kafamda birkaç gün çevirip demlenmesini bekledikten sonra temize çektiğim yazılar artık yok. günlerin hızına yetişemiyorum. yılın yarısını geçerken, kavşakta bile yavaşlamadık. selektör yaka yaka, freni patlamış bir kamyondaymışız gibi ilerliyoruz. hani günler, haftalar zaten bitiyor da dört senede bir düzenlenen dünya kupası ne ara geldi de altı günü geride kaldı çözemiyorum. önceden dünya kupasının gelmesi on yıl, yaz mevsimi üç yıl ve bir hafta, yaklaşık üç ay sürerdi. yaz, eğer haftalık aldığın bir işte çalışıyorsan bitmek bilmezdi.
1996 yazı, patronun kız kaçırdığı için kızın babasından aylarca kaçtığı çılgın bir yazdı. hem kız kaçırıp hem de kızın babasından kız ile kaçmak, modern dünyada artık karşılığı olmayan bir adrenalin bağımlılığı. epeydir görmüyorum, taraflar risk almak yerine borca girmeyi tercih ediyor. organizasyoncular eninde sonunda kazanır, davetiyeye ya da füze sistemine elden nakit verirken bulursun kendini de bunları anlatmak için buraya gelmemiştim. azgın ırmağın sadece akış yönü belli, ne zaman çağlayacağı ya da yüksekten döküleceğini bilmiyorum. kendi bedenime, sanki bir kütükmüş gibi tutunuyorum sadece. bedenlerimiz, belki de bizi bu ırmakta hayatta tutan kütüklerimizdir ve ırmağın sonundaki dev şelaleden aşağı düşene kadar bize eşlik ediyorlardır. zamanı geldiğinde, kütük aşağı düşer, özgür kalan ruhumuz ise su zerrelerine çarpan ışığın hediyesi gökkuşağının altından geçerek yola devam eder. hayatı bir ırmağa benzeten dört milyonuncu insan olabilirim, sorun değil. herkes ne yapıyorsa neredeyse aynısını yapıyorum yıllardır, başka türlü olabilirdi hissi ise yakıp da küllerini kavanoza koyduğum bir naaş sanki. kavanozun kapağını tam kapatamamışım, bütün küller ilk rüzgarda tüm coğrafyamı kapladı. üzerine bir de yağmur sonrası güneş açtı ki, beyaz küller gümüşten damlalara dönüştü.
1996 yazı, ortalıkta görünmeyen patronun geride bıraktığı büyük boşlukta akşama kadar küçük televizyondan bir şeyler izleyerek geçmişti. gelen giden olmazdı. zirai ilaç bayisinin kimyasal atmosferinde belki de o yaz bir süper kahramana dönüştüm ama henüz sınanmadım. güçlerim her neyse, ortaya çıkmasını gerektiren bir durum olmadı. belki geçen hafta, bir saniye sonrasında yaşamanın faydasını görmüş olabilirim.
şöyle ki, çalışmaktan bunaldığım bir öğleden sonrasıydı. beden öğretmeni olan arkadaşlarım, deniz gören bir yamaçta içmeye gideceklerdi. dersleri erkenden bitmişti, evlerine dönecek değillerdi. beni kandırmaları dört saniye sürdü. beşinci saniyenin sonunda motorun arkasındaydım. bir işim var deyip çıkmıştım, senin işin burada diyen de olmamıştı. patronum artık yoktu. kavşaktan çıkarken sol tarafıma bir baktım ki 1996 model turkuaz bir toyota corolla bizi görmemiş, şoförü olacak hanımefendi yol yerine başka her şeye bakıyor. yandan girecek bize, ben mesai saatinde, bir motorun arkasında, altı soğuk birayla birlikte kavgalı olduğum komşunun bahçe duvarına sinek gibi yapışacağım. büyük çarpışmaya bir saniyeden az kala, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde kurtulduk.
paralel evrenler kuramına göre o çarpışma gerçekleşti ve tam o noktada yeni bir yol ayrımı oluştu. arabanın bize çarptığı, motordan düştüğümüz alternatif bir evrende neler olup bitti bunu düşünmek istemiyorum. o yüzden mevcut hayattan, orijinal senaryodan devam ediyorum.
deniz gören yamacımıza motorla vardık, çete oradaydı. motordan indik, duvarın üzerine oturup biralarımızı açarken "ölüyorduk amına koyayım" diye ilk defa konuştuk. yaşamla müjdelenmiş olmanın ferahlığıyla içtiğimiz biralar her zamankinden daha lezzetli geldi. gök daha maviydi, dalgaların köpükleri de daha beyaz.
sabah, yazıya çeşni katmak ve bir çerçeve oluşturmak için otuza yakın kelime yazmıştım. daha o kısma varamadım. piyano resitali-kara şamdanlı avize-1998 yazı-zidane'ın kafası gibi anahtar kelimeleri yazmışım da bunu kim yazacak, nasıl bağlayacak, giriş-gelişme-sonuç kutsal üçlemesini nasıl mühürleyecek düşünememişim.
öğleden sonra, oğlumun piyano resitali var okulda, onu izlemeye gideceğim. evde hiç piyano çaldığını görmedim, duymadım. uzmanlar eve gelip baksa, bu evde piyano da yok zaten diyecek ama çamaşırların ayrı bir krallık ilan ettiği bir oda var, işte o odada, çamaşırların ve havluların arasında, güzel bir org var. her bir tuşuna henüz basılmamış bile olabilir, bir hevesle aldık ve o da, scooter gibi neredeyse hiç kullanılmadan tarihin tozlu sayfalarına hızlı bir giriş yaptı. belki okulda çok fazla çaldığından, eve gelince çalmak istemiyordur. ilgisiz bir baba değilim ama çocuğun tam olarak kapasitesini de bilemiyorum. rusça bir afişi baştan sona okuduğunda, rusçayı bu kadar söktüğünü tahmin etmemiştim. neyse, gidip dinleyeceğim yıl sonu gösterisini. deli vahit gibi inanılmaz dönence soloları atar ve salonu hükmü altına alırsa, gözyaşları ve dehşet içinde ayakta alkışlarım. sade bir chopin noktürnü çalarsa, bu da hiç fena değilmiş diye kendimi avuturum. her zaman bir teselli bulurum. en azından hayattayım, bu da bir şey. mesai saatinde henüz açma imkanı bulmadığım bira kutuları etrafımda, yerde yatıyor da olabilirdim. savunacak hiçbir şey yok, suç üstü yakalanmış bir kavimden farkım olmazdı.
geniş bir dünya kupası incelemesi yapacak zamanım ve sabrım kalmadı, maçları izlemeye gayret etsem de eski günlerdeki coşkuma henüz erişmiş değilim. trt'den ve temsil ettiği her şeyden, iran'ı yeni zelanda zanneden cahil, yavşak spikerlerinden nefret ediyorum. her iki senede bir, uluslararası turnuvalarda bu kuruma olan tiksintim tavan yapıyor. bizden neler çaldıklarını, diğer ülkelerin yayınlarında, taraftarlarında, kutlamasında görüyorum.
başka bir alternatif evrende, okulu bitirdikten sonra amerika'ya çalışmaya giden mimar halimle new york sokaklarında şampiyonluğu kutladığımı, hiç uyumadan işe geldiğimi ve yarınki büyük kutlama için işten izin aldığımı düşünüyorum. knicks forması üzerimde, 5. caddenin köşesinde elimde kahve ile ayılmaya çalıştığımı ve bir hayatın asla tam olarak yetmeyeceğini...

1 yorum:
Amici, diem perdidi! Sic transit gloria mundi.
Yorum Gönder