18 Haziran 2026 Perşembe

hayali cihana değer

üç saat önce annem aradı ve ne yaptığımı sordu, çalışmaya çalıştığımı söylemek yerine sadece çalıştığımı söyledim. gezilemeyen terasları olan büyükçe bir projeyi kontrol ediyordum ve mide bulantım başıma vurmuştu. bitmek bilmiyordu, bu hafta kaçıncısına baktığımı bile hatırlamıyordum. önceden ben çizerdim, şimdi başkaları çiziyor ve ben kontrol ediyorum ama bundan bile bıktım. nası'olcek bilmiyorum ama sabretmekte fena değilim. çoğu gitti azı kaldı. zor kısmı bitti. kendime fısıldadığım ama kimseye bahsetmediğim yalanlar bunlar.

öğlen gel, kuru fasülye pilav yaptım dedi. 12.28'de attım kendimi sokağa. ev yürüyerek sekiz dakika, koşarak ise üç dakikaydı ama hiç koşmamıştım. kendi gölgem bile ortalıkta yoktu, ayakkabımın altında kalmıştı. demek ki güneş tam tepedeydi, günler de uzamaktan sakız gibi olmuştu. en uzun gündüz hangisiydi, 21 haziran mıydı? aklımda derme çatma teorik bilgilerle yürümeye devam ettim. yolumun üstündeki her dükkanın geçmişini ve evrimini biliyordum. kariyerine chp ilçe binası olarak başladıktan sonra dönerciye dönmüş köşe dükkanın önünden geçtim, işleri kesat döneri de berbattı. her şeye sos dökmeye devam ettikleri sürece konsept değiştirmeleri uzun sürmeyecekti. kapısı uzun zamandır açılmamış bir mimarlık ofisinin önünden devam ettim. yaşlı mimarı birkaç sene önce ölmüştü, tam olarak ne zamandı hatırlamıyorum bile. belki beş sene bile geçmiş olabilir. aksi bir adamdı, herkesi terslerdi ama ben severdim. hiç çocuğu olmamış ve sanırım karısı da kendisinden önce ölmüştü. geride kimsesi kalmayınca belki de yaşamak için bir heves de yeşermemiştir yorgun kalbinde. ofisi, tozdan mühürlenmişti. içerde belki de açılı çizim masası ve çoktan tıkınmış rapidoları vardı. bir mimarın ardından kendisini gerçekten anlatan ne kalabilir ki? ev sahiplerinin birkaç senede canını okuduğu, balkonlarını pvc ile kapattığı, her katı ayrı oynamaya çalışan apartmanlar mı?

sekiz dakikalık yolda seksen dükkan anlatabilirim ama ışık fazla parlak ve hava da oldukça sıcaktı. turuncu kayışlı saatim ve new york temalı lacivert tişörtüm ile ufak bir ilçede değil de manhattan'da, new york knicks'in 53 sene sonra gelen şampiyonluk kutlamasındaydım sanki. ömrümde ilk defa kombin yapmış ve bunu yaparken farkına varmamıştım. sürekli saat değiştiren birisi değilim, kendimi bile aynada haftada birkaç kere görüyorum. aramız fena değil ama çok da düşkün değiliz birbirimize. saçlarım ve sakallarım biraz beyazladı ama dökülmedi, gözlerimdeki parıltı da azıcık sönmüş olabilir ama hiçbir zaman kristal bir fener gibi parlamadı zaten. birisi gelip beni gençliğime gönderecek olsa, kolunu büker ve onu gönderirdim. o devlet yurtlarını, iki saat süren belediye otobüslerini, sabahlamaları, yaz okullarını, parasızlığı ve hep uğraşıp didindiğim halde bir yere varamayışımı tekrardan yaşayacak değilim. bana bunu yaşatacak olanın da alnını karışlarım. bazı geceler, okulu bitiremediğim ve hala bir lise mezunu olduğum kabuslar görürüm. bu gece ise bahisten on bin lira kaybettiğim başka bir kabusta sabaha kadar debelendim. geçmişin ifritleri insanın yakasından kolay kolay düşmüyor. epeydir temizim, şeytana uyup da son bir vurgun için geri dönme patikalarını bile hesabımı sildirerek sonsuza dek kapattım. 

insanın en epik destanı, kendi şeytanlarıyla olan savaşı kazanması. herhangi bir bağımlılığım kalmadı sanırım, maç izlemekten ucunda para kazanmak/kaybetmek ve hırs yapmak kalmadığı için tekrar zevk almaya başladım. öğlenden içmeye başlamadığım ve bunu her gün tekrarlamadığım için de alkol bağımlılığından bahsedemem. hafta içi sadece bir seans içiyorum, o da en fazla 5 bira oluyor. eskisine nazaran gayet iyi. kutularını da çöpe atıyorum, piramit diktiğim yok. at yarışı, borsa, bitcoin ve bakıra da bulaşmadım. adam bir ton bakır külçe almış değerlenecek diye, almış da evin bir odasına yığmış, ben bu bakırları ne yapacağım diye devlet büyüklerine sesleniyor. mizah ve hurdacılar asla bitmiyor. 

yazdıkça keyfim yerine geldi, gezilemeyen teraslarda bile kimse görmeden gezinmiş gibi oldum. yazarak kendimi eğleme özelliğim olmasa, bu hayatta ne halt edecektim hiçbir fikrim yok.

tam on dakika sonra eve vardım, dükkan tabelalarını okurken oyalanmışım. kapıyı babam açtı. ne kadar da bana benziyor. ve ne kadar da ona benziyorum. annem mutfaktaydı, tek yanağından öpüp balkona geçtim. balkonda da dayım vardı. hoşgeldin balyoz dedi. 

hava sıcaktı ama balkon nefis esiyordu. annemin deyişiyle, en az on derece fark ediyordu. klima açmak yerine sürekli balkonu över ve kitleleri balkona sürüklerdi. evin balkonu bazen 15 kişiyi taşır ve nereden bulaştım bu işe diye sızlanırdı. misafirleri, gelenleri gidenleri eksik olmazdı. bir dergah, aş evi ve ziyaretti adeta. herkes gelir karnını doyurur, hayatta kalmaya devam ederdi.

balkondaki masanın etrafında, ben kuru pilavımı yerken yine goygoy yaptık. dayım, alison'un kaybıyla zor günler geçiriyor ama yine de bizimle birlikte gülüyordu. yılın ancak yarısını ingiltere'de geçiriyor, sonra da yanımıza geliyordu. insan acılarıyla aynı odaya tıkılı kaldığında, acılar deri altına nüfuz ediyor ve etkisini misliyle arttırıyordu. bir şeyler yapmaya devam etmek, konuşmak, eski günlerden bahsetmek, hareket etmek gerekiyordu. sabah kahvaltı etmediğim için, kuru pilavın canına üç dakikada okudum. birkaç güne adana'ya gidecekler ve neneme bakacaklardı, ben de öğlenleri "ne yesek" diye olympos tanrılarına sormaya devam edecektim. tanrılar benden usanacak ve eve git iki yumurta kır, zaten paran yok diye tavsiye vereceklerdi. yumurtanın akını sarısından ustaca ayırdıktan sonra, organik domatesin kabuğunu soyup enfes bir çakallı menemeni yapacaktım. 

biz denize gideceğiz, seni de işe bırakırız dediler. benim işe gidesim yok, ben de sizinle geleyim, bir köşede iki bira içerim kimseye karışmam dedim. annem, allahım sen sabır ver, baban bir gün bile geç kalmadı işine dedi. ben de, artık çalışmak istemediğimi, dünya kupasında oynamak istediğimi ekledim. annemin sabrını sınamayı her zaman sevmişimdir. halı sahaya falan gitme bak, kırk yaşından sonra çok tehlikeli dedi. yok dedim, işe zor gidiyorum bir de halı sahada koşamam.

işe biraz geç kaldım ama arabadan inerken, hiç endişelenmeyin asla geç çıkmıyorum dedim. 17:29 olunca kart basma otomatının başında bekliyorum diye iyice yüzsüzlüğe vurdum. işten atarlarsa sana bakmam, başının çaresine bakarsın dedi. bakacağını biliyordum, her zaman arkamda olacaklardı. biraz şımardım, şımarmayı özlemişim, iyi geldi. 

sanki yüzyıllar öncesinden kalma bir öğlen yemeğinin hatırasını, eski bir defterden okumuş gibiydim. oysa birkaç saat önceydi. şimdiki zaman olur ki, hayali cihan değerdi.





16 Haziran 2026 Salı

azgın ırmağın köpüklerinde

kafamda birkaç gün çevirip demlenmesini bekledikten sonra temize çektiğim yazılar artık yok. günlerin hızına yetişemiyorum. yılın yarısını geçerken, kavşakta bile yavaşlamadık. selektör yaka yaka, freni patlamış bir kamyondaymışız gibi ilerliyoruz. hani günler, haftalar zaten bitiyor da dört senede bir düzenlenen dünya kupası ne ara geldi de altı günü geride kaldı çözemiyorum. önceden dünya kupasının gelmesi on yıl, yaz mevsimi üç yıl ve bir hafta, yaklaşık üç ay sürerdi. yaz, eğer haftalık aldığın bir işte çalışıyorsan bitmek bilmezdi. 

1996 yazı, patronun kız kaçırdığı için kızın babasından aylarca kaçtığı çılgın bir yazdı. hem  kız kaçırıp hem de kızın babasından kız ile kaçmak, modern dünyada artık karşılığı olmayan bir adrenalin bağımlılığı. epeydir görmüyorum, taraflar risk almak yerine borca girmeyi tercih ediyor. organizasyoncular eninde sonunda kazanır, davetiyeye ya da füze sistemine elden nakit verirken bulursun kendini de bunları anlatmak için buraya gelmemiştim. azgın ırmağın sadece akış yönü belli, ne zaman çağlayacağı ya da yüksekten döküleceğini bilmiyorum. kendi bedenime, sanki bir kütükmüş gibi tutunuyorum sadece. bedenlerimiz, belki de bizi bu ırmakta hayatta tutan kütüklerimizdir ve ırmağın sonundaki dev şelaleden aşağı düşene kadar bize eşlik ediyorlardır. zamanı geldiğinde, kütük aşağı düşer, özgür kalan ruhumuz ise su zerrelerine çarpan ışığın hediyesi gökkuşağının altından geçerek yola devam eder. hayatı bir ırmağa benzeten dört milyonuncu insan olabilirim, sorun değil. herkes ne yapıyorsa neredeyse aynısını yapıyorum yıllardır, başka türlü olabilirdi hissi ise yakıp da küllerini kavanoza koyduğum bir naaş sanki. kavanozun kapağını tam kapatamamışım, bütün küller ilk rüzgarda tüm coğrafyamı kapladı. üzerine bir de yağmur sonrası güneş açtı ki, beyaz küller gümüşten damlalara dönüştü. 

1996 yazı, ortalıkta görünmeyen patronun geride bıraktığı büyük boşlukta akşama kadar küçük televizyondan bir şeyler izleyerek geçmişti. gelen giden olmazdı. zirai ilaç bayisinin kimyasal atmosferinde belki de o yaz bir süper kahramana dönüştüm ama henüz sınanmadım. güçlerim her neyse, ortaya çıkmasını gerektiren bir durum olmadı. belki geçen hafta, bir saniye sonrasında yaşamanın faydasını görmüş olabilirim. 

şöyle ki, çalışmaktan bunaldığım bir öğleden sonrasıydı. beden öğretmeni olan arkadaşlarım, deniz gören bir yamaçta içmeye gideceklerdi. dersleri erkenden bitmişti, evlerine dönecek değillerdi. beni kandırmaları dört saniye sürdü. beşinci saniyenin sonunda motorun arkasındaydım. bir işim var deyip çıkmıştım, senin işin burada diyen de olmamıştı. patronum artık yoktu. kavşaktan çıkarken sol tarafıma bir baktım ki 1996 model turkuaz bir toyota corolla bizi görmemiş, şoförü olacak hanımefendi yol yerine başka her şeye bakıyor. yandan girecek bize, ben mesai saatinde, bir motorun arkasında, altı soğuk birayla birlikte kavgalı olduğum komşunun bahçe duvarına sinek gibi yapışacağım. büyük çarpışmaya bir saniyeden az kala, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde kurtulduk. 

paralel evrenler kuramına göre o çarpışma gerçekleşti ve tam o noktada yeni bir yol ayrımı oluştu. arabanın bize çarptığı, motordan düştüğümüz alternatif bir evrende neler olup bitti bunu düşünmek istemiyorum. o yüzden mevcut hayattan, orijinal senaryodan devam ediyorum.

deniz gören yamacımıza motorla vardık, çete oradaydı. motordan indik, duvarın üzerine oturup biralarımızı açarken "ölüyorduk amına koyayım" diye ilk defa konuştuk. yaşamla müjdelenmiş olmanın ferahlığıyla içtiğimiz biralar her zamankinden daha lezzetli geldi. gök daha maviydi, dalgaların köpükleri de daha beyaz. 

sabah, yazıya çeşni katmak ve bir çerçeve oluşturmak için otuza yakın kelime yazmıştım. daha o kısma varamadım. piyano resitali-kara şamdanlı avize-1998 yazı-zidane'ın kafası gibi anahtar kelimeleri yazmışım da bunu kim yazacak, nasıl bağlayacak, giriş-gelişme-sonuç kutsal üçlemesini nasıl mühürleyecek düşünememişim. 

öğleden sonra, oğlumun piyano resitali var okulda, onu izlemeye gideceğim. evde hiç piyano çaldığını görmedim, duymadım. uzmanlar eve gelip baksa, bu evde piyano da yok zaten diyecek ama çamaşırların ayrı bir krallık ilan ettiği bir oda var, işte o odada, çamaşırların ve havluların arasında, güzel bir org var. her bir tuşuna henüz basılmamış bile olabilir, bir hevesle aldık ve o da, scooter gibi neredeyse hiç kullanılmadan tarihin tozlu sayfalarına hızlı bir giriş yaptı. belki okulda çok fazla çaldığından, eve gelince çalmak istemiyordur. ilgisiz bir baba değilim ama çocuğun tam olarak kapasitesini de bilemiyorum. rusça bir afişi baştan sona okuduğunda, rusçayı bu kadar söktüğünü tahmin etmemiştim. neyse, gidip dinleyeceğim yıl sonu gösterisini. deli vahit gibi inanılmaz dönence soloları atar ve salonu hükmü altına alırsa, gözyaşları ve dehşet içinde ayakta alkışlarım. sade bir chopin noktürnü çalarsa, bu da hiç fena değilmiş diye kendimi avuturum. her zaman bir teselli bulurum. en azından hayattayım, bu da bir şey. mesai saatinde henüz açma imkanı bulmadığım bira kutuları etrafımda, yerde yatıyor da olabilirdim. savunacak hiçbir şey yok, suç üstü yakalanmış bir kavimden farkım olmazdı.

geniş bir dünya kupası incelemesi yapacak zamanım ve sabrım kalmadı, maçları izlemeye gayret etsem de eski günlerdeki coşkuma henüz erişmiş değilim. trt'den ve temsil ettiği her şeyden, iran'ı yeni zelanda zanneden cahil, yavşak spikerlerinden nefret ediyorum. her iki senede bir, uluslararası turnuvalarda bu kuruma olan tiksintim tavan yapıyor. bizden neler çaldıklarını, diğer ülkelerin yayınlarında, taraftarlarında, kutlamasında görüyorum. 

başka bir alternatif evrende, okulu bitirdikten sonra amerika'ya çalışmaya giden mimar halimle new york sokaklarında şampiyonluğu kutladığımı, hiç uyumadan işe geldiğimi ve yarınki büyük kutlama için işten izin aldığımı düşünüyorum. knicks forması üzerimde, 5. caddenin köşesinde elimde kahve ile ayılmaya çalıştığımı ve bir hayatın asla tam olarak yetmeyeceğini...



14 Mayıs 2026 Perşembe

olgunluk çağı

günün menüsünde balık, salata ve içecek vardı. mekana girdim, bir mit ajanı gibi masalarda kimlerin oturduğuna baktım. oturacağım masanın etrafında tanıdık olsaydı yemekten vazgeçecektim, insanlarla gün içinde yeterince ve çoğu zaman haddinden fazla konuşuyordum, bir de yağdan gözü patlamış balığımla bakışırken onları dinleyemezdim. tek bir masa boştu, tanıdık yoktu, yaz kış takım elbise giyen bankacılar da diğer her tarafı doldurmuştu. 

birkaç ay önce kapanan meyhanenin baş garsonu ruşen abi'yle göz temasını kurdum. artık gündüzleri ve alkolsüz bir mekanda çalışıyordu, gecenin köründe son bir duble için aşırı kibarlaşan sarhoşlara hizmet etmek zorunda değildi. herkes cehennem gibi ayıktı, sabah çalışmışlar ve öğleden sonra yine çalışacaklardı. aynısından beş kere daha yapınca, hafta sonu iki günle ödüllendirileceklerdi. bu uzun zamandır böyleydi, altı günden beşe düşmesi bile mucizeydi ve bu mucize herkese vurmamıştı. ruşen abi ile konuşmadan anlaştık. altıncı hissi inanılmaz gelişmişti. birkaç el hareketiyle altı çeşit meze, rakının boyu ve cinsi, ara sıcaklar, karidesin sebzeli mi yoksa sadece tereyağlı mı olacağını anlayan bu adam için öğlen menüsü çocuk oyuncağıydı. 

balık ve salata aynı zamanda geldi, ruşen abi menüde yer alan içeceği unutmuştu. bankacılar sürekli bir şey istiyordu, 80'lerin sonunda new york borsasından fırlamış o broker'ların binlerce kez fotokopisi çekildikten sonra beti benzi atmış versiyonları gibilerdi. ceketler sandalyenin arkasında, kravatlar ise güveçteki karidesi her an öpecekmiş gibi tetikte. kravat iğneleri de yoktu. kravat iğnesini en son lisedeyken, bond çantayla okula gelen bir herifte görmüştüm. yaşıtımız değildi de, sanki kamu hizmetiyle cezalandırılan müflis bir iş adamıydı. bir dönem okula gelip gitmek zorundaymış gibi altın tokalı deri çantasıyla, kravat iğnesiyle ve altın çerçeveli gözlüğüyle ortalıkta dolaşırdı. 

içeceğimi unuttuklarını söylemedim, yeni aldığım ve bu sefer peşine düşmekte kararlı olduğum bazı planlar vardı. zayıflamam ve daha sağlıklı olmam gerekiyordu. hafta sonu kampında, ufak bir tepeye tırmanırken sanki kuyruğuma kum dolu teneke bağlamışlar gibi patinaj atmıştım. tepe büyüyüp dağ olmuş ve zirvesini göstermeyen bir canavara dönüşmüştü. iki senedir dağ yürüyüşlerini bırakmıştım, hareketi azaltmış ve çok fazla maç izlemiştim. sonunda kendimi bıktırmayı başarmıştım. öğlen oynanacak liverpool-chelsea maçı bile umurumda değildi, kampta, çamların arasında ve medeniyetten yeterince uzaktaydım. cuma akşamından gelmiştik, iki gece geçirecektik. ya yetmezse diye yedi erkeğe yüz bira, on kilo et, kanat, ciğer, kırk ekmek, dev bir sac, otuz yumurta ve dört paket mantarla üç kalıp peynir almıştık. olası bir felakette, dengeli beslenerek üç ay hayatta kalabilirdik. bir pikap, bir de büyükçe hafif ticari ağzına kadar erzak doluydu. sanki aç kabilelere insani yardım götürürken kaybolan birleşmiş milletler konvoyuyduk. hepimizin keyfi öyle yerindeydi ki, genç kızlar gibi kıkırdıyorduk. şarkılar, türküler, yolluk olsun diye alınan fakat toplam hesaba dahil olmayan biralarla akşam olmadan yerimize varmıştık.

önce çadırları kurduk, bira dolaplarını büyükten küçüğe piramit yaptık. firavunlar ve piramitleri inşa eden ustalar gibiydik. herkes bir işin ucundan tutuyor, birbirine laf sokuyor ve kahkahalarla ormanın kadim sakinlerinin huzurunu kaçırıyordu. ilk akşamın yemeği, türksat uydusu kadar büyükçe bir çanakta yaptığımız sac kavurma oldu. orman, orman olalı böyle bir ziyafet görmemişti. oralarda dolaşan iki üç ayı olsa, onlar bile tok kalkardı masadan fakat ayılar pek uğramazdı o taraflara. 

saatler su gibi aktı gitti, pazar öğlene doğru evlere dağıldık. tütsülenmiş ve kutsanmıştık. bira kutularını eritebilsek ufak çaplı bir roket yapardık ama zaman kalmamıştı. 

pazartesi sabahı, sanki kırk bin yıl öncesinde tek derdi ateş ve et olan bir neandertal değilmiş gibi kalktım işe geldim. bir süre içmeyecek ve temiz beslenecektim. sabah erken kalkıp yürüyüş yapacak, ara öğünde çiğ badem zıkkımlanacaktım. son bir senede yaptıklarım beni ufak bir rampada su kaynatan eski ford kamyonlara çevirmişti.

yeterince bira içmiştim. o yüzden menüde balık, salata görünce bunun iyi başlangıç olacağını düşündüm. ruşen abi, menüde yer alan içeceğimi getirse bile zaten içmeyecektim. belki de bunu bile hissetmişti. birkaç gün sonra yazacağım yazıda ondan bahsedeceğimi ve yazının sonunda, her şeyin bir açıklaması olduğunu dehşet içinde fark edeceğimi çoktan biliyordu. artık gazlı içecek yoktu, iki ayda on kilo verecektim. 

kahrolası plan buydu.



7 Mayıs 2026 Perşembe

hafif ticari, fil ve elektrikli katamaran

filli olması kaydıyla iki, normal olursa üç birasına oynadığımız okeyi kaybedince; kendimizi her zamanki yerimizde, ufak bir tekel bayinin tavanlara kadar içki dolu raflarının arasında bulduk. kaybedenler, kazananlara ki bunlar kars vilayetinde doğmuş beden eğitimi öğretmenleridir, carlsberg'in yeni çıkardığı siyah kutulu, yüksek alkollü elephant birasından ikişer tane aldı. sonra sanayide dükkanı olan arkadaşımızın hafif ticarisine atlayıp bu biraları içecek bir yer aradık. limanın sonu karanlıklara gömülmüştü, polisler bizi bulamaz ve ellerinde tablet ile kimliklerimizi sorgulayamazlardı. onlar da biz de bıkmıştık aynı şeyleri yaşamaktan, iş çıkışı deniz manzarasına karşı birer bira içip evlerimize olaysız dağılmanın bile tadı kaçmıştı. 

o yüzden limanın ucu güvenliydi, hava ise mayıstan beklenmeyecek denli soğuktu. uzatmaları oynayan bir kırlangıç fırtınası vardı sanki, hafif ticarinin kaloriferini kökleyip açma halkalarına işinin ehli kürekçiler gibi asıldık. ilk yudum, ciğerimizin yangınına tam zamanında yetişti ve isabetli bir atış yaptı. arabanın ışıklarını kapattık. karanlık bir denizin kıyısına değil de düz dünyanın kenarına gelmiştik sanki. ilerlesek düşecektik ama biz ilerleyip düşmeyelim diye tel örgüler çekilmişti. tel örgüler, iki dünyayı birbirinden ayıran bir bıçak gibi muntazam çekilmişti. telin diğer tarafıyla, bizim tarafın pek bir alakası yoktu. fiziksel mesafe taş çatlasın yirmi metreyken, sınıfsal mesafe yıldızlar arasıydı. ışık yılı ile ancak ölçülürdü, metreler yetmezdi.

telin diğer tarafında cıncık gibi parlayan bir katamaran vardı, demirlemişti ve salon kısmında müreffeh insanlar hoşça vakit geçiriyordu. katamaranın yelken direği yoktu, acaba bakım için sökmüşler midir diye etrafı kolaçan ettim, direksizdi. en az yirmi dört metrelik bir bebekti bu, dev dizel motorlarıyla rüzgara minnet etmeyen bir motoryattı belki de. arabadan inip tel boyunca, elimde filli birayla yürüdüm. bir zamanlar teknelerle, denizcilikle, okyanus aşırı yolculuklarla, bunu başarmış insanlarla epey ilgilendiğimden sektöre uzak değildim ama çift gövdesinin üzerinde bir kuğu gibi yükselen bu katamarandan daha önce görmemiştim. teknenin kıçında yazan ismi okudum, internette aratınca bunun elektrikli bir katamaran olduğunu ve yüksek verimli güneş panellerinden sağlanan enerjiyle sınırsız menzile sahip olduğunu öğrendim. sahibi, hamann construction'un başkanı gregg hamann'mış. gregg, bu sene başında suya indirilmiş seksen feet'lik katamaranında kaliteli bir şarap içerken, seksen feet ve bir tel örgü ötesinde, elimde kara kutulu bir birayla ben vardım. aynı anda aynı yerdeydik gregg ile. onun büyük dedesi, 1890 yılında illinois'te ilk şirketini kurarken benim büyük dedelerime dair tek bir iz bile yoktu. kafaları karışık bir şekilde nereye göç edeceklerini sabah tartışıp öğleden sonra unutuyor, boş veriyor ve kahvede kağıt oynuyorlardı muhtemelen. kaybeden, kazanana ne alıyordu acaba o zaman? fil diye bir hayvanın varlığından bihaber, sarı sıcak günlerde, kısa ömürlerinde, 136 sene sonra ne olacağını zerre tahayyül etmeden yaşanmış ve çoktan bitmiş hayatlar. 

gregg'in dedesi charles h. hamann'ın 1900'lere on sene kalmışken kurduğu şirket, torununun torununa 24 metrelik bir katamaran aldırmıştı ve gregg'in röportajına bakılırsa bu ilk tekneleri değildi:

Yeni yatını, “macera teknesi” olarak konumlandırdığını, yazları Akdeniz’de, kışları ise Kızıldeniz’de geçireceğini belirten Hamann, “Bunun ötesinde, daha uzaklara, Hint Okyanusu’na gitmeyi umuyorum. Daha büyük bir tekne almamın bir nedeni de dünyanın çok uzak bölgelerine seyahat etmek istemem ve bu da bunu gerçekleştirecek platform olmalı” dedi.

Torunlarını da yatta ağırlamayı planlayan Hamann, tıpkı kendi çocuklarının ailenin önceki yatında olduğu gibi, onların da denizdeki hayatla iç içe büyümesini umuyor. Bu çok kuşaklı vizyonu yansıtan Gloriamaris, özel bir çocuk odası, flybridge jakuzisi ve genç aile üyelerini tüplü dalışla tanıştırmak için özel imkanlarla donatıldı.

Teknenin inşasında karbon ayak izinin azaltılmasını da göz önünde bulundurduklarını belirten Hamann, “Hayatımın çoğunu suda geçirdim ve seyir, balıkçılık veya dalışla ilgili beni her zaman rahatsız eden şeylerden biri de karbon ayak izidir” dedi.

karanlığa saplanmış bir kılıç gibi rüzgarda hafiften sallanıp röportajın tamamını okudum, karbon ayak izimden şimdiye kadar rahatsız olmamıştım, hayatımın çoğunu karada, çalışarak geçirmiştim. okul sıralarında oturduğum onca yıldan sonra, şimdi de oturarak çalışıyordum. ekrana eğilmekten bir jumbo karides gibi olmuştum, okyanuslarla olan ilişkim bu kadardı. diplerde dolaşan, kendi elektriğiyle kavrulan fener balıkları benden iyi durumdaydı, geçen ay elektriğe üç bin lira ödemiştim. hayatta kalmanın maliyetleri her geçen gün artıyordu. torunlarıma pek bir şey bırakamayacaktım. 136 sene sonra ise benden geriye sadece bu kelimeler kalacaktı. 

yüksek alkollü ve filli bira kanıma karışmıştı, katamaranı biraz daha izleyip arabaya geri döndüm. üşümüştüm. dizel motorlu hafif ticariyi çalıştırdık. ikinci birasını bitiren, bu teknedekiler bizim kadar mutlu değildir diye bir hipotez savurdu ortaya. hafif ticarinin açılmayan camının ardından katamarana son kez baktım. mutlu görünüyorlardı. özel şefleri sanki o akşam için en az kendisi kadar özel bir şey pişirmişti. karbon ayak izinden pek şikayet ediyormuş gibi görünmüyorlardı. 

akşam yemeği yememiştik, iki biranın verdiği yetkiyle beyin söğüş de yapan bir kebapçıya sığındık. kendi beynimiz yetmezmiş gibi takviye söyledik, hepimiz şimdilik hayattaydık, hafta sonu kampa gideceğimiz için teknedekilerden bile mutluyduk. eti, yayladaki kasabımızdan sipariş etmiştik, kim ne getirecek planlamıştık, hanımlardan izinleri koparmıştık. 

karbon ayak izlerimiz bizim peşimizden, nereye gitsek geliyordu. gregg'in büyük dedeleri de, benim büyük dedelerim gibi çoktan toprağın altında, olanlardan bihaber yatıpduruyordu.




14 Nisan 2026 Salı

sonraki gün yoksun

cumayı, cumartesiye bağlayan gece sabaha karşı üç sularıydı. sanırım artemis 2, o sırada ay görevini tamamlamış ve gezegene dönüyordu dört mürettebatıyla. dünya nasılsa öyleydi; bir an olsun bile durmayan dev bir kazan gibi her şeyi öğütüyor, kusuyor, tüketiyor ve yeniden başlatıyordu.

rüyamda, gökyüzünden gelen ısrarlı bir kapı zili duyuyordum. her yerde yankılanıyordu ve zil yetmezmiş gibi birisi kapıya sertçe vuruyordu. bunun rüya olmadığını, karanlıkta gözlerimi açınca anladım. kapıda birileri vardı ve sakin değildi. sanırım polis gelmiş ve beni, hiçbir zaman işlemediğim suçlar için gözaltına almaya karar vermişti. masumiyetimi ispat edecek dermanım yoktu, dünyanın bu köşesinin bu zaman diliminde, bu partinin yönetimine denk gelmek yeterli sebepti. 

kapıya yürüdüm, mercekten baktım. alt kattaki komşuyu gördüm. kadıncağız iyi değildi, kapıyı açtım ve kısık gözlerle durumu anlamaya çalıştım. rüyada olmadığıma emindim. her şey tutarlıydı, kapının önündeki ayakkabılar benimdi, hiç binmediğimiz için üzeri toz bağlayan koyu yeşil bisiklet de aynı duvara, son sekiz senede olduğu gibi aynı şekilde yaslanmıştı. 

"düştü" dedi, dehşet içindeydi. kendini kaybetmeye ramak kalmıştı. "banyoda hareketsiz yatıyor, sesimi duymuyor, kime gideceğim bilemedim yavrum". "tamam" dedim, "öncelikle sakin olun ve inelim duruma bakalım."  aceleyle çıktım evden, üzerimde uyduruk penyeler ve ayağımda terlik ile. ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. böyle durumlarda sakinliğimi korumayı başarıyorum, bedenimi sanki operasyon merkezinden kumanda ile kontrol ediyorum. alt kata indik, teyzenin paniği şiddetlenmişti. banyonun kapısı açıktı, kocasını orada gördüm. banyoda düşmüştü, kafası plastik taburenin üzerindeydi, kan vardı ve durum hiç iyi görünmüyordu. adamın rengi bembeyazdı. 

kadının telefonunu isteyip 112'yi aradım, adresi söyledim, ambulansı karşılamak için sokağa indim. soğuk bir geceydi, ortalıkta kimse yoktu, caddeden araba bile geçmiyordu. herkes çoktan varmıştı her nereye varması gerekiyorsa. belki, alt kat komşumuz da varmıştı nihai hedefe, bedeni çoktan geride kalmıştı ve biz onu geri getirmeye çalışıyorduk. ambulans geldi, cevabını bilmediğim sorular sordular. ne zaman düşmüştü bilmiyordum, kaç yaşlarında olduğunu bilmiyordum ama seksenden az değildi. eve çıktık, kalp masajı yaparlarken "ex olmuş" fısıltılarını duydum. çok uğraştılar, sesleri duyan eşim de inip teyzeyi sakinleştirmeye çalıştı ama nafile. kadının paniği ve dehşeti vücudunu ele geçirmişti. kocası ise artık geride bırakmıştı dünyayı, rengi öyle söylüyordu. seksen altı yıl boyunca her gün yaşadığı hayat bir gecede son bulmuştu. bir battaniye ve son bir çabayla taşıdık ambulansa, kalp masajı devam ediyordu.

1940'larda geldiğin dünyaya 2026'da, bir nisan gecesinde, dört astronotun atmosfere girdiği saatlerde veda ediyordun. portakal çiçeği kokuyordu gece, uzakta birkaç köpek havlıyordu. kediler araba altlarında uyuyordu. her şey geride kalmıştı, çocukluğun, gençliğin, ihtiyarlığın. çocukların ve torunların. onlar da daha az hatırlayacaktı, hatırlayanlar bile zamanı gelince ölecekti. teyzeyi birkaç ay önce asansörde gördüğümde, oğlumun ne kadar büyüdüğünü söyleyip "doğan büyüyor" demişti. 

ambulansın mavi ışıkları yüzümüzü yıkayarak uzaklaştı, kızı ve damadı da yetişmişti. ben geride kaldım, soğuk sokakta bekledim. sabahın dördüne yaklaşmıştık, her şey bir düş gibiydi. adamın banyoda yatışı, boynunun durumu, battaniyeye koyup asansöre götürmemiz, sağlıkçılar, içerde haykıran teyze ve hep orada olan yıldızlar...

azrail, cuma gecesi bizim apartmandaydı. sabaha, amcanın öldüğünü öğrendik. akşam üstü gömüldü. akşama duasını ettiler, pidesini yediler ve sanki hepsi bu habere idmanlıymış gibi bir an olsun bile tereddüt etmediler.

ben de bir ölümün ardından, hayatımı değiştiren o ölümü tekrar düşündüm. 24 yıl yine çok az geldi ama isyan etmedim, yokluğu da en az varlığı kadar gerçekti, göz ardı edilemeyen bir kütleye dönüşmüştü. bu da benim yolumdu, başka türlüsü olmayacaktı. ambulansın mavi ışıklarının izi kaybolana dek aşağıda bekledim, sonra eve çıktım. 

yatağa uzandım, oğlumun kalbinin üzerine elime koydum ve avucumla pıtpıtlarını dinledim. yaşlı komşunun diğer tarafta, annesine babasına kavuştuğunu ve onlara sarıldığını düşündüm. çocuk halini, portakal çiçeklerinin açtığı bir nisan sabahında evinin avlusunda oynarken annesine koştuğunu düşleyerek sabaha karşı uykuya daldım...



31 Mart 2026 Salı

primler, günler ve geri kalanlar

benden istenen prim gün sayısını çoktan doldurmuşum, sigortalılık süremi tamamlamak için 6 yıl 3 ay 19 günüm kalmış fakat emeklilik yaşımın damalı bayrağını görmek için 17 yıl 3 ay 16 gün daha işe gelip gitmem gerekiyor. sanki birbirinden zerre haberi olmayan üç farklı insanın üç farklı ülkedeki emeklilik koşullarına bakmışım gibi, biri diğerini tutmuyor. halbuki hepsi benim: tek beden, tek ruh, tek çalışma isteksizliği.

nasıl olacak bilmiyorum, başka bir salı sabahı pencere kenarındaki masamda otururken infilak mı edeceğim, parçalarımı tavandan ve duvarlardan spatulayla kazırken temizlikçi ablalar kanlı kuşbaşılarıma tiksinerek mi bakacak hiçbir fikrim yok. aşure yerken hapşırmış gibi, parçacıklarım evrenin başlangıcına gönderme yapacak. kariyer planı yapmak için de geç kaldım, epeydir çalışıyorum ama doğru kararlar verdiğimi söyleyemem. ölme karabaş modunda hep günü kurtarmaya çalıştım, elimde kurtarılmış günlerden oluşan külçeler var. yatırım aracı olarak bakır alan ve bir ay geçmeden "bu külçeleri ben ne yapacağım" diye sağa sola ağlayan insanlardan halliceyim. 

daha 17 yıl var... hani beklesem gelmez, beklediğimi bile unutur ve içi geçmiş yaşlılar gibi ımhh diye inlerken bir sabah artık gidebileceğimi söylerler. onlara nereye gidebileceğimi sorarım, onlar da benden önceki emekliler nereye gitmişse, o tarafa bir bakabileceğimi söyleyip işlerine geri dönerler. zaten işleri başlarından aşkındır ve bir de taze emeklinin kahrını çekemezler. binlerce kez indiğim merdivenlerden son kez iner ve bir daha geriye bakmam. aniden geriye bakarsam kireçlenen boynum kopabilir ve kafam merdivenlerden yuvarlanabilir çünkü. ani hareketlerden kaçınmak ve sürekli ileriye bakmak lazım. şimdiden ağrıyan sırtım ve boynuma, 17 yıl sonra calgon kürü bile etki etmez. alçıya dönüşmüş prehistorik bir sert kabuklu gibi çıkarım binadan. 

17 yıl öncesine bakınca, zamanın o kadar da yavaş akmadığını görüyorum bir yandan. gayrettepe'de bir ofisti, zemin kattaydı. henüz orada işe gireli birkaç ay olmuştu. öncesinde, aşırı zenginlere iş yapan bir mimarlık ofisinde çalışmış ve dolunayın olduğu çok soğuk bir kasım akşamında istifa etmiştim. fatih terim'in boğaza nazır villasının ölçülerini alıyor, sonra da ofise dönüp bunu çiziyordum. yüzme havuzu, sinema salonu, şık bir çatı katı falan istiyorlardı. imparatoru, bizim ofise geldiğinde görmüştüm. ne kadar da kısa bir adamdı, tüm imparatorlar kısa ve sinirli oluyor sanırım. uzunların derdi kendilerinden bile uzun, hiçbir yere sığamıyor ve şehirler arası otobüslerde vazgeçiyorlar bir çok şeyden. kısalar her yere sığdıklarından bir süre o sığışmalar yetmiyor ve daha geniş düzlükleri arzuluyorlar. cengizhan da muhtemelen kısa ve öfkeli bir adamdı. bir salı sabahı kalktı, ovaya baktı ve içindeki şiddet arzusunu daha fazla dizginlemek istemediğine karar verdikten sonra olanlar oldu.

hah, ne diyordum? hiçbir şey demiyordun abi, tam diyecek gibiyken nişantaşı mimarlık mezunu bir mimar geldi, babasının parasıyla bir yerlere çoktan varmışlardan, sorduğu sorulara sinir oldun, yazıya ara verdin,  çay ocağına inip kendine adaçayı demledin sakinleşmek için, sonra pencereden bakarken herifi son model bmw'siyle tekrar gördün ve bütün bu hengamenin boşa olduğunu düşünüp ustura gibi bir küfür savurdun. böyle adamları daha önce de görmüştün, hatta 17 yıl önce gayrettepe'deki o ofiste çalışırken, patronun rica etmişti de komşusunun oğluna proje çizmiştin. o da paralı bir üniversitede okuyordu, onun da bmw'si vardı. çocuk hiçbir şey bilmeden son sınıfa gelmişti, sen de rica üzerine oturup projesini çizmiştin. diploma projesini yüksek puanla geçmiş, sonra da uzun bir yaz tatiline çıkmıştı.

sen de o yaz hem çalışmış hem de yaz okuluna gidip son dersini vermiştin. yıldız teknik'te mimarlık okumanın ödülü de bakır külçelerden bir gerdanlık gibi oldu bak. faydası yok, ağırlığı ise boynunu ağrıtıyor. 

yazı buradan toparlanmaz, kartonpiyer bir göbekten sarkan iri taşlı avize gibi çengelinden çıktı ve bin parçaya bölündü. ayaklarımı kesmeden burayı terk etmem lazım. belki de şarjörümde tek mermim, tek atımlık barutum kalmıştır ve henüz bunun zamanı gelmemiştir.



24 Mart 2026 Salı

çalışan tek hayvan

kütüphaneye, üç hafta önce aldığım bilimkurgu ağırlıklı kitapları iade etmeye giderken etrafıma şöyle bir bakınca fark ettim acı ve çıplak gerçeği: çalışan tek hayvan bizdik. öfkeli bir güruhun sözcüsü ya da temsilcisi olmak istemiyorum, diğer insanlar kendilerini hayvan gibi görmek istemeyip "nerden hayvan oluyoruz müfteri adam, asıl hayvan sensin" diye çıkışabilir, o yüzden cümleyi düzelteyim: "çalışan tek hayvan bendim."

bir fare, çay kenarında kayanın üzerinde güneşleniyor ve yeterince kuruduktan sonra suya tekrar atlıyordu. akıntı onu yirmi metre sürüklüyordu. fare ise akıntının sonundaki başka bir kayaya çıkıyor, duvarın üstünde koşuyor ve tekrar güneşlenme kayasına geliyordu. bir oyun bulmuştu kendisine, devir daim düzeneğini kurmuştu. saati, takvimi, mesaisi ve maaşı yoktu. prim gününden ve emekliliğine ne kadar kaldığından da bihaber gibiydi. kayası, suyu ve güneşi vardı. hepsi onundu, hiçbiri ona ait değildi. suyun yüzünde fare, dibinde ışıldayan balıklar, on metre üstünde rüzgarı koltuğunun altına almış martılar vardı. kapı yarısı kadar bir caretta'nın da yakınlarda olduğunu hissediyordum fakat çok zamanım yoktu. 

halk kütüphanesinin sessiz koridorlarından geçip memurun odasına giderken, büyük yazarların duvarda asılı fotoğraflarına baktım. hepsi ne kadar güzel ve ne kadar ölüydü, yazacaklarını yazmış ve ölümsüzlüğü garantilemenin verdiği huzurla kütüphane duvarlarında yerlerini almışlardı. ahmet hamdi tanpınar, yaşar kemal'e kahve içmeye gelmiş; hemingway ise marquez, steinbeck ve twain ile kağıt oynamaya henüz başlamıştı. yeşil çuha asırlıktı, nazım hikmet kapı eşiğinde sigarasını içip hayattayken hasret kaldığı mavi gökyüzünü ve martıları izliyordu. 

memur odasındaki memur uyukluyordu, işine pey bayıldığı söylenemezdi. bir gözünü telefondan ayırmadan diğer gözüyle bana bakan iguanaya yavaşça yaklaştım, kitapları verdim. diğer gözünü de zahmet edip bana çevirdi, sonunda iki gözüyle işine sımsıkı sarılmıştı. en son kpss hazırlık kitabı okumuş ve ondan sonra da herhangi bir kitabın kapağını istediği için kaldırmamıştı. onu yargılayacak değildim, insan neyi seviyorsa ondan uzak kalmalıydı. bunu yaşayarak acı bir şekilde öğrenmiştim. mimarlık başta güzel bir fikir gibi gelmişti, şimdi ise projelere bakarken gözlerimi kısıyor ve o parlak çizgilerin beynime saplanmasına engel olmaya çalışıyordum. kütüphaneci olsam belki ben de iguanaya dönecek ve kapı tarafından yaklaşan kitapperverleri tek gözümle karşılayacak, sonra da kısa videolar izlemeye geri dönecektim. kendime garanti veremiyorum, ne mal olduğumu bile tam tartabilmiş değilim. 43 senedir birlikte yaşıyoruz ama bazen aynada gördüğüm kişi, sanki arkamda duran başka bir adammış gibi geliyor. omzumdaki melek desem, meleğe benzemiyor. bir şeyler yazdığı doğru ama bunlar benim günahlarım mı yoksa onun bana biçtikleri mi, belli değil. 

yeni kitap alacak zamanım yoktu, kitapların olduğu salona girip rastgele bir kitabın rastgele sayfasından hayatıma bir amaç bile yontabilirdim ama geri dönmem gerekiyordu. daha geniş zamana bıraktım bazı şeyleri, kapı pervazına yaslanmış nazım'dan müsaade istedim. hafiften çekilirken güldü, bir dize fıydırdı dudaklarının arasından, henüz okumadığım ve belki de henüz yazmadığı bir şiirdendi sanki. 

gerisin geri geldim masama oturdum; kontrol etmem, onaylamam ve hatalarını bulmam gereken onlarca proje, muntazam bir bando takımı gibi önümde dizilmişti. yaldızlı kıyafetleri vardı, o yüzden gözlerimi kısarak baktım, parlaklığı azalttım. bu çalışmak belasına ne zaman bulaştığımı hatırlayamadım, para için desem maaştan bir hafta sonra o da kalmıyordu. zamanın akışını pencere kenarındaki masamdan, ışıltısını yitirmek üzere olan gözlerle izliyordum.

oturduğum yerden karnını kurutan fareyi, dipteki otların arasında dolaşan balıkları, çalının içindeki kuytusunda öğlen uykusuna yatmış gabor'u, şairlere ilham veren martıları, göçe hazırlanan caretta'ları ve diğer insanları görebiliyordum. insanlar hariç diğerleri özlerinin gereği neyse onu yapıyordu, bunun üzerine düşünmüyor, planlamıyor ve kendilerini zerre dahi zorlamıyorlardı. rüzgarı, suyu ve toprağı biliyorlardı.

biz ise hiçbir halt bilmiyor, bilmemenin verdiği küstahlıkla sürekli yeni binalar yapıyorduk.


5 Mart 2026 Perşembe

dünlerin köpüğü

şanslı olduklarına ve bir gün bana havadan para kazandıracaklarına inandığım sayılar var. 1, 4, 7, 10, 16 gibi zararsız, kendi halinde doğal sayılardan bahsediyorum. istanbul'da okurken paraya gerçekten çok ihtiyacım olduğu zamanlardan beri bu sayılara inanıyorum fakat sanırım onlar bana pek inanmıyor. aniden gelen zenginliğin beni zıvanadan çıkartacağını düşündüklerinden olsa gerek, beni canları pahasına koruyor ve bir kolonda asla yan yana gelmiyorlar. gelselerdi okulu bitiremez ve istanbul'un dehlizlerinde yitip giderdim. 

dün öğleden sonra, doğru zamanın geldiğine dair yanlış bir hisle koltuğumdan kalktım. yanımda nakit yoktu, o yüzden önce bankaya uğradım. yeni basılmış taze banknotları, pasaportunun arasına uçak bileti kıstırıp bunu derhal paylaşan ayran budalaları gibi cüzdanıma yerleştirdim. on gündür cüzdanımda yüz lirayla falan dolaşıyordum; her şeyi kartla aldığımdan banknot benim evcil hayvanımmış da evde sıkılmasın diye işe getiriyormuşum gibi görünüyordum. cüzdandaki yüzlük, yeni gelen iki yüzlükleri görünce suratını ekşitmiş ve bunu topkapı-beşiktaş seferini yapan tıkabasa bir 28t'ye benzetmiştir. belleğimiz sahip olduklarımıza geçer mi? bir para, benim çeyrek asır önce yaşadıklarımı hatırlar mı?

geçici sahipliğim çok uzamıştı ve o yüz lirayı harcamaya karar verdim. bankanın hemen yanında, isminin birincisi, insanların ve andalların lordu, huysuz diyarların ve sığır etli yaş mamaların koruyucusu gabor yaşardı. bir beyaz eşya mağazasının kenarında derme çatma kulübesi vardı, yağmurlu ve fırtınalı havalarda oraya sığınırdı. sabah güneşini market duvarının önünde karşılar, öğlen saatlerini ise çalıların arasında yaptığı kovukta, mutlu bir galaksi gibi sarmalanıp uyuyarak geçirirdi. akşam üstleri, brüt betondan kaidesinin üzerinde bir sfenks gibi oturur, kamburunu çıkartır ve çatık kaşlarıyla geleni geçeni izlerdi. namütenahi bir gökyüzünün altında günlerini geçirirdi, her yer onundu ve o sadece kendisine aitti. onu görür görmez mutlu olurdum, bir gün geldiğinde onu o kaidenin üzerinde görmeyeceğim fikri, habis bir ur gibi içimde yayılırdı ama metanetimi korurdum. gabişko, benimle sonsuza dek yaşayacaklar kervanına sarı kostümüyle çoktan katılmıştı. 

parkın uzak bir köşesinde, baharla birlikte coşmuş çimlerin ve çiçeklerin arasında gördüm onu. seslenmeden önce uzun uzun izledim, tek başınalığın en güzel temsilcisi gibi yaşardı. bölgesini pek terk etmezdi, dünyayı görmek istemezdi. dünya o kadardı zaten; bir beyaz eşya mağazasının vitrini, bir marketin sabah güneşini alan duvarı, bankanın basamakları, baharda yeşillenen parkın sadece kendisinin bildiği kuytuları. "gabiçko" dedim, sesimi duyar duymaz kafasını çevirdi bana doğru ritmik jimnastik ile koşmaya başladı. beni beklemesini ve markete gidip mama alacağımı söyledim. her şeyi anlardı, anlamanın ötesine geçip bilirdi. sığır etli yaş mamayı alıp kasaya yürüdüm, kafasında beyaz kasklarıyla yabancı bir çift vardı önümde. motorlarını park etmiş ve atıştırmalık almışlardı. adam, benim sadece mama aldığımı görünce gülümseyerek sırasını verdi. ben de ona gülümsedim, cüzdandan parayı çektim çıkardım. yüzlüğün yüzü düştü, bana alışmıştı. cüzdanda tek başına olmayı sevmişti. geniş geniş takılıyordu, şimdi kim bilir kimin cüzdanına girecek ve elden ele nerelere gidecekti. 

yaş mamayı bir öbek şeklinde yığmak yerine, bir hat boyunca dizdim. bu, insanların dünyasında uzun bir tahta üzerindeki kıymalı pideye denk geliyordu. lokmayı bitirdikçe bir yandakinden devam ediyor ve hat bitene kadar durmuyordun. gabor'u ait olduğu yerde bırakıp şans oyunları ve tekel bayisine döndüm.

şeytanın, cennetten kovulduktan sonra hayatını idame ettirmek için açtığı ufak bir dükkan gibiydi. tavana kadar her çeşit içki, klasik ve elektronik sigara, ağzına kadar dolu bira dolabı, şans oyunları makinası ve sorgu meleklerini güldürmek için ufak da bir süt ürünleri köşesi vardı. yoğurdun geceleri hüngür hüngür ağladığına emindim ama bunu kanıtlamakla uğraşamazdım. uğurlu sayıları bir kupona itinayla işaretledim, deneme sınavlarından dolayı şerbetliydim. hızlı kodlar ve az hata yapardım, ilçenin sözel birincisiydim ama aslında sayısalcıydım. kelimeler eskiden beri hem lanetim hem de maharetim.

kuponları cüzdanıma, henüz sabah basılmış gıcır iki yüzlüklerin yanına koydum. büyük bir servetin belki de ilk adımındaydım. torunlarımın torunlarına, bu muazzam varlığın ilk adımını hangi gün ve nasıl attığımı anlatmaya kararlıydım. benimle aynı adı taşıyanlara yüzde on bonus bile verecektim. işten istifa etmek yerine beş sene daha dişimi sıkacak ve emekliliği hak edecektim. 

planlar, hayaller ve gerçekler...

akşam, okulun iftarına gittik. kolej velisi olunca şık bir restoranı uygun görmüşlerdi. gitmek isterken son anda kıskıvrak yakalanmış bir tavuk, aşırı hızlı soğuduğu için kristalleşen bir mercimek çorbası, sezonluk işçi hurma ve meyhane masalarından iftar masalarına ne ara düştüğünü anlayamayan haydari vardı. diğer velileri senede bir görüyordum, her biri farklı hızda yaşlanıyordu. geçen sene saçı olduğuna emin olduğum birisi artık keldi, kel olduğunu anımsadığım birisinin de yeleleri vardı. ortak konu bulmakta epey zorlanıyorduk ve soğuk füzyon çorbası da bu samimiyetsiz ortamı daha da güçlendiriyordu. konuşma yanlısı olmadığımdan yemeğime baktım, tavuktan ince bir kesit almış ve ızgaraya basmışlardı. bu kadar ince bir kesitin, ızgaradan ziyade mikroskoba uğraması gerektiğini düşündüm.

yemekten sonra çayını sigarasını içenler kendilerine geldi, hazdan titreyenler bile oldu. "açlık değil de, bu sigarasızlık mahvediyor beni" dedi saç ektiren. ramazan sohbetine başladılar, kimsenin akşam yemek bulduğu sürece açlıkla bir sorunu yoktu. dünya yine savaşlarla kavruluyor ve insanlık kendisini yok etmek için elinden geleni yapıyordu. aklıma macbeth'ten dizeler geldi ama içimden söyledim, dışımdan ise gülümseyerek onları dinledim:

acı üstüne acı, kan üstüne kan / kayna kazanım kayna, yan ateşim yan...

iftardan sonra eve döndük, yan yana iki sayıyı bile bilememişim. sorun kaybetmek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. o sayıları ertesi gün ekranda görme ihtimaliydi. ayağıma kadar gelen bu fırsatı katırlar gibi tepmenin beni hayatım boyunca lanetleyeceği düşüncesiydi. ben oynayarak yapmam gerekeni yapmıştım, sayılar da çıkmayarak beni korumaya devam etmişti.

her şey her nasılsa öyleydi, öyle olmaya da devam edecekti.



6 Şubat 2026 Cuma

4 Şubat 2026 Çarşamba

aniden çalan telefon

az önce, kablosunu sökmeyi unuttuğum için masa telefonum haykırarak çaldı. ne zaman çalacağı ve kimin aradığı belli olmadığı için en nefret ettiğim cihazlar listesinin zirvesini yazıcılarla birlikte paylaşan bu zımbırtıyı tedirginlikle açtım. açmasam olmazdı, diğer telefonlar çalmaya başlardı ve yerimden kalkmak zorunda kalırdım. ahizeyi kaldırır kaldırmaz, adamın birisi "valuuuvv" diye bağırdı. sessizlik yemini eden tüm keşişleri, izbe mezarlarından kaldıracak kadar güçlü bir sesi vardı. telefon açmak yerine evinin penceresinden bağırsa bile onu duyardım. 

"evet" dedim. kimseye efendim diyecek değilim bu saatten sonra; kimsenin önünde düğmelerimi iliklemeyeceğim, diz çökmeyeceğim, ellerimi bir karasinekmiş gibi menfaat uğruna kavuşturup yüzümde erimek üzere olan bir gülümsemeyle beklemeyeceğim. bir şövalye gibi yaşayacak ve öyle öleceğim, kılıcım mezar taşım olacak. kıblem ise doğru tarafta kalma çabam. karşı taraftan ikinci saldırıyı beklerken aklıma before sunrise'den bir pasaj geldi:

"eğer bir tanrı varsa, hiçbirimizin içinde olmazdı. ne sende ne de bende... Sadece aramızdaki o küçük boşlukta. eğer bu dünyada herhangi bir sihir varsa, bu birini anlamaya çalışmakta, bir şeyi paylaşmakta olmalı. biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkansız ama kimin umurunda ki? cevap, çabanın kendisinde olmalı."

hattın diğer ucundaki yüksek hırıltı, önce kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. karşı tarafta dünkü halim bile olsa tanımamazlıktan gelirdim, o yüzden sesini çıkaramadığımı söyledim. adını soyadını söyledi, onu tanımama derecem beş katına çıkmıştı. bu isimde başka bir insanla ömrüm boyunca karşılaşmamıştım. tekrar "evet" dedim. bu bir soruya cevap değildi, "bariyeri kaldırdım sen devam et, karlı dağlara kadar durma dayı" demekti. avukata bahçe yapmak için izni nereden alacağını sordu. hibe mi ne alacakmış, ama bunun planda gösterilmesi gerekiyormuş. yüce tanrım, başkasına bahçe yapmak için bile beni arıyorlardı. "bahçe senin üzerine değilse bunun hibesini alamazsın, bahçe sahibi başvuracak" dedim. bahçe sahibinin kendisi olduğunu söyledi. "avukat kim?" dedim, o da sanki insan değil de derin bir kuyuymuş gibi cevap verdi "avukat kim?" diye.

kuyunun ağzından aşağı baktım, kendi yansımamı göreceğimi düşünüyordum ama sadece bir telefonun bakır kablosunu gördüm. ses gerçekti ama kelimelerle arası pek iyi değildi. "avukat değil avukatu" dedi. yirmi sekiz sene sigara içtikten sonra bir sabah bunu bırakmaya karar vermişti ve o sabah muhtemelen bu sabahtı. "avokado" dedim, "avukatu" dedi. ortak lisanda anlaşmamıza ramak kalmıştı. önce tarım görüşü alacağını, hibe başvurusunu sonra yapacağını söyledim. benlik bir şey yoktu, ben sadece hafta sonları ikişerden dört avokadoyu limon ve tuzla eziyor gerisini boşveriyordum. bu nerede nasıl yetişir, hibesi nereden bulunur bilmiyordum. telefonu kapattım, kablosunu söktüm ve pencereyi açtım. aşağı atlayıp koşmak istedim, kadı kaçıran yağmurlarından sonra güneş açmış ve her tarafı parlatmıştı. kırk yıl sonra ortaya çıkan şelalelere kadar durmak istemiyordum ama pencereden atlarsam sakat kalabilirdim. artık kemiklerim gevremişti, esnekliğimi yitirmiştim. gençliğin akıcılığı vücudumu terk etmeye başlamıştı. 

neyse dedim, öyle atlamayayım da öğlen olunca bir yürüyüşe çıkayım. belki sadece mavi ve tonlarını çekeceğim bir foto-serüven yaparım belki de bir turunç ağacının kendisine bile yetmeyen gölgesinde oturup denizi izlerim. sonuçta yeni atanmış bir şövalyeyim, daha zırh ve kılıç dengesini bile ayarlayamadım. atım yok, her yere yürüyerek gidiyorum ve bütün bunları anlatmak için mutlaka geri dönüyorum.