pazar akşam üstü wimbledon finalini 165 ekran televizyondan izlerken, tribünde 1996 erkekler şampiyonu richard krajicek'i gördüm. onu en son gördüğümde, 1996 yılında ve 37 ekran bir televizyonun karşısındaydım. bir zirai ilaç dükkanında, haftalık 1 milyon liraya çalışıyordum. şimdi olsa gerçekten iyi para. bir ay çalış, yılın geri kalanında dünya'yı gez, wimbledon finaline gidip keten ceket giy, sonra da dünya kupası finali için new york'a uç. fakat 1 milyon lira, 1996 yılında o kadar da çok değildi. kız kaçırdığı için dükkana uğramayan patronun en son kızı otuz yıl önce kaçırmış babası cumartesi uğrar, haftalığımı verdikten sonra dükkana şöyle bir bakardı. diyebileceği hiçbir şey yoktu, oğlu ilçenin zenginlerinden birisinin kızını kaçırıp ortalıktan kaybolmuştu ve kızın babası, her gün dükkanı basıp patronu arıyordu. ben ise bilmediğimi söylüyordum ki gerçekten de o yıllarda çok az şey biliyordum. tenisi günlerdir izlememe rağmen puanlama sistemini anlamamıştım, öğrenebileceğim herhangi bir kaynak da yoktu. o zamanlar öğrenmek şansa bağlıydı, doğru bilgiye ulaşmak yerine inandığın masalları yaymak daha kolay gelirdi.
aradan otuz yıl geçti ve bazı şeyler hiç değişmedi: bir televizyon karşısında wimbledon izlemeye devam ediyorum, insanlar hala kız kaçırıyor, yılın bu zamanları birisi gelip park halindeki arabama çarpıyor ve ben doğum günümü kutluyorum.
geçen hafta, üç tane stajyer geldi. yaz stajı denen modern işkencenin üç kurbanı gibi başladılar. herhangi bir şey öğrenmek niyetinde değillerdi, o yüzden sabahtan akşama kadar telefonlarına baktılar, kıkırdadılar, angarya iş olunca öfleyip pöflediler ve bunlardan kapalı olanı, stajdaki üçüncü gününde kocaya kaçtı. ailesi onun staja gittiğini düşünüyordu, biz ise rahatsızlandığı için gelmediğine inanıyorduk fakat gençler hızlı çıktı, stajın bitmesini bile beklemeden operasyonu tamamladılar. benim 15 yıl sabrettiğim yerde, bir hafta dayanamadılar. kızı en son nikah salonunda görmüşler. haftaya imar müdürlüğünde başlayıp nikah memuruyla finali yapmak, tutmadığı için erkenden final yapan yaz dizilerini anımsattı. diğer iki stajyer ise şimdilik stabil, kocaya kaçma gibi kariyer planları varsa bile stajın bitmesini bekliyorlar. al diplomanı sonra nereye kaçarsan kaç, insanlardaki bu carpe diem aceleciliğini anlamıyorum. hani zaten 3 net yaparak bir bölüm kazanmışsın, 2 yıl okula gidip gelirsen mezun olacaksın, senden tek istenen bir stajcık, onda da bir at hırsızına kaçmak için deli oluyorsun. neyse, yargılamıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.
meis'te, deniz kenarında bir restorandaydık. yemekler harikaydı, istanbul'dan dostlarım da gelmişti. onları 2000'li yılların başından beri tanıyordum. 2014 yılında, henüz çocuklar yokken, uzun bir ege turuna çıkmış, bolca gülmüş ve yine enfes yemekler ile günümüzü gün etmiştik. 2026 yılında bu sefer 7 kişilik dev bir orkestraydık. meis'i her zaman uzaktan görmüş ama ancak gelebilmiştim. 14 temmuz 2009'da bunu yazmışım mesela:
"berrak bir suyun tuzlu coğrafyasında kaş'tan meis'e yüzmeye karar verdiğimde, annem "yunanlar seni vurur, sakın yüzme" diye bağırdı; kafamı geri çevirmeye bile gerek duymadım. turkuaz bir deniz önümde uzanıyordu, suyun soğukluğunu hissediyordum, yüzmek istiyordum ve rüyada olduğumun farkındaydım. rüyada olduğumu fark ettiğim her an harekete geçerim; uçabileceksem uçarım, başka bir ülkenin sınırlarına yüzebileceksem de yüzerim. denize doğru sakince ilerledim ve ellerimi ileri doğru uzatıp suya atladım. genzimi yakan tuzlu su hissiyatını çok iyi bildiğimden, rüyamda da aynı şey gerçekleşti. dipten ilerlerken kayaların bulanık görüntülerine baktım. su yüzeyine çıkıp, meis adası'na doğru seri kulaçlar ile ilerlerken rüyamın adaya varmadan biteceğini de biliyordum. adanın görüntüsü karşımdaydı, su damlaları çevremde küçük balıklar gibi uçuşuyordu, hava sıcaktı ve antalya'daydım. gözlerimi açtığımda, deli bir yağmur odamın pencerelerini dövüyordu. sabaha karşı olsa gerek, yağmuru dinledim. meis yine ulaşılmayan sevgili gibi kalmıştı denizin öteki ucunda. en uzak sahil gibi olmuştu, rüya krallığının bir köşesinde."
meis'e yüzerek gitmedik, limandan feribot kalkıyormuş, hem daha güvenli hem de daha kısa sürede varabiliyoruz. yarım saat sonra oradaydık. ağzına kadar arabayla dolu olmayan dar sokaklar, rengarenk evler ve başka bir yerde olmanın verdiği o his. bir ara kaybolur gibi olduk ama başaramadık, tek cephesinde yerleşim olan ufacık ada zaten. denizi koklayarak yine bulursun yolunu. eski foça'yı ve cunda'yı anımsattı, her şey eskiden nasıl da oran orantılı, terbiyeli ve estetikmiş.
akşam olunca restorana oturduk, tanımadığım bir numara ısrarla aramaya başladı. tanıdığım, bildiğim numaraları bile çoğu zaman açmadığımdan, içimden hiç gelmediğinden daha önce hiç görmediğim bu numarayı da açmadım. bizim proje ne oldu, kontrol ettiniz mi diye arayan densizlerden birisi bile olabilirdi. telefonu uçak moduna aldım, o anın tadını çıkarmalıydım. bir sorun varsa da yapacak bir şeyim yoktu, dönüş feribotu gece 11'deydi. yüzerek kaş'a dönemezdim.
bir sorun varmış. kaş sularına girince telefonuma gelen mesajdan anladım. belediyenin çöp kamyonu, park halindeki aracıma yandan girmiş. arka tampondan başlayıp öne kadar, adeta demir pençeli bir ejderha gibi saldırmış. beni ısrarla arayan ise bunu videoya çekip bana ulaşmaya çalışan dünyanın en kral on adamından biriymiş. videosunu atmış, mis gibi kaydetmiş her şeyi. yoksa, gece yarısı arabanın yanına geldiğinde yaşayacağım şaşkınlığı ve bilinmezliği düşünemiyorum. yıllar önce, çok içtiğim bir gece kafamı duvara çarpıp uyuduktan sonra, sabah aynada dağılmış yüzüme bakarken duyduğum şaşkınlığın bir benzerini yaşardım muhtemelen. aynada gördüğüm kişiyi, arkamda duran bir canavar zannedip arkama bakmıştım.
gece yarısı 155'i aradım, artık 155'in kullanılmadığını ise birkaç saniye sonra öğrendim. artık bilgi hızlıydı, öğrenmek çocuk oyuncağıydı. 30 sene önce olsa 156-157 diye devam eder ve polise ulaşıncaya kadar denerdim. 112'yi aramak gerekiyormuş. çöp kamyonu çarpıp kaçtığı için kaza yeri tutanağı olmuyormuş, gecenin bir köründe, çocuğu arkadaşıma emanet edip ilçe emniyete gittik. google'ın bize gösterdiği yerde polise dair hiçbir şey yoktu, emniyet başka yere taşınmış. önceden olsa kapı kapı emniyet arar, ilk gördüğüm polisin peşine düşerdim ama teknoloji, bazen yanıltsa da her şeyin tek çözümüydü. tepede konuşlanmış yeni hükümet konağına girdik, orada yeterince polis vardı. durumu anlattık, yarın gelin halledelim, şimdi yapacak bir şey yok dediler. sabah, çöp kamyonunun bağlı olduğu birimin müdürüne ulaştım. kalktı geldi, şoförü arayıp "senin yapacağın işi sikeyim, büyük kamyonla o yola girilmeyecek diye kaç kere söyledim lan" diye haykırdı. geçen sene, yine park halindeyken başka bir arabanın çektiği bordo renkli bir doğan, aradaki halatın kopması nedeniyle kontrolü kaybetmiş ve benim hiçbir şeyden haberi olmayan, kendi halinde kenarda bekleyen arabamın tamponuna çarpmıştı. şimdi yine bir benzeri olmuştu, arabayı kaş'ta bir tekne kaptanından almıştım acaba fuhuş mu yaptırmıştı, tavanında dansöz mü oynatmıştı? neydi bu arabanın başındaki lanet? belki de lanet saydığım, benim için hayırlı olandı. olanda ve olmayanda bir sır vardır diye kendi butik dinimin ilk adımlarını atarak emniyetten çıktım, tutanağı aldım, onu da geçen sene gittiğim servise verdim.
şimdi, doğum günümde, tekrarlanan şeylerin tüm hayatım boyunca devam ettiğini fark ediyorum. kızlar kocaya kaçıyor, arabama soldan giriyorlar, willy alkol çevirmesine giriyor, dünya kupası finali yine yaklaşıyor ve ben yaşamaya devam ediyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder