"hepinizin payına birkaç metrekare yer düşecek; o da toprağın altında. konut ya da ticari değil, parseliniz ufak ve derin olacak, oradan bir daha çıkamayacaksınız. koca dağları kesip mermer diye satan adam bile şu an o küçük yerde, başında bir mermer ile yatıyor. daha fazlası yok, daha fazlasını bu dünyada bırakıp gitti. istese de yiyemez onca serveti."
yaşlı bir müteahhitti, sanırım yeni umreden gelmişti ama bu dünyaya olan iştahı azalmış gibi görünmüyordu. gördüğü her boş alana inşaat dikmek istiyor, parselin suyunu çıkarıyordu. hiç kimseye güveni yoktu, tüm dünyanın onu kandırmak istediğini düşünüyordu. çok zengindi ama fakirliği bir pelerin gibi giyiyor ve o pelerinle görünmez oluyordu. ayakkabısı, pantolonu ve hatta arabası; kazandığı onca paraya dair en ufak bir ipucu bile vermiyordu. sadece kazanmaya devam etmek istiyordu, akıllı telefonu olsa ara sıra banka hesabına girip faiz haram diye vadesiz hesabını parmaklarıyla sevdiğini düşünürdüm ama tuşlu, kapaklı eski bir telefon kullanıyordu. uzun sakallarımdan ve çok az konuştuğumdan dolayı beni dini bütün bir müslüman zannediyordu, yukardaki söylevimi verdikten sonra ise bundan emin oldu. odadaki diğer insanlara hayretle dönüp "siz, bu adamın maneviyatından yeterince faydalanmıyorsunuz; bu adam bir pınar, bu adam her şeyi görmüş ve size anlatmak için geri dönmüş" dedi. sonra sandalyeye çöktü, düşüncelere daldı, yürüyeceği yolun artık ne kadar kısa olduğunu fark etmiş gibiydi. müsaade isteyip kalktı, geride bıraktığı boşluğu pek büyük değildi, başkaları tarafından hemen dolduruldu.
ben de tüm ermişliğimle herkese çay ısmarladım. hayat pahalı çay ise bedavaydı. çaycının suratı ise yine "zıkkım için" diye bağırıyordu. ondan çay isteyenleri zerre sevmiyordu. çayını kendi alanlara da bayılmıyordu. bir şeyleri sevmeyi uzun zaman önce bırakmış gibiydi, kimselere anlatmadığı bir trajediyi elbisesi yapmıştı sanki. herkes hemen hemen aynı günü yaşasa da, trajedilerin renkleri ve boyutları farklıydı. uzay boşluğunda sürüklenen kamu binası, sanki üzerine fazla düşünülmemiş bir nuh'un gemisiydi. her cinsten mahlukat yoktu fakat aynı mahlukatın farklı cinsleri her odayı doldurmuştu. bol deri pantolon giyenlere bile rastlıyor ve her seferinde dehşete düşüyordum. belden aşağısını çöpe atmış da yanında gezdiriyormuş gibi görünüyorlardı. leopar, zebra ve engerek desenli pantolonlar, kırmızı kadife takımlar, dev tokalı cadı şapkaları... mürettebat mücadeleyi çoktan bırakmıştı, sadece ayın 15'inde hafiften canlanıyordu. o canlanma evresi ise öğleni bulmuyordu, maaşın ışıklarını görüyorduk ve sonra da önümüzden hızla geçip giderken de ıslığını duyuyorduk. kalın kaşe etekler, bu rüzgardan havalanmıyordu. hep diğer ayı bekliyorduk, enflasyon farkını, zam olasılığını, vergi diliminden çıkmayı...
daha önce milyonlarca kez sahnelenmiş bir oyunu, bir de biz ortaya koyuyorduk. herkes nasılsa biz de öyle olmuştuk ve zamanı gelince de aynı minik parsellerimize sırt üstü uzanacaktık. mermer ocağının sahibi iş adamlarına ne kadar mermer düşmüşse, bize de o kadar kesip biçeceklerdi. önceyi ve sonrayı görüyordum, bunun maneviyatla bir ilgisi yoktu, sadece iki karış yükselip bakmak yeterliydi.
yeni bir din kurmak istemiyordum, tarikatım olsun istemezdim, belki bir kitap yazardım ama o da kitleleri uyandırmak ve doğru yola iletmek için olmazdı. yazdığım bir şeyi, bir kitap rafında diğer kitapların, çok sevdiğim yazarların arasında görme fikrini seviyordum. oğuz atay'ın öldüğü yaşta, bir devlet dairesinde, inşaat ruhsatları ve mimari projeler arasında, maddi ve manevi dünyaların kavşağındaki kırmızı ışıklarda bekleyip duruyordum işte.

3 yorum:
"Şeyh uçmaz, mürit uçurur" derler.
itikadı sağlam bir grup genç ile güzel işler başarabilirdim ama onlar da yozlaşır zamanla. kolej takımı havası yakalayabilirdik, en azından bi çeyrek final görürdük ama insana olan tahammülüm azaldı, onların hata yapmasını izlemeye katlanamam.
ayyakkabıları çamurlu , likya yolundan yeni gelmiş olmalı
Yorum Gönder