29 Kasım 2011 Salı

derme çatma

değişen hiçbir şey yok fakat anlatacak çok şeyim var; bunun, sıradan hayatımın sıradan günlerini yıllardır bitmek bilmez bir ısrarla temize çekme alışkanlığımdan kaynaklandığını düşünüyorum. bilirsin pek düşünmem, genelde düşünüyor gibi görünmeme rağmen sadece duvara, ekrana ya da yoldan geçen arabalara bakarım. kaşlarımı çatar bakarım, şakaklarım hafiften kıpırdanır ve bağımsız bir gözlemci düşünmenin bundan fazlası olamayacağını utanmadan iddia ettikten sonra kahvesinden bir yudum daha alır.

işten çıkmaya karar verdim fakat bunu henüz patronla görüşmedim. dün yoktu, bugün de odasında fakat canım hiç konuşmak istemiyor. elim işe gitmiyor, maksimum üç gün süren insan ömründe (dün, bugün ve yarın) bir zenginin seviştikten sonra rahatlayacağı jakuzisini 3d evreninde gerçekleştirmek ve sağa sola ışık yerleştirmek, render almak ve bunları save etmek istemiyorum. benim için hiçbir manası yok, yerden ısıtmalı dev bir villa üzerine çalışıp akşam evime gittiğimde, 800w ve 1600w olmak üzere iki seçeneği olan ihlas soba ile ısınmaya çalışmak komik geliyor artık. evden getirdiğim mandalinaları yeyip daha ilk yarıdan yatan iddaa kuponlarıma acı bir tebessümle bakarken geçirdiğim onca seneye acır oldum. uğraşıp duruyorum ve belli bir süre sonra geldiğim nokta, başladığım noktanın en fazla bir karış ilerisi oluyor. kazandığım parayı, daha fazla para kazanmak zorunda kalmamak için şans oyunlarına yatırıyor ve kısa bir süre sonra şanssızlığıma kadeh kaldırıyorum. artık içmiyorum, market yine tuborg satıyor fakat içimden bir yudum dahi olsa içmek gelmiyor. sanırım artık hiçbir şey istemiyor sadece idare ediyorum. yaşamayı ve sevimsiz gereklerini bir süre önce noktalamışım gibi, ölümün bilinmeyen varlığının içinde yol alıyorum her gün. geri kalan günlerime dair belirgin isteklerim yok; işten çıktıktan sonra yolculuk yapayım, ülkenin çeşitli şehirlerine dağılmış ve yolları zamanla bu satırların bedbaht yazarıyla kesişmiş güzel insanlarla bir kez daha görüşeyim, eski günlerden konuşurken pes oynayayım ve daha önce gitmediğim bir şehrin içinden trenle geçerken de karlı coğrafyaya bakayım bana yeter. istanbul'dan kars'a 36 saat trenle gitsem bile olur. soğuk istasyonların buz tutan paslı saçakları altında beklerken gelene geçeni izlesem, ellerimi ovalasam ve ben doğmadan önce ölenleri, ben doğduktan sonra doğup ben ölmeden önce ölen güzel yüzlü çocukları hatırlasam zaman biraz daha geçer. sonra bir bakarsın, hayatımın son gününe elimde eski bir asa ile ulaşmışım; bilgelikten arta kalan bir tebessümle yükselmeyi ve tekrar abi olmayı bekliyorum.

mimar olmama rağmen, bir kez daha evlat acısı yaşatmadan bu diyardan göçmek dışında net bir plan sahibi değilim; en sona ben kalsam da olur. lanetli bir kehanetten öteye gitmeyen yazılarım cehennemin dibine serpilse bile umrumda değil. eylülün ortasında, motosiklet kazasında ölen bir çocuktan bahsetmişim bu blogta. iki buçuk sene önce sözlükte de, temmuz'da 26'sından gün alacak solak bir çocuğu trafik kazasına kurban etmiş ve anne-babasının mahvolan hayatlarını anlatmaya çalışmışım. yamaha fazer alınmadan birkaç gün önce de, olanla ölenin önüne geçilemez diye baştan kabullendiğimi belirtmişim. bir şeyi değiştirmek elimde değil, kendi hayatımı bile kelebeklerin titrek kanatları belirliyor. bunları neden yazdım bilmiyorum, bazı şeyler benim kontrolümde olmuyor; dünya'da tüm olup biten de beş duyuyla algılanamaz. bilinmeyen bir şeyler, gündelik hayatın küçük detaylarına bile hükmediyor ve bunun farkına birçok şeyi kaybettikten sonra varıyoruz. tüm bunları fark ediyorum, yazılarımı hemen hemen hiç okumamama rağmen; bazı ifadelerin gelecekten geldiğini her şey olup bittikten sonra görüyorum. şimdi yazdıklarım bile hem geçmişin hem de geleceğin tesiri altında. olmuş olanlar ve olacak olanlar arasında bir andayım; geçmişi hatırlıyor ve bazen geleceği görebiliyorum.



16 Kasım 2011 Çarşamba

eternal sound of brother

yaşam ölürken

biraz daha iyiyim.

acı, yüzeyde dolaşmak yerine içimde bir noktaya yerleşti, kendisini sabitledi ve kara kuru bir şeye dönüştü fakat bunu silip atmak yerine, bununla yaşamaya çalışmam gerektiğini kabul ettiğimden beri biraz daha iyiyim. yerdeniz büyücüsü'nü bir kez daha okuduğum ve bir sürü cevap bulduğum, ged'de kendimi gördüğüm ve yalnız olmadığımı anladığım için; hayatımın çeşitli dönemlerinde bulunmuş fakat sonra benim iletişim problemimden dolayı kopup gitmiş insanlarla tekrar konuşmaya, eski günlerden bahsetmeye ve yakın bir zamanda görüşmeye karar verdiğimiz için daha huzurluyum. bu acıyla yaşamaya ve ölmeye hazırım; hepimiz aynı anda hem ölüyor hem de yaşıyoruz zaten; schrödinger'in kedisinden tek farkımız belki de patilerimizin olmaması. her şey birbirine dönüşürken yerdeniz büyücüsü yine devreye giriyor:

Only in silence the word,
only in dark the light,
only in dying life:
bright the hawk’s flight on the empty sky.


hayat bir şekilde devam ediyor, ne kadar yaşarsan yaşa bir "an"dan fazlasına sığmıyorsun. sonsuzun bir fazlası yine sonsuzsa, yaşam da ne kadar yıldır dünya üzerinde olduğuna bağlı kalmaksızın sadece bir andır. bu anı, nasıl doldurduğun ve istediklerini ne kadar tanımlayıp bunları gerçekleştirdiğin önemlidir. yirmi dört yaşında ve hayatta en fazla istediğin şey olan yamaha fazer'in üzerinde tamamlanan bir ruh, atmış yaşında olup da hiçbir istediğini elde edememiş bir başkasından çok daha yücedir. çağlar da bunun yüceliğiyle kanat çırpıyordur belki isimsiz denizlerin üzerinde, bunu bilemem. ölümden sonrası hakkında en ufak bir fikrim yok ama öğreneceğim; dünden daha yakın yarından ise biraz uzağım bu bilinmeyen ülkeye. paniğe kapılmıyorum, acele etmiyorum, ayakta duruyorum. güzel günlerimizi, benim için besteleyip şu anda kullandığım telefonuna kaydettiği mies adlı şarkısını (sözlerini gürcan yurt'un söylesene kanka adlı şiirinden almış), godfather'in efsanevi solosunu evdeki imkanlarla gayet de güzel çalmasını, benim için bıraktığı izleri düşünüyorum. güzel bir insana dönüşmüş ve çevresindekilere de bunu yansıtmıştı. bunun keşkesi yok, motoru almasa belki başkasının motoruyla bir başkasına çarpacak ve katil olarak gidecekti; ikinci bir şans istemenin de bir manası yok; kullandığımız belki de ikinci şansımızdı. isyan etmiyorum, öfkeli değilim, çağlar'a çarpıp kaçan ve bir sürü suçtan sabıkalı herifin kafasını da kılıçla uçurma isteğim yok. bunun adil olmadığını falan da aklıma getirmiyorum, yüzüklerin efendisi'nde ne demişti hatırlarsın: 

"many that live deserve death, and some that die deserve life. can you give it to them? then do not be to eager to deal out death in judgement. for even the very wise cannot see all ends"

bana güç veren kitaplar, insanlar, şarkılar ve geçmişi hatırlayabilme yetim oluyor; işaretleri yakalamaya çalışıyorum. doğru yorumlamanın ve biraz üstten, bir atmacanın yeryüzüne baktığı yükseklikten her şeye bakmanın peşindeyim.

herkese teşekkürler, etki alanının bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum. 

29 Ekim 2011 Cumartesi

hoşçakal

yaklaşık bir ay önce, masanın üzerinde duran motorumun anahtarını almış ve evden çıkmadan önce de bizimkilere arkadaşımın yanına uğrayacağımı söylemiştim. annem yanağımın tekinden öpmüş, babam da dikkatli olmamı söylemişti. yeni aldığım tam korumalı montumun ve kaskımın içinde güvendeydim, yıllar boyu hayalini kurup posterini de duvarıma astığım yamaha fazer'ım ise aşağıda beni bekliyordu. abimle her hafta sonu çıktığımız yolculuklar, çalışmakla geçen hafta içinin tüm sıkıntısını alıyor ve kendimizi rüzgarın içinde, bir gün batımının kızılında buluyorduk. yol, bazen bir ayçiçek tarlasının kenarından bazen de bir koyun sürüsünün ortasından geçiyordu. bir zeytin ağacının altında piknik yaptıktan sonra, kasklarımızı takıp yola devam ediyorduk. nereye vardığımızın pek bir önemi olmuyordu, gün tamamen batmadan ya bir pansiyonda kalıyor ya da eve dönüyorduk. motorumla çok mutluydum, hayattaki en büyük hayalim buydu ve kendimi onun üzerinde tamamlanmış hissediyordum.

aşağı indim ve anahtarı son kez çevirip yola çıktım, işte yeniden sonsuz bir özgürlük duygusu. arkadaşımın evi beş kilometre ötede de olsa fark etmiyordu, her saniyesini seviyordum bu duygunun. kırmızı ışıkta durdum, huzurluydum. gün içerisinde müdürle yaptığımız görüşmelerin zerresi kalmamıştı, motorun üzerinde özgür bir kuştan farksızdım. motor, benim kanatlarımdı. yeşil yandı ve birden öne atıldım. arabayla binlerce kez geçtiğim yol bile motorun üzerinde bir başka geliyordu, yıldızlar arası yolculuk yapar gibi büyük bir heyecanla bakıyordum yola. 

arkadaşımın evine varmadan önceki son kavşakta ters giden bir şeyler oldu, önümdeki beyaz şahin sinyal vermeden aniden önüme kırdı. hızım çok fazla olmamasına rağmen, motorum aracın yanına çarptı ve dengemi kaybettim. bir eylül akşamında, çok sevdiğim yamaha'm kontrolden çıktı ve ben kafamı yol boyunca ilerleyen refüje çarptım. şimşek çakmasına benzer bir şey duyduğum son ses oldu ve bana çarpan aracın farlarını söndürerek yan yola saptığını gördüm. bir şeylerin sonuna geldiğimi hissediyordum.

boylu boyunca yerde uzanan benim bedenimdi fakat ben en ufak bir acı duymuyordum. koruma montum ve kaskım hala üzerimdeydi fakat ben, o bedenin içinde değildim. her şeyi biraz yukarıdan izliyordum ve hafiftim. biraz zaman geçtikten sonra bir ambulans geldi ve beni aldı, ilçe hastanesi durumumun acil olduğunu söyleyip antalya merkeze yönlendirdi. ambulansta babam da vardı, annem ise arkadaki araçta, dayım ve kuzenlerimle birlikteydi. onlara kendimi iyi hissettiğimi söylemek istedim ama duymadılar, hemen yukarılarındaydım fakat babam sürekli sedyede uzanan bana bakıyordu. ben dikkatliydim baba fakat önüme kıran herif dikkat etmedi. hastanenin acil servisine ulaştığımızda, abimi de arkadaşlarıyla birlikte beni bekler buldum. abim, beni anlardı ve dinlerdi. yargılamaz ya da nasihat etmezdi, desteklerdi. şimdi de beni duyacağını biliyordum fakat ilk şokun etkisiyle biraz daha beklemem gerekiyordu. ambulanstan sedyeyle çıkardılar, o beden benim değildi artık. abim yüzünü duvara dönüp ağlarken, onun omzuna dokundum fakat o anki telaşla hissetmedi.

ameliyatıma giren doktor, durumun epey ağır olduğunu ve sadece gençliğime güvenerek bu ameliyatı yaptığını söyledi. bir mucizeden bahsediyorlardı fakat ben iyiydim, bedenimin ve yerçekimin ağırlığından kurtulmuştum. ameliyatım saatlerce sürdü ve sabaha karşı bittikten sonra beni uyuttular. bir gün sonra belli olacakmış her şey fakat doktor pek umutlu konuşmadı. yaşarken de inatçı olduğum için, ölüme de kafa tutacağımı düşündüler. motor almamamı söylemişlerdi fakat almıştım, tekvando yerine derslerime çalışmamı söylemişlerdi fakat 68 kiloda bölge birincisi olmuş ve altın madalya ile dönmüştüm, klasik gitar yeter demişlerdi ama ben elektrogitarımla fade to black'in solosunu atmış ve konserler vermiştim. içimdeki ateşi takip ettiğim için ben olmuştum ve seçimlerimi kendim yapmıştım, eğer birisi bana nasıl ölmek istediğimi sorsaydı, muhtemelen motorumun üzerinde derdim. kör bir kurşunla, malzemesinden çalınmış bir binanın enkazında ya da tüm yaşlılığım ve hareketsizliğimle bir yatağın üzerinde hayata veda etmek istemezdim. belki de erken gideceğimi bildiğim içindi dolu dolu yaşama arzum. başkasının bir ömre sığdıramayacağını 24 seneye sığdırmış ve döngümü tamamlamıştım. en büyük hayalim evlenmek ya da çocuk sahibi olmak değildi, sadece motosiklet ve gitar çalmaktı. 27 eylül akşamı da evde biraz gitar çaldıktan sonra motoruma atlamıştım. çemberimi tamamlamıştım ve abim de bunun farkındaydı. 

ameliyattan bir tam gün sonra, doktor hiçbir umut olmadığını ve beyin ölümünün gerçekleştiğini söyledi. kalbim hala atıyor ve göğüs kafesim inip kalkıyordu fakat ben onun içinde değildim artık. ne çok sevenim olduğuna şaşırdım, hastaneye akın akın insan geliyordu. annem ve babam çok bitkindi, onlara söylemek istediklerim ise çığlıklar nedeniyle duyulmuyordu. ben iyiydim, istediğim gibi bir hayat yaşadıktan sonra zamanımı doldurup gitmiştim sadece. hastanenin uzak bir köşesinde yere bağdaş kurup oturan abimin yanına gittim, antalya'daki arkadaşları bir an olsun yanından ayrılmamıştı. bir işaret vermeliydim herkese, toprağın altına girecek olan ben değil beni bir süreliğine taşıyan bedenimdi. ben yukarıda olacaktım, bedenimden kalanlar ise başkasına umut olacaktı. birisine nefes, diğerine ışık olacaktı organlarım. 

acil servisteki odada, bizimkiler organlarımı bağışladıklarını söylediler ki zaten, ben de çok önceden bunu belirtmiştim. benim artık hiçbirisine ihtiyacım yoktu. görmek için göze, nefes almak için ciğere ve geri kalan her şeye. ben hala vardım, ruhumun özgür olduğunu hissediyordum ki motor sürerken bile bu kadarını hissetmemiştim. hastanenin üst katlarındaki bir odada abim, annem ve babamın arasında durarak benim artık cennette olduğumu ve huzurlu olduğumu hissettiğini söyledi. insanların istediklerini sürekli erteleyip yarım yamalak yaşadıkları bir hayatta, ben ne istediysem yapmıştım. kimseyle dargın ayrılmamış ve onların hayatında bir iz bırakmıştım. 

aradan bir gün geçti ve cansız bedenim, hastaneden çıkarılıp bir araca bindirildikten sonra yıkanmak için mezarlığa götürüldü. oradan sonra da hayatımı geçirdiğim ilçeye doğru konvoyla yola çıktık. 10 temmuz 1987'de bir cuma günü geldiğim hayattan, 30 eylül 2011'de yine bir cuma günü gidiyordum. iyi olduğuma dair bir işaret vermemin zamanı yaklaşıyordu. abimle en sevdiğimiz şarkı rajaz, bize her şeyi zaten söylemişti şu dizelerle:

the souls of heaven
are stars at night.
they will guide us on our way,
until we meet again
another day.

tabutum, araçtan çıkarılıp musalla taşına kondu. camii'nin bahçesine sığmayan insanlar göğüslerinin üzerinde benim fotoğrafımla yola taştı. hemen en önde babam ve abim vardı, babamın yüzüne düşen gölge beni üzüyordu fakat biraz sonra, artık gökyüzünde olduğumu göstermenin sırası gelecekti. cenaze namazım bittiği an hava kapandı ve gök gürledi. tabutum, camiden çıkarken de yağmur başladı. yağmur olup benim için orada olan insanların üzerine yağdım ve mezarlığa kadar dinmedim. insanların omuzlarında giden bedenim artık benim değildi, ben artık yukarıdaydım ve abim gökyüzüne baktığına göre bunu yeterince anlatabilmiştim. tabutun kapağı açıldı ve kefene sarılmış bedenimi çukura indirmeye başladıkları an yağmur da dindi. bulutlar dağıldı ve güneş açtı. sırılsıklam olmuş insanlar açan güneşte ışıldarken benim, toprağın altına giren değil, bulutların arasında dolaşan özgür bir ruh olduğuma emin olmuşlardı. hemen mezarımın ardındaki tepede dikildim ve kalabalığa baktım, abim de kafasını çevirip bana baktı. yaşarken beni en fazla anlayan adam, ben gittikten sonra da yalnız olmadığımı anlatmıştı. olimpos'un pek kimseler tarafından bilinmeyen köşelerinde bira içerken hemen her şeyden konuşmuştuk ve ölüm de buna dahildi. söylenmemiş sözler canımızı acıtmayacaktı, ne var ne yoksa anlatmıştık birbirimize. ceneviz kalesinin arkasında kalan  küçük bir taş köprünün üzerinde yine konuşurken, 26 kasım'da olimpos'ta kalmak üzerine birbirimize söz vermiştik. sözümüzden dönecek değiliz, ikimiz de orada olacağız. ben gökyüzünde bir kartal gibi süzüldükten sonra abimin omzuna ineceğim, o da her gün yaptığı gibi benimle konuşup ben bir şey anlatınca da dinleyecek. kardeşliğimiz sonsuza kadar devam edecek.

ölünce bir şeyin bittiği yokmuş, sadece geride kalanlara ara sıra mesaj vermem gerekiyor. burada da çok güzel insanlar var, geçen hafta marco simoncelli diye birisi geldi; aynı yaştaymışız ve ikimiz de motosikletin üzerinde veda etmişiz hayata fakat o motogp'de yarışıyormuş. onunla bıkmadan motosikletler hakkında konuşabiliyoruz, gitar tekniği konusunda da inanılmaz adamlar var. zamanım bol, artık işe gitmek ya da teslimat ve raporlarla uğraşmak da yok. burada mutluyum, abim aracılığıyla bunu bizimkilere de söylüyorum. ara sıra onun rüyalarına giriyorum; eskiden yaptığım gibi gitarımla bir şeyler çalıyorum. ilk gitarımı bana o almıştı; ben de son gitarımı, yamaha pacifica'mı ona veriyorum. yıldızlara bakıp rajaz dinlediği zaman onunla aynı notaları duyuyorum.

...

kardeşim, can dostum daha güzel bir yere gideli bir ay oluyor. hayatımın en uzun ayı, en zor günleri oldu fakat geçirdiğimiz güzel günleri düşündükçe üstesinden geliyorum. ölümü kabullenmek, nereden baktığıma bağlı olarak sürekli değişiyor. bazı günler aynı şeyi yüzlerce kez kabullendiğimi fark edince, bunda başarısız olduğumu görüyorum. bir varmış bir yokmuş derler ya hani masallar, onun ne kadar gerçek olduğunu geriye sadece anların kaldığını fark ettiğim için görüyorum. geriye sadece güzel anlar kalıyor. motosikletle eve dönerken ardımızda batan güneşi hatırlıyorum. cennette gibiydik. sabahın köründe yayladan geçerken bir ayçiçek tarlasının kenarında, evde hazırlayıp folyoya sardığımız sandviçleri yemiş ve yüzümüzü, aynı çiçekler gibi güneşe dönmüştük. sedir kaplı ormanların arasından geçip, deniz kenarına indikten sonra denize koşmuş; bazen de yağmurun altında kalmıştık. birasına pes oynamış, bir keresinde de bira alacağımız parayla gidip muhabbet kuşumuz panpa'yı almıştık. iki iyi dost olduk zamanla, beraber çok zaman geçirdik. şimdi düşününce, hayatımda aldığım en iyi kararın istanbul'dan dönmek olduğunu görüyorum. başka bir şehirde ya da ülkede de olabilirdim, kardeşimle yoldaş olmadan da onu uğurlayabilirdim oysa şimdi beraber geçirdiğimiz son günü hatırlayınca bile içim huzur dolu oluyor. çemberini tamamlamış ve istediği gibi bir hayatı yaşamış güzel yüzlü çocuğu, dalyan gibi delikanlıyı yukarıda bir yerlerde beni beklerken düşünüyorum.

huzur içinde uyu canım kardeşim, günün birinde tekrar buluşacağız. seni seviyorum.




27 Eylül 2011 Salı

daha mutlu

monitöründen çıkan beyaz ışığın yarım yamalak aydınlattığı odasında kendisini karşısına alıp "güne kahveyle başladım" dedi. 

şarkıya mı eşlik ediyor yoksa bitmek bilmeyen günün z raporunu mu çıkarıyor belli değildi. 18 saat önce kendisine kahve yaptığını ve bilgisayarın başına geçtiğini hayal meyal hatırlıyordu. biraz okumuş, defterine birkaç şey karalamış, mahallesinde ağlayan çocuğa bağırmış, evde kulaklık aramış, rüzgara binmeye çalışmış ve akan saatler biraz yavaşlasın diye google'a "zamanı yavaşlatmak" yazıp aratmıştı. yapması gereken iş, yolu kapatıp arabaya bakan laftan anlamaz öküz sürüsü gibiydi. ne geliyordu, ne tamamen gidiyordu. milyarlarca insan varken dünyada, o işi onun yapması gerekiyordu. gereği buydu, hayatının gerekleri üzerine beyin cimnastiği yaparken istifa etmeyi etraflıca düşündü. başka bir yerde gireceği döngüden fazlasını getirmezdi istifa, her şeyi berbat ederdi.

midesinde duran iki litre kolanın vicdan azabını hissetti bu seferde, elini çıplak karnına götürdü ve hamilelerin çocuklarının tekmesini dinlemeye çalışması gibi kulak kabarttı koladan çocuğuna. uyumamak için geliştirdiği ölümcül bi stratejiydi damarlara kola yüklemesi yapmak. yurtta kalıp okula gittiği dönemlerde 2.5 litrelik kolayla çizim odasına girer, bitmiş çizimler ve saçma bakan gözler ile sabahın köründe çıkardı. discmanine pil, midesine kola dayanmazdı. 

cumartesi bitirmesi gereken işi, motivasyonsuzluktan, pazartesi sabahına giden trenin pazar gecesine bakan yarı sahasında ancak bitirmişti. memeli hayvandan çok, kümes hayvanı gibi davranıyor; son dakikaya kadar beklemek kuralını asla bırakmıyordu. 

"iyi halt ediyorsun, şimdi mutlu musun?" diye sordu kendine. bitirdiği çizimler yahut teslimler sonrası mutlu olmuyordu artık. ne ilk ne de son, mutlak değer olarak her şey aynıydı ve sıfıra tekabül ediyordu. bir şey başarmış değildi, bir şeyler kanıtlamış da. anlamsızlık okyanusunda sakince kulaç atıp, teklif dosyasını göndereceği simetri ve detay manyağı başka mimarın olası kaprisinde "siktir oradan" çekip çekemeyeceğini düşündü. mimar egosundan ve kendilerini dünyanın merkeze almalarına neden olan bencilliklerinden bir kez daha nefret ederken, kendisine başka bir meslek hayal etti. istifa ettiği gün, bir daha mimarlık yapmamak üzere çıkacaktı ofisten. bir daha çizim programlarının binlerce butonluk kontrol panellerine bakmayacak şekilde uzaklaşacaktı. santimetrenin hesabını yapan insanlarla aynı çatı altında buluşmayacak şekilde koşacaktı. kendisine dair ütopyalar uydurup, gerçekleşme olasılıklarını hesapladı. zerre uykusu yoktu, sabaha kadar yazmayı düşündü. aynı şeyleri yazdığı halde, yazmak bedenine dizilen sıcak taşlar gibiydi; rahatlatıyordu. çizmekten ve projelendirmekten çok daha zevkli, çok daha sonsuz ve çok daha az yorucuydu. 

"ağzım kuru, zihnim açık" deyip şarkıyı mırıldanmaya devam etti. "aşk bitti, aşk aptallıktı" kısmında sustu, ne diyeceğini bilmiyordu bu konu hakkında. aşk bitmişti ama aptallık mıydı? peki ya ara sıra girdiği pişmanlık krizlerine ne diyecekti? bu soruları cevaplamadan atladı, kendisiyle hesaplaşmaya korkuyordu.

içindeki öfkeyi ehlilleştirip yatağına yatırdı, sakin olmak ve akil tepkiler vermek istiyordu hayata. birçok şeyi yanlış yapıyor, zaman hızla akıp giderken kenarda bekliyor ve ayaklarına bakıyordu. "derken bir anda fark ettim, başka bir hayat yok ki" dedi şarkıdaki adam, yeni mi farkına varmıştı başka hayatın olmadığının? aklına eski sevgililerinden biriyle izmir fuar açıkhava'da gittiği mor ve ötesi konseri geldi. güzel ve akıllı bir kızdı, iki tane şişe biradan fazlasını içmez ve sesini hiç yükseltmezdi. güzel bir ismi vardı her zaman insanın karşısına çıkmayan. bir eylül zamanı olsa gerek, bir eski zaman. 25 temmuz'da yedikleri bir dondurmanın çubuğunu "eski eşyalar çantası"ndan çıkarıp baktı. çıkmaya başladıkları günü, tahta saplı magnum ile resmileştirmişlerdi. adlarının baş harfi ve o günün tarihi. "5 sene geçmiş bile" dedi. 25 temmuz, aynı zamanda anne ve babasının evlilik yıldönümü olduğundan gün içerisinde ilk defa gülümsedi. tesadüfleri pek severdi. gerçek üstü herhangi bir şeyi sevdiği kadar çalışmayı sevse belki her şey biraz daha farklı olabilirdi ama sevemedi bir türlü.

ironik şarkı "daha mutlu olamam" biterken, kendisi de tükenmişti. saat 04.00'e yaklaşırken, 4 saat sonra uyanacak olmasından nefret etti. geçtiğimiz haftalarda yükselişe geçen hayatı, tepe noktasında biraz durmuş ve düşmeye başlamıştı. kendisini okuyacak insanların boğulma sesleri kulaklarını cırmalamadı, okumak zorunda değillerdi ama kendisi bunu boğazına kadar yaşıyordu. gelecekteki kendine yazdığı mektupta başkasına göre pozisyon almak samimiyet damarlarına boyuna kesikler atardı, ihanet olurdu. umursamadı, yüzyıl başı genç mimar buhranlarını tanımlama serüveninde bir adım daha attı. 

daha mutlu olması imkan dahilinde değildi.


24 Eylül 2011 Cumartesi

tuborger 2.0

bir seneden fazla bir süredir zinhar değişmeyen blogun tasarımı, cumartesi işe geldiğim için üzerime gelen kara duvarların etkisiyle fazla boğucu geldi. ahşap deseninden arka fon, griler ve siyahlar derken bir baktım ki, kalbim sıkışıyor. renkleri açalım kaptan dedim ve biraz uğraşla sanki eskisinden de iyi oldu. dalın üzerindeki kırmızıyı değiştirip değiştirmemek konusunda kararsızım, belki yüzlerce kırmızı fotoğrafının uyum içerisinde bir mozaiği olur. belki de vesikalık fotoğrafımı koyarım. rölöveler sarmış dört bir yanımı, baktığım her yerde ölçün duruyor geldi aklıma lan şimdi; altın seri diye kafayı yemiş mimar albümleri mi çıkarsam acaba. 

o kadar boşa harcıyorum ki cumartesi öğleden öncelerimi, patron kısa bir süre beni izlese bir daha gelme lan diyecek. ne yapayım sermayenin köpeği mi olayım, başkası villada billurlarını serip havuza girenleri seyretsin diye omurgamı mı feda edeyim? zerresine inanmıyorum ve tüm samimiyetimle bu işi sadece para için yaptığımı söylüyorum. idealist değilim artık, umrumda bile değil. içimde yükselen sıkıntıyla blogun rengini açıyorum, saçlarım uzun olsaydı gider koyu kestaneye boyatırdım. saçlar kısa ve cinsiyet de erkek olunca, görünüşten kastım sadece blog oluyor. baktım yine beğenmedim tasarımı, kına yakarım banner diye. giren iğrenir, midesi bulandıktan sonra klavyesine, klavyesi yoksa da dokunmatik ekranına kusar artık. kaydı yayınladıktan sonra gerisi umrumda olmuyor.

hayır, şu saatte uyuyanlar ya da gazete okuyup kahvaltı yapanlar var. demek ki çok şart değil bu cumartesi çalışmak, bir manyağın teki çıkarmış zamanında, o zamandan beri içimde yükselen nefreti "sakin ol şampiyon" fısıltılarıyla yatıştırmaya, rengini açabileceğim bir şey varsa açmaya çalışıyorum. soğan kabuğu mu ne vardı bir de, tonu güzel. 


23 Eylül 2011 Cuma

back to red

üç kırmızı her zaman iyidir, ayıkken aklına gelmeyen şeyleri çok da sarhoş olmadan temize çekmene yardımcı olur. müzikler anlamına kavuşur, kafada dolaşan hikayeler biraz daha derinine iner. hikaye yazarak kirasını ödeyen ve birasına kavuşan, bu yüzden de işe artık gitmeyen fakat gün geçtikçe sağlığını kaybeden birisi üzerine ilk cümleleri savurmuştuk birkaç saat önce. şimdi bu adamın yazdığı hikayeyi de düşünmemiz ve ikinci katmana inmemiz lazım. yanılsamalar kitabı ya da inception, hangisi dersen de. demiryolu hikayecilerinden yola çıkmış bile diyebilirsin arkamdan, nerem önüm nerem arkam bilmiyorum yükümü alınca. gerçek olup olmadığımı ise beni güneşe tutarak anlayabilirsin, bira şişesi çıkarsa gerçeğimdir. 

böylelikle üç katmana ulaşıyoruz: 

1. benim şimdiki halim. onur. 28 yaşında, mimar. çalışmaktan pek hoşlanmıyor, canı sıkılmasın diye hikaye yazıyor. akşamları içiyor. 

2. içerken hikaye yazıyor; bu hikayenin kahramanı da onur, 28 yaşında ve o da mimar. fakat gerçek üstü öğeler: site sakinlerinin ona çaktırmadan tüm yazdıklarını okuması, apartman toplantılarında bundan bahsetmesi, hikaye işe yarar bir şeyse kiradan düşmesi ve ona bira alması falan.

3. içerken ne yazdığı. sitedeki insanların, onu bu kadar sevmesine neden olan kelimeler ve cümleler ne? oğlu ölen yaşlı kadından tut da mimarlık fakültesi öğrencisine dek herkesi etkileyen o dil hangisi, üslup? eşinden boşanmış ve çocuğundan ayrı kaldıktan sonra darmadağın olmuş adam, neden bir sonraki yazıyı bekliyor? bu insanları, bana getiren iyi bir hikaye olmalı. 

katmanlar birbirine karışmalı ve gerçeğin nerede saklandığı bilinmemeli. mekan tek: bir site. dört bloklu. işe beş dakika uzaklıkta. ev zemin katta, küçük. insanlar, her gün hepimizin gördüğü sıradan insanlar. o kadar aynı olmalı ki üç katman da, ben bile ayırt edememeliyim. bir bulmaca gibi, şema çizerek ancak açıklayabilmeliyim.

neyse, bu aklımda demleniyor. bunun üzerine düşeceğim, belki sabah erken saatte belki de bir başka gecenin bilinmezinde. mimari yapısı, asırlardır ayakta kalan taş katedraller gibi olmalı; yirmi sene sonra geri dönüp baktığımda da ayakta kaldığını görebilmeliyim.


storm is coming





hikaye öncesi sessizlik

doğum günümde kapımın önünde bulduğum altı kırmızı bana iyi bir fikir, belki de uzun solukta yazacağım ilk hikayemin ilk adımlarını verdi. çıkış noktası yine benim hayatım, sadece yan karakterleri kafamdan uyduracağım. gündüzleri işe giderken akşamları bira içip yazı yazan ve zamanla, kendi haberi olmadan tüm site sakinleri tarafından yazdıkları okunan genç bir adam. boşa harcadığını düşündüğü tüm gündüzlerin acısını akşamın birkaç saatinde çıkarmaya çalışırken, site sakinleri de onun için üzülüyor ve bir şeyler yapmaya ama bunu ona çaktırmadan yapmaya çalışıyor. yaşlı kadının birisi, onu yıllar önce bir motosiklet kazasında kaybettiği oğlu yerine koyuyor. oğlunun en sevdiği yemek olan domatesli pilavdan yapıp bazen genç adama götürüyor. yeni boşanmış ve hayatının ortasında kara bir delik açılmış dördüncü katta oturan adam da, gencin umutsuzluğunda kendini görüp yalnız olmadığını anlıyor. 

bir apartman, zemin katta da ben. üzerimdeki her katta benimle bir bağlantı mutlaka var. ama kafamı bile kaldırmadığım için olanlardan haberim yok. kimsenin okumadığını düşünüp öylesine yazıyorum. ara sıra yaşlı kadın domatesli pilav getirince, ayıp olmasın diye tabağı alıyorum. fakat yerine yapabileceğim bir yemek olmadığından, tabağı yıkayıp ertesi gün geri götürüyorum. holde hemen genç bir çocuğun fotoğrafı var, öleceğini hissetmemiş belli ki fotoğraf çekilirken. kadının kocası da ölmüş, ona bu evi bırakmış. o da ölümü bekliyor, çerçevelenmiş yüzlerce fotoğraf arasında. bugünde yaşamıyor. onu bugüne getiren tek şey benim, bende gördüğü oğul imgesi. ara sıra kapımın önünde bulduğum kırmızı tuborg'lara da ses çıkarmıyorum, işlerim kötüye gittiğinden maaşı tam alamıyorum, çoğu zamanda işe gitmiyorum. vücudum her geçen gün biraz daha çöküyor ve kelimeler biraz daha yükseliyor etrafımda, aralarından uygun olanları seçip diziyorum. site yönetimi toplantılarında hikayelerim yüksek sesle okunuyor ve eğer beğenilirse, kiradan düşülüyor. çok para değil fakat yine de işime yarıyor. 

tabii bu daha ilk fikir, üzerine düşünmek ve yeterince tutarlı olabilirsem de "öykünün yeni ferhat göçeri" olmak isterim. dikkatim dağıldı lan twitter'da girdiğim goygoy türbülansından dolayı, neyse bu burada kalsın, iyi bir damar bulmuş cıncık gözlü madenci gibiyim zaten. ilham yalpalayarak geldi ve akşama iki bira içelim panpa dedi. içelim panpa, zaten evde bir tane kırmızı olacak. onun üstüne kat çıkarız.




22 Eylül 2011 Perşembe

when it rains

dört kırmızımı alıp serinleyen havanın ve batıyı kaplayıp güneşi kesen bulutların gölgesinde sevgili evim winterfell'e girerken, her şeyin yolunda gittiğini düşünüyordum. patlıcanlı pilav vardı ve yanına salata da yapardım. spagetti stoğum yerindeydi ve eğer istersem kaşar bile rendelerdim. buzluğa yatırdım kızılları ve pilavı porselen tabağa koyup mikrodalgaya sürdüm. düşük derecede daha uzun sürede ısınmasının, yüksek derecede daha kısa sürede hazır hale gelmesinden daha mantıklı olduğunu; enstantane-diyafram ilişkisi üzerinden değerlendirirken de salatayı hazırladım. çin marulu o kadar da lezzetli değildi ama kıtırlık katsayısı yüksekti. yarın pazar kurulacaktı ve bir kez daha hafif ekşimsi mükemmel süzme yoğurt ve yeşillikle eve gelecektim. evimde mutluydum. saatin kaç olduğuna bakabileceğim bir telefonum olmadığı için sabah yediden tedirginlikle ayaklandığım bugünlerde, rölöveyi de çizmiş olmamın haklı gururuyla sakindim. ilham arada sırada uğruyor ve bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu, beni kolluyordu. başucumda, çok sevdiğim espedair street'ten yıllar önce altını çizdiğim (ki hiç yapmadığım bir şeydir) cümlelerle sabahı karşılıyordum.

dört kırmızının ardından ne zaman uyuduğumu daha doğrusu sızdığımı hatırlamıyorum, yağmur sesiyle sabah erken saatlerde uyandım. gökgürültüsü de vardı sanki, kış gelmeden elçisi sonbaharı göndermişti. hemen evin pencerelerini açtım ve batının kara bulutlarına baktım. yazın parlak beyazı ve insanı bıktıran nemi dağılmıştı, bulutlar beni aralarına çekip almak istercesine yaklaşmıştı. saatin kaç olduğunu öğrenmek için televizyonu açtım, konuşan adamlara ve saate bakıp geri kapattım. belki her sabah uyanır uyanmaz saati öğrenmek için aynı noktadan fotoğraf çekmeli ve süreli sergilere bir yerinden tutunmalıydım. sanat ile neden uğraşmıyordum ki, neydi bana engel olan şey? gitara uzanmayan parmaklarım peki neden bir tualin karşısında fırçaya sarılmıyordu? neden bir kitap yazmak için en ufak bir çaba bile göstermiyor, bir karakter yaratmıyordum? eskisi gibi mimarlık dergileri karıştırmıyor ve boş zamanlarımda eskiz yapmıyordum? sabahın erken saatlerinde her şey alabildiğine berraklaşınca, problemler de temiz bir suyun dibinde yatan balıktan farksız oluyor; biraz hızlı olursan onu yakalayıp sudan çıkartabileceğini biliyorsun. balığın bunu zaten bildiğini de biliyorsun çünkü balık düşünmez, o zaten her şeyi bilir.

yolda yersin diye sana kitaplardan göndermeler yapıyorum, taze. bulutlar her yanda, yağmur beklemede.