10 Temmuz 2026 Cuma

yolda görüşürüz

temmuzun onunda senin doğum gününü, altı gün sonra da benimkini kutlardık. tam yaz ortasında, balkonda annemin yaptığı piramit pasta, dondurma ve meşrubatla. hediye alıp vermeyi çok sevmezdik, şımarmayı da. büyüdükçe biralarımızı alıp olympos'a kaçtık, gelecekten bahsettik, rotalardan, nerelere gidebileceğimizden. gelecek sandığımız kadar uzun sürmedi ve benim elimde hatırladıkça yeni köşeler keşfettiğim bir geçmiş kaldı. özellikle uykuya dalmadan önce, sanki yine motorun üzerindeymişiz de yayla yolundan kaş'a iniyormuşuz gibi hissediyorum. ortak geçmişimiz sadece bende kaldı, hatırladıklarım belki bağımsız gözlemcilere göre hiç yaşanmadı. belki beynim beni bazı konularda yanıltıyor ve bunu kendisinden bile saklıyor ama artık bir önemi yok. yol bitmiyor, doğum gününde, bir pencere kenarında seni hatırlamaya ve sana dair yazmaya devam ediyorum. 

2009'da, istanbul'dayken de bunu yazmışım:

"ilkokulun beşinci sınıfında, okulun ilk günlerinin birisinde öğretmeni dinliyor ve yaz boyu görmediğim arkadaşların son durumuna büyük bir ilgiyle bakıyorken, sınıfın kapısı birden açıldı. ağlamaktan kafası kızarmış, sümükleri akmış ve yakasını kopartmış sarışın bir çocuk bana doğru hızla koşarak "ben okumak istemiyorum abi, ne olur evimize gidelim, annemi özledim" diyerek sarıldı. mavi önlüklerimiz vardı, ütülü beyaz yakalarımız, cebimizde mendiller. bir ay sonra top oynarken kopması kesin olan kuşaklar hemen belimizdeydi. sarı kafalı küçük kardeş okul nefretiyle ortalığı birbirine katıyor, sınıf arkadaşlarım güldükçe daha da fazla deliriyordu. öğretmenim de sakinleştirmeye başaramayınca, eve mecburen geri götürmeye ve anneme teslim etmeme karar vermiştik.

o kadar sarıydı ki, kaşları bile gözükmüyordu. ağlamaktan derbeder olmuş bir kütleden fazlası değildi. eve götürdüğümde, anneme doğru koşup sarılması ve "ben artık okumayacağım" demesi dün gibiyken, adam 23 yaşına girdi bugün. okumayacağım diyen adam, su gibi akan yıllarda küçük bir kanoya binerek üniversite mezunu oldu. küçük sarı kütle, iyice boy verdi 1.85'lik dalyan gibi delikanlı oldu. ağlamaktan başka bir ses çıkarmayan velet, klasik gitarla başladığı müzik kariyerinde elektro gitarla konserler verir, grup kurar oldu. 3 tekerli bisiklet ile sabahtan akşama kadar bahçede dolaşan çocukcağız, abisini havaalanından arabasıyla almaya gelir oldu. annemin eteklerine tutunup tüm gün ağlayan sümüklü bebe büyüdü de, abisine bira ısmarlar oldu.

işin tuhaf tarafı, üniversite için evden ayrılırken 18 yaşındaydım, kardeşim 14. aradan 8 sene geçti. çocukluktan çıkıp gençliğe girerken, sorumluluk almaya çalışırken, aşırı hızdan ceza yerken, konserlere çıkarken, bizimkilerle tartışıp ergen isyanlarıyla ortalığı yıkarken ben uzaktaydım. ne bileyim, orada değildim. yabancılaşmıştım herkese ve her şeye. şimdi çok geç olmadan, önceliklerimin farkına varmış bulunduğumu hissediyorum. doğduğu gün olan 10 temmuz'da akşam yanında olup, iki tane bira içmek istiyorum. bu senelik imkansız ama, seneye ailecek bir arada olmanın hayalini kuruyorum.

iyi ki doğmuş lan bu çocuk, evde top oynarken kim kaleye geçecekti, boyu kısa diye üzerinden aşırtma attığım da kim ağlayacaktı yoksa?

mies
10.07.2009 15:06"

tam bir sene sonra, 10 temmuz 2010'da ise bununla devam etmişim:


"doğduğu gün olan 10 temmuz'da akşam yanında olup, iki tane bira içmek istiyorum. bu senelik imkansız ama, seneye ailecek bir arada olmanın hayalini kuruyorum."

bir sene sonra aynı gün...

evet, zamanda yolculuk epey isabetli geçmiş ki doğru yerdeyim, ailemin yanındayım ve artık kocaman bir adam olmuş kardeşimin 24. doğum gününde ikişer bira içecek kadar ona yakınım. insan, ailesinden uzak geçirdiği onca seneden sonra geri döndüğünde, yalnız ve bomboş geçen senelerine hayıflanıyor. her ne kadar aileyle yaşamaya alışmak çok kolay olmasa da, bir daha uzaklara gitmeyi pek istemiyor. gidip de yavaşça delirdiğini fark etmeden (bardakları tehdit etmiştim) geçen günlere bir halka daha eklemekten öteye gitmiyor şehirdeki yaşam. o kadar insanın arasında yabanileşiyorsun, rutinin dikenli telleri etrafını sarmışken de zamanla bir ailen olduğunu bile unutuyorsun. haftada bir telefonla konuşurken anımsıyorsun hafiften ama telefonu kapattığın an her şey eskisi gibi oluyor, yüzleri silikleşiyor. sonra anlamsız günlerin birisinde takvime bir bakıyorsun ki, kardeşin olacak hergele bir yaş daha almış, bilerek ağlattığın bebe gözünde tütmüş. bu sene olmadı ama seneye diye söz veriyorsun kendine, bilmem kaçıncı alternatifini çizdiğin projeye dönerken eski günler aklına geliyor, bir ofisin koltuğunda hiç tanımadığın insanlarla haftanın altı günü akşama kadar otururken, kardeşine olan uzaklık canını acıtıyor.

anne ve babalar çocukların genel sorumluluğunu taşırken; küçük kardeşlere asıl şeklini veren abiler oluyor. ister istemez bir rol modeli oluyorsun küçümene, sen ne dinlersen o da dinlemeye başlıyor. ne yapıyorsan, ne oynuyorsan o da çembere dahil olmak için elinden geleni yapıyor. aradaki yaş farkı zamanla azalıyor, 14-18 arasında çok mesafe varken, 23-27'de bu mesafe de kalmıyor. aynı müzikleri dinleyip hayata karşı benzer tepkileri verirken, birbirinin ilk günden itibaren tanıyan iki dost gibi eski günlerden bahsedebiliyorsun. geçen gün "abi hatırlıyor musun, elimdeki kola kutusunu vurmaya çalışırken kafamdan vurmuştun" dedi, gülümsedim. tüm her şeyi tabii ki hatırlıyordum. hatta bundan bahsettiğim entry, iki bine yaklaşan entryler arasında en çok beğenilendi. ikinci sırada yine kendisi vardı. hemen her şeyden konuşabilirken bir arkadaştan da öte oluyor kardeş, aynı eve dönüyorsun. aynı insanlara anne baba diyorsun. birasına pes oynarken, içeriden "oğlum azmayın" diye uyarı geldiğinde aynı anda takmıyorsun.

bazen, yapamadığın şeyleri kardeşinin yaptığını gördüğünde gurur duyuyorsun. bak bu metallica, bu da master of puppets demiştim uzun seneler önce. ilk gitarını alması için de para vermiştim. klasik gitarla başladığı serüveninde, elektrogitarıyla ortalığı inletirken sen de elinde bir birayla çaktırmadan "işte bu benim eserim" diyorsun. fade to black çalıyor en güzelinden, ending credits'le geceyi karşılıyorsun. tüm sevdiğin şarkıları canlı canlı dinlerken de, ilkokul birinci sınıfta "okumak istemiyorum" diye ortalığı birbirine katan sarı çocuğun ne zaman bu kadar büyüdüğüne şaşırıyorsun.

"abi gitme be artık, sana burada iş buluruz"

dünkü bebe bana iş garantisi veriyor, ben de onun hatırına kalmak istiyorum burada. gerçi iş yok, mimarlık faaliyetinden de pek söz edemem. görüşmeye gittiğim bir yer, işini teknikerlerle hallettiğini ve mimarın fazla geleceğini söyledi. hiçbir şey yapmadan ecnebinin over-qualified dediğinden oldum. tüm işler istanbul'da fakat artık ne yalnız yaşamaya hevesim var ne de ailemden uzakta sahipsiz dolaşacak dermanım. mecburen başka iş yapacağım, bunun ne olduğu konusunda şimdilik bir fikrim yok. belki fen işleri falan olur bu, iş konusunda öyle büyük hedeflerim yok. hepsi cehenneme gitsin, hele ki aranılan özellikleri manifesto gibi yayınlayan mimarlık ofisleri. düşüncesi bile katlanılmaz, varlığı bile gereksiz. belki de ailemle kalmak uğruna ilçe belediye başkanlığına adaylığımı koyarım, zerre görüşüm olmadan siyasete atılırım bilmiyorum. ama kardeşim "gitme be abi" diyorsa bir yere gidemem.

işte böyle, bir sene önce istanbul'da kardeşimi özlerken ve tuhaf davranışlar gösterirken (düdüklü tencereyle mutabakata varmıştım), bu sene buradayım. seneye bugün nerede oluruz bilemem, ama iki bira içecek kadar kardeşim yakınımda olsun, annem "oğlum pastayla bira içilmez" diye savaş açsın, babam "bu herifler de iyice büyüdü ha" desin yeter.

iyi ki doğmuş lan bu çocuk, evde bira içerken kim gitar çalacaktı, kim "bu sefer seni gerrard bile kurtaramayacak" deyip bana meydan okuyacaktı yoksa?

mies
10.07.2010 15:54"

2011'de ise olympos antik kentinin koyu gölgesinde, sadece bizim bildiğimiz kuytulara kaçmışız. binbir zorlukla aldığım 300mm tamron lensim ile fotoğraflar çekmişim. turkuaz yusufçuklar, uzun bacaklı ve nokta gövdeli örümcekler, incir ağacının yapraklarına vuran güneş, sessizce akan su... son doğum günümüzü öyle kutlamışız. en fazla aidiyet hissettiğimiz yerde, ağaçların arasında kaybolmuş antik kentimizde.

ve bunun üzerinden 15 sene geçmiş. 5475 gün. ne çok ve ne az. gözlerimi kapatınca o ormana geri dönmek birkaç saniyemi bile almıyor. ormanın kokusunu, taşın soğuğunu ve suyun sesini hatırlıyorum.  dalları, ışığı, patikaları ve yıkılmış duvarları. ormanın kendi halindeki sakinlerini, herkes gittikten sonraki sessizliği, hayat ağacının işlendiği lahdi, ölüm ve yaşam döngüsünü...

öyle işte, iyi ki doğdun çagi. yolda görüşürüz...