaya tıkılı kaldığında, acılar deri altına nüfuz ediyor ve etkisini misliyle arttırıyordu. bir şeyler yapmaya devam etmek, konuşmak, eski günlerden bahsetmek, hareket etmek gerekiyordu. sabah kahvaltı etmediğim için, kuru pilavın canına üç dakikada okudum. birkaç güne adana'ya gidecekler ve neneme bakacaklardı, ben de öğlenleri "ne yesek" diye olympos tanrılarına sormaya devam edecektim. tanrılar benden usanacak ve eve git iki yumurta kır, zaten paran yok diye tavsiye vereceklerdi. yumurtanın akını sarısından ustaca ayırdıktan sonra, organik domatesin kabuğunu soyup enfes bir çakallı menemeni yapacaktım. 

biz denize gideceğiz, seni de işe bırakırız dediler. benim işe gidesim yok, ben de sizinle geleyim, bir köşede iki bira içerim kimseye karışmam dedim. annem, allahım sen sabır ver, baban bir gün bile geç kalmadı işine dedi. ben de, artık çalışmak istemediğimi, dünya kupasında oynamak istediğimi ekledim. annemin sabrını sınamayı her zaman sevmişimdir. halı sahaya falan gitme bak, kırk yaşından sonra çok tehlikeli dedi. yok dedim, işe zor gidiyorum bir de halı sahada koşamam.

işe biraz geç kaldım ama arabadan inerken, hiç endişelenmeyin asla geç çıkmıyorum dedim. 17:29 olunca kart basma otomatının başında bekliyorum diye iyice yüzsüzlüğe vurdum. işten atarlarsa sana bakmam, başının çaresine bakarsın dedi. bakacağını biliyordum, her zaman arkamda olacaklardı. biraz şımardım, şımarmayı özlemişim, iyi geldi. 

sanki yüzyıllar öncesinden kalma bir öğlen yemeğinin hatırasını, eski bir defterden okumuş gibiydim. oysa birkaç saat önceydi. şimdiki zaman olur ki, hayali cihan değerdi.





16 Haziran 2026 Salı

azgın ırmağın köpüklerinde

kafamda birkaç gün çevirip demlenmesini bekledikten sonra temize çektiğim yazılar artık yok. günlerin hızına yetişemiyorum. yılın yarısını geçerken, kavşakta bile yavaşlamadık. selektör yaka yaka, freni patlamış bir kamyondaymışız gibi ilerliyoruz. hani günler, haftalar zaten bitiyor da dört senede bir düzenlenen dünya kupası ne ara geldi de altı günü geride kaldı çözemiyorum. önceden dünya kupasının gelmesi on yıl, yaz mevsimi üç yıl ve bir hafta, yaklaşık üç ay sürerdi. yaz, eğer haftalık aldığın bir işte çalışıyorsan bitmek bilmezdi. 

1996 yazı, patronun kız kaçırdığı için kızın babasından aylarca kaçtığı çılgın bir yazdı. hem  kız kaçırıp hem de kızın babasından kız ile kaçmak, modern dünyada artık karşılığı olmayan bir adrenalin bağımlılığı. epeydir görmüyorum, taraflar risk almak yerine borca girmeyi tercih ediyor. organizasyoncular eninde sonunda kazanır, davetiyeye ya da füze sistemine elden nakit verirken bulursun kendini de bunları anlatmak için buraya gelmemiştim. azgın ırmağın sadece akış yönü belli, ne zaman çağlayacağı ya da yüksekten döküleceğini bilmiyorum. kendi bedenime, sanki bir kütükmüş gibi tutunuyorum sadece. bedenlerimiz, belki de bizi bu ırmakta hayatta tutan kütüklerimizdir ve ırmağın sonundaki dev şelaleden aşağı düşene kadar bize eşlik ediyorlardır. zamanı geldiğinde, kütük aşağı düşer, özgür kalan ruhumuz ise su zerrelerine çarpan ışığın hediyesi gökkuşağının altından geçerek yola devam eder. hayatı bir ırmağa benzeten dört milyonuncu insan olabilirim, sorun değil. herkes ne yapıyorsa neredeyse aynısını yapıyorum yıllardır, başka türlü olabilirdi hissi ise yakıp da küllerini kavanoza koyduğum bir naaş sanki. kavanozun kapağını tam kapatamamışım, bütün küller ilk rüzgarda tüm coğrafyamı kapladı. üzerine bir de yağmur sonrası güneş açtı ki, beyaz küller gümüşten damlalara dönüştü. 

1996 yazı, ortalıkta görünmeyen patronun geride bıraktığı büyük boşlukta akşama kadar küçük televizyondan bir şeyler izleyerek geçmişti. gelen giden olmazdı. zirai ilaç bayisinin kimyasal atmosferinde belki de o yaz bir süper kahramana dönüştüm ama henüz sınanmadım. güçlerim her neyse, ortaya çıkmasını gerektiren bir durum olmadı. belki geçen hafta, bir saniye sonrasında yaşamanın faydasını görmüş olabilirim. 

şöyle ki, çalışmaktan bunaldığım bir öğleden sonrasıydı. beden öğretmeni olan arkadaşlarım, deniz gören bir yamaçta içmeye gideceklerdi. dersleri erkenden bitmişti, evlerine dönecek değillerdi. beni kandırmaları dört saniye sürdü. beşinci saniyenin sonunda motorun arkasındaydım. bir işim var deyip çıkmıştım, senin işin burada diyen de olmamıştı. patronum artık yoktu. kavşaktan çıkarken sol tarafıma bir baktım ki 1996 model turkuaz bir toyota corolla bizi görmemiş, şoförü olacak hanımefendi yol yerine başka her şeye bakıyor. yandan girecek bize, ben mesai saatinde, bir motorun arkasında, altı soğuk birayla birlikte kavgalı olduğum komşunun bahçe duvarına sinek gibi yapışacağım. büyük çarpışmaya bir saniyeden az kala, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde kurtulduk. 

paralel evrenler kuramına göre o çarpışma gerçekleşti ve tam o noktada yeni bir yol ayrımı oluştu. arabanın bize çarptığı, motordan düştüğümüz alternatif bir evrende neler olup bitti bunu düşünmek istemiyorum. o yüzden mevcut hayattan, orijinal senaryodan devam ediyorum.

deniz gören yamacımıza motorla vardık, çete oradaydı. motordan indik, duvarın üzerine oturup biralarımızı açarken "ölüyorduk amına koyayım" diye ilk defa konuştuk. yaşamla müjdelenmiş olmanın ferahlığıyla içtiğimiz biralar her zamankinden daha lezzetli geldi. gök daha maviydi, dalgaların köpükleri de daha beyaz. 

sabah, yazıya çeşni katmak ve bir çerçeve oluşturmak için otuza yakın kelime yazmıştım. daha o kısma varamadım. piyano resitali-kara şamdanlı avize-1998 yazı-zidane'ın kafası gibi anahtar kelimeleri yazmışım da bunu kim yazacak, nasıl bağlayacak, giriş-gelişme-sonuç kutsal üçlemesini nasıl mühürleyecek düşünememişim. 

öğleden sonra, oğlumun piyano resitali var okulda, onu izlemeye gideceğim. evde hiç piyano çaldığını görmedim, duymadım. uzmanlar eve gelip baksa, bu evde piyano da yok zaten diyecek ama çamaşırların ayrı bir krallık ilan ettiği bir oda var, işte o odada, çamaşırların ve havluların arasında, güzel bir org var. her bir tuşuna henüz basılmamış bile olabilir, bir hevesle aldık ve o da, scooter gibi neredeyse hiç kullanılmadan tarihin tozlu sayfalarına hızlı bir giriş yaptı. belki okulda çok fazla çaldığından, eve gelince çalmak istemiyordur. ilgisiz bir baba değilim ama çocuğun tam olarak kapasitesini de bilemiyorum. rusça bir afişi baştan sona okuduğunda, rusçayı bu kadar söktüğünü tahmin etmemiştim. neyse, gidip dinleyeceğim yıl sonu gösterisini. deli vahit gibi inanılmaz dönence soloları atar ve salonu hükmü altına alırsa, gözyaşları ve dehşet içinde ayakta alkışlarım. sade bir chopin noktürnü çalarsa, bu da hiç fena değilmiş diye kendimi avuturum. her zaman bir teselli bulurum. en azından hayattayım, bu da bir şey. mesai saatinde henüz açma imkanı bulmadığım bira kutuları etrafımda, yerde yatıyor da olabilirdim. savunacak hiçbir şey yok, suç üstü yakalanmış bir kavimden farkım olmazdı.

geniş bir dünya kupası incelemesi yapacak zamanım ve sabrım kalmadı, maçları izlemeye gayret etsem de eski günlerdeki coşkuma henüz erişmiş değilim. trt'den ve temsil ettiği her şeyden, iran'ı yeni zelanda zanneden cahil, yavşak spikerlerinden nefret ediyorum. her iki senede bir, uluslararası turnuvalarda bu kuruma olan tiksintim tavan yapıyor. bizden neler çaldıklarını, diğer ülkelerin yayınlarında, taraftarlarında, kutlamasında görüyorum. 

başka bir alternatif evrende, okulu bitirdikten sonra amerika'ya çalışmaya giden mimar halimle new york sokaklarında şampiyonluğu kutladığımı, hiç uyumadan işe geldiğimi ve yarınki büyük kutlama için işten izin aldığımı düşünüyorum. knicks forması üzerimde, 5. caddenin köşesinde elimde kahve ile ayılmaya çalıştığımı ve bir hayatın asla tam olarak yetmeyeceğini...